...:::İYİ BAYRAMLAR:::...


Ramazan biraz da hüzün demek

Ramazan biraz da hüzün demek

KUDRET ALTINDAĞ
Okyanusun ötesindeydi… Ailesinden, sevdiklerinden, hepsinden önemlisi dindaşlarından uzaktaydı. Ne kalem kalem minarelerinden duyulan “Allahüekber” sesleri, ne oruç tuttuğunu ispat etmek için dillerini çıkarıp birbirine gösteren kara gözlü çocuklar vardı yakınlarında.

 

Okyanusun ötesindeydi; ama sanki Ramazan’ın da ötesindeydi. Ne buram buram kokan pideler, ne telaşlı telaşlı evine yetişmeye çalışan Ramazan’ı idrak eden müminler vardı. Okyanusun ötesindeydi işte. Hem ne bekleyebilirdi ki daha fazla… “Lisanlar farklı, deriler rengârenk” idi. Gurbetteydi işte; gurbette…

Annesinin onu otogardan yatılı okula uğurlayışını hatırladı. Gurbete gitmeyi sadece öyle bir şey sanıyordu; başka bir şehre gitmek, anneden babadan ayrılmak. Ama şimdi anladı ki gurbet asıl buydu; okyanusun ötesine gitmek.

Dondurulmuş yemeğini aldı mikrodalgaya attı ve saatine baktı; daha 10 dakika vardı iftara. Ne çok zaman vardı yemeği hazırlamak için. Oysa ülkesinde 3-4 saat kaldı mı iftara, tatlı bir telaş sarardı insanları, nasıl yetişecek yemekler akşam ezanına diye.

Ne TV’lerde “iftar özel” programları vardı ne de “Çağrı” filmi. Dondurulmuş yemeğinin ısınması için mikrodalga fırınını çalıştırdı. İmsakiye aradı buzdolabının üzerinde, ama yoktu. Sonra internetten baktı ve buldu okyanusun ötesindeki iftar vaktini. Hem bu arada hazırdı yemeği. Ormana bakan penceresinin yanındaki masanın üzerine koydu yemeğini. Kendi ezanını kendi okudu. Kendisine babasının öğrettiği gibi “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum. Senin rızan için orucumu açıyorum.” dedi ve “Bismillah” diyerek başladı ilk lokmasını çiğnemeye.

Lokmalar sıra sıra oldu, inmedi boğazından. Sanki düğüm düğüm olmuştu da inmek istemiyordu yemekler aşağıya. “Uzaklarda Ramazan biraz da hüzün demek” derken birkaç damla gözyaşı indi yanaklarından aşağıya doğru usulca. Okyanus ötesinde bir gençti o. Gurbeti her ne kadar hücrelerine kadar hissetse de bir mefkûre uğruna gitmişti ve “Gel” denmeden de gelmeye hiç niyeti yoktu.

Sayı: 9

Bölüm: Uzaklarda Ramazan

 AMERIKA
http://ramazan.zaman.com.tr/ramazan/detaylar.do?load=detay&link=82
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!26/8/2009

Ömrünü geriye doğru yaşasaydın…

Ömrünü geriye doğru yaşasaydın…

En başında, musalla taşında buluyorsun kendini. Gözyaşları arasında açmak üzeresin dünyaya gözlerini. Ağlayan sen değilsin. Bu defa, sevenlerin ağlıyor, sen gülüyorsun. Tersinden doğuyorsun dünyaya. “Doğum günü”nde, sevenlerinin hüzünlerine tanık oluyorsun. Cenazendekilerin gözlerinde okuyorsun ne kadar gözde olduğunu. Hıçkırıklarla ölçüyorsun eşinin ve çocuklarının kalbindeki yerini. Duyar duymaz cenazene koşacak kadar samimi, tabutunun altına girecek denli vefalı dostlarının omuzlarında evine dönüyorsun. Hayatının ilk gününde, asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu iliklerine kadar hissetmiş olarak dönüyorsun eve. Herkesin canı gönülden hakkını helal ettiği gün, ilk nefesini almaya başlıyorsun. Göğsünde kalbin bir iki tekliyor. Çok geçmeden ilk nefesini alıyorsun. Üzerindeki beyaz kefeni usulca çıkarıyorlar. İlk elbiselerini giyiyorsun. Yürümeye başlıyorsun. Muhtemelen emeklisin. Etrafında dostların, çocukların, hatta torunların beliriyor. Hatıralarınla birlikte doğmuş olduğunu fark ediyorsun. Anlatacağın o kadar çok şey var ki… Susuyorsun. Tatlı hatıraların gün geçtikçe gerçek olacağını bilerek daha bir tatlı yaşıyorsun. Ne mutlu ki, her günü nostalji tadıyla yaşayacaksın. “Ölümü tatmış bir nefis”le doğduğun için uçarılıklardan, şımarıklıklardan vazgeçiyorsun. Namazı kılınmış biri olarak dünyaya geldiğini bilerek, namazlarını giderek tazelenen bir heyecanla kılıyorsun. Topraktan henüz yeni geldiğini bilerek mütevazı yaşıyorsun. Büyüklenme yok. Nasıl büyüklenesin ki, gün geçtikçe seni tanıyanlar azalıyor, itibarın eksiliyor.

Gün geçtikçe gençleşiyorsun. Doktorlarla randevuların giderek seyreliyor. Sağlık tavsiyelerine ihtiyacın kalmıyor. Damarların her gün daha bir genişliyor. Kalbin gittikçe zindeleşiyor. Kasların güç kuvvet kazanıyor. Kilolarını hızla atıyorsun.

Göz açıp kapayıncaya kadar emekliliğin bitiyor. Seni işe alıyorlar. İlk gün işinin en kıdemli noktasında buluyorsun kendini. Etrafında daha genç çalışanlar beliriyor. Tecrüben zirvede. Şevkle çalışmaya başlıyorsun. Çalıştıkça garip biçimde deneyimlerin azalıyor. Gençleşme pahasına, sahip olduğun makamları bir bir boşaltıyorsun. Servetin giderek azalıyor. Maaşın her ay biraz daha kırpılıyor. Onca taksitle aldığın evi elden çıkarıyorsun. Çok geçmeden arabanı da geri alıyorlar. Kefenden çıkmış bir adam olarak hiç aldırış etmiyorsun eksilenlere, azalanlara, terk edenlere, uzaklaşanlara.

Evde de işler iyi gidiyor gibi. Giderek taze bir heyecanla seviyorsun eşini. Her yıl yeni bir şey kaybediyorsunuz ama daha da mutlu oluyorsunuz. Evden arabadan oluyorsunuz; birbirinizin huyuna suyuna yavaş yavaş yabancılaşıyorsunuz ama daha bir sıkı sarılıyorsunuz birbirinize. İşler seyreldikçe, daha çok zaman ayırıyorsun eve. Bir de evlenip uzaklara gitmiş çocukların bir bir eve döndükçe keyfin nasıl da gıcır gıcır oluyor. Arada bir torunlarınız ortadan kayboluyor ama onların yokluğu hiç dokunmuyor sana ve eşine. Sanki hiç yokmuş gibi, hiç olmamış gibi onlarsız da yaşamaya devam ediyorsunuz.

En sonunda, bir sözlü mülakat sonrası, hiç kimsenin tanımadığı, yeni mezun bir delikanlı ya da genç kız olarak, elinde kısacık özgeçmişinle, kariyerini sıfırlamış olarak kapının önüne bırakılıyorsun. Moralin hiç bozulmuyor. Az sonra diplomanı da elinden alıyorlar. Okula gidip gelmeye başlıyorsun. Okuldaki ilk günün diploma töreniyle başlıyor. Bir kenara koyduğun kitapları taze bir heyecanla eline alıyorsun. Okudukça cahilleşiyorsun. Giderek, bildiğin yabancı dilleri konuşamaz hale geliyorsun.





Kan ter içinde girdiğin ÖSS sınavından sonra liseye başlıyorsun. Sevdiğin kız ya da oğlan yok ortalıkta. Buna da takılmıyorsun. Yuvanın yerinde yeller esiyor olsa da ne gam. Senin başında kavak yelleri giderek şiddetleniyor.

Ne zamandır görmediğin babacığın yanı başında bitiyor. Sana harçlık vermeye başlıyor. Elinden tutuyor sonra annen, ilkokula götürüyor. Giderek etrafındaki yazıları okuyamaz hale geliyorsun. Alfabeye yabancılaşırken, lunaparklar, sokak oyunları, çizgi filmler daha çok dikkatini çekmeye başlıyor. Onca serveti kaybetmiş biri olarak, kumdan kaleler yapmaya başlıyorsun. Kumdan kalelerini büyüklerin oyun ve oynaş yeri olan dünya hayatında kazandıklarından daha değerli ve kalıcı görüyorsun. Daha az şeyle mutlu oluyorsun. Daha küçük kazançlarla seviniyorsun. Umurunda değil dünya. Çocuk saçlarını rüzgârda savurdukça, dilindeki kelimeler azaldıkça, kaygıların azalıyor, gözlerindeki hayret artıyor. Yalan konuşmayı unutuyorsun birden. Gıybet edemez oluveriyor dilin. Elin harama uzanamıyor hiç. Dudağına günah değmiyor. Yırtıp attığın masumiyetini yeniden giyiniyorsun. Eskitip yıprattığın doğruluğunu, duruluğunu yeniden kazanıyorsun. Affedilmiş, hiç günah işlememiş bir kul oluveriyorsun birden. Aklın ermiyor günaha. Ellerin gitmiyor isyana.

Ve birden, hiç kimsenin seni özlemediği, yolunu gözlemediği, eksikliğini çekmediği bir boşlukta buluyorsun kendini. Annenin babanın yüzüne bakıyorsun boş yere. Hatırlamıyorlar bile seni. Hiç olmamışsın gibi sensiz de yaşamaya devam ediyorlar. Adın yazılı değil bir defterde. İsmin okunmuyor hiçbir yerde.

Sadece bir ses duyuyorsun kulağa kesilmiş ruhunun dört bir yanından: “Hatırla ki şimdi hatırlanmaya değer bir şey değilsin.” Dünyada iken unuttuğun ilk sözünü bütün ruhunla söylerken buluyorsun kendini: “Belâ...” “Elbette ki…” Verdiğin cevabın sorusunu ise daha sonra duyuyorsun: “Ben senin Rabbin değil miyim?”

kaynak:http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2399

__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!3/8/2008

fotoğraftan çektiklerim...

fotoğraftan çektiklerim...

Fotoğraflar niye heyecan verir insana? Neden özenle seçilir pozlar? Niçin inceden inceye düşünülerek bakılır objektife? Fotoğrafının çekildiği ana özenilir. O duruşa, o bakışa itina gösterilir. Çünkü o sabitleşecektir, ebedî kalacak gibidir. Hiçbirimiz özensizce alınmış pozumuzun dondurulmasına razı değiliz. Hiç kimse habersiz çekilmiş tuhaf bakışların, komik durumların fotoğraf makinesinde kalmasından hazzetmiyor. Çerçevelenip duvara asılacak bir fotoğrafımız olacaksa, yıllar sonra da bakılacak bir pozumuz ortaya çıkacaksa, ille de özen, ille de seçicilik, ille de ince eleyip sık dokumalar...

Yazı da bir nevi fotoğraftır. İnsanın iç aleminin fotoğrafı gibi. Kelimelerin seçimi de dudağın duruşu gibi özenle belirlenmeli. Cümleler de boy fotoğrafları gibi güzelce giyinmiş olmalı. Öyle her "hı", her "ha!", her "şeyyy..." çıkmaz yazıya. Yazarlar, tıpkı fotoğrafları gibi-ama herkesin fotoğrafı da böyle değil mi-inceden inceye planlanmış, çerçevesi, ışığı, gölgesi güzelce ayarlanmış sözler bırakırlar sayfalara.. Nasıl ki, herkes her zaman fotoğraf olacak pozlar içinde değilse, yazanlar da her zaman yazılacak şeyler konuşmazlar, konuşamazlar. Yazmaları konuşmaları gibi değildir. Fotoğraflardaki gibi. Seçilmiş bir bakış. Özenilmiş bir duruş.. Belirlenmiş bir mekan... Seslerini plağa yahut CD'lere bırakanlar da aynı kaderi paylaşır. Sessiz bir stüdyoda, özel bir mikrofonda, nice hazırlıktan sonra ses verir sanatçı. Boğazını temizlemeler, nefesini yetirememeler, kekelemeler itina ile temizlenir... Geriye sesin de fotoğrafı kalır.

Yıllar sonra kendi fotoğraflarıma-ama özellikle bakılacak fotoğraflarıma, özellikle objektife bakılması gerektiği gibi baktığım fotoğraflarıma-bakınca, şu an, o zamanlar bir fotoğraf çekimi için yaşadığım o an'ın üzerinde bir yere geçtiğimi farkettim. Hep "ben" diye yaşadığım hayat akışının içinden çıkıp, kendimi "o" yani, kendi dışımda bir "nesne" olarak da görebildim. O fotoğrafın başına geleceklere ve gelmişlere bir tür razılık var bende şimdi. Kendi başıma gelmişleri hiç çekinmeden görebiliyorum o fotoğrafta. Benden daha genç bir adam, gördüğüm "o" ben. Benim dışımda bir yerde duruyor. Nasıl bir başkasının fotoğrafına, örneğin gazetede çok korkunç bir kaza yahut cinayet haberinin kenarında bile olsa hiç aldırışsız bakabiliyorsam, kendimi öyle bir haberin detayı olabilecek bir çerçeye soktuğumu görüyorum dehşetle. O fotoğraf, kendi elimde tuttuğum, içinde "benim olan ben"i taşıyan, özenle seçilmiş bakışların ardında kendimi görünür kıldığım, dokunulmaz bildiğim, başkalarının gözüne şöyle bir takılıp geçebilecek sıradanlıkta bir "nesne" yapıvermiş beni. Elimde tuttuğum "o" ben, artık bir başkasının elinde tuttuğu kaza kurbanı fotoğrafı olabilir. Kendimi önemseyerek, inceden inceye özenerek objektife bıraktığım o görüntü, kimi cenazelerde, yakalara takılan ve acınarak bakılan fotoğraflardan biri olmaya aday. Benim fotoğrafım olduğu için, ben bakıyorum içinden diye, yakalara takılmaya, haber detayına iliştirilmeye mani olacak hiçbir özelliği ve ayrıcalığı yok.. Fotoğrafımı bırakarak kadere teslim olmuşum meğer. Akışa bırakmışım "o" beni...

İnsanın kendini, başkalarını sıradanlaştırarak baktığı, duyduğu, okuduğu "başkasına ait" bir yazıya, görüntüye ve sese dönüştürebiliyor olması ne kadar garip! Oysa, fotoğrafımızı çekenler, sesimizi kaydedenler, yazımızı bir yerde basanlar bizi önemser gibiler. Ama biliyorum ki, benden sonraya kalanlar olacak şu âlemde. Yazım da, fotoğrafım da, sesim de beni çeyrek geçen bir vakitte görülecek, okunacak, işitilecek. İşte o zaman herkes gibi bir "başkası" olacağım. Ölümü beklenir biri. Gitmesi kanıksanmış biri. Hiçbir yerde beklenmemesine alışılmış biri. Hiçkimsenin arama ihtiyacı duymadığı biri. Unutulmuş. Unutulmuşluğu da unutulmuş. Öylesine biri. Kalabalık bir istatistikte önemsiz görülen bir rakam oluvereceğim. "Başkası...."

Her kayıtta bir başkası olmaya doğru sürüyoruz kendimizi. Her fotoğrafın başına gelebilecek, başına geldiğinde de normal karşılanacak, hiç şaşırılmayacak, asla itiraz edilmeyecek o kaderin akışına bırakıyoruz kendimizi. "Ben" ben değil; "o" ben oluveriyoruz. Fotoğrafımızın çekildiği, sesimizin kaydedildiği, yazdıklarımızın okunur olduğu anlarda olmuyor mu sanki bu teslim ediş, bu vazgeçiş, bu bırakış...

Hiç özenmediğimiz anlarda da, hiç kaygısızca bağırıp çağırdığımız za1manlarda da, kayıtta değiliz diye keyfimizce konuştuğumuz köşelerde de, özenle hazırlanmış, her köşesi itina ile seçilmiş, her nefesi sayılarak verilmiş bir ömür sürmüyor muyuz? Dudağı, damağı, teni, sesi, yüzü, mimikleri, elleri, parmak uçları, kirpikleri, kaşları, saçının her teli, ilk ve son defa yaratılırcasına görülmeye değer, dokunmaya değer, işitilmeye değer kalitede hazırlanmış biri olarak geçiyor değil miyiz ömrün ortasından?

Şimdi derhal kendinin eski bir fotoğrafını bul. İyice bak o delikanlının, o genç kızın gözlerinin içine. Yıllar sonra sen bakacaksın diye nasıl da özenerek bakmış objektife "o" sen. Öyleyse şimdi "sen" sen ol, her anında, senden sonrakilerin gözüne değmeye değer fotoğraflar vermeye bak. Sadece dışının değil, içinin de görüntüsünü düzeltmeye bak. "Sen" sen ol da, "ben" ben olayım da, birlikte, sonların kendisinde son bulduğu, herkesten ve herşeyden sonraya kalan o "kutlu nazar"a, o "ebedî bakış"a nefesimizden, sesimizden ve niyetimizden seçilmiş, özenilmiş izler bırakalım.

"Hatırla ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin..." diye sana hatırlatan o kutlu bakış sahibi, hatırlanmaya değer olduğun, hatırının sayılır olduğu şu zamanlarda, O'ndan başkasının seni hatırlamaya değer bulmayacağı, "o" sen olduğun o zamanların pozunu, özünü, sözünü ve izini özenle bırakmaya çağırıyor.

kaynak:http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2399

__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!3/8/2008

Piknikte kâinatı okumayı öğrenen enişte bey

Piknikte kâinatı okumayı öğrenen enişte bey
ZEYNEL ZORBULUT-ALMANYA
Aslında bambaşka inanç vadilerinde geziyordu. Bir Türk’le evlenebilmek için kalben kabul etmese de Müslüman olmuştu. Eşine kendi inancını teklif etmeyi düşündüğü bir dönemde bir pikniğe gitti ve hayatının tüm akışı değişiverdi.

Yaz mevsimi, havaların ısınması; günlerin uzaması ve bol bol güneş depolamanın yanı sıra, çeşitli etkinliklere imza atmanın da müsait zeminini oluşturur. Piknik bunlardan birisidir... Piknik aslında, kâinatın o büyüleyici güzellikleriyle insanları el ele buluşturan ve iç içe kaynaştıran platformun da adıdır.

Almanya’da bir yaz günüydü... Arkadaşlarla bir hafta sonu piknik vesilesiyle bir araya gelerek toplanmıştık. O gün mükemmel bir piknik için aranan tüm şartlar da hazırdı. Sabahın erken saatlerinde arabalarla yollara düşmüş piknik yapacağımız o harika mekâna gelmiştik. Almanya’nın meşhur kara ormanlarının çok sık görüldüğü bir eyalette oturmuş olmamızın avantajını soluyorduk adeta. Piknik yerimiz, tek cümleyle ifade edilecek olursa, usta ressamların tablolarına manzara olacak kadar tabii güzelliklere sahip ve harikaydı...

Film gibi bir hayatın eşiğinde emekleyen bizlerin piknikteki mutluluğu ve sevinci her halimizden belli oluyordu. Çocuklar parkta oyuna dalmış; hanımları kahvaltı hazırlıkları sarmış; beyefendilerden bir kısmı çocuklara iştirak etmiş onlarla oyuna koşarlarken, bir kısmı da hanımlarına yardımcı oluyor. Öte yanda ise kucağında küçük çocukla havuzun kenarındaki banklara kurulmuş, sohbeti koyulaştıranlar da vardı...

Aramıza, uzaktan taşınmış bir aile de katılmıştı. Havuzun başında, ilk defa karşılaştığımız bu beyefendiyle tanıştık. Hanımı Türk; kendisi Türkiye’ye komşu ülkelerden birinin vatandaşı. Türkçe’yi az biliyor. Türkçe’nin yetmediği yerlerde ise sohbeti hemen Almancaya kaydırıyor, konuşmaya devam ediyorduk. Hanımıyla dokuz yıldır evli olduğunu ve yedi kez Türkiye’ye gittiğini ve çok beğendiğini anlattı. Biz de tabii dinlerken, böyle bir enişteye sahip olmanın onur ve gururuyla mest olmuştuk... Bu esnada sofra hazırlanmış; kahvaltıya çağrılmıştık.

Sabahın serinliği.. ağaçların gölgesi altında; dağın yamacından kasabayı ve çevredeki ormanla kaplı alanları seyrederek, güle eğlene sohbetler eşliğinde kahvaltımızı bitirdik. Arkadaşlar ‘Enişte’ beyle yakından ilgileniyor; yabancılık çekmemesi için özen gösteriyorlardı. Bir ara gölün etrafını dolaşırken, enişteyle yalnız kalmıştık. Çeşitli konular üzerinde konuşa konuşa gölün etrafında daire çizmeye devam ediyorduk...

Bir ara mevzu, nasıl olduysa, kitap okumaya odaklandı. Ben, kainat sayfasına serpiştirilmiş olan tüm varlıkların da bir kitap gibi yazılmış olduğuna, mükemmel bir yazar ve tasarımcısının olduğuna inandığımı.. gezip dolaştığımız yerlerdeki manzaralara da işaret ederek; bunlara tesadüf elinin karışacağına hiç ihtimal vermediğimi.. her şeyin yerli yerinde olduğunu, varlıklar arası dayanışma ve yardımlaşmanın arızasız işlediğini sözlerime ekleyerek devam ettim:

“Bütün bunlar bizlere bir ‘İşlettirici’nin varlığından haber vermiyor mu? Baksana, sonsuz merhametiyle her şeyi nasıl da kuşatmış! Bizi çok sevdiği şu gözler önündeki canlı tablonun tebessüm eden çehresindeki gamzesinden okunmuyor mu? Bize bu kadar değer verip yaratan ve varlık sahnesinin merkezine oturtan bizi, başıboş bırakır mı? Öldükten sonra hiç diriltmemek üzere yokluğa terk eder mi?” diyerek anlatıyor, bir yandan da bu bakış açısını bizlere veren büyüklerimizi kalbimden hayırla yâd ediyordum. Enişte beyimiz de beni pür dikkat dinliyordu.

***

NİÇİN SUSTUNUZ, DEVAM EDİN LÜTFEN

Belki sıkılmıştır diye düşünüp biraz ara vermiştim ki, sessizliğin farkına varan enişte bey birden, “Niçin sustunuz? Lütfen devam eder misiniz?” dedi. Ben ise, “Efendim, biraz da siz anlatın ben dinleyeyim!” demekle çok konuştuğumu ve biraz da kendilerini dinlemek istediğimi ima ettim. Enişte konuşmaya başlayınca anladım ki, anlattığım konular onu gerçekten de çok etkilemişti. Müsaade isteyerek; ‘Var oluşumuzun sırlarıyla’ alakalı sorular sormaya başlamış olması bana, çölde yana yakıla su arayan bir insanın misalini hatırlatmıştı... Beni fark edince de kendisini sulak bir vahada bulmuş gibi, susuzluğunu dindirmenin yollarını araştıran enişte, eline uzatılan kâseyi dahi bekleme tahammülü göstermeden testiyi başına dikmişti. Tam neler olduğunu ilk etapta anlamamıştım; ama enişte de bir garipliğin olduğu her halinden belli oluyordu...

Akşam güneşi ise yeni bir günün muştusuna sarılıp ziyasını da başına çekerek bize veda ediyordu. Güneşi ufuktan çeken kudret ne kadar vefalıydı. Hassas ve ince ruhları ilhamla coşturacak kızıllıkları da ihmal etmemişti... Gökyüzünün eşsiz manzarası altında eve dönme hazırlıklarını istemeyerek başlatmıştık. Sıra işin en zor tarafı; vedalaşmaya gelmişti. Çok zor oldu; ama ‘en yakın gelecekte tekrar piknik’ sözünü alarak ayrıldık. Enişte beyle vedalaşırken bana, “Sizi evinizde ziyaret edebilir miyiz?” dedi. Ben de, “Çok memnun olurum!” diyerek karşılıklı adres ve telefonları yazdıktan sonra arabalara binerek o güzel hatıraların renkli kareleri belleklerimizde, evin yolunu tutmuştuk...

Aradan iki gün geçmişti. Akşam evde telefon çaldı. Çocuklar telefonu bana uzattılar. Sesinden bizim enişte bey olduğunu anlamıştım. Birazdan bize gelmek istediklerini ve müsait olup olmadığımızı sormak için aramıştı. Ben de, “Bekliyoruz!” dedim ve yarım saat sonra kapının zili çaldı.

***

ASLINDA BAŞKA DİNE İNANIYORMUŞ

Çaylarımızı yudumlarken enişte, piknikte kendisine “tevhid”le ilgili aktardığım şeylerden çok etkilendiğini söyledi. Tevhid inancının insan ve kâinat için önemini anladığını ve şimdiye kadar da böyle konularla hiç ilgilenmediğini itiraf etti. Hayatının kalan bundan sonraki bölümünü ise yaratılış gayesine uygun şekillendirmek istediğini ve kendisine yardımcı olmamızı rica etti. Tam o esnada bizim duvardaki asılı ