Çocuklara güzel bir isim koymak, her anne-babaya düşen önemli bir vazifedir. Peki çocuğunuza nasıl bir isim koyacaksınız? Ya da koyduğunuz isimlerin ne manaya geldiğini biliyor musunuz? İsimlerin güzel bir anlam taşıması şart mı? İsimler insanlar üzerinde nasıl bir etki bırakır?
Biz, herhangi bir şeyi birbirinden ayırmak, tanımak veyahut zihne getirmek için canlı-cansız her şeye bir isim koyarız. Bu şekilde eşya ve hadiseleri hem tanımış hem de birbirinden ayırmış oluruz. İlk insan Hz. Adem ve Havva örneğinde olduğu gibi insanlar, birbirlerini tanımak için de birbirlerine isimler koymuşlardır. Koca bir ömür boyu taşınan ve insanla adeta bütünleşen isim, çok önemlidir. Hayatın her sahasında giren dinimizin bu sahayı boş bırakması elbette düşünülemez.
Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyeleri içerisinde, çocuğa manası düzgün güzel bir isim koymak anne-babanın ilk vazifelerinden birisidir. Peygamber Efendimiz, “Peygamberlerin isimleri ile isimleniniz. Ayrıca Allah nezdinde isimlerin en sevimlisi Abdullah ve Abdurrahman’dır. İsimlerin en doğrusu Hâris (kâr getiren, ahireti kazanan) ve Hümâm (himmetli, azimli)’dır. En çirkini de Harp (savaş, şiddet) ve Mürre (cimrilik, acı) isimleridir” (Müsned, 4/35) buyurarak çocuklara isim vermenin ehemmiyetini dile getirmiştir. Ayrıca “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel yapın” (Ebu Dâvud, Edeb 69) hadisi de çocuklara güzel isim koymanın ne kadar önemli olduğunu ifade etmesi açısından dikkat çekicidir.
***
Allah Rasulü çirkin isimleri değiştirmiştir
Bu hadisten anlaşıldığına göre Efendimiz’in çocuklara güzel isimler verilmesini tavsiye ettiği ve çirkin isimleri ise istemediği anlaşılıyor. Nebiler Serveri’nin hayatına baktığımızda çevresinde bulunan ve isimleri güzel olmayan kişilerin isimlerini değiştirdiğini görüyoruz. Mesela “Âsiye” (isyan eden) veya savaş ve düşmanlık ifade eden isimleri kaldırıp yerine “Cemile” (güzel) ismini koymuştur. (Müslim, Âdâb, 14; Ebu Davud, Edeb, 66) Hepimizin ismini çok duyduğu meşhur hadis ravisi Hz. Ebu Hureyre’nin ismi önceleri Abdüşşems’tir. Allah Rasulü “İnsan ayın, güneşin kulu olamaz; sen Abdurrahmân’sın” diyerek, Ebu Hureyre’nin adını “Abdurrahman” olarak değiştirmiştir.
Peygamber Efendimiz’in, güzel manalı olan bazı isimleri daha güzeliyle değiştirdiği de olmuştur. Mesela Peygamberimiz, “iyi insan, kusursuz kimse, günahsız” anlamına gelen Berre ismini Zeynep’e çevirmiştir. Bu ismi taşıyanın zihninde, kendini beğenme gibi bir mana oluşabilir. Bu da ismi taşıyan kişinin karakterini olumsuz yönde etkileyebilir.
***
İsmin Kur’an’da geçmesi şart mı?
Halkımız arasında çocuklara konacak isimlerin mutlaka Kur’an geçmesi gibi yanlış bir inanış var. Yukarıdaki hadislerden de anlaşıldığına göre Efendimiz, güzel ve anlamlı isimler koymamızı tavsiye ediyor. Bir ismin güzel olması için mutlaka Kur’an-ı Kerim’de olması gerekmez. Nitekim Kur’an’da geçen her ismi, orada geçtiği için çocuğa isim olarak koymak yanlış olur. Çünkü Kur’an’da güzel isimlerin yanında şeytan, iblis, Karun, Haman, Ebu Leheb gibi isimler de vardır. Mesela günümüzde kız çocuklarına yaygınca olarak verilen “aleyna” diye bir isim var. Manasına bakılmaksızın kulağa hoş geliyor, ayrıca Kur’an’da da geçiyor diye bu ismi kız çocuklarına veriliyor. Halbuki “aleyna” kelimesi “bizim üzerimize” veya “bizim üzerimize olsun” anlamlarına gelen bir ifadedir. “Vema aleyna - bizim üzerimize”, “illel’belağ- tebliğden başka bir görev yoktur” manasına gelebilen “aleyna - bizim üzerimize”yi, cümle içindeki yerinden çekip birine isim olarak verdiğinizde, ne manaya geldiğini anlamak zorlaşmaktadır. Belki de Yasin Suresin’de geçen “aleyna”yı isim olarak seçenler, “bu çocuk bizim üzerimize Allah’ın bir ihsanıdır” demek istemekteler.
Şimdi Kur’an’da geçiyor diye çocuklara böyle çok da bir mana ifade etmeyen isimlerin verilmesi doğru olmasa gerek. O yüzden düşündüğümüz ismi çocuğumuza vermeden önce bir bilene danışmakta fayda var.
Bir de kızlarımıza verilen Kezban ismi vardır ki, Kezban’ı hep yalancı manasına anlayanlar, Kur’an’daki Rahman Suresi’nde geçen “tükezziban” ile karıştırmışlardır. Çoğu kimseler Farsçadaki (ev hanımı) manasına gelen (Kedban)’dan alınma Kezban’ı, Arapçadaki “yalanlayan” manasına gelen tükezziban’dan alınma sanarak bu isimden hep ürkmüşlerdir. Halbuki bu ismi kullanmada bir mahzur yoktur.
***
Çocuğun her dönemde taşıyabileceği bir isim olmalı
Üç yıl önce Mustafa Kemal Üniversitesi öğretim üyelerince okuldaki öğrenciler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre hem erkeklerin hem de kızların “Zeynep” ismini çok beğendikleri belirlenmişti. Öğrencilerin bir kısmının adlarının anlamlarını bilmedikleri, isimlerinden rahatsız oldukları da bu araştırma sonucunda ortaya çıkmıştı. Türkiye’de ad koyma geleneğinde, “hayvan adları, ülke ve şehir adları, nehir, göl, deniz, dağ adları, kavim adları, bitki ve çiçek adları, mücevher ve deniz adları, dini anlamı olan adlar, güzel anlamlı kelimeler, güçlü ve kuvvetli anlamına gelen kelimeler, din büyüğü adları, melek adları, devlet büyüğü adları, zaman ve doğa olayları bildiren adlar, tarihi komutan ve rütbe adları, artist adları, sporcu adları ile dilek ve güzel duygular dile getiren adlar” önemli rol oynuyor. Araştırma Arapça, Türkçe ve Farsça isim taşıyanların büyük çoğunluğunun adlarını sevdiklerini de ortaya koyuyor. Buna göre, Türkçe isim taşıyanların yüzde 93,5’u, Farsça isim taşıyanların yüzde 93,8’i, Arapça isim taşıyanların da yüzde 81,6’sı isimlerini severken, isimleri İtalyanca, Fransızca ve Yunanca kökenli öğrencilerin yüzde 96,4’ü isimlerini sevmiyor.
Ankette öğrenciler, çocuklara ad koyarken dikkat edilmesi gereken hususları şöyle sıralıyor: Anlamı güzel olmalı, alay edilecek nitelikte ve lakap takmaya elverişli olmamalı, kelimenin sesi kulağa hoş gelmeli, eski adlar ve aile büyüklerinin adları olmamalı, söylenişi kolay olmalı, Türk kültürüne uygun olmalı, bireyin taşımaktan rahatsızlık duymayacağı adlar olmalı, siyasi çağrışım yapmamalı, çocuğun cinsiyetine uygun olmalı, çocuğun her döneminde taşıyabileceği bir ad olmalı, çocuğun geldiği kültürle bağlantılı olmalı, Kuran-ı Kerim’de geçen bir ad olmalı, Çocuğun sevebileceği bir ad olmalı, dini inançlara uygun olmalı, çevre baskısıyla değil, anne-babanın ortak kararıyla konmalı, fazla kullanılmayan ad olmamalı.
Dinimizde yeni doğan bir çocuğa aşağıda madde madde vereceğimiz hususların uygulanması müstehap olarak görülmüştür:
* Yeni doğan çocuğa süt vermeden evvel ağzına yumuşatılmış hurma gibi tatlı bir şeyler sürülür.
* Çocuğa doğunca veya doğumu müteakip yedinci günü adı konur.
* Doğduktan sonra hemen ölen çocuğa da ad konur. Yıkanır cenaze namazı kılınır.
* Çocuğun ismini ilmiyle âmil, ehli salih bir zata koydurmak iyidir. Ashab-ı kiram çocuklarına isimlerini Peygamber Efendimiz’e verdirmeyi tercih etmişlerdir.
* Çocuk isim koyacak kişinin kucağına verilir. Kişi abdestli bir şekilde kıbleye döner, önce sağ kulağına ezan, sol kulağına ise kamet okur ve üç kere çocuğun sağ ve sol kulaklarına ismini tekrar eder.
* Çocuğa isim koyduktan sonra hayır duada bulunulmalıdır. Peygamber Efendimiz: “Ya Rabbi bu çocuğu hayırlı ve salihlerden eyle ve onu güzel bir şekilde yetişmesini sağla” diye dua etmiştir.
* Durumu iyi olanlar için Allah’ın vermiş olduğu çocuk nimetine karşı bir şükür olarak çocukların doğumlarının yedinci gününde kurban kesmek sünnettir. Bu kurbana akika kurbanı denilmektedir. Yine bu günler çocuğun başının tıraş edilip, çıkan saçın ağırlığınca veya takdiri bir ağırlık olarak altın alıp sadaka vermek müstehaptır.
***
İsimleri bozarak kullanmak doğru değil Bazı isimleri kısaltacağız diye bozuyor ve anlamsız isimlerle birbirimize sesleniyoruz. Mesela Abdullah’a Apo, İbrahim’e İbo, Zeynep’e Zeyno, Mustafa’ya Musti, Canan’a Cano gibi. Bu da esasen doğru olmayan bir isimlendirmedir. Netice itibarıyla isim çok önemli. Bu sebeple çocuklarımıza güzel, sevimli ve anlamlı isimler koyarak onların insanlığa faydalı birer fert olması için yetiştirmeliyiz.
Bizim isimlerimiz ile Rabbimiz’in isimleri arasında ne fark var?
Rabbimizin isimleri hayatı, kâinatı ve Kur’an’ı anlamamızda en önemli anahtar kavramlarımızdır. O isimler vesilesiyle tevhid hazinelerinin kapılarını açabiliriz. Ayrıca, Allah’ın isimleri ile sıfatlarını birbirine karıştırmamalıyız.
Bizim isimlerimizle Rabbimizin isimleri arasında iki önemli fark vardır. Öncelikle bizim isimlerimizi anne-babamız, yakınlarımız veya ilmine, irfanına itimat ettiğimiz büyüklerimiz koyar. Allah’a ise kimse isim vermemiştir. O, Esmâ-i hüsnâsını bizlere Kur’an-ı Kerim’de bizzat kendisi anlatmıştır.
İkincisi, insanlar her zaman isimlerinin ifade ettiği manayı taşımayabilirler veya o mana doğrultusunda bir kişiliğe sahip olmayabilirler. Bazen kişinin ismiyle hayat tarzı ters olabilir. Bazen de tam denk gelir. Mesela kişinin adı Ali’dir ve hakikaten yüksek bir yerdedir. Yine mesela Muhammed, gökte ve yerde medh-ü sena edilen, meleklerin ve insanların alkışladığı insan demektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bununla serfirazdır. Efendimiz’in İncil’de geçen adı ise Ahmed’dir. Hakikaten Efendimiz Ahmed’dir. Bazen de tam tersi olur. Mesela adamın adı Muhammed’dir ama zehir zemberek bir insandır. Kişinin ismi Ali’dir, ama öyle bir çukurdadır ki, kuyular onun başında kubbe gibi kalır.
Örneklerde görüldüğü gibi bizde isimle, ismin ifade ettiği hayat tarzı arasında zıtlık olabilir. Fakat Allah’ın ismiyle Zat-ı uluhiyeti arasında zıtlık yoktur. Mesela, Allah’ın “Cemil” ismi vardır. Cemil güzellik menbaı bir isimdir. Bahar mevsimini rengarenk çiçekleriyle seyrettiğimiz zaman, isimle müsemmâ arasında bir uygunluk görürüz. Allah’ın başka bir ismi, “Rahim”dir. Cenab-ı Hakk’ın midemizin arzularına cevap verdiğini, bütün ihtiyaçlarımızı giderdiğini görünce rahmâniyet ve rahîmiyeti çok iyi anlarız. İçimizde gelişen ebed arzusunu duydukça, bu arzuyla cenneti yarattığına bakar, bize ne kadar merhamet ettiğini anlar ve hakikaten Allah’a döner “İsmin Rahim olduğu gibi Sen de Rahimsin” deriz.
Allah, Halim’dir. Peygamber Efendimiz’in mübarek yüzünün yarılıp şakır şakır kanların aktığı bir hengamede Hz. Ebu Bekir, “Mâ ahlemeke Yâ Rabbi - Ne kadar Halim’sin Ya Rabbi!” demiştir. Hakikaten kâinatta cereyan eden hadiselerin içinde “Hilm” isteyen manzaraya bakıldığında, Rabbimiz ile “Halim” ismi arasında bir tevafuk olduğu görülecektir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Cenab-ı Hakk’ın hepsi güzel olan mübarek isimleri bizim isimlerimizden çok farklıdır.
Buraya kadar arz edilenler Cenab-ı Hakk’ın isimleri ile bizim isimlerimiz arasındakı farkı göstermek içindi. Şimdi ise Allahu Teala’nın isim ve sıfatlarının ne manaya geldiğini misallerle arz etmeye çalışalım.
***
Rabbimiz’in isim ve sıfatları ne demektir?
Bir zat düşünelim ki, bu zat, fevkalade bir heykeltıraş olsun. O, çekicini indirdiği her yerde çizgi ve hatlar meydana getirmekte ve sonra mermerden, taştan veya granitten, yonttuğu ve bir şekil verdiği heykeli karşımıza diktiği an onun sadece canının eksik olduğu görülmektedir. Yani bu insan, işinde bu ölçüde mahir bir sanatkardır. Biz, böyle bir heykeli karşımızda gördüğümüzde bu heykeltıraşta fevkalade bir sanat kabiliyeti olduğunu anlarız. Şimdi bu heykeltıraşın sanatını izharı ayrı, izhar etme gücünde bulunması ayrı bir meseledir. O, önce hayalinde icra edeceği sanatının plan ve projesini yapar. İşte bu, ondaki sanat kabiliyetidir. Sonra bunu meydana dökme güç ve kuvveti sıfatlar merhalesidir. Daha sonra ise sanatın bütün incelikleriyle tezahür ettiği merhale ise isimler merhalesidir. Bu, bahsini ettiğimiz sanatkarın sadece heykeltıraşlık yönüdür.
Bunun dışında bir de bu zatın fevkalade bir marangozluk yönünün olduğunu kabul edelim. O, marangoz mesleğine ait alet ve edevatı kullanarak bir el hareketiyle karşımıza Selçuklu ve Osmanlı sanat eserlerinde, el işlemelerinde sedef kakmalarında gördüğümüz harika sanat eserleri çıkarmaktadır. İşte bu heykeltıraş, aynı zamanda böylesine usta bir marangozdur. Ona baktığımız zaman ruhunda hakikaten objeyi ve sübjeyi gölgede bırakacak, îcâd ve inşâ kabiliyeti ile öne çıkacak bir istidat ve kabiliyet vardır. Bu kabiliyet o insana marangozluk sıfatını kazandırır. Daha sonra ise bu zat isim mertebesine yükselerek marangoz ismini alır.
Başka bir misal daha verelim. Hüsn-ü hat, güzel yazı yazma sanatıdır. Hat sanatçıları için sırasıyla öncelikle bir hüsn-ü hat kabiliyeti, sonra hüsn-ü hat sıfatı ve daha sonra da hattat ismi mevzu bahistir. Mesela meşhur Hattat Hamid’i ele alalım. Evvela onda bir kabiliyet, daha sonra yazma imkanı, güç ve iktidarı vardır.
Ondan sonra da güzel yazı yazma istidad ve kabiliyetiyle yazı yazdığı zaman biz ona isim olarak “hattat” deriz. Onun babadan gelme “Hamid” diye bir ismi, bir de sanatına göre aldığı “Hattat Hamid” ismi vardır.
Misalleri çoğaltmak mümkündür. Yüzlerce sanatı önümüze serip, sanat kabiliyetinden sanatı ortaya dökme gücüne ve sonra da dökülmüş sanatla o zata vereceğimiz isme intikal edebiliriz.
Aynen bunun gibi, kâinat bir yönüyle heykeltıraşların yaptığı gibi heykellerle doludur. Ancak Allah’ın kâinatında sergilediği heykeller canlıdır. İnsandan daha güzel, daha muhteşem bir âbide bulmak mümkün değildir. Onun hiçbir yerinde göz tırmalayıcı bir yer yoktur. Aksine onda bir değişme yapıldığında tuhaflıkla karşılaşılır. İşte bu yönüyle insana baktığımız zaman onun arkasındaki Muhteşem Sanatkar’ın -tabiri caizse- fevkalade istidat ve kabiliyetini görürüz ki, biz buna “şe’ni ilahi” diyoruz. Daha sonra ise Kudret, İrade, Tekvin gibi plan ve projeyi tatbik etme imkanına sahip olma merhalesi gelir ki bu, sıfat merhalesidir. Daha sonra da gözde, dilde, dudakta, elde ve ayakta güzellikler kendini gösterince mesela Allah’ın Cemil ve Mücemmil ismini görürüz. Her şeyin yerli yerinde olduğunu gördüğümüzde Allah’ın Munazzım veya Nazım isimlerini müşahede ederiz.
Ne mutlu Rabbimizi isim ve sıfatlarıyla bilen, onları diliyle zikreden talihli kullara!
KIZ İSİMLERİ VE ANLAMLARI
Afra: Ayın 13. gecesi, beyaz toprak.
Ahsen: Daha güzel, en güzel.
Aişe: Yaşayan, zenginlik ve bolluk gören.
Amine: Gönlü emin, kalbinde korku olmayan Peygamberimiz’in annesinin adı (Emine)
Asude: Rahatlamış, keder ve sıkıntıdan uzak.
Asuman: Gök, sema.
Ayşegül: Gül renkli, canlı ve güzel.
Ayşen: Ay gibi parlak, neşeli, sevimli.
Ayşenur: Nurlu, ışıltılı hayat.
Banu: Kadın, hanımefendi, prenses.
Bedia: Örneksiz yaratan ve örneksiz yaratılmış, güzel, eşsiz.
Bir insan çalışır, çabalar, ticaret yapar, para kazanır. O parayla ev alır, araba alır, tarla alır. Bütün bu servetler dünyada kalır. Bu maddî “servetler” ölümle birlikte, olduğu yerde kalacak olan “ölü yatırımlar”dır; ama bir kimsenin çocuğunu güzel şekilde yetiştirmesi ve onun güzel terbiyesi ve eğitimi için yapmış olduğu harcamalar ise, kendisiyle birlikte kabrin öte tarafına gelecek ve kendisine kıyamete kadar sevap kazandıracak olan “en akıllı yatırım”dır.
Peygamber Efendimiz’in (sas) ifadesiyle “cennet çiçeklerinden” olan, tıpkı bembeyaz, tertemiz bir sayfa gibi anne ve babanın yedieminliğine emanet edilmiş olan çocuk, Allah’ın emrettiği istikamette yetiştirildiği takdirde, o çocuk anne ve baba için en büyük kazanç ve bir “sadakai cariye” olacaktır. O çocuk, kıldığı namazla, okuduğu Kur’ân’la yapmış olduğu hayır ve hasenatla, anne ve babasının amel defterine devamlı sevap yazdıracaktır.
Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre Resûlullah (sas) bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “İnsan (Müslüman) öldüğü zaman üç şeyin dışında bütün amellerinin sevabı kesilir. Bunlar, şunlardır: İnsanlığa faydası devam edip giden eser. İnsanların faydalandığı ilim. Kendisine hayır duâ eden iyi bir evlad.” (Müslim, Vasıyye: 14)
Çocuk, nadide bir çiçektir, eşi bulunmaz bir mücevherdir. Kâinatın Sultanı olan Allahu Teâlâ’nın, anne ve babaya emaneten verdiği bir hediyedir. Onun için anne ve baba, çocuklarını “en iyi şekilde yetiştirmek” için ne yapmak lazımsa, önce onu öğrenmeli, sonra uygulamalıdırlar.
Neden doktor, öğretmen, avukat, bilgiyasar ve makine mühendisi olmak istiyorsunuz?
HAKAN METAN
Gençler hangi mesleği neden seçtiklerini, mesleğe ilgilerinin olup olmadığını bilmiyor. Bu yüzden yanlış tercihlerde bulunup üzülmektense, iyice karar verip sınav öncesinde bazı önerilere kulak vermek gerekiyor.
Hayatımızın en önemli kararlarından biri meslek seçimimizdir. Seçtiğimiz meslek hayatımız boyunca bizimle beraberdir. Onu, nereye gidersek gidelim hep yanımızda taşırız.
Doktor olduğunuzda bu sadece hastanede yaptığınız bir meslek değildir artık. Gittiğiniz her yerde ‘doktor bey-hanım gelmiş’ diye ağırlanırsınız. Gittiğiniz yerlerin bir çoğunda “Yaa benim de şuramda çok fena bir ağrım var bir bakabilir misin?” gibilerinden sorularla mesleğiniz hayatınızın her anına girer. Bir bilgisayarcı olduysanız mutlaka gittiğiniz yerlerde formatlanması gereken veya arızası olan bir bilgisayardan size şikayet edilir ve onu düzeltmenizi talep ederler yakınlarınız. Tabi bu şikayet edilecek bir durum değil. Çünkü insanların siz neyi iyi biliyorsanız o konuda sizden yardım talep etmeleri kadar doğal bir şey de yoktur.
Bu örnekler daha da arttırılabilir. Burada anlatmak istediğimiz seçilen mesleğin hayatınızın her noktasını etkileyecek olmasıdır. İşte bundan dolayıdır ki seçeceğiniz meslek hayatınızın en önemli kararlarından bir tanesidir.
Meslek seçimi bu kadar önemli iken gençlerin çoğunun bu seçimi ya popülerliğe göre ya da tercih esnasında bir anlık kararına göre yapıyor olması sonuçları itibarı ile çok sakıncalı bir durumdur.
***
MESLEK SEÇERKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?
‘Hangi mesleği seçmem gerekir?’ sorusunun cevabını ararken önce kendimizi tanımakla başlamamız gerekir. Kendimizi kişisel özelliklerimiz ve beklentilerimiz konusunda iyi tanımlamamız bu konuda atılacak ilk adımdır. İkinci adımda ise seçmeyi düşündüğümüz mesleklerin artısıyla eksisiyle iyi tanımlanması gerekir. Bu iki adım sağlıklı bir şekilde yapıldıktan sonra geriye, her ikisinin kesişim noktalarını belirlemek ve kendi isteğinizi de işin içine katarak tercihleri ona göre yapmak kalıyor. Yani kendi ilgi ve yeteneklerinize uygun aynı zamanda çalışma şekli ve koşulları sizin istediğiniz gibi olan meslek, sizin için ideal olan meslektir.Bu aşamalarda en fazla yapılan hata popülaritenin etkisi altında kalmak şeklinde karşımıza çıkıyor.
1. İlgilerim hangi doğrultuda? Neleri yapmaktan hoşlanırım?
Kişi, ilgi duyduğu, hoşlandığı şeyleri severek yapar. Bireyin ilgi duymadığı bir faaliyete sırf çok para kazandırıyor veya çok popüler bir meslek diye yönelmesi hem mesleki doyumunu, hem de başarısını olumsuz etkileyecektir.
Örneğin sosyal yönü ve insani ilişkileri çok güçlü olan bir kişi sözel tercihler yaparak başarılı bir öğretmen, psikolog, avukat olabilecekken sırf popülariteden dolayı saatlerce masa başında çalışmayı gerektiren bilgisayar mühendisliğini tercih ederse bu, mesleki olarak mutsuzluğu da beraberinde getirebilir. Birçok öğrenci bilgisayar oyunlarından veya bilgisayar başında vakit geçirmekten hoşlandıkları için bilgisayar mühendisliğini tercih edebiliyor. Bölümü kazandıklarında ise ne kadar farklı şeylerle uğraştıklarını görünce hayal kırıklığına uğrayabiliyorlar. Yani bilgisayar başında zaman geçirmeyi sevmekten dolayı bu bölüm tercih edilmez. Bilgisayar mühendisliğini tercih etmek için bilgisayar yazılımlarına ilgi duymak, onun yapısı ve işleyişi ile ilgili her şeye çok ciddi ilgi duymak gerekir.
Bu konuda bir örnek daha verelim. Bir öğrencim tıp fakültesi okumak istediğini söyledi. Tıp okuyup ondan sonra da uzmanlığını çocuk üzerine yapıp çocuk doktoru olmak istediğini söyledi. Ben de kendisine hemen sordum.
“Neden çocuk doktoru olmak istiyorsun?” diye.
Cevap çok ilginçti.
“Hocam ben çocukları çok seviyorum. Onlarla beraber zaman geçirmek bana çok keyif veriyor.” dedi.
Ben de kendisine,
“Çocuklarla zaman geçirmeyi seviyorsan neden sınıf öğretmeni veya anaokulu öğretmenliği düşünmüyorsun?” dediğimde şaşırdı ve ne alakası var şimdi der gibi bana baktı. Ben de devam ettim:
“Şaşırmana gerek yok. Ben sana “Neden çocuk doktoru olmak istiyorsun?” diye sordum ve sen bana ‘çocukları sevdiğim için’ diyorsun. Çocukları sevdiğin için doktor olunmaz. Tıp mesleğini ve doktorluğu sevdiğin için doktor olunur. Daha sonra da çocukları sevdiğin için ihtisasını çocuk üzerine yaparsın. Ama unutma ki çocuk doktoru olduğunda cıvıl cıvıl çocuklarla değil her türlü hastalıklarla ve onları iyileştirme ile uğraşacaksın. Anladığım kadarı ile senin şu andaki çocuk sevgin bu cıvıl cıvıl koşan çocuklar. Bundan dolayı ben sana öğretmenlik bu sebep için daha iyi bir tercih olur dedim. Yok eğer sevgin önce doktorluğa ve insanlığa yardıma ve daha sonra çocuklara ise o zaman doğru tercih senin için tıp olacaktır.”
İlgi alanlarımızı doğru belirlemeli ve bu konuya bilgilenerek bakabilmemiz gerekir. Gerçekçi algılamalar isabetli tercihi beraberinde getirir. İlgi duyduğumuz alanlardaki meslekleri araştırmalı ve o mesleği yapanlardan bilgi edinmeliyiz.
Kişilerin iyi yapabildiği şeylerden hoşlanma eğilimleri vardır. İlgi duyduğumuz alanlar, çoğunlukla yetenekli olduğumuz alanlardır. Burada önemli olan konu, kişinin ilgilerini olduğu gibi yeteneklerini de iyi tanımlamasıdır.
2. Yeteneklerim hangi doğrultudadır? Neleri iyi yapabilirim?
Yetenek, kişinin belli konulara olan kabiliyeti, onu yapabilme gücüdür. Yetenek meslekteki başarıyı etkileyen en önemli etkenlerden biridir. Seçtiği mesleğin gerektirdiği azami yetenek düzeyine sahip olmayan bireyin o meslekte başarılı olması oldukça zordur. Örneğin, el becerisi çok zayıf olan birisinin diş hekimi veya cerrah olmak istemesi veya konuşma konusunda problemleri olan birisinin avukat olmak istemesi onun başarısız bir mesleki hayat geçirmesine sebep olacaktır.
