Ders çalışma ortamının, başarıdaki rolü yadsınamaz. Çalışmak üzere düzenlenmiş ferah bir ortam, öğrencinin motivasyonunu ve dikkat düzeyini artırır. Çalışma ortamından kastedilen içinde lüks eşyaların ve teknolojik araçların bulunduğu, evin en konforlu yeri değildir. Çalışma ortamı, içinde masa ve sandalyenin (mümkünse yastıklarla döşenmiş ve çok rahat hale getirilmiş olmasın) bulunduğu odadır.
ÖĞRENCİLERİ BAŞARIYA ULAŞTIRACAK İYİ BİR ÇALIŞMA ORTAMININ ÖZELLİKLERİ NELERDİR?
a) Öncelikle öğrencinin ders çalışabileceği bir masa ve sandalye bulunmalıdır.
b) Telefon, televizyon, bilgisayar, müzik seti gibi, öğrenciyi ders çalışırken farklı düşüncelere sevk edecek, aklını dağıtacak araçlar bulunmamalıdır.
c) Öğrencinin çalışma masası, dışarıyı rahatça seyredebileceği kadar pencereye yakın ya da içerideki televizyon sesini ve konuşmaları duyabileceği kadar kapıya yakın olmamalıdır.
d) Çalışma odasında çok fazla eşya bulunmamalı ve ferah bir ortam olmalıdır.
e) Öğrencinin çalışma masası, yatağıyla iç içe olmamalıdır. Çok yakın olursa, sandalyeden yatağa geçişi kolay olabilir.
f) Çok sıcak ya da çok soğuk, çok fazla aydınlık ya da karanlık olmamalıdır.
Öğrencilere bir hususu hatırlatmakta fayda görüyoruz. Ders çalışma ortamı çalışmamızı kolaylaştırır. Dikkati dağıtan asıl sebepler, ortamdan çok öğrencinin kendisiyle ilgili sebeplerdir.
Dikkat iki nedenle toplanamaz
1) Öğrencinin çalışma alışkanlıklarının yerleşmemiş olması; yani düzenli bir çalışma programının olmaması.
2) Öğrencinin zihnini meşgul eden problemlerin olması.
Her iki durumda da ne yapılması gerektiği aslında çok açık. Öğrenci, öncelikle çalışma programı yapmalı ve bu programa uymakta kararlı davranmalı. Şahsi problemlerinin olması olağan bir durumdur. Öğrenci, ders çalışmaya oturmadan önce problemlerini düşünmeli ve bir çözüme bağlamalıdır. Hemen çözüme ulaşamayacaksa geçici bir çözüme varıp zihnini rahatlatmalıdır.
Zeynep ve annesi balkonda oturuyorlardı. Denizi seyrediyorlardı. Ne güzeldi deniz. Suda hafif dalgalar vardı. Denizin üzerinde ay ışığı sanki kıpır kıpır dans ediyordu. Gökyüzünde kocaman bir ay vardı. Kocaman bir tepsi. Gökyüzü pırıl pırıldı. Uzakta yıldızlar göz kırpıyordu. Küçücüktüler. Ay kocaman duruyordu yıldızların arasında. Zeynep ellerini çırptı. Annesi merakla ona döndü. “Anneciğim, ay dedeyi görüyor musun? Bugün kocaman bir kurabiye gibi. Bir ısırık alabilsem, ne iyi olurdu!” Annesi Zeynep’in saflığına pek imrendi. Demek ki, çocuklar her şeyi kendi dünyasında ne önemliyse ona göre görüyordu.
“Evet, Zeynepciğim” dedi, “doğru, kocaman bir kurabiye gibi; ama ışıklı bir kurabiye olmuş.” Zeynep de pek sevindi, ilk defa ışıklı kurabiye gördüğü için. “Anneciğim, yarın da ay dedeyi seyredelim mi? Bizi bekler mi burada?”
Geç olmuştu, içeri girdiler. Annesi Zeynep’e “iyi geceler öpücüğü” kondurdu. “Rüyanda ay dedeyi gör!” dedi.
Birkaç gün sonra yine balkondaydılar. Zeynep bir çığlık attı. Annesi, şaşkınlıkla, gözünü okuduğu kitaptan kaldırdı. Zeynep, üzgün bir halde gökyüzünü seyrediyordu: “Anneciğim, bak, ışıklı kurabiyemizi ısırmışlar. Çok az ışıklı kurabiye kalmış bana.” Neredeyse ağlayacaktı. Gökte hilâl vardı. Annesi güldü Zeynep’in bu haline. Sonra elinden tuttu, kucağına aldı, saçlarını okşarken, ona ayın hallerini anlattı. Ayın nasıl hilâl olduğunu, hilâlle yeni bir ayın başladığını anlattı... Hilâlin büyüyerek dolunay olduğunu, sonra yine dolunayın küçülerek hilâle erdiğini ve ayın sonunun geldiğini uzun uzun anlattı. Zeynep merakla dinledi annesini. Annesi ona ayla ilgili ayetleri gösterdi Kur’ân’dan.
En çok da Yâsin Suresi’ndeki ayet dikkatini çekti Zeynep’in. Aynen Ay’ın hallerini anlatıyordu. Ay’ın menzilden menzile, halden hale geçişi ne kadar güzel ve hoştu. Yoksa gökyüzüne baktığımızda bize gülümseyen ay dedeyi göremeyecektik. Allah, Yâsin Suresi’nde kıvrılmış bir ağaç dalı kadar inceldiğini anlatıyordu Ay’ın. Hilâlin incecik ve beyaz görüntüsünü ne kadar da güzel anlatıyordu.
Zeynepçik çok sevinçliydi. Hem gökyüzünü seyretmek hem de Ay’ı anlatan ayetleri okumaktan heyecan duymuştu. Demek ki Allah hem yaratıyor hem de ne güzel yarattığını anlatıyordu.
Annesiyle birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Ay’ı seyre daldılar.
Hava uygunsa, hasta olmalarından endişe etmiyorsanız çocuklarınızı “Yarın oğlumla, kızımla bayram namazına gideceğim.” diyerek hazırlayın. Sıkılabileceklerini düşünerek çok erken gitmeyin, ama gecikip dışarıda da kalmayın. Çocuklarınız bu günü ömür boyu unutmaz.
* Bayram harçlıklarını kullanma hakkı çocuğa aittir. Fakat harcama becerisi konusunda baskı yapılmadan çocuk yönlendirilebilir.
* Bayram yerleri çocuklarla şenlenmeli. Kırık da olsa tahterevalliler, eski de olsa salıncaklar çocuk kahkahalarıyla dolmalıdır.
* Bayramda küçükler büyüklerin elini öperek tebrik etmeli, büyükler, akrabalar, tanıdıklar, ziyaret edilmeli. Hele ebeveynlerimiz ahirete irtihal etmiş ise onların hayatta olan arkadaşları, dostları ziyaret edilmeli, vefa duygusuna uygun davranılmalıdır.
* Yıllar önce, babanızın ya da bir başka büyüğünüzün elinden tutup bayram namazına gitmiş, yeni elbiseler giyip, el öpüp harçlıklar koparmıştınız. Şimdi minik bir eli tutma sırası sizde.
Dışarıda nasıl ki mahremiyetimizin sınırları varsa evimizde de mahremiyetin bazı sınırları olmalıdır. Odalara girerken kapı vurmak ve sesli olarak izin istemek, ev içinde de kılık kıyafetlere dikkat etmek gibi aile içinde mahremiyet sınırlarına özen göstermek hem tarafların birbirine hem de Yüce Mevlâ’ya saygının bir gereğidir. Ebeveynler bu mahremiyet anlayışını, başka bir ifade ile utanma (haya) duygusunu, küçük yaşlardan itibaren çocuklarına kazandırmakla yükümlüdürler. Çünkü sağlıklı bir mahremiyet duygusu geliştiren çocukların taciz riski daha azdır ve sağlıklı bir cinsel kimlik gelişimi için temel oluşturur.
Sağlıklı bir mahremiyet gelişimi için neler yapabiliriz?
* Çocuğa ayrılmış olan odaya büyüklerin girerken kapıyı çalarak sesli olarak izin istemeleri çok önemlidir. Böylece çocuk, hem kendisine değer verildiğinin farkına varacak, hem de özel odalara girerken izin istenmesi gerektiğini büyüklerinden görerek öğrenmiş olacaktır.
* Çocuğunuza 4 yaşından itibaren giyinirken bazı hususlara dikkat etmesini sağlayın. Özellikle misafirlerin yanında giyinilmemesi gerektiğini öğretin. Odasında giyinen çocuğunuza kapısını ve penceresini kapalı tutmasını isteyin.
* Çocuğunuzun tuvaletteyken kapısını kapalı tutması gerektiğini, banyo veya tuvalete girmek istediğinde kapıyı mutlaka çalması gerektiğini öğretin. Böylece banyo ve tuvaletin özel bir alan olduğu fikri kafasına yerleşecektir. Eğer çocuğunuz lazımlığa tuvaletini yapıyorsa dikkat edeceğiniz nokta, lazımlığı herkesin görebileceği bir yere koymamanızdır.
* Çocuğunuza siz yatak odasındayken kapının vurulmadan girilmeyeceğini öğretin. “Ben giyiniyor olabilirim. Ve giyinirken yalnız kalmalıyım.” gibi açıklamalar yapabilirsiniz. Ancak, zaman zaman çeşitli nedenlerle geceleri yatak odanıza gelebileceğini düşünerek dikkatli olmanız gerekir.
* Ev içi kıyafetlerinizde de dikkatli olmalısınız. Sizin kıyafetlerinize dikkat etmeniz çocuk için en iyi eğitimdir.
* Mahremiyet anlayışını kazandırmaya çalışırken, zorlayarak, korkutarak katı bir disiplinle yaklaşmamaya dikkat etmelisiniz. Aksi takdirde ya söylenenin zıddını yapan ya da konuşmayan, özgüveni eksik bireyler karşımıza çıkabilir.
* 12. ayından sonra eğer çocuğunuzla beraber yıkanıyorsanız bunda mutlaka dikkat edeceğiniz hususlar olmalı. Çocuk kendi bedeniyle anne ve babasının bedeni arasında sınırlar olduğunu bilmelidir.
ABDULLAH PURTAŞ, ADANA ÖZGÖREN LİSELERİ PSİKOLOJİK DANIŞMANI
Çocuğunuzun nelere ihtiyacı olduğunu biliyor musunuz?
YARD. DOÇ. DR. BÜNYAMİN IŞIK
Çocukların neye ihtiyacını olduğunu bilen anne-babalar, bu ihtiyaçları daha iyi karşılar. Siz de çocuğunuzun ihtiyaçlarını öğrenin. Yarın çok geç kalmış olabilirsiniz.
Çocuk; evin, okulun, mahallenin, köyün, şehrin, kısacası hayatın çiçeğidir. Ve çiçeklerin büyümesi için suya ihtiyacı olduğu gibi çocuğun büyümesi, bedeni büyürken ruhunun küçük kalmaması için de bazı gıdalara ihtiyacı vardır.
Çocukların çiçekler gibi sabırla ve sevgiyle büyütülmeye ihtiyaçları vardır. Zordur; ama eser kendini gösterdikçe tarifi imkansız bir mutluluk vesilesidir. Mutlu ve sağlıklı çocuklar bizim geleceğimizdir. Onlara yapılan her emek geleceğimize sunulmuş en güzel armağandır.
1. SEVGİYE İHTİYACI VARDIR
Çocuğun kayıtsız şartsız, su, hava ve ekmek kadar sevgiye ihtiyacı vardır. Herkes çocukları sevdiğini söyler. Sevmek kadar sevdiğinizi hissettirmek de önemlidir. Sevdiğinizi hissettirmenin en kısa yolu onunla birlikte zaman geçirmenizdir. Çocuğunuzla küçük bir gezinti yapabilir, onunla alışverişe çıkabilir, onu seyredebileceği, ahlakını ve insani değerlerini yücelteceğine inandığınız sinemaya veya tiyatroya götürebilir, akşamları ödevine yardım ederek sevildiğini hissettirebilirsiniz. Unutmayalım ki; “Hayat sevgi ile başlar ve sevgi ile devam eder.”
2. SINIRLARINI BİLMEYE İHTİYACI VARDIR
Çocuğun sınırlarını bilmeye ihtiyacı vardır. Çocuk kendisinin başkalarından ayrı ve bağımsız biri olduğunu ne kadar erken hissederse ruhen daha olgun bir kişiliğe erişecektir. Bunun için birtakım basit ama önemli kuralları uygulayabilirsiniz. Mesela yemeği sofrada yeme alışkanlığınızı disiplinli bir şekilde sürdürürseniz, sofrada ayrı bir sandalyesi ve kaşığı, tabağı olan çocuk kendisinin farklı biri olduğunun eğitimini almış olur. Uykusunu kendine ait yatakta uyuması da bu eğitimin bir parçası olacaktır. Çocuk bütün zamanını bilgisayar başında harcamamalıdır. Ya da keyfine göre oyun oynamamalıdır. Zamanını belli sınırlarla değişik işlere, oyunlara paylaştırırsanız çocuğunuz sınırları bilen, yerini ve kendi öz değerini fark edebilen bir kişilikte yetişir.
3. SORUMLULUKLARINI BİLMEYE İHTİYACI VARDIR
Çocuğunuzu sorumluluk sahibi olarak yetiştirmeye çalışın. Çocuğun gelişimini sağlıklı sürdürebilmesi için önce kendine, sonra ailesine, topluma ve ülkesine karşı olan sorumluluklarının olduğunu öğretmeliyiz. Mesela, her yemekten sonra ellerini yıkamak, dişlerini fırçalamak, sağlıklı olduğuna şükretmek gibi öğretiler beden ve ruh sağlığı açısından çok önemlidir. İyi bir insan olması gerektiği, insanların en iyisinin diğer insanlara faydalı hizmetlerde bulunan kimse olduğu sık sık telkin edilmelidir. Böylece insanlara karşı sorumluluğu olduğunu bilerek büyüyen çocuk derslerini daha iyi çalışacak, daha güzel ve faziletli yaşamayı öğrenecektir.
4. ÖVGÜYE İHTİYACI VARDIR
Çocukların da diğer insanlar gibi övgüye ihtiyaçları vardır. Olumlu görülen her davranış alkışlanırsa daha olumlu davranışların yolunu açar. Övgü, dozunda, içten ve inandırıcı bir şekilde olmalıdır. Yapmacık övgüler aksi tesir bile doğurabilir. Yapılmayan bir davranıştan dolayı sırf övgü olsun diye övgülerde bulunmanın çocuğunuzun ruh ve karakter gelişimine bir katkısı olmayacaktır. Erişkinler zarafetli ve nezaketli olmakla çocuklara örnek olabilirlerse gelecek nesillere en büyük hediyeyi sunmuş olacaklardır.
5. FARK EDİLMEYE VE ÖZEN GÖSTERİLMEYE İHTİYACI VARDIR
Çocuğunuza özen gösterin, onun buna çok ihtiyacı var. Küçük ayrıntılara dikkat ederek özen gösterdiğinizi hissettirebilirsiniz. Misafirlere kahve ikram ederken, çocuğunuzu da hesaba katarak, ona “çocuklar kahve içmez” yerine “evladım kahveni nasıl içersin, orta mı, şekerli mi?” diye sorabilirsiniz. Giydiği elbiselerin ütülü olup olmamasına, renk uyumuna özen gösterdiğinizi ‘bu elbise sana çok yakışmış, ne kadar da güzel giyinmişsin böyle, aferin...’ gibi sözlerle onu fark ettiğinizi ve ona özen gösterdiğinizi hissettirmeye çalışabilirsiniz. Kendisine özen gösterildiğini hisseden çocuk daha dikkatli ve sorumlu davranış sahibi bir kişiliğe sahip olacaktır.
6. ÖZGÜR OLMAYA; AMA SINIRLARINI BİLMEYE İHTİYACI VARDIR
Çocuk özgür olmalıdır. Fakat özgürlüğün de bir sınırı vardır. Özgürlük başıboş, sorumsuz, sınırsız davranışlarda bulunmak değildir. Çocuk kendi sınırlarının ve başkalarına karşı sorumluluklarının olduğunun bilincinde olursa özgürce davranışlarda bulunabilir. Çocuğu özgürlük içinde bağımsız biri olsun niyetiyle yetiştireceğim diye onun her davranışını hoş görür, hatalarına göz yumarsak şımartılmış çocuk sendromuna sebep olabiliriz. Arabanızla giderken çocuk mutlaka arka koltukta oturmalıdır ve emniyet kemerini takmalıdır. Çocuk istemiyor, söylüyorum dinlemiyor, ne yapayım ben de bıraktım ipin ucunu, ne hali varsa görsün demek doğru değildir. Güzel bir sözle, tatlı tatlı ikna edilerek, çocuğunuzu sabırla eğitmekten başka bir çare yok. Kıyamıyoruz, hadi kalbini kırmayayım derken şımarık, sınır tanımaz bir çocuk yetişmesine sebep olabilirsiniz. Çocuğunuza her şey aldığınız, her istediğini yerine getirdiğiniz halde o hâlâ mutsuz ve doyumsuzsa, kendini dünyanın merkezi gibi düşünüp herkesin ve her şeyin kendi etrafında dönmesini istiyorsa, aşırı sinirlenme, taşkınlık gösteriyorsa aman dikkat!.. Şımartılmış çocuk sendromuna doğru gidiş söz konusudur... O halde, her şeyde ölçü, ikna metodu, şiddetten uzak sabır dolu eğitim yoludur.
7. PAYLAŞMAYI BİLMEYE İHTİYACI VARDIR
Çocuğunuza paylaşmayı öğretin. İyi bir insan olarak yetişmesinin yolu paylaşmaktan geçer. Çocuklar 3-4 yaşlarına kadar her şeye “benimdir” der. Bu ağaç benim, bu anne benim, tabak benim, kuzular, kuşlar her şey benim demek çocuğun hoşuna gider. Bu sahiplenme duygusu 4 yaşına kadar normaldir, hatta daha sonra sahip olduklarını paylaşabilmek adına iyidir de. 4 yaştan sonra hâlâ ‘her şey benim’ diyorsa o zaman çocuğa hızlı bir şekilde paylaşma duygusu eğitimi verilmelidir. Mesela başka insanların da sahip olduğu eşyalar olduğunu, ‘bu kalem babana ait’, ‘bu gömlek ablanın gömleği’, ‘bu saat anneninki’ gibi sözcüklerle başkalarının da eşyalarının olduğu tekrarlanırsa çocuğun şuuraltında paylaşma duygusu daha kolay yerleşir. Anne ve babalar çocuğu paylaşmak için zorlamalıdır. Bu, itici ve aksi tesir yapabilir. Çocuğunuzun cömert olmasını istiyorsanız küçük paylaşmalarını överek onu cesaretlendirmelisiniz. Çocuk çok sevdiği bir oyuncağı kardeşiyle ya da misafirliğe gelen diğer bir çocukla paylaşmak istemiyorsa, başka bir oyuncağı paylaşmasını tavsiye edebilirsiniz. İki çocuk paylaşma adına anlaşamıyorsa hemen müdahale edip taraf olmayın. Onların çözüm yöntemini biraz seyredin. Barışa ilk adım atan çocuğu ‘aferin’ diyerek övün.
YARD. DOÇ. DR. BÜNYAMİN IŞIK, FATİH ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
Çocukların cinsel tacize uğradığını nasıl anlarız?
ADEM GÜNEŞ-HOLLANDA
Bugün Türkiye’de ve dünyada binlerce çocuk şiddete ya da cinsel istismara uğruyor. Bunların birçoğu istatisklere yansımıyor. Peki çocukların cinsel istismara uğradığı nereden ve nasıl anlaşılır?
Son yıllarda çocuklara yönelik “şiddet” ve “cinsel suiistimal”ler korkunç boyutlara ulaştı. Hedonizm kıskacında çırpınan uzay çağı insanı, etrafına dehşet saçıyor. Nedir hedonizm? Hedonizm, “bedensel zevklere düşkünlük” veya “ten sevdası” olarak tarif edilebilir. Bedensel zevklerin içinde “çıkmaz sokak” olarak adlandırılanı ise, “cinsel sapma”lardır…
Avrupa’da yapılan araştırmalar, konunun ne kadar çıldırtıcı boyutlara ulaştığını gözler önüne sermekte. Tüm yasaklamalara rağmen, çocuk pornosuna aşırı talepler, aile içinde “ensest” olayların önlenemeyen yükselişi, Hollanda’da “Pedofil Partisi” (Sübyancılar Partisi)’nin kurulmuş olması olayın ulaştığı vahameti göstermekte.
Yine Hollanda’dan bir örnek vermek gerekirse, her 7 kız çocuğundan biri aile içindeki bir erkeğin cinsel tacizine uğramakta. Bu kişi kimi zaman “baba”, kimi zaman “dede”, kimi zaman da “erkek kardeş” olarak kayıtlara geçmekte. Ne yazık ki ülkemizde sağlıklı verilere ve ciddi araştırmalara rastlanamamaktadır. Ancak evrensel kabul görmüş değerlerin hafife alındığı birçok büyük şehirlerimizde, Avrupa’daki bu “ruh kanseri”nin birebir belirtilerine rastlanmakta. Hedonizmin sosyal belirtileri artık gizlenemeyerek polise ya da adliyeye intikal eden yönüyle bile bizlere yansıyor. Medyanın çocuklara yönelik cinsel suiistimal olaylarını profesyonelce ele almayışı, bazen anne-babaları aşırı -ve gereksiz- endişelere sürüklemekte, bazen de, cinsel tacize uğramış çocuğun verdiği sinyallerin doğru olarak algılanmamasına neden olmakta.
Cinsel tacize uğramış çocuklar hangi belirtileri verir?
1- Cinsel suiistimal yaşamış kız çocuğu genellikle içine kapanır. Kız çocuğu kendini suçlu hissettiği için, kendine karşı acımasız davranır. “Eğer ben şöyle yapmasaydım, böyle yapmazdı…” gibi vesveselere kapılır. Cinsel suiistimal yaşamış erkek çocuk ise dışa dönük bir davranışa bürünür. Genellikle “maço davranış” adı verilen davranış bozukluğu içerisine girer. Etraftaki en değerli olayları, duyguları ve kuralları hafife almak suretiyle, içindeki acıyı önemsememeye çalışır. Tüm ahlaki davranış kalıplarını küçümser.
2- Cinsel tacize uğramış erkek çocuk genellikle “agresif” olur. Her şeye çok çabuk sinirlenir. İçindeki ruhi çalkantıyı dışarı atmak için, yıkmaya, kırmaya, dökmeye, devirmeye yönelik dürtü hisseder. Düzen içinde giden şeylerin düzenini bozmak ister. Bu durum kız çocuğunda tamamen terstir. Cinsel tacize uğramış kız çocuk daha çok “depresif” davranış sergiler. Yıkıcılığı içe doğrudur. Psikolojik olarak her an içinde bir deprem yaşar; ancak dışarı vurmamak için var gücü ile direnir. Dışa dönük herhangi bir davranış bozukluğu sergilememeye gayret sarf ederler. Yaşamayı çok sevdiği ve etrafta çok sevildiği halde, intihar etmiş kız çocuklarında bu türden bulgulara rastlanılmıştır.
3- Cinsel tacize uğramış erkek çocuk yaşadığı olayı herkesten “gizler”. Yaşadığı bu olayın duyulması halinde arkadaşları tarafından alay konusu olacağı ve dışlanacağı endişesini taşır. Çevresinde artık erkek olarak değil bir “homoseksüel” olarak algılanacağı endişesine kapılır. Kız çocuğu, erkek çocuğunun aksine, yaşadığı bu olayı en yakın arkadaşı ile “paylaşmak” ister. Bu paylaşmanın nedeni, vicdanında kendisini rahatsız eden sorulara cevap bulmaktır. Ve kendisinin suçlu olmadığının onayını arar. Cinsel tacize uğramış kız çocuğu teselli arar.
4- Cinsel tacize uğrayan erkek çocuk “güç kazanmak” ister. Silahlara, kesici, dürtücü aletlere özel ilgi duyar. Hızlı arabalar ve güç gösterileri onun için vazgeçilmez fırsatlardır. Uğradığı bu olayın güçsüzlüğünden kaynaklandığını düşünür. Kız çocuğu ise güç kazanmak değil, “güçlüye sığınmak” ister. Grup arkadaşlıklarında en güçlü olanın ilgisini çekmek ve onun korumasının altında olmak ister. Erkeklere güvencini yitirmiş olabilir; ama güçlü bir erkek arkadaşın şemsiyesi altında olmaktan huzur duyar.
5- Cinsel tacizin “nedeni” konusunda erkek çocukları, “kandırıldım” diye kendilerini teselli eder. Erkek çocuk, kendisinin kolay kandırılan biri olduğunu göstermek için “saf rolü oynar”. Bunun aksine, kız çocuğu kendi vicdan muhasebesinde, “çaresizdim” tesellisine sığınır. Bu durumu çevresine, ağır işlerden kaçma, verilen görevleri “gücüm yetmez ki” şeklinde cevap verme ile yansıtır.
6- Cinsel taciz yaşamış erkek çocuk “kimlik ispatı” telaşı yaşar. “Ben hâlâ erkeğim”, diyerek kendini motive etmeye çalışır. Anlamsız ve gereksiz zamanlarda, kendisine “erkek” vurgusu yapar. Vücutlarındaki “kıllaşmayı” erkek olmanın ispatı olarak etrafa gösterir. Homoseksüel ve transseksüellere karşı aşırı reaksiyon ve öfke sergiler. Kız çocuklarında “kimlik ispatı”ndan daha çok, “kimliksizleşme” eğilimi görülür. Kimlik inkârı iki şekilde dışa yansıyabilir.
Cinsel taciz yaşamış kız çocuğu, kıyafetlerini erkek kıyafetlerinden seçmeye çalışır. Anlamsız zamanda anlamsız cinsel konuşmalar yapar, aşırı argo kelimeler kullanır, cinselliğe vurgu yapan küfürler eder ve cinsel içerikli fıkralar anlatır. Kendisine “helal olsun, tıpkı erkek gibi” denilmesi hoşuna gider.
Cinsel taciz yaşamış kız çocuğu kendinden daha büyük yaşlara ait kıyafetler giyer. Aşırı dekolte kıyafetler seçer. Yaşına yakışmayacak yoğunlukta makyaj yapar. Tacize uğradığı yaşı, görüntüyü ve kimliği üzerinden atarak daha farklı bir kimliğe bürünmek ister.
7- Cinsel taciz yaşamış erkek çocuk, kızlarla beraber olmak ve görünmek istemez. Onların oynadığı oyunlara iştirak etmemeye özen gösterir. Kendisinin kız gibi algılanacağı korkusunu yaşar. Bunun aksine taciz yaşamış kız çocuğu, oyun oynarken erkeklerin arasında bulunmayı tercih eder. Tacize uğramış kız çocuğu, bilinçaltında, babasını, ağabeyini ve erkek akrabalarını temize çıkarmak için erkek çocuklar ile özellikle oynamak ister.
Evlat sevgisine farklı bir zaviyeden de şöyle yaklaşılabilir: Hissî olan meselelerden dolayı insan sorgulanmayabilir. Ancak o, dinî duygu ve düşüncesi ile fıtratındaki duygularını iyiye dönüştürmekle mükelleftir. Mesela insan, aşırı yeme, içme arzusu duyabilir ve lüks bir yaşayış isteyebilir. Hatta bu hususlarda şiddetli hırs gösterip, işin önünü-sonunu düşünmeden hareket de edebilir. Zira insan, fıtratı itibariyle arzularına düşkün, cimri ve aceleci olarak yaratılmıştır. Yani bunlar onun fıtratında mevcuttur. Ayrıca onda hem kin, nefret ve adavet gibi hususlar hem de sevgi, muhabbet ve insanlık gibi hasletler vardır. İşte bunlar insanda, iyiye ve kötüye açılan birer koridor hükmündedirler. Bu itibarla da o, mahiyetindeki kötülüklere açılan kapıları kapamalı ve kötü duygularını, tutkularını mutlaka dinî düşünce ve dinî duygu ile zabt u rabt altına almalıdır ki -biz buna dindeki ifadesiyle, fıtrat-ı sâniye kazanma diyoruz- kendisi için mukadder olan kemâlatı idrak edebilsin. Yani her şey olmaya müsait olan fıtratını, tek bir şey olmaya ve Allah’la münasebete tevcih edebilsin.
İşte bunun gibi, evlat sevgisi de insanın fıtratında vardır. Bu sevgi olmazsa çocuklara bakılmaz, okutulmaz ve neticede de ülke ve insanlık yükselemez. Evet etrafımızda bir sürü asi evlat var; ama yine de ana-babaları onlara bakıyor. İşte eğer bu tabiî sevgi ve alaka olmasaydı, sokaklar terk edilmiş insanlarla dolar, taşardı. Ne var ki, diğer duygularda olduğu gibi bu alakada da, kalbler Allah sevgisiyle ta’dil edilmelidir ki, istikamet elde edilebilsin. Evet hayat, Allah’la irtibat yörüngeli olmazsa inhiraf kaçınılmazdır. Onun için evvela, her vicdanda Allah sevgisi gelişip kökleşmelidir. Bu ise bir egzersize bağlıdır. Yani bir insan, ruhî hayatında hiç egzersiz yapmadan “Ben mal ve evladımı sana feda ediyorum Allah’ım” dese, bu bazen riya, hatta yalan da olabilir. Bütün kötü huyların ruhtan kovulması ve bütün güzel hasletlerin tekrar ber tekrar yaşanması lazımdır ki, İslam benliğimizin derinliklerine sinsin, tabiatımızın bir parçası haline gelsin ve davranışlarımızı tabiileştirsin...
Anne-baba, çocuğuna sahibi nazarıyla değil de Allah’ın verdiği bir emanet olarak bakmalı
Evlat sevgisi de insanın fıtratında vardır. Bu sevgi olmazsa çocuklara bakılmaz, okutulmaz ve neticede de ülke ve insanlık yükselemez. Evet etrafımızda bir sürü asi evlat var; ama yine de ana-babaları onlara bakıyor. İşte eğer bu tabiî sevgi ve alaka olmasaydı, sokaklar terk edilmiş insanlarla dolar, taşardı. Ne var ki, diğer duygularda olduğu gibi bu alakada da, kalbler Allah sevgisiyle ta’dil edilmelidir ki, istikamet elde edilebilsin.
“Sizi bir tek candan (Âdem’den) yaratan, O’ndan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah’a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen, muhakkak şükredenlerden olacağız diye dua ettiler. Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince kendilerine verdiği bu çocuk hakkında Allah’a ortak koştular. Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir.” (A’raf 7/189-190)
Bu ayet-i kerimede de belirtildiği gibi aşırı çocuk sevgisi de iman nazarında tehlikeli yollardan biridir. Günümüzde, çocuklarımıza, torunlarımıza Allah’ın birer emaneti, hediyyesi, lütfu, ihsanı nazarıyla bakmak yerine, sanki onlara sahip ve malikmişiz gibi bakıyoruz. Hatta onlar uğrunda bazan namazı-niyazı bile terk edebiliyoruz. Öyle ki onlara karşı olan sevgimiz, adeta Allah’a olan sevgimizden daha fazla. Yani emanet nazarıyla bakıp, Allah için seveceğimiz çocuklarımızı -tabir caizse- Allah’ı düşünmeden öyle bir seviyede alaka ve irtibata giriyoruz ki, belki de farkına varmadan o zımni şirke yuvarlanıp gidiyoruz. Öyleyse, “bir kalbde hakiki manada iki muhabbet olmaz” esasına göre hareket etmeli ve şirke karşı hep belli bir tavır içinde olmalıyız. Tabiî bunu söylemek ve lafını etmek gayet kolay; hayata tatbiki ise zorlardan zor. Öyle de olsa, ne yapıp edip, şirkten arınmalı ve çok uzak mesafelerden de olsa, şirkin kokusu duyulan meselelere katiyyen yaklaşılmamalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra da Allah Rasulü’nün (sas) şu duası önemli bir reçete sayılır: “Allah’ım, bile bile herhangi bir şirke girmekten Sana sığınırım, bilmediğim şeylerden de Sen’den mağfiret dilerim.”
Bebek sahibi olmak için her yol mubah mı? Her tedavi yöntemi tıbben kanıtlanmış mı? Dinen yumurta ve sperm nakli doğru mu?
Çalışan kadının kendini ispatlama ve kariyer çabası, çiftlerin iş hayatlarına ve programlarına ara vermek istememeleri bebek planlarını ileriye atmalarına neden oluyor. Bu ertelemeler sonrasında çocuk sahibi olmak isteyenler ise farklı sorunlarla karşılaşabiliyor. İlerleyen yaşlarla birlikte yavaşlayan üreme sistemi, alınmaya başlanan kilolar, özellikle yoğun iş hayatının getirdiği stres ve düzensizlik, bebek sahibi olmak istenildiğinde karşılaşılan en büyük engeller arasında. Bu ve bazı genetik problemler nedeniyle Türkiye’de her yüz çiftten on beşinin çocuğu olmuyor. Bu sebeple yaklaşık 150 bin çift kısırlık tedavisi görürken, bu hastaların önemli bir kısmı tüp bebek merkezlerine başvurarak evlat sahibi olmayı umut ediyor. Ancak bu hastanelere büyük hayaller kurarak gelen çiftlerin umutları ruhsatsız ve ehliyetsiz merkezler nedeniyle yok oluyor. Bazı merkezler ise Avrupa ve Amerika’da deneme aşamasında olan deneysel yöntemleri ailelere vaat ederek çiftleri yanıltıyor. Üreme Endokrinolojisi, İnfertilite ve Yardımla Üreme Teknikleri Derneği (TSRM) Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, ailelerin merkez seçiminde çok dikkatli olması gerektiğini söylüyor. Ruhsatlı çalışan bazı merkezlerin de ticari kaygılarla başarı kriterlerini değiştirdiğine dikkat çeken Yaralı, “Maalesef birçok merkez başarı ölçütü olarak gebe kalmayı alıyor. Bu, çok yanıltıcı ve yanlış bir yöntem. Çünkü önemli olan gebelik değil bunun canlı doğumla sonuçlanabilmesidir.” diye konuşuyor.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş ise merkezlerde rekabet nedeniyle etik sorunlar yaşandığını bildiriyor. Türkiye’de her yıl 18 bin ile 20 bin arasında tüp bebek uygulaması yapıldığını aktaran Tıraş, beş yıl öncesine göre merkezlerin sayısının iki katına çıktığını anlatıyor.
Gittiğiniz tüp bebek merkezinin ruhsatı var mı? Gebelik oranları ne?
Sağlık Bakanlığı’nın 2005’in Şubat ayından itibaren çocuğu olmayan ailelere tüp bebek uygulamalarında yüzde yirmi oranında yardım etmesi merkezlere olan talebi artırdı. Ülkemizde halen 56’sı özel olmak üzere 80 tane tüp bebek merkezi hizmet veriyor. Bu merkezlerin dışında ruhsatsız çalışan hastanelerin sayısı da her geçen gün artıyor. Ailelerin bu konularda çok seçici ve dikkatli davranması gerektiğini ifade eden TSRM Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, ücretlerin kamu kurumlarında 2 bin 500 YTL, özel sağlık kurumlarında ise 3 bin 500 YTL’ye kadar çıktığını vurguluyor. Ailelerin, başvurdukları merkezlere Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsat alıp almadıklarını sormalarının büyük önem taşıdığını kaydeden Yaralı, çiftlerin gebelik oranlarını muhakkak öğrenmeleri gerektiğini açıklıyor. Prof. Dr. Hakan Yaralı sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tüp bebek merkezlerinde son dönemlerde büyük bir artış oldu. 2 yıl içinde sadece büyük şehirlerde değil Anadolu’nun birçok şehrinde yeni merkezler açıldı. Ancak merkez sayısının artması başarı oranlarını değil, ulaşılabilirliği artırdı. Aileler bir merkeze adımını atmadan önce bazı konularda bilgi sahibi olmalıdır. Merkeze mutlaka tüp bebek uygulamasına bağlı doğum oranını ve bu başarıyı elde etmek için kaç tane embriyo naklettiğini sorması gerekiyor.”
Çocuğu olmayan ailelere tek seçenek olarak tüp bebek yönteminin önerilmesini de eleştiren Yaralı, bireysel özelliklere göre tercih yapılması gerektiğini söylüyor. Geleneksel tedavi yöntemlerinin göz ardı edildiğini dile getiren Hakan Yaralı, “Özellikle 30 yaş altındaki çiftlere öncelikle başka alternatifler sunulmalı. Uzmanlar hastalığın derecesi, etkilenme şiddeti, kısırlık süresi gibi faktörleri göz önünde bulundurarak çifte tüp bebek önermelidir.” ifadelerini kullanıyor.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş ise gebelik şansını artırmak için anne rahmine fazla sayıda embriyo transferi yapıldığını aktarıyor. Bu uygulamanın çoğul gebelikleri, erken doğumları artırdığını anlatan Tıraş, yöntem sonucunda bebeklerde sağırlık, körlük, zekâ geriliği gibi kalıcı sorunların ortaya çıkabildiğini bildiriyor. İnsan vücudunun tek bir gebeliğe elverişli olduğuna dikkat çeken Tıraş, ikiz gebeliklerin üzerindeki çoğul gebeliklerde belirgin sakatlık artışının olduğunu dile getiriyor. Tıraş, ayrıca ailelerin tüp bebek merkezlerinde embriyoların dondurulabildiğinden de emin olması gerektiğini açıklıyor. Tıraş, “Başarısız bir dondurma yöntemiyle gebelik elde edilemeyen bir program da, transfer ve çözme sonrasında arta kalan embriyolar ziyan oluyor. Bunda ailelerin ekstra şansı da kullanılmış oluyor.” diye konuşuyor.
Tüp bebekle ilgili merak edilen sorular
İnfertilite yani kısırlık nasıl ortaya çıkıyor?
Kısırlık, bir yıl süreyle korunmaksızın düzenli ilişkide bulunulmasına rağmen gebe kalınamaması durumu olarak tanımlanıyor. Sağlıklı bir çiftin bir ay boyunca düzenli ilişkide bulunması durumunda ise gebe kalabilme şansı yaklaşık yüzde 20-25’tir.
Kısırlık şüphesi ile başvuran çiftlere ilk etapta hangi tetkikler uygulanıyor?
Kısırlık problemi ile başvuran çiftlerde, sorunun nedenini bulmaya yönelik bazı tetkikler yapılması gerekebilir. Bunlardan ilki erkekte yapılan sperm analizi, kadında da rahim ve tüplerin geçirgenliğini değerlendirmek amacıyla rahim filmi (histerosalpingografi) çekimidir. Ayrıca yine kadının hormonal durumu ve yumurtalıklarının kapasitesini değerlendirmeye yönelik bazı testler, belli hasta gruplarında adet kanamasının üçüncü gününde yapılıyor.
Tüp bebek tedavisi ne kadar sürüyor?
Tüp bebek tedavisinin süresi, hekimin çift için uygun gördüğü protokole göre değişiklik gösteriyor. Genelde ilk ilaçların kullanılmaya başlanılmasından embriyo transferine kadar geçen süre 4-5 hafta arasında.
Tedavi sırasında tüp bebek merkezinde yatmak gerekiyor mu?
Hayır. Yalnızca yumurtalar toplandıktan sonra ve embriyo transferi yapıldıktan sonra 3-4 saat hastanede dinlenilmesi yeterli.
Yumurtalar toplanırken hasta, ağrı duyuyor mu?
Yumurta toplama işlemi sanılanın aksine çoğu hasta için rahatlıkla yürütülen bir işlemdir. Ayrıca bu işlem sırasında sakinleştirici, ağrı kesici ilaçlar yapılıyor ve bazen de işlem hasta uyutularak gerçekleştiriliyor.
Tüp bebek tedavisiyle doğan bebekler sağlıklı mıdır?
Tüp bebek tedavisiyle doğan bebekler yapısal, doğumsal ve genetik anormallikler açısından doğal yolla oluşan bebeklerden bir farklılık göstermez. Yalnızca baba adaylarındaki genetik problemler tüp bebekle oluşan erkek çocuklara geçebilir.
Tüp bebek gebeliklerinin düşükle sonuçlanma riski daha mı fazla?
Doğal yolla oluşan gebelikler ne kadar düşük riski taşıyorsa tüp bebek gebeliklerinde de risk aynıdır.
Yumurta ve sperm nakli doğru mu?
Kısır olan bazı çiftler, Türkiye’de yasak olduğu için yumurta ve sperm nakli yaptırmak amacıyla yurtdışına gidiyor. Bu işlem en çok Kıbrıs, İsrail, Yunanistan, İngiltere, ABD ve Belçika gibi ülkelerde yapılıyor. Türkiye’den yumurta ve sperm nakli için yılda 2 bin çiftin yurtdışına gittiği tahmin ediliyor. Bunlardan bir kısmı yumurta nakli, bir kısmı da sperm nakli yaptırıyor. Yumurta naklinde, başka bir kadından alınan yumurtalar, erkeğin spermiyle döllendirilerek alıcının rahmine yerleştiriliyor. Sperm naklinde ise başka bir erkeğin spermi kullanılıyor. Sağlık Bakanlığı’nın ilgili yönetmeliğine göre ise tüp bebek tedavisinde başkasının yumurta ve spermlerinin kullanılması yasak. Yöntem, evli çiftlere yalnızca kendi yumurta ve spermleriyle uygulanabiliyor.
***
Ahmed Şahin: Uygulamada üçüncü bir şahsın araya girmesi doğru değil
Tüp bebeğin caiz olabilmesi için işlem, nikâhlı karı-kocanın ortaklığında olmalıdır. Araya yabancı bir kadın, yahut da kocanın girmediği bir tüp bebek yöntemi uygundur. Üçüncü şahsa ait bir alıntı olmamalıdır. Kadın yahut da kocadan birinin yerine yabancı bir kadın ya da yabancı bir erkek girmesi, yabancıya ait bir nesnenin alınarak nikâhlı karı-kocaya mal edilmesi haramdır.
***
İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman: Sperm de, yumurta da rahim de karı-kocaya ait olmalı
Tüp bebek yapılabilmesi için çiftlerin nikâhlı olması şarttır. Bu yolla çocuk sahibi olabilmek için üç unsurun bir araya gelmesi gerekiyor. Bunlar sperm, yumurta ve rahimdir. Bunların her üçü de birbiriyle evli çifte ait olursa tüpte aşılama yoluyla çocuk sahibi olmakta şer’an bir sakınca yoktur. Bu, normal aşılanma yoluyla çocuk sahibi olamayan karı kocaya uygulanan bir tedavi mahiyetindedir. Karısının yumurtasını, tabii yerinde iken kocasının spermiyle aşılamakla, yumurtayı alıp tüpte aşılamak, sonra rahme yerleştirmek arasında bir fark yoktur; yeter ki bütün bu işlemler zarurete yani başka türlü çocuk sahibi olmanın mümkün bulunmadığı vakıasına dayanmış olsun! Tüp bebek uygulaması, yukarıdaki şekillerin dışına çıkıldığı ve araya yabancı unsur sokulduğu yani sperm, yumurta ve rahimden biri, karı koca dışında bir başka şahsa ait olduğu takdirde caiz değildir. Çünkü meşru bir çocuğun gerek sperm ve yumurta, gerekse rahim bakımından karı-kocaya ait olmasında İslam dini bakımından zaruret vardır.
***
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüp bebek görüşü: Başka erkekten sperm alımı doğru değildir
Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde; döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikâhlı eşlere ait olması yani bunlardan herhangi birinin yabancıya ait olmaması; döllenmiş olan yumurtanın, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde (yumurtanın sahibi olan eşin rahminde) gelişmesi; bu işlemin, gerek anne-babanın; gerek doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağının tıbben sabit olması şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir. Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.
Prof. Dr. Bülent Tıraş: Tüp bebek merkezleri altı metot uyguluyor; ama bunların bilimsel geçerliliği yok
Prof. Dr. Bülent Tıraş, bazı tüp bebek merkezlerinin çiftlerin gebelik şansını artırmak için 6 deneysel tedavi metodu uyguladıklarını belirtiyor. Bu tedavi yöntemleri şunlar:
* Mıknatıs yöntemi Bu yöntemde sperm seçiminde özel bir solüsyon kullanılıyor. Genetik olarak sağlıklı spermlerin seçildiği iddia ediliyor. Şimdiye kadar çok az hastaya uygulandığı için yeterli araştırma yok.
* Lazer destekli yuvalama Embriyonun zona denilen dış kabuğunun bir bölümünün kesilerek daha rahat kabuğundan çıkması esasına dayanıyor. Bilimsel geçerliliği yok.
* Yapay rahim yöntemi (co-culture) Endometrium (rahim zarı) dokusundan alınan hücrelerin, embriyoların gelişmesi ve tutunması için bazı özel maddeler salgıladığı iddiasına dayanıyor.
* İlaçsız tüp bebek In Vitro Matürasyon (IVM) yöntemi deniyor. Polikistik over sorunu bulunan kadınlarda yumurtaların ilaç verilmeden toplanıp laboratuvarda geliştirilmesi esasına dayanıyor. Kanıtlanmış tedavilerin başarı oranı yüzde 60-70 olarak bildirilirken, en iyi merkezlerde bile yüzde 35 gebelik sağlayan IVM yöntemi, özellikle de çok az yumurtası olan kadınlarda mucize yöntem gibi sunuluyor.
* Embriyo glu Embriyonun rahime tutunmasını kolaylaştırdığı öne sürülen bir madde. Embriyonun tutunmasını artırdığı yönünde bilimsel kanıt yok.
* HLA-G yöntemi Embriyolar bulundukları ortama HLA-G adı verilen proteini salgılıyor. Eğer bu proteinin oranı yüksekse embriyonun tutunma oranı yüksek oluyor. Yöntem jinekologlar tarafından kabul görmüş değil.
*Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.