Her bahar yaşıyorum bu acemiliği. Her bahar ayağım dolanıyor, başım dönüyor, bakışım çatallanıyor, ellerim terliyor. Acemiyim bu bahar yine. Ustaca karşılayamıyorum baharı. Tecrübemi konuşturamıyorum bi’türlü. Oysa, ustalaşmış olmalıydım. Acemi bir bahar karşılayıcısı olmak için mazeretim kalmamış olmalı. Kırbeşinci baharım bu. Kırkbeşinci olmasına kırkbeşinci ama adı üzerinde bu bahar ilkbahar. Hep “ilk” var başında “bahar”ın. “İlk” defa görüyorum bembeyaz coşkuyla köpüklenen denizler gibi hayata koşan ağaçları. İlk defa farkediyorum terütaze sevinçlerle varlığa uç veren lâleleri, papatyaları, menekşeleri. Pencere önüme kadar taşmış bir bahar karşılıyor beni. Kaçsam da yol kenarlarında yakalıyor beni gelincikler. Kızım bir kırçiçeği koparıp uzatıyor elime. Sadece çiçeklerin isimlerini saymaya boş vaktim oluyor. Lâle, sümbül, frezya.. Sarısı var! Eflatunu var! Kızılı da! Ah bir de kokuları! Mor salkımlar ise selam vermeden geçiyorum diye rayihalarıyla uzanıyorlar burnumun dibine kadar. Bu arada erguvanları da kaçırmamalı. Bir fıskiyeden fırlar gibi ağacın her yanına sarılan, budakları beklemeden, hiç nazlanmadan patlayıp duran o efsûnlu renkleri. Güllerin başında ise bir ömür beklemeli sanki. Yaprak yaprak güzellik dermeli. Bir de ıhlamurlar kokmaya başlarsa, ne ederim ben? İşim başımdan aşkın benim. Hangi çiçeğe, hangi ağaca, hangi kokuya, hangi renge tutunup da kalayım? Hangi güzelliğin yüzüne asılıp da durayım?
Etrafımda her an hep yeni renkte hep yeni kokularda sürüp giden bir şehrâyin var. O kadar çok ki seyredilecek, üzerinde durup tefekkür edilecek yaratılış! Hakkını veremediğime yanıyorum baharın. Hep alacaklı kalıyor benden bahar. Onca güzelliğe bakış borçlanıyorum her defasında. Yanından bir göz ucu bakışıyla geçiyorum sadece. Tek bir lâleyi bile bir bahar boyu seyretmeye değer diyor dostlar. “Kırkbeşinci baharının ihtisasını lâleler üzerinde yap! Ama o kırmızısının tonunu ne bayrağa, ne bordoya ne pembeye benzettiğin renkteki o lâleye ayır vaktini. Altı yaprakla açıp da, sonra yapraklarını bir bir döküşündeki hüznü de seyret. Bir ömür yeter sana bu sevinç, bu hüzün.”
“İyi de papatyaların gönlü kalmaz mı?” diyorum içimden. “Ya kasımpatılara nasıl yetişeyim?” “Menekşeleri ıskalamaya gönlüm hiç razı değil!” Bu kırkbeşinci baharı, hiç kimsenin uğramadığı bir kırda, hiç kimsenin özenerek dikmediği, hiç kimsenin de bile isteye seyretmeye tenezzül etmediği bildiğim en güzel kırmızıyı, en ince yüzde ağırlayan o gelinciklerle sarmaş dolaş geçirmeye de razıyım. Ancak belki o zaman, bu baharın hakkını verdim diye kocaman bir “Oh!” çekerim. “Galiba,” demişti Ali ağabey uzun bahar yolculuğumuzda “çiçeklerin kelebeği de gelincikler!” Kelebekler var bir de... Onlar ki sanki çiçeklerin suskun güzelliğine, kırların yalnız tazeliğine bir karşılık vermek üzere uçuyorlar, uçuyorlar. Kıpkızıl gelincikler, incecik yapraklarıyla nasıl yeşile sarıya boyalı kırların tazeliği üzerinde bir mühür gibi dikkat çekiyorsa, kelebekler de öyle! Nazenin hareketleriyle bak(amay)ışımızı dürtüp göz göz gezdiriyorlar o güzellerin yüzlerinde. Yoksa, bu baharı kelebeklere mi ayırsam?
Peki ya kuş sesleri? Kime nasıl açıklarım ben, kırkbeşinci baharında bile kuş seslerini birbirinden ayırd edemediğimi? Utanmam mı bu sağırlıkla? Kuşlar ki, çiçeklerin suskun güzelliğini sesten bayraklar gibi taşıyorlar, gönlün kapısı kulaklara taşırıyorlar? Kuş sesleri ki, bir gülün son yaprağını saran sesten bir yaprak daha örüyorlar! Dinlemeye vaktim yok! Telaşla geçiyorum aralarından! Seherlerde yarı uykulu, öğlelerde başka şeylere kulak kesilmiş halde, o bahar bestelerini kırkbeşinci defa daha kaçırıyorum, ıskalıyorum, yok sayıyorum. Olmadı işte bak! Yine olmadı! Olmayacak! Bunca güzelliğe bir değil bin bakış borçlanarak gidiyorum. Bunca inceliğe minnet duymadan koştukça koşuyorum. Nereye gidiyorum? Galiba, ilk defa! İlk defa bu kadar susayarak ve acıkarak bakışsız bıraktığım bunca güzelliğin hak ettiği ince bakışları, derin tefekkürleri fark ediyorum. Benim ıskaladığım yerlerde, benim bakmadığım yüzlerde, benim özenmediğim güzellerde, bin bakışlar, bin yakarışlar, bin minnet duyuşlar, bin hayret edişler, bin alkışlar, bin takdir edişler, bin hayran oluşlar olmalı. Bu baharı benim bir ömür seyretmek istediğim gibi seyreden birileri olmalı. Benim bıraktığım bakış boşluklarını dolduran, benim suskunluğa terkettiğim seslere çağıltılı bir dinlemeyle karşılık veren, anlamsızca baktığım güzellerin hakkını fazla fazla verenler olmalı. Boş bakışlara kalmamalı bunca diriliş!
Şimdi o boşlukları dolduruyorum: Ve ben meleklere inanıyorum. İnandığıma da seviniyorum. İnandığım kadar çok bahar bestesi duyuyorum. İnandığım kadar çok bakış çiçeği deriyorum. Melekçe bakışlara bakan bahara daha başka bakıyorum. Dal uçlarına melekçe hayranlıklar diziyorum. Gül yüzlerde her an meleksî zikirler duyuyorum. Kuş cıvıltılarına melekçe çağıldayışlar ekliyorum. Her çiçeğin her haline her rengine her rayiha inceliğine en az bir melek tayin ediyorum. Bunca güzelliğin bunca bakışı hak ettiğini biliyorum. Meleklere yeni/den inanıyorum. Erik dallarında çiçeklerin ak köpükler gibi coşkusuna katılarak inanıyorum.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Sahi mi? Yani, sayısız günahlar işlediğim halde, hiç günah işlememiş sayılacağım öyle mi? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Ciddi misiniz? Oysa, bana kalsaydı, ben kendimi bile bu kadar kolay affedemezdim. Dostlarımdan bile öyleleri var ki, bir hata ettim diye beni defterden sildiler. Artık görüşmüyorlar. Ben de çoğu arkadaşıma ilk hatasını görür görmez küstüm. Hiç hata etmemişler gibi davranmam çok zor onlara. Oysa siz... -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Daha önce tövbe etmediğim günahlarım da var benim. Özür dilemeyi unuttuğum hatalarım var. Yanlış olduğu halde, yanlışlığını kabullenmediğim bir sürü yanlışım var. -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Nasıl yani? İçimde azıcık bir pişmanlık olsa bile, özür dilemiş mi sayılıyorum? Dilime varmayan içimdeki “ah!”lar da tövbe diye mi kabul ediliyor. Yüzümün kızarması da… Öyle mi? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Ben... Şimdi.. Tövbe etsem... Olur mu ki? Yani, şimdi hatırladıklarım için özür dilesem hepsine tövbe mi etmiş olacağım? Hepsinden affedilebilir miyim sahiden? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Doğru ya, “hiç günah işlememiş gibi” diyorsunuz. Hiç günah işlememiş gibi olmak için hepsinin bağışlanmış olması gerekli. Hımm; anladım.Peki, ya yeniden günah işlersem? O zaman sözümden dönmüş olacağım. İyice günaha dalacağım. En iyisi, en sonunu beklemek özür dilemek için. -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -O günahtan da tövbe edebilirim yani.. Özür dilemek için her zaman fırsatım var demek! Ama neden bu cömertlik? Niye bu kadar bağışlayıcılık? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Sevildiğimi bileyim ha! Hata edebileceğim baştan biliniyordu ama yine de var edildim. Günah işleyeceğim belliydi ama yine de nefes veriliyor bana. Özür dilerim umuduyla.. Her sabah güneş, ben özür dilerim belki diye mi geliyor dünya ufkuna? Yeter ki, özür dileyecek içtenlikte olayım. Huzura geleyim. Günahsızlığıma güvenip huzurdan kaçmamdan ise, günah vesilesiyle de olsa huzura gelmemi iyi bir şey sayıyorsunuz. Boynumu bükmem, mahcup olmam, gözlerimin yaşarması bu kadar mı önemli sizin için? Günahsızlıktan bile önemli ha! -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -İçimde bir ateş bir ateş ki, hiç sormayın! Yanıyor, yakıyor. Yanıyor, yakıyor. Söner mi, dersiniz? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Hiç günah işlememeye içten niyetlenirsem olur öyle mi? Ama şaşırırsam başka.. Unutsam da yeni imkanlar var önümde. Kredim bitmiyor hemen. Yeter ki o içtenliği bir an hissedeyim. Yani, hiç günahsız bir bebek gibi, hiç hatasız bir dost gibi tatlı bir mahcubiyetle yaşamamı istiyorsunuz. Beyaz bir sayfayı hiç kirletmeme ihtimamını kuşanayım yeter; öyle mi? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” -Özür diliyorum Rabbim... Bin özür; milyonlar özür... Çok utanıyorum; çok mahcubum. çok, çok... N’olur, affet beni, affettiğini bildir. Affedildiğimi hissedeyim. Söz veriyorum (veriyorum mu ki?) bir daha asla! Bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla... -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Hiç günah işlememiş gibi mi gerçekten... Yani, günah işleyip de affedilmiş bile değil. Sanki hiç işlememiş gibi! Hiç! Hiç! Hiiççç! Affedildim mi şimdi? Yeni baştan adam sayılıyorum ha! Sıfırdan başlıyorum demek! -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Hatalarım hiç yüzüme vurulmayacak demek! Hatırlatılmayacak bana. Unutturulacak. Hatırlayıp da utanmayayım diye. Hatırladığım olursa da, içimdeki sızıyla bir daha özür dileyeyim diye. Defterimden de silinecek, hafızamdan da. Hatta, affedildiğimi bile hatırlamayacağım. Ne güzel bir bağışlama bu. Bağışlayan bağışladığını bağışladığına fark ettirmiyor bile. -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Hiç günahsızlar nasıl yaşarsa, öyle mi yaşamam gerekiyor bundan böyle? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Efendim? -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Sesiniz, sesiniz, ne güzel sizin! Bir daha söyleseniz! Bir daha! Sözünüzden de güzel sesiniz. Müjdenizden bile tatlı söyleyişiniz. N’olur, bi’daha konuşsanız! -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Yüreğime su serptiniz! Ne kadar serinledim bir bilseniz. -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. -Efendim, siz ne güzel müjdecisiniz! Fakiri sevindirdiniz. -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” -Efendim, Siz.. Siz.. Siz... Siz... Siz... Ne güzel elçisiniz! Niye buraya kadar zahmet ettiniz? Ah!
-Yalnızım, çok yalnızım. -Hatırlıyor musun; "çok yakınım ben" demiştim sana, "çok yakın!" Senin sana olduğundan bile yakın. Kendi kendini çağırdığında ne kadar yakından duyuyorsan, ondan da yakınım. Kendinden bir şey istediğinde ne kadar çabuk cevap veriyorsan, bundan daha hızlıyım. -Doğru. Sen hep yakınsın ama, nedense, ben uzaklardayım. Bana küsmüşsün sanıyorum. -Öyleyse, secde et ve yaklaş! Alnına dokunacak yakınlığım. Aslında alnına yazılıdır yakınlığım. Araya benliğini koyduğun için, bencilliğini öne sürdüğün içindir bana uzaklığın. -Yüzüm yok yakınında olmaya. Çok kusurluyum. Günah üstüne günah işledim. Sözüm yok sana sakladığım. Kirli dudaklarım. Yalanlar söyledim, boş sözlere değdi dilim. - Pişmanlığını görüyorum elbet. İçindekileri yakıcı sızıları duyuyorum. Söylemek isteyip de söyleyemediklerini de özür olarak kabul ediyorum. Yüzünün kızarması bile kabulüm. Bilmiyor musun ki, bağışlamayı seviyorum ve seve seve bağışlıyorum. -Biliyorum ama yine de unutup hata ediyorum. Gördüğünü göre göre, görmüyormuşsun gibi yaşıyorum. İşittiğini bile bile, işitmiyormuşsun gibi boş şeyler konuşuyorum. Sözümden dönüyorum yine. Utanıyorum. Bağışlar mısın sahiden? -Dedim ya; bağışlamayı kendime ilke edindim. Hiçbir şeye mecbur olmadığım halde, merhamet etmeyi kendime kural diye yazdım. Affetmeyi her şeyin önüne koyuyorum. - Ben seni hep yakar diye tanıyorum. Hemen kızıp gazaplandığını düşünerek, korkuyorum, titriyorum. Çarparsın diye keyfimce yaşayamıyorum. Gazabın da var senin. -Rahmetim gazabımdan önce gelir. Kızmam bile rahmetimin hatırınadır. Ben yakmam seni. Sen ateşe atarsın kendini. Seni senden korumak içindir tehditlerim. -Yine de korkuyorum. Çok korkuyorum. -Defalarca ve en önce merhamet sahibi olduğumu hatırlattım sana. Her sözün başında. Her işin eşiğinde. Daha çok, hatırımı saymanı isterdim. Bir hatırlasana; bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin. Eksikliğini kimsenin dert etmediği dönemlerde, seni var kılmak istedim. Kendi yokluğunu kendinin bile fark etmediği yıllarda, seni insan etmeye karar verdim. Şimdi seni en çok sevdiğini söyleyenlerce insafsızca çöpe atılabilecek biçimsiz bir et parçasıydın; sana yüz verdim. Sana yaptığım iyiliğini bilmeni istedim. Hep teşekkür etmeni bekledim. -Çürüyecekmiş bedenim. Toprağa girecekmişim. Yüzüm eriyecekmiş. İsmim silinecekmiş. Dar bir yere bırakılıp terk edilecekmişim. Bu dehşet içinde nasıl teşekkür etmemi istersin? -İlk söylemede, anlamamış olmanı anlayışla karşılıyorum, yine söylüyorum. Unutabileceğini bile bile yeniden hatırlatıyorum. Kolayca gözden çıkarılacak, leke diye silinebilecek, kirli ve isimsiz bir damlaydın; seni adam ettim. Yokluğunda seni yakıp yok edebileceğim halde, varlığından niye öç alayım, niye seni önemsiz sayayım? Senin varlığını herkes inkâr ederken ben inkâr etmediğim halde, seni niye unutulmuşluğa terk edeyim? Seni kendime muhatap seçecek kadar önemsediğim halde, niye kurumuş kemiklerini toprakta bırakayım? Seni hiç yoktan yarattığım halde, hiç sebepsiz var eylediğim halde, ikinci defa yaratmakta niye usanayım, niye vazgeçeyim? - Keşke bunui daha sık hatırlatsan! -Hatırlasana kuşluk vaktini. Her sabah uyandığında yeniden bulmuyor musun bedenini? Gözlerini açar açmaz, hatırlamıyor musun unuttuğunu kendini? Ayrıca, bir bak yeryüzünü ölümünün ardından nasıl dirilttiğime. Kurumuş çubukları, ölmüş dalları, soğumuş kökleri çiçek çiçek, rengarenk, terü taze tenlerle, sıcacık meyvelerle yeni baştan dirilttiğimi görmüyor musun bugünlerde? - Unutmuşum, Rabbim, affedersin, çok affedersin. Sen affetmeyi çok seversin.
duanın inceliğini dile getirmek üzere yeni bir heyecanla kaleme alınmış yeni bir çalışma. epeydir üzerindeydik. az kaldı, çok değil bir ay içinde sımsıcak avuçlarınızda olacak dua defterim, inşaallah.. (kapağını ve arka kapak yazısını da peşin almak site ziyaretçeilerinin ayrıcalığı olsun)
Dua Defterim sensin aslında. İç/ten arzularının, ip/ince özlemlerinin, mecalsiz yakarışlarının, sözsüz fısıltılarının, hesapsız nefeslerinin, isimsiz sızılarının karası düşüyor avuçlarına. Dudaklarının birbirine dokunuşu hüma kuşları uçuruyor rahmet dergâhına. Nefesine “ah!”lar dolanması serin güller açtırıyor pişmanlık sahrasının yanık yüzünde. Sızım sızım sızlayan sızılarının söz kuşağını kuşanması sonsuz yakınlığın kucağına taşı(rı)yor seni. Dua, toprağın toprağa imzasıdır. Topraktan gelip de toprağa dönmeden önce, gökçe okunur bir yazı olman içindir. Kasvetli ağırlığını gökçekimine kaptırasın diyedir. Gelip geçen, ezilip dağılan varlığını kutsîler pazarına sunasın diyedir. Eriyen kalıbını canhıraş feryatlarla sonsuzca bir hitabın kalbine atman içindir. Suskun ve soğuk toprağın sıcacık sözü olasın diyedir. Tatlı yakarışlara dudağını yazdırman içindir. Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin. Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin. Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümit çiçekleri dokunsun. Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin. Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın. Yeter ki bu varlık sadefi sancılı dua incilerine gebe kalsın. Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın. Yeter ki kırık dökük hecelere tutunan sesler dirilsin, sağır uçurumlara yuvarlanan nefesler genişlesin, son nefesiyle doğan sözler miraca yükselsin.
Söylüyor değilsin sadece, söz kesiliyorsun da. Yazıyor değilsin sadece; yazılıyorsun da. Söz kesilip yaz(ıl)dığın o defteri boynuna sarıyorsun gün be gün. Söylediklerin, eylediklerin, niyetlendiklerin kara bir kefen oluyor savunmasız çıplaklığına. Sözlerinle kefenleniyorsun. Dualarına sarılıyorsun. Defterini yazıyorsun.
Dinle neyden ki hikâye etmede, Hep ayrılıktan şikayet etmede Mevlânâ’nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır. Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği. Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve z*******in, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir. Ayrılık parça parça eyledi sinemi, Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini. İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür. Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa, Kavuşma zamanını bekler durur ya. İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir. Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım, İyilerin de kötülerin de yârânıyım. İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı. Herkes kendince bana dost olmaya bakar, Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar. Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir. Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi, Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki. Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir. Can ile ten gizli değil birbirinden, Lâkin canı görmeye izin yok tenden. Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır. Neyin sadâsı ateştir hava sanma, Kimde bu ateş yoksa yazık ona. Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez. Neyin tesiri aşk ateşinden, Şarabın hâli aşk cilvesinden. Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ’nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili’ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili’ye erişmenin, O’na dönmenin cilvesindendir. O’ndan gelip O’na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir. Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney, Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney. Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor. Ney gibi zehir ve tiryak olamaz, Ney gibi dost ve müştak olamaz. İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili’nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir. Ney kana bulanmış yoldan söz açar, Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar. Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan. Leylâ’ların hepsine “Lâ ilâhe” demeli ki, Mevlâ için “İllallah” diyebilsin.
Biz hacca gidiyoruz. Peki, hacc bize nasıl geliyor?
Hac yolculuğu keskin sınamalardan geçtiğimiz kocaman bir gelişim fırsatıdır. İncelip incelip de varlığımızdan koptuğumuz, çoğalıp çoğalıp varlığın kalbine taştığımız demdir haccımız. Hac kişiliğimizi de gözden geçirme fırsatı olabilir. Haccın rükünleri, yeni bir kişilik inşa eder içimizde.
Niyet: Hacca niyetlenmekle, o zamana kadarki bütün niyetlerimizden vazgeçiyoruz. Çevreden merkeze dönüyoruz; çokluktan biri varıyoruz. ‘Lâ ilahe illallah” diyerek her birimiz çok niyetlerimizi bire indiriyoruz, birini tercih edip başkalarını terk ediyoruz. Öyleyse, tercih ettiğimiz Bir’i, terk ettiğimiz çoklar kadar çok sevmeliyiz. Bizi, yüzümüzden parmak uçlarımıza, saç rengimizden göz bebeğimize kadar “tek ve biricik” olarak var edip, çoklarını emrimize veren Rabbimize, o çokların çokluğuna kanmayacak bir sadelikte ve içtenlikte kul olmalıyız.. Bir’e olan sevgimizi çok etmeliyiz. Bir’e olan kulluğumuzu çoğaltmalıyız. Rabbimiz için terkettiğimiz çokları terkettiğimize hacca gitmek kadar çokça sevinmeliyiz.
İhram: İhram, elbiselerimizden çıkmayı gerektirdiği kadar, takındığımız tavırlardan, benimsediğimiz hallerden soyunmayı da gerektirir. Kişiliğimizi sadeleştirmemizi, varlığımızı durulaştırmamızı ister. Sıfatlar erir, makamlar yıkılır, rütbeler sökülür ihramın içinde. Kategoriler iptal olur. Ayırımlar ve sınıflar geçersizleşir. İhram, önce “insan” olmaya çağırır bizi. “İnsan” olmakta, herkesle aynı olan yanımızı bilme, kötülük edebilir tarafımızı hatırlama, ölüme yakın halimizi fark etme saklıdır. Nasıl ki ihram bizi, sıfatlardan azade, sade birer insan olarak resmeder, “Müslüman” olarak da başkalarından üstün ve ayrı olmaya değil, herkesle bir ve birlikte olmaya teşvik eder. Mümin kardeşler olarak, başkalarının yanındaki sıfatlarımızı soyunmuş olarak birlikteyizdir. Kardeşlikte birbirimize karşı ünvanların, makamların, rütbelerin kârı yoktur. Neysek oyuzdur; öylece kabulleniriz birbirimizi. Zaaflarımızla, kusurlarımızla, eksiklerimizle yanımızda tutarız sevdiklerimizi. Öyle ki başkalarına aşikâr olmayan nice kusurlarımızla varızdır dostlarımızın yanında. Aslında, dostlukta ve kardeşlikte birbirimize karşı ihramlıyızdır. Öyleyse, birbirimizi hesapsız kabulleniyor olmalıyız. Yeryüzünde başka hiçbir şey olmasa, başka kimse kalmasa da, birbirimize razı mıyız? Elimizde hiçbir şeyimiz kalmasa da, hiçbir rütbemiz olmasa da birbirimizi değerli görüyor muyuz? Tavaf: Varlığımızın kulluk havuzunda eridiği demdir tavaf. Kâbe’nin etrafında herkes bütün yakınlıklarından soyunur, Rabbinin yakınlık çağrısında kaybolur. Çokluğun içinde, yatay düzlemdeki bağlılıklarımız çözülür, dikey düzlemde Rabbimizle irtibatlanırız. Rahmet-i Rahmân herkesi alnından tutup kalabalığın ortasından çeker ve huzurunda bir ve biricik eyler. Tavafın insan seli içinde tüm bağlarımız çözülür. Sonsuz bir tekillik kazanırız. İnsanların hepsinin gözü bir olan Kâbe’ye odaklıdır. Bir aradayızdır ama bir başınayızdır. Sanki “kimsenin kimseye fayda vermediği o hesap günü”nü tasvir ederiz. Eşler, dostlar, komşular, arkadaşlar, birbirleri için taşıdıklarını düşündükleri varlıklarını Bir Olan’a teslim ederler. Birbirlerine karşı yalnızlaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar. O demde cümle yatay sıfatlar iptal olur. Birbirimizin yanında ama birbirlerine bağlı olmayan “kul”lar olarak var oluruz. Tıpkı yan yana durup birbirlerine gölge etmeden göğe doğru yükselen ağaçlar gibiyizdir. Birbirimizi gölgelemeyerek, köklerimizin bağımsızlığını ve meyvelerimizin sonsuzluğunu fark ederiz. İşte bu hal, ilişkilerde insanların birbirlerini tüketmeleriyle sonuçlanan “yakınlık suistimalini” gözden geçirme zamanıdır. Kardeşler, eşler, dostlar, arkadaşlar birbirlerine Yaratan’ın hediyesidir; Yaratan izin vermeseydi birbirimizle yan yana olamazdık. Bedenimizi ve nefsimizi elinde tutan Mâlik-ül Mülk’ün izniyle ancak etkileşime girer, iletişim kurar, ilişkiler sürdürürüz. O’nun izni ve takdiri olmasaydı, ne kendi iznimiz, ne ailemizin izni, ne devletimizin izni bizi birbirimize yakın etmeye yetmeyecekti. Şu halde, biz birbirimize Rabbimize “kul” sıfatıyla yakın olduk; Rabbine “kul” olanı kendimize “kul” ve “köle” edinme hakkına sahip değiliz. Rabbimize “kul” olana da “kul” ve “köle” olmak zorunda değiliz. Başkasına kul olmamakla başkalarından özgürleşiriz, başkalarını kul etmekten vazgeçerek kendi bencilliğimizden özgürleşiriz. Varlığımızı “Ben-Sen” ekseninden, “kul-Rabb” eksenine taşırız. Bir kez daha anlarız ki, diğer insanlarla alışverişlerimizde aslında Rabbimizle alışveriş halindeyiz. Diğer insanlar üzerinden ilişkilerimiz aslında Rabbimizle ilişkimizi izlemekteyiz. Ne gelirse O’ndan gelir, ne verirsek O’na veririz. Fakat ne yazık ki, her insanı, her eşyayı karşımıza Rabbimizin bir kasıtla koyduğunu, bizi onunla sınadığını unuttuğumuzda, yakınlıklarımızı öylesine yorumluyoruz ki, örneğin “o benim her şeyim nasılsa!” diyerek eşimizle aramızdaki kul haklarını ihlal edebiliyoruz. İki kul arasında olması gereken saygı mesafesini sevgimiz adına yok ediyoruz. Bize uzak ve “başkası” olanlara gösterdiğimiz saygıyı yakınlarımızdan esirger hâle geliyoruz. Bu durum, en çok da sevgiyi yaralıyor; bir süre sonra uğruna saygı ve mesafeyi kurban ettiğimiz sevgi de gereksiz ve yersiz hale geliyor. Sevgiyi besleyen iltifatlar, gönül almalar, takdirler yerini yersiz eleştirilere, gönül kırmalara bırakıyor. Oysa, nezaket, saygı ve mesafe üzerinden inşa edilir. Sevgi tek başına nezaketi beslemez. İşte tavaf anında, yanmızda bize ait olmayan, ama bizim yanımızda-kendi tercihiyle-duran “kul”lar olduğunu hatırlarız, herkesle ve herşeyle, yeniden saygılı ve sevgili bir ilişki başlatıyoruz. Kâbe’yi bize sevimli kılanın dostlarımızı da sevimli kılan olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Kalbimizin kıblesini kardeşlerimizin kalbine yöneltiriz.. Kâbe hürmetinde bir “kul”un sırf Rabbi izin verdiği için, sırf kendisi tercih ettiği için yanımızda ve yakınımızda durduğunu hatırlarız.
Sa’y: Hz. Hâcer’in telaşı ve teslimiyetine denk düşer Safa-Merve arası. Çaresiz ve yalnız bir kadının, rütbesiz ve makamsız bir insanın çölün kumları arasındaki hal duasını canlandırır hacılar. Her birimiz kocaman bir Hacer silüetini tamamlarız sa’y sırasında. Hiçbir engebesini ve köşesini tahmin edemeyeceğimiz bir çöl gibi değil mi hayatımız? Bütün ilişkilerimiz, özlemlerimiz, hüzünlerimiz, hasretlerimiz, hayal kırıklıklarımız, sevinçlerimiz, coşkularımız, umutsuzluklarımız, pişmanlıklarımız, en nihayet, kalpler arasında bir koşuşturmadır. Emin olduğumuz tek şey kalplerin birbirine bakışındaki içtenliktir. Kalpleri birbirine ısındıran Rabbimiz, kalpler arasında koşuşturabileceğimizi, şaşkın kalabileceğimizi, çaresizliğe düşebileceğimizi hatırlatır bize. En azından iki kalbin, cümle tensel kaygıları silerek, bütün dünyevi tartıları hafifleştirerek, birbirine sonsuz aynalar gibi duru ve berrak bir bakış sağlayabilmesi, bu dünya çölündeki tek “zemzem”si serinlik umudumuzdur. Yeter ki, kalpler bir Hacer coşkusuyla birbirine doğru koşsun, bir Hacer sabrıyla eli boş döndürüldüğü köşelerden yeni umutlarla hareket edebilsin. Ancak o zaman muhabbetin zemzemini dudaklarımıza ve kalplerimize taşıyabiliriz.
Vakfe: Sabahtan akşama, akşamdan sabaha bir koşturma içinde geçiririz ömrümüzü. Sürekli koşmak önerilir bize. Her anımız yetişme/yetişememe bıçağının sırtında kalır, bin parçaya bölünür. Bir yerlere, bir şeylere yetişiriz yetişmesine ama, kendimizle buluşamayız bir türlü. İç huzurumuzu, ruhî dinginliğimizi, kalbî doygunluğumuzu, bir şeylere sahip olmak, bir yerlerde bulunmak, birilerinin yanında/tarafında/yakınında yer almak diye tarif ederken, bir türlü hızına yetişemediğimiz bir amansız koşu bandı üzerinde buluruz kendimizi. Huzur referanslarımızın hepsini gelip geçici “öteki”ler, vurdumduymaz “başkaları” üzerine kilitleriz. Sanki kendimiz olmaktan kaçar gibiyizdir. Burada “aziz” bir misafir olduğumuzu unuturuz. Kendimizi gündelik hesapların sığlığına zincirleriz. Varlığımızı çok şeye sahip olmanın terazisinde tartarız. Yeryüzündeki gölgemiz gelip geçerken, niyetimizle, kulluğumuzla sonsuzluğu inşa ettiğimizi aklımızdan çıkarıveririz. Haşir Sûresi’nde hatırlatıldığı gibi, “Allah’ı unutan insana, Allah da kendisini unutturur.” Kendisini unutan biz insanların, kendini yeniden hatırladığı, varlığını Rabbine göre yeniden tanımladığı bir duruluş/duruş mekânıdır Arafat.. Dünyanın telaşlarının dindiği, kalbimiz üzerinde yanıp duran hırs ve haset ateşlerinin söndüğü demdir vakfe... İlk defa, açıktan ve net olarak, Rabbimiz tarafından varlığımızın “onaylandığını” hissedecek bir iç yolculuğun eşiğine taşır bizi Arefe...
Müzdelife: Ben’imizi sivrilte sivrilte başkalarına batırmalarımızın sona ermesinin umulduğu/beklendiği yer Müzdelifedir. Müzdelife, mekân ismidir aslında. Müzdelife’de yerine getirdiğimiz hacc rüknünün adı “Meş’ar”dır.. Şuurlanmaya denk gelir Meş’ar.. Mahşer kalabalığının ortasında, gecenin koynunda çaresizliğimizi ve yalnızlığımızı hissettiğimiz o an, varlığımızın kırılgan yanlarını yeniden hatırlatır bize. Tevazu halini kuşanmak, alçakgönüllülüğü baştan kazanabilmek için, kendi zavallılığımızla tanışma yeri olmalıdır Müzdelife..Böylece ilişkilerimizi sıfırdan başlatabilir. Bize yapılan her iyiliği, hakettiğimiz bir şey olarak değil de bir sürpriz olarak okumaya başlarız. Sevdiklerimizin varlığını onların mecburiyeti olarak değil de, bize sürekli ve ısrarlı iltifatları olarak görmeye başlarız. Her yeni günü sıradan bir gün değil de, yine, yeni, yeniden verilmiş, hak ettiğimiz değil-hakkını vermemiz gereken bir fırsat olarak değerlendiririz. Varlıkla sözleşmemiz tazelenir. Yeni doğmuş bir bebek heyecanıyla bakarız âleme. Üzerimizdeki sonsuz merhameti ana sütü gibi ak ve pak tatmaya başlarız. Etrafımıza borçlu olduğumuz şefkati de bir anne gibi gönüllü olarak vermeye hazırlanırız. Şuurlanırız; yeni baştan varlığın içine buyur edilmiş gibi yaşamaya başlarız.
Şeytan Taşlama: Sembolik anlamıyla, hep yanımızda duran ama bizden yana olmayan şeytanla ilk defa “karşı karşıya” durma yeridir burası. Duygusal anlamıyla, hep bize düşmanlık eden ancak üzerimizdeki hâkimiyetini kendi varlığını bile unutturacak/inkâr ettirecek denli sinsileştiren şeytanın varlığını ilk defa nefes nefese hissettiğimiz yerdir burası. Şeytana taş atmak, şeytana tavır almak demektir. Şeytana taş atmak, şeytana uyan yanlarımızı o taşla birlikte uzağa savurmak demektir. Şeytana taşmak atmak, içimizde en az yedi tane “kötülük” bulup, sancıyla da olsa, hepsini o “şeytan”lara iade edip, orada bırakarak eve dönmek demektir. Böyle oluyor mu gerçekten? İçimizden kaç tane kötülüğü seçip de kendimizden uzaklaştırıyoruz?
Kurban: İbrahim(as) için en sevimli olan İsmail(as) idi. Bizim de nice İsmail’lerimiz vardır. Sevgisinin Rabbimizden geldiğini unuttuklarımız var. Sevdirenin Rabbimiz olduğunu unuttuğumuz sevdiklerimiz var. Sevgilerinin Rabbimizin üzerimizdeki sevgisinin bir gölgesi olduğunu unuttuğumuz sevenlerimiz var. İşte kurban o unuttuklarımıza bıçak çekmek demektir. Unuttuklarımızı kurban edip, yeni hatırlamalarla hacdan dönmeye var mıyız? Eğer böyle olursa, sevdiklerimiz bize, tıpkı İbrahim’e(as) İsmail’in (as) bağışlanması gibi yeniden ve ebediyen bağışlanacaktır. Onları daha çok seveceğiz, onlarla daha çok sevineceğiz, onlarca daha çok sevileceğiz. Sevenin de, sevdirenin de, sevilenin de O olduğunu bileceğiz. Aşklarımızı hiçbir ayrılık bıçağı kesemeyecek. Ölüm bile aşklarımızın boynuna yara açamayacak... Kurbanın sırrıyla, daha çok sevilerek, sevinerek, severek, gerçek bayrama erişiriz.
Tuzak dediğin görünmemeli... Hiç ummadığı anda ayağına takılmalı kurbanının. Süslü de olmalı tuzak... Heveslendirmeli; çekmeli kendine... Uzak olmamalı tuzak; hep yakınında, yanında olmalı kurbanının. Hem yolda olmalı tuzak; yoldan farklı durmamalı, hatta yolun kendisi diye bellenmeli. Tuzak kötü bile olmamalı. Tuzağa düşmek iyilik sanılmalı, akıllılık sayılmalı. Tuzağa doğru yürümek, yolun kendisi bilinmeli. Tuzağa uzak köşelerden yürüyenler ayıplanmalı. Tuzağı farkedenler utanmalılar kendilerinden. Kötü bir şey yapıyormuş gibi büzüşüp kalmalılar kendi köşelerinde. Ayağı tuzağa takılanlar alkışlanmalı; hayırlı bir akıbetin konusu bile edilmeliler.
Fıtratında kerem olan insan hiçbir kötülüğü “kötülük” sıfatıyla yapmaz. Bile bile “kötü” olmaz insan. Vicdanı susmadıkça, nefsi “iyi” bir gerekçe bulmadıkça, kötülüğün kuyusuna inmez. “Kötü”ye “iyi” bir kılıf bulur, “şerr”e “hayır”lı bir renk verir de, öylece özne olur kötülüğe.
Şimdilerde, tuzakların estetize edildiği bir zamanda yaşıyoruz. Örneğin, özgürlük kavramını, çıplaklığın eline yeni icat bir yelpaze gibi tutuşturuyoruz bunaltan sıcaklarda. Reklam hakkının gölgesine siperlenip, mayodan artan kadın bedeni parçalarını, mayonun gizlemek yerine daha da belirginleştirdiği dişilik cezbelerini gözlere sokuyoruz. Görünenler, göründükleri için kazananlar, güzel göründükleri için kendilerine imrenilenler, görenler, gördüklerine hayran olanlar, görüntüleri çoğaltılanlara imrenenler, hep birlikte mağdur ediliyor.
Görüntüyle vuruluyoruz, görünmeye vuruluyoruz.
Görüntüler üzerinden kuruluyor tuzaklar. Görüntüde yer almak adına, hiç tanımadığın gözlerde gözde bir konum edinmek hatırına inceliyor yeni tuzaklar. “Görüntü”nün “gerçek”in aleyhine parladığı, “imaj”ın “vicdan”ı parçalayıp yırttığı bir çağın çocuklarıyız. Bir önceki yüzyılda “olma”ya odaklanmış modern kafalar, nicedir “olma”nın, “gerçekleşme”nin en sığ ama en kolay erişilen, en yalancı ama en kolay kanılan bileşenine, yani “görünme”ye odaklandılar. “Görüntü”leri üzerinden tatmin olmaya çağrılıyor mahzun ve tesellisiz kalpler. Görüntü ise en fazla başkalarının sahte, sığ, geçici, iki yüzlü, vefasız bakışlarına sürgün ediyor insanı. Şöhreti afet eyleyen o sır, yani başkalarının takdirine endeksli yaşama zavallılığı, en sıradan, anonim insanları da saçlarının perçeminden tutup çekim alanına alıyor. Sırf şöhret olmak için rezillik etmeye razı oluyor insanlar; ekranlarda görünüp televizyonun elektronik havuzunda vaftiz edilip aklanmak uğruna en mahrem sırlarını açıp kişiliğini, dişiliğini, erkekliğini yağmalayabiliyorlar. Köprüden atlamak için bile kameraların gelmesini beklemek, bedenini, hayatını, hatta -çoktan gözden çıkardığı- ebedî hayatını da parçalayıp mutluluğun ekranın vefasız görüntülerinde bir araya toplanmasına, huzurun iki yakasının TV düğmeleri ile bir araya getirilmesine razı olunduğunu göstermiyor mu? Ünlü olmak uğruna rezil olmak yüceltiliyor. Herkesin tanıdığı biri olmak adına kendini öldürmek alkışlanıyor, aklanıyor.
Nefsimiz görüntüler üzerinden süslüyor artık eylemlerimizi. İnsanları özlerini boşaltıp görüntünün kuru ve kırılgan kabuğuna iltica etmeye ayartıyor. Şöhreti “zehirli bal” diye tarif eden Said Nursî’yi daha iyi anlıyorum bugünlerde. Bal tadında zehir. Dudağa bal tadı taşıyor, kalbe zehir kusuyor. Bir de şaşırıyorum şöhrete müptelâ olmuşlar için okuduğu ayete: “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn.” Yani ki, “Biz Allah içiniz ve O’na dönücüyüz.” Her ölüm haberinde, ölümün kesinliğini, ölümden sonranın anlamını idrak etmek için zikrettiğimiz bu ayetin şöhretle ne ilgisi olabilirdi?
Uğrunda ölmenin bile göze alındığı, rezil olarak, kişiliğini toprağa diri diri gömmenin de hak görüldüğü şöhret bir tür ölüm demek aslında. Şöhret, vefasız ve çaresiz gözlere gömülen bir cenaze ediyor insanı. Oysa, “biz Allah içiniz; Allah için varız.” Başkalarının gözlerinde değil, O’nun nazarında itibar ve dirlik buluruz. Şöhret, sığ bakışlardan, gel-geç karşılaşmalardan hayranlık bekleyen bir dilenci eyliyor insanı. Oysa, “biz Allah’a dönücüyüz”; başkalarının bakışlarından değil O’nun katından sonsuz teselliler umuyoruz.
Tuzak işte. Hem çekici, hem tanıdık, hem yakın, hem yol, hem açık, hem gizli. Varlığın görüntüde yağmalanması... Görünen kadarcık, görüntüde kalasılık bir varlığa fit olunması.. Tuzak. Ama uzak değil. http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2250
Kısmette Japonca başlıklı yazı yazmak da varmış.. Japonlar bunu hak etti. Çünkü, uzunca bir süredir hayâl ettiğim güzellik meğer çok uzaklarda bir yerlerde gerçekleşiyormuş... (Sağolasın Nuri!) Japonya’da bahar mevsimi yaklaşınca, haber bültenlerinin sonunda hava durumuna benzer haberler yer alırmış: “Tomurcuk Haberleri” Japonlar ülkenin neresinde, ne zaman, hangi çiçeğin tomurcuklanacağını ille de bilmek isterlermiş. Bizim gözlerimizi maç sonuçlarına kilitlememiz gibi, kimi Japonlar da, hangi tomurcuğun patlamasını nerede seyredebileceği üzerine kafa yorarmış. Dal uçlarıdaki yaratılış heyecanını bire bir ve canlı yaşamak isterlermiş. O yüzden işte, “Bugün falanca parkta kiraz tomurcukları çiçeklenmek üzere...” Yarın ikindiden az sonra, erik dallarında patlamalar bekliyoruz..” gibi sözler de söyleyebilirmiş TV sunucuları.
Hayal etmeye değer... Koca koca adamlar ve kadınlar borsa dalgalanmalarını, kur kıpırtılarını, politik patırdanmaları bir kenara koyuyor, yanlarına gül yüzlü çocuklarını da katıyor, termoslara çaylar, sepetlere peynir ekmek boca ediyor, “çiçek açılış”larına koşuyor. Adı da var bu tatlı seyrin: Ha-Na-Mi.. (Bu yazının başlığı yani.) Hanami, Japonya’da bahar mevsiminin en popüler olaylarından biri. İnsanlar fevc fevc- çoluk çocuk, firma çalışanları yahut eş dost olarak- önlerinde piknik malzemeleriyle çimenler üzerine oturup bahçelerde parklarda yeni tomurcuklanan ağaç dallarını seyrediyorlar. Bu sırada yiyor, içiyor, sohbet ediyorlar. Bunlara danslar ve halk oyunları da eşlik ediyor. Bunları yazarken, Japonya’yı yeniden keşfettiğimi farkettim birden. Tabii ya, Japonlardan geri miyiz biz? Hıdırellez’imiz var. Nevruzumuz var! İyi ama niye Nevruz haberleri içimizde ille de bir asayiş gerginliği çağrıştırıyor? Ülkemizde politik patırtılar öylesine baskın çıkmış ki, bahardaki yaratılışa tanık olma fırsatımız olacakken Nevruz bile, çiçekleri ezdiğimiz, kalpleri küstürdüğümüz, canlara kıydığımız, “sen-ben” kavgasına tutuştuğumuz bir tarafgirlik arenasına dönüşmüş.. Sahi, n’olmuş bize? Dönelim Hanami’ye.. Merak etmeyin orada da kavga var! Tokyo’nun en popüler mekanları Ueno Park’ta ve Aoyama Mezarlığı’nda yer kapmak için kıyasıya rekabet varmış. Bizdeki hastane, maç ve marketten ucuz elektronik eşya alma kuyruklarına benzer biçimde, bir gece öncesinden yorgan döşek gidilip oralarda yer kapılırmış. Çok merak ediyorsanız, takım elbiseli ve kravatlı bir çalışanı da, çiçeklere bulanmış bir ağacın altında uykusuz gözlerle görebilirsiniz. Kimi firmalar çalışanları adına yer kapmak için en çömez çalışanını “nöbet”e gönderiyorlarmış.. Bu yazının bana ayrılan karakter kotasından feragat ederek, derdimi fotoğrafların anlatmasını sağlayacağım. Önce haritaya bakın: Japonya toprakları üzerinde, hangi tomurcuğun tahminen nerede ve ne zaman açacağını gösteriyor. Sayılar tarihlere işaret ediyor: 3.25, Mart’ın 25’i demek oluyor. Tokyo bölgesinde meselâ, tomurcukların 28 Mart ve 31 Mart arasında açılacağı haber veriliyor. (Türkiye versiyonu ne güzel olurdu! Kaçkar’da kardelenler, Malatya’da kayısılar, Antalya’da portakallar, Terme’nin Kirazlık köyünde kirazlar....)