Sahip olduğu yeteneklerinin kapasitesinin altında bir yetenek düzeyi gerektiren mesleğe yönelen bireyin meslekte doyum sağlaması da mümkün olmayacaktır. Örneğin, bilgisayar becerisi çok yüksek olan birisinin bir bankada gişe memuru olması onu mesleki olarak tatmin edemez. Yeteneklerimizi tanımak istiyorsak çevreden sık sık geri bildirimler almalıyız. Çevremizdeki insanlar bizleri daha objektif algılarlar. Öğretmenlerinizden, sözüne güvendiğiniz yakınlarınızdan ve arkadaşlarınızdan kendinizle ilgili geri bildirimler alın. Bu, kendinizi daha iyi tanımlamak için çok işe yarayacaktır.
3. Ben ne istiyorum? Mesleki beklentilerim nelerdir?
Yetenek ve ilgilerin tanımlanmasının ardından bireyin meslekteki beklentilerini tanımlaması gerekir. Bireyin meslekte nelere önem verdiğini, mesleki faaliyetin sonunda elde etmek istediği olanakların neler olduğu önemli bir konudur. Kazanç düzeyi, yetenekleri keşfetme, liderlik yeteneğini kullanma, işbirliği yapbilme, ün sahibi olma, sosyal statü, düzenli yaşam, değişiklik gibi konuların hangisinin kendisi için önemli olduğunu kişi tanımlamalıdır.
Mesleki beklenti, ilgi ve yeteneklerle uyuşursa başarılı bir mesleki yaşam sizi bekliyor demektir. Ama burada tekrar belirtmeden geçemeyeceğim önemli bir hususu belirtmek isterim. Mesleki beklentiler popülaritenin ve maddi kazancın gölgesinde oluşturulursa hata yapma olasılığınız çok artar. Mesleki beklentilerinizi bu iki düşmanın gölgesinden kurtarın.
Türkiye'de mesleklerin durumu
Türkiye'de mesleklerin durumuna şöyle bir göz atacak olursak şunları söyleyebiliriz. Bazı meslekler diğerlerine göre daha çok kazandıran meslek grubu olarak algılanırlar (endüstri, bilgisayar ve elektronik mühendislikleri ve tıp fakülteleri gibi) ama şu gerçek unutulmamalıdır: Hangi meslek olursa olsun o meslekte çok iyi olursanız hem statü bakımından hem de mesleki kazanç bakımından çok kazançlı görünen mesleklerden daha fazlasını kazanabilir ve mesleki olarak kendinizi çok daha iyi hissedebilirsiniz.
Önemli olan yaptığınız işi iyi yapmaktır. Üniversite mezunu işsizlere baktığınızda ya mezun fazlası veren ziraat mühendisliği gibi bir bölümden mezun olduklarını ya da işletme-iktisat gibi kendisini geliştirmenin çok önemli bir meslek tercih edip okuduğunu ama okurken kendisini mesleki açıdan ve yabancı dil açısından geliştirmediği görülür.
Her mesleğin bir gereği vardır ve onu yerine getirirseniz işsiz kalmazsınız. Biraz önce bahsettiğimiz gibi eğer siz işletme okuyacaksanız, bu alan rekabetin yoğun olduğu ve çok fazla mezun veren bir alan olduğu için mezun olduğunuzda en iyilerden biri olmalısınız. Aksi halde işsiz kalabilirsiniz. Eğitim fakültelerinde okuyanların işsiz kalmaları çok daha azdır. Çünkü Türkiye genç ve gelişen bir nüfusa sahip olduğundan öğretmen açığı her zaman olacaktır.
Özellikle mühendislik fakültesi okuyacak olanların da dikkat etmesi gereken şeyler vardır. Mühendis olup iyi bir iş bulabilmek için;
* İyi bir üniversiteden mezun olmak
* İyi derecede İngilizce bilmek
* Mesleği ile ilgili bilgisayar bilgisine oldukça hakim olmak gerekir.
Ve bütün bunların yanı sıra tecrübe birikiminin de olması gerekir. Genellikle mühendislerin iş bulabilmesi için yukarıdaki üç şart yeterli olur; ancak birçok işyeri aynı zamanda 5 yıl veya 7 yıl gibi tecrübe şartı koyabiliyor. Bu da mühendislerin ilk mezun olduklarında hemen iş bulabilmesini biraz zorlaştırabiliyor.
Çin dili, İspanyol dili gibi bölümler de alternatif bölümler olarak yükselen bir trende sahip. Çünkü dünya ekonomisinin önemli bir bölümü bugün Çin üzerinden dönüyor ve siz Çin diline hakim olursanız dünyanın beşte biri ile anlaşabilecek duruma gelirsiniz. Aynı durum İspanyolca için de geçerli. Dünyada birçok ülkenin resmi dili İspanyolcadır. Alternatif olarak düşünüldüğünde bu bölümler trendi yükselen ve ticari anlamda başkalarının girmediği yollara girmenize yardımcı olabilir.
Fen edebiyat fakülteleri kanımca Türkiye'de kıymeti tam anlaşılamamış bölümlerin başında geliyor. Gelişmiş ülkelerde bilim adamı yetiştirdiği için çok önem verilen bu fakülteler, ülkemizde sanıyorum bilim adamı olma hayali olan genç sayısının azlığından ve/veya bu fakültelerin öneminin tam anlaşılmamasından dolayı olması gereken yerde değildirler. Bilim üretmek isteyen ve dünyaya açılmak isteyen idealist öğrencilerin tercih edecekleri en isabetli yerlerden biri fen edebiyat fakülteleridir.
Özellikle günümüzde birçok delikanlı, sorunlarını yalnız olarak ele almak durumunda kalıyor. Bu gençlerimiz, toplumumuzun beklentilerine uymak adına gerçek kişiliklerini saklayan erkeksi bir kabadayılık maskesinin ardında yaşıyorlar; korku, kuşku, yalnızlık ve gereksinim duyguları gibi toplumun onlara erkekler ve delikanlılar için kabul edilemez olarak öğrettiği herhangi bir duygudan kendilerini uzak tutmalarının gerekli olduğunu hissediyorlar. Çünkü bir delikanlının yardım, teselli, anlayış ve destek için ailesine, arkadaşlarına, danışmanlara veya öğretmenlerine ulaşması beklenmiyor.
Çocuklar, her yaş döneminde beden, zihin ve duygu olarak farklı özelliklere sahip olurlar. Bu farklılıkları ebeveynler iyi bilmeli, analiz etmeli ve çocuklarının mevcut olgunluk seviyelerini dikkate alarak eğitim vermelidirler.
Her gelişim döneminde çocuğun ihtiyaçları farklılaşır, kapasiteleri artar, buna bağlı olarak dünyasına giren şeylerin şuuraltlarında oluşturduğu temel dinamikler çocuğun fıtratını şekillendirir. Bu noktada önem arz eden konu ise, çocuğa uygun zamanda doğru bilgilerin doğru bir şekilde aktarılabilmesi ve aktarırlarken de çocuğun içinde bulunduğu zihinsel ve duygusal olgunluğun dikkate alınmasıdır.
Anne-babalar 0-7 yaş döneminde çocukların sadece somut kavramları ve varlıkları algılayıp, onlar hakkında yorum yapabildiklerini ve sadece somut varlıklarla ilgili hayal kurabildiklerini düşünürler. Bu, doğru bir bilgidir, ancak soyut düşünemedikleri için manevi kavramların anlatılmaması gerektiği, çocuğun zihninin karışabileceği ve ruhsal durumunu olumsuz etkileyeceği düşüncesi de yanlıştır. Peygamberimiz küçük yaşta öğrenilenlerin kalıcı olduğunu bizlere açıklıyor. Modern psikolojide de altı yaşına kadar çocuğun fıtratının şekillendiği bilgisi, çocuğun 0-7 yaş döneminde öğrendiklerini ve bilinçaltına yerleşen kavramları daha önemli hale getiriyor. Allah’a iman, insanın yaratılışında kendisine yerleştirilen ve tabiatı haline gelen bir özelliktir, ancak Efendimiz’in de buyurduğu gibi anne-baba ve çevre faktörü çocuğun doğuştan ve fıtri olan imanını değiştirebilir, farklılaştırabilir. Bundan dolayı doğumdan itibaren Allah (cc) çocuğun dünyasına girmelidir. Soyut düşünemediği için Allah’la ilgili bilinçaltı kazanımları engelleyecek tutum ve eğitim yöntemlerine başvurulması büyük bir hata olur.
***
DETAYA İNMEDEN ANLATMALI
Çocuğun bulunduğu gelişim dönemi bu konuda bizim için en önemli meseledir. Peygamber Efendimiz (sas); “Herkese akıl derecesine göre davranın.” buyurmaktadır. Dolayısıyla bizler çocuğun kendi hayal dünyasında zihinlerindeki mevcut kelime hazinesi ve yorumlayabilme becerisi içinde Allah’ı anlatmalıyız. Allah’ın varlığı ve sıfatlarıyla ilgili olarak çocuğun anlamlandırabileceği şeyler söylemeli, detaylandırılmış bilgiler vermemeliyiz.
2 yaşına kadar çocuğu anne-baba yaşantısı etkiler
Çocuklara Allah’ın anlatılması ve onların şuuraltlarında Yüce Yaratıcı’nın varlığına ilişkin bilgilerin ve hislerin kazanımı öncelikli olarak bulundukları ev ortamından ve anne-babanın kişisel yaşantısından etkilenir. 0-2 yaş döneminde henüz konuşma ve akıcı cümle kurabilme olgunluğuna sahip olmayan çocuklar, evlerinde bulunan anne-babalarını ve bulundukları ortamı izlerler. Çocuk, ebeveyninin davranışlarını ve sergiledikleri davranışların ev ortamına yaptığı katkıları gözlemlediği kadarıyla ruh dünyasında şekillendirir ve kendine göre bir yorumlamayla beraber bilinçaltına yerleştirir. Dinimizde çocuğun ilk öğrenmesi gereken kelimenin Allah (cc) olması tavsiye edilmesinin bildiğimiz ya da bilemediğimiz birçok hikmeti olabilir; ancak bu konuda bizim bilmemiz gereken, çocuğun ruh dünyasına çok küçük yaştan itibaren Allah’ın (cc) girmesidir. Aile ortamında ve günlük konuşma dilimizde kullandığımız birçok cümle Allah’ın varlığını çocuğa öğreten ilk kavramları oluşturur. “Allah’a emanet ol, maşallah, Allah korusun, Allah büyüktür, Allah kolaylık versin…” gibi cümleler, çocuğun kavram olarak kelime dağarcığında Allah’ın varlığını bilmelerinin temellerini oluşturur. Sadece kullanılan cümleler değil, anne-babaların ellerini açarak diz çökmüş bir halde dua etmeleri, birtakım ibadetleri yapmaları ve bu ibadetlerini yaparken içinde bulundukları manevi hazzın beden dillerine yansımasıyla birlikte, çocuk tarafından bunların gözlenmesi, hep şuuraltında Allah’ın varlığını çocuğa hissettiren şeylerdir. Büyük zatların hayat hikayelerini okuduğumuzda kendilerini çok küçük yaşta yaşantısıyla etkileyen insanların var olduğunu görürüz.
***
ÇOCUK SÜREKLİ SORU SORMAYA BAŞLADIĞINDA ONU DİNLEYİN VE SABIRLA SORULARINI CEVAPLAYIN (2-5 YAŞ DÖNEMİ)
Akıcı konuşmaya başlamasıyla birlikte, çocuğun gördüğü ve hayatına giren şeylerle ilgili merakının artması, fazlaca soru sormasına ve her şeyi öğrenmek istemesine sebep olur. Soru sorma davranışının ardı arkası kesilmeyen bu dönemlerde(2-5 yaş) anne-babalar, çocuğun sorularını hassasiyetle cevaplamalı ve gördükleri varlıklara ilişkin sordukları soruları Allah’a dayandırarak cevaplama yoluna gitmelidirler. Cevapları verirken kısa, öz ve doğru bilgilendirme yapmalıdırlar. Çocuğun anlayamayacağı düşüncesiyle yanlış cevaplar verilmemelidir. Örneğin; “yağmurun nasıl yağdığını” soran bir çocuğa “Allah istediği için yağıyor” denmesi bile onları şüphe duymaksızın inanmaya iter. Daha önce söylemiş olduğumuz gibi doğuştan fıtri olarak Allah’a iman tabiatlarında vardır.
Bir diğer önemli konu ise anne-babanın dine ve dini terminolojiye hakim olması ve bunu günlük hayatında sıkça kullanması, yine çocuğun Allah’a olan ilgisini ve sevgisini bilinçaltında besleyecektir. Soyut düşünemeyen bu yaştaki çocuklara kısa ve eğlenceli hikayelerle birtakım kavramlar öğretilmelidir. Çocuk, şefkatin ne olduğunu güzel bir hikayeyle anlayabileceği gibi, merhamet, sevgi, yardımseverlik gibi kavramlar da Allah’a adım adım ulaştıracak kavramlar olacak şekilde hikayeleştirilerek anlatılabilir. Peygamber Efendimiz’in uygulamaları içerisinde Allah inancını verecek dualar, şiirler ve güzel cümlelerin çocuklara ezberletilmesi gibi yöntemler söylenebilir. Ayrıca hal dili ve ortamın çocuk üzerindeki tesirini de gösterme sadedinde Peygamberimiz’in, torunu Hz. Ümame’yi omzuna alarak namaz kıldığı esnada eğilirken onu yere bırakması, kalkarken de yeniden omzuna alması örnek olarak verilebilir.
***
ÇOCUK, ALLAH’I (cc) ETRAFINDA GÖRDÜĞÜ VARLIKLARA BENZETEBİLİR... (5-8 YAŞ DÖNEMİ)
Zihinsel olgunlaşmayla birlikte 5-8 yaşlarındaki çocuklar, Allah’a ilişkin hayal dünyalarında birtakım benzetme ve konumlandırmalar yapabilirler. Sadece anne-babasını yegane güçlü olarak düşünen çocuk, beş yaşından itibaren anne-babasının her şeye güçlerinin yetmediğini anlar ve kainattaki her şeye gücü yeten bir varlığın olduğunu hissedebilir. Ancak soyut düşünemediği Allah’ı büyük bir insan, ilişki kurma ölçüsüne göre bir cami imamı ya da gördüğü herhangi büyük bir cisme benzetebilir. Bununla birlikte her ne kadar Allah’ı (cc) bir konumla özdeşleştirse de O’nun görünmez olduğunu 7-8 yaşlarında algılayabilir.
Çocuklar çevrelerindeki her şey hakkında bir yorum yapabildikleri için doğa, insan ve kainattaki her varlıkla Allah’ı (cc) ilişkilendirerek çocuğa hikayeler anlatılmalı ve örnekler verilmelidir. İnsanın zayıf, aciz ve sıkıntılı olduğunda Allah’ın (cc) yardım edeceği ve sıkıntıları azaltacağı anlatılmalıdır.
Çocuğa Allah’ı anlatırken şunlara dikkat edin;
* Çocuğun bulunduğu gelişim dönemi özellikleri iyi bilinmelidir.
* Gelişim dönemi dikkate alınarak Allah’tan (cc) bahsedilmelidir.
* Allah’a (cc) imanın fıtraten çocukta var olan bir durum olduğu bilinmelidir.
* Çocuk soyut kavramları düşünemiyor diye bu mevzuları yok saymak yanlıştır.
* Anne-babaların ev ortamında kullandıkları güzel cümlelerin çocuk tarafından gözlendiğini ve bunların onda şuuraltı oluşturduğunu bilmelidirler.
* Akıcı konuşmaya başladığı dönemlerde çocukların sordukları tüm sorulara Allah’la ilişki kurularak cevap verilmelidir.
* Soyut kavramlarla ilgili hikaye ve masallar çocukların daha kolay algılamasını sağlar.
* Anne-babanın manevi yaşantısına olan hassasiyetleri çocuk tarafından hissedilebilir.
* Kainattaki gerçekleşen her bir olayla ilgili sordukları soruları Allah’la (cc) ilişkilendirmek gerekir.
* Gereksiz ayrıntı ve teferruata girilmemeli, genel şeyler söylenmelidir.
* Çocuğun meraklı ve istekli olduğu anlar seçilerek bilgilendirme yapılmalıdır.
* Allah’la (cc) ilgili çocuğa antipatik gelebilecek gözdağı vermelere ya da terbiye edici olacağını düşündüğümüz korkutmalara sığınmamalıyız.
Bebek sahibi olmak heyecanlıdır. Neyi ne zaman yapacağınızı şaşırırsınız. Dokuz aylık yorgunluk bir yanda, devamlı bakım isteyen bir evlatçık bir yanda anneyi de babayı da telaşa sürükler.
HASTANEDEN TABURCU OLURKEN... * Hastaneden taburcu olurken K vitamini ve Hepatit B aşısının yapılıp yapılmadığını, tarama testlerinin alınıp alınmadığını ve kan gurubunu doktorunuza mutlaka sorun.
BEBEĞİNİZİ EMZİRİRKEN... * Bebeğinizi ilk 6 ay mutlaka anne sütüyle besleyin. * Bebeğinizi emzirmeden önce mutlaka ellerinizi yıkayın. * Bebeğinizi günde ortalama 8 kez emzirin. Geceleri de 2-3 kez emzirmeniz yeterli olacaktır. Bebeği emzirirken her iki göğsü de eşit sürelerde emzirtmek idealdir. * Bebeğinizi emzirirken 3-4 dakika ara verip sırtına yumuşak dokunuşlar yapın ve gazını çıkarmasını sağlayın.
BEBEĞİNİZİN BEZİNİ DEĞİŞTİRİRKEN... * Yeni doğan bir bebek günde ortalama 6 defa altını ıslatır. Bebeğinizin bezini altı ıslanır ıslanmaz değiştirin. Pişik oluşumunu engellemek için bezini sık sık değiştirmekte fayda var. * Pişik olduğu takdirde uygun bir pişik kremi kullanabilirsiniz. * Kız çocuklarının altını temizlerken yukarıdan aşağıya doğru silin. * Sadece anne sütü ile beslenen bebeklerin dışkıları sarıdan yeşile kadar çeşitlilik gösterir. Bebeğinizin ilk ayında dışkı sayısı fazladır (günde 6-8 kez). Anne sütüyle beslenen bebeklerin dışkıları da cıvık olur.
BEBEĞİNİZİN GÖBEK BAĞI DÜŞERKEN... * Bebeğinizin göbek bakımını doktorunuzun önerdiği şekilde yapın. Göbeğin ve çevresinin temiz ve kuru kalması gerekmektedir. Günde 2-3 kere göbek kordonunu dibinden, alkollü pamuk ile silin. Göbek kordonu 2 hafta içinde düşecektir.
BEBEĞİNİZİN ODA ISISI * Bebek odasının ısısının ortalama 22-24 derece olmasını sağlayın. * Bebeğin kollarının ve bacaklarının rahat hareket etmesi için hafif giydirin ve üzerini ağır örtülerle örtmeyin. Kafasına yumuşak kumaştan yapılmış başlık giydirin.
BEBEĞİNİZİN TIRNAK BAKIMI * Bebeğinizin uzayan tırnaklarını kesin. Yoksa bebeğiniz yüzünü ve gözdeki kornea tabakasını çizebilir. Size tavsiyemiz tırnak keserken, bir kişiden yardım almanız.
BEBEĞİNİZİN BANYOSU * Bebeğinizin banyosunu göbek bağı düşene kadar silerek yaptırabilirsiniz. * Bebeğinizi haftada 2 kez yıkamanız yeterli olacaktır. Bebeğinizi tok karnına yıkamayın kusmasına sebep olabilirsiniz. * Bebeğinizin ağzını, çenesini ve genital bölgesini sık sık ıslak, sabunsuz, yumuşak bir bezle silmeyi unutmayın.
BEBEĞİNİZİN İLK KONTROLÜ * Doğumdan bir hafta sonra çocuk doktoruna mutlaka kontrole gidin. Daha sonraki kontroller ve aşılar hakkında doktorunuzdan bilgi almayı unutmayın.
AKLINIZDA OLSUN * Bebeğinizde fark ettiğiniz sarılık durumunda vakit kaybetmeden doktorunuza başvurun. * Bebeğiniz hıçkırıyorsa, bebek kısa süre ile emzirilirse bu refleks yavaşça kaybolur.
DR. KÖKSAL BİNNETOĞLU, SEMA HASTANESİ ÇOCUK SAĞLIĞI HASTALIKLARI UZMANI
Çocuklar benlik kavramıyla doğmazlar. Benlik kavramını anne-baba ve çevrelerinden öğrenirler. Eğer siz doğru ve güzel olanı öğretirseniz, çocuğunuz da iyi bir “benlik”e sahip olmuş olur.
Çocuğun temel kişilik yapısını belirleyen tek etken, onda belirecek benlik kavramı, yani kendi kendini nasıl gördüğüdür. Onun, okulda ve daha sonraki hayatında elde edeceği başarı, kendi benliği ve kendi varlık kavramıdır. Kişiliğin dıştan değil, içten görünüşü veya öznel yanıdır.
Benlik kavramının anlaşılması ve yapısını oluşturan unsurların çözümlenmesi, diğer bir deyişle, insanın kendisini tanıyabilmesi için, aşağıdaki soruların sorulması ve cevaplarının verilmesi gerekir.
Çocuk, kendisi ile ilgili çevresindeki ilk izlenimleri hissetmeye başlamasıyla benliği oluşmaya başlar. Benlik, kişinin kendisini algılama biçimidir. Diğer bir deyişle, benlik, bireyin kendi içine bakışı ve çevresinin ona baktığı şeklin birlikte algılanmasıdır. Çocuğun karakterinin oluşmasındaki en önemli etken “benlik kavramı” dır. Benlik kavramının en önemli bölümü ise bebeklikte oluşur. Benlik kavramı, çocuğun kendisiyle ilgili olarak kafasında çizdiği görüntüdür. Bu görüntü, çocuğun kendine güvenip güvenmeyeceğini, içe ya da dışa dönük olacağını, atak ya da çekingen olacağını belirler. Çocuğun benlik kavramı, onunla dünyayı seyrettiği bir gözlük gibidir.
Çocuklar, benlik kavramına sahip olarak doğmazlar. Bunu anne-babalarından ve az da olsa kardeşlerinden öğrenirler. Bunu öğrenmeye de bebekken hem de doğar doğmaz başlarlar. Bebeklik döneminde, çocuğun hayat hakkındaki temel görüşü oluşur. Çocuk bu dönemde, bebek gözüyle dünyaya bakış açısını, hayat felsefesini kurmaktadır. Yine bu dönemde ya temel bir güven ve mutluluk ya da güvensizlik ve mutsuzluk duymaya başlar. Çocuğunuzun kendine ve çevresine karşı güven duymasına yardımcı olmalısınız. Bunu da eşinizle birlikte oluşturacağınız güzel ortamla sağlayabilirsiniz. Çocuğun dünyaya bakmakta kullandığı gözlüğün camı bu ortamdır. Temel ihtiyaçları karşılanan çocukta güven, iyimserlik duygularının temeli atılacak ve çocuğunuz potansiyel yeteneklerini mümkün olan en üst düzeyde geliştirecektir.
Çocuk, kendi gücü ile ilgili ilk izlenimleri elde etmeye başladığında, anne-babanın o izlenime yaptığı olumlu veya olumsuz katkılarla benlik gelişir. Pek becerikli olmadığına dair düşüncelerle büyüyen bir çocuk, anne-babasının kendisine sık sık beceriksiz olduğunu söylemesi yüzünden kendisinin “beceriksiz” olduğuna inanır ve becerikli olmaktan vazgeçer. Bunun tersi bir şekilde, kendisine sürekli “dürüst” olduğu telkin edilen çocuk da dürüst olmaya gayret eder. Her şey ona nasıl davranacağınıza bağlıdır. Yanlış davranışlarınız, çocuğun kendine duyduğu güveni yok edebileceği gibi, kendine güven verici sözlerle hitap edilen çocuk da iyi bir benlik kazanabilir.
Bazı çocuklar, kendileri için, “Ben iyi bir çocuğum. Beni herkes sever. Ben her şeyi becerebilirim. Yeni şeyler dener ve başarırım.” düşüncesindedirler. Bu görüşteki çocuklar, okulda da okul dışında da kimseyi tedirgin etmezler ve en çok, en çabuk bu tip çocuklar öğrenir. Oysa “Ben, iyi bir çocuk değilim. Beni kimse sevmiyor. Ben hiçbir şey beceremem. Nasıl olsa başaramayacağıma göre, hiç denememek daha iyi” diyen çocuklar da vardır. Bunlar, hem kendileri için, hem çevrelerindekiler için çeşitli sorunlara yol açarlar. Öğrenmekte en çok güçlük çekenler, böyle çocuklardır.
1. SORU: BEN NEYİM? Bu soruya her insan, bir bütün olarak kişiliğinin ve onun bir bölümü olarak da benliğinin gelişmesine etki eden etkenlere göre, ya “Ben akılsızım, beceriksizim, asosyalim, uydu bir insanım, şansızım” gibi olumsuz ya da “Ben akıllıyım, zekiyim, lider tipliyim, yetenekliyim, becerikliyim, sevimliyim” tarzında olumlu cevaplar verir. Burada önemli olan, bu soruya cevap verirken, kişinin kendisini, olmak istediği gibi değil, olduğu gibi, gerçekçi bir biçimde değerlendirmesidir.
2. SORU: NE YAPABİLİRİM? Bu soruyla insan kendi yeteneklerini tanımaya çalışır. “Matematiğe yeteneğim var, iyi dil öğrenebilirim, bende sanatçı ruhu var, iyi konuşurum, insanlarla kolay ilişki kurarım” şeklindeki veya bunların zıddı cevaplarla, insan kendi yeteneklerini ne denli gerçekçi değerlendirmişse, kendisini o kadar iyi tanımış olur.
3. SORU: BENİM İÇİN NELER DEĞERLİDİR? “İnancım, amacım, makamım, çocuklarım, servetim, eşim vb. gibi cevaplarla insan, içinde bulunduğu toplumdan edindiği, olumlu ya da olumsuz yargılardan oluşan değerler sistemini tanır ki, bu da benliğin önemli bir bölümünü oluşturur.
4. SORU: AMACIM NEDİR? Benliği tanımak için sorulması gereken sorudur. Bu soru ile insan, kendisi için düşündüğü amacı, doğrultuyu, ideali ve toplumsal rolü, örneğin iyi bir doktor, mühendis, öğretmen, işadamı, siyasetçi, Müslüman vb. gibi ortaya koymakta, kendisini nasıl görmek istediğini, kendisini dile getirmektedir ki, bunlar benliğin bir yanını oluşturmaktadırlar. Burada kişi, kendi yeteneklerine uygun amaçlar ve idealler belirleyebilir ve bu ideal ve amaçlarda iyi zamanlama ve sıralama yapabilirse, bunlara ulaşması kolaylaşır. Böylece benliğin unsurlarını içeren bu soru ve cevaplarla insan, hem özellikleri, yetenekleri, değer yargıları, emel ve ideallerine ilişkin kanaatlerinin dinamik bir örüntüsü olan “benliğini” tanımış olur; hem de hangi yeteneklerin sahibi olduğunu, bunlarla neler yapabileceğini, hangi değerler sistemine bağlı olacağını ve amacının neler olduğunu tespit etme imkanını bulur. Diğer bir ifadeyle hem genel olarak “benliğin unsurlarını”, hem de özel anlamda kendi benliğini tanımış olur.
***
Çocukların “Ben neyim, amacım nedir, benim için neler değerli, ne yapabilirim.” sorularına cevap bulmasına yardım etmeliyiz.