Diyeceğim o ki, kurumuş kemik gibi ağaçların yeni baştan, terü taze tenlerle, mütebbessim çiçeklerle diriltildiğini her bahar görmeye Japonlar kadar ihtiyacımız var. “Kemikleri kuruyup toz olmuş” sevdiklerimize ebediyen kavuşacağımız, “hiç korkmayacağımız ve hüznün de dokunmayacağı” ebedî diriliş müjdesini her tomurcukta okumaya vaktimiz yok mu? http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2361
Bir reklam filminden açayım bahsi. Neyin reklamı olduğu bu yazının konusu değil ama “Ford Focus Orchestra” diye google’ladığınızda reklam hakkında esaslı bilgiler çıkıyor. Araç kapısının iç yüzeyi üzerine gitar telleri çekilmiş. Arka amörtisör takımına keman yayları gerilmiş. Egzos ve transmisyon parçalarıyla saksafon ve flüt gibi üflemeli sazlar imal edilmiş. Ön kaputtan davul. Arka kelebek camından arp. Direksiyon milinden bas. Vites kolu, cam sileceği, cant ve tekerlerler de enstrüman detayı olarak kullanılmış. Bunun için bir otomobil parçalanmış. Bu enstrümanları kullanan bir orkestra kurulmuş. Bu orkestra için bir senfoni bestelenmiş. Bestenin final sesini arka camın kırılması tamamlıyor.
Firma, bu reklamla diyor ki: Ürünümüzün “her parçası yeniden yorumlandı.” Sessiz ve dilsiz otomobil parçalarının bir müzik eserini yorumlayabilir olmasıyla yenilik ve incelik mesajını somutlaştırıyor. Ürüne atfettiği önemi ve özeni gözle görülür ve kulakla duyulur kılıyor. Adını tam olarak bilmediğimiz, fonksiyonları üzerinde düşünmediğimiz parçaların uyumunu dinlediğimiz müzik ahengince, gördüğümüz enstrüman uyumunca kanıtlıyor.
Müzik, filmlerde görüntünün ardındaki gizli duygu durumlarını tercüme eder. Hayatta söze dökülemeyen iç çekişlerin, itiraf edilemeyen sevdaların çığlığı olur. Dengenin sesidir müzik. Ölçünün dillenişidir. Duygunun kulağa dokunuşudur. Uyumun seslenişidir. Ahengin zevkle akışıdır. Her bir parçasından müzik enstrümanı yapılabilen bir otomobil, görünür görünmez detaylarında özenle yapıldığını, güzellikle dizayn edildiğini fısıldar bize. Sessizce ikna oluruz firmanın işi bildiğine. Esere itirazımız olamaz. Kusur ya da çatlak aramaya mecalimiz kalmaz. Otomobil parçalarının ahenkli sadece bizi mecalsiz ve itirazsız bırakmaz; o parçaları da itirazsız eyler. Her parça, hal diliyle, ustasının elinde itirazsızca yoğrulduğunu anlatmaya koyulur. Parçalarla ustanın eli arasında eşsiz bir uyum var gibidir. Hele de bir müzik enstrümanına dönüşebiliyorsa, değmeyin usta-eser ilişkisinin birebirliğine, pürüzsüzlüğüne... Ürünün her parçası, seslendirdiği müziğin ahengiyle, ustasının ustalığını onaylar: “Nasıl da ustaca yapmışsın beni!” Böylece ustasını onaylamaktan öte gider, tebrik eder. Coşkuyla alkışlar, alkışlar...
Niye reklam filmine daldığıma gelince... Anlatayım. Ben de bu yazıyı on parmağımla yazıyorum: Yani, piyano kullanıyor gibiyim. Piyano da kullanabilir, piyano da yapabilir eşsiz bir ustalık gizli parmak uçlarımda. Şimdi, beynimin kıvrımlarında düşünceler bir gerilip bir gevşiyor: Bir organik gitardan dökülüyor gibi satırlar. Notlar da notalar gibi ahenkle sıralanıyor. Bu arada kızım Zeynep (6 y.) acemice portremi yapmaya çalışıyor. Gözlerimi çiziyor, kirpiklerimi, kaşlarımı, saçlarımı. Onun ruhundan bana, benden onunkine taze bir sevgi üfleniyor her daim: Üflemeli sazlar gibiyiz. Yazıya yoğunlaştığım şu anlarda dev bir orkestra gibi çalışıyorum. Bütün gayretim parmak uçlarıma dökülüyor. Farkında bile olmadan, nefes alıp veriyorum. Her nefes içimde sessiz bir ihya ateşi yakıyor. Bana varlığını hissettirmeden atıyor kalbim. Şu anda, sağlığı sessizliğiyle ölçülen bir hayatın bestesini icra ediyorum: Kalbim bu ahenge tempo tutuyor. Uzunluğu yüzelli bin kilometreye varan damarlarımın her noktasında milyonlarca hücrenin görünmez koreografisi sayesinde diri duruyorum. Yani. Her parçam bir yaşama orkestrası. Ben ve Ustam. Öylesine uyumluyum ki, sessiz nefeslerimle, ahenkli nabzımla, pürüzsüz bakışımla, sancısız yürüyüşümle bir sone sunuyorum Yaradanım’a.. “Ne güzel görür kılmışsın beni!” diyor gözlerim. “Ne hoş görünür kılmışsın beni!” diyor yüzüm. Bir soneyim ben. Bin alkışım. ‘Usta’mın ustalığını alkışlıyor her hücrem. Yaşamam bir tebriktir beni ihya edene... Kanımın akışınca coşkulu bir tebrik. Sağlığımın sessizliğiyle orantılı sesli bir alkış...
Bu alkışlamaya “tahiyye” deniyor. Mirac diyaloğunun ilk cümlesi tahiyye. Tahiyye; miractaki Peygamber’in(asm) varlığın bu sessiz alkışını nasıl da derinden duyduğunun işaretçisi. Tahiyye, söze dökemediğimiz, söze döksek de bilincimize taşıramadığımız o suskun tebriklerin kutlu ses bayrağı: “Nasıl bir usta, pek harika bir makineyi derin ilmi ve mucizekâr zekâsıyla yapsa, (...) o makine dahi, o ustanın istediği tarzda, tam tamına, gayet mükemmel olarak arzularını ve harika ince san'atını ve maharet-i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisan-ı hal ile alkışlar; aynen öyle de, kâinatta bütün zîhayat taifeleri, (...) ustasının, her şeyin her şeyle münasebetini gören ve her şeyin hayatına lâzım bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren Sâni-i Zülcelâlini, (...) tahiyyelerle alkışlar...”
Hiç olmazsa, bir reklam filmi çağrışımıyla yeryüzündeki dalgın varlığımızı, “Usta”mızı alkışlayan bir tahiyye enstrümanına dönüştürmeye başlayabilir miyiz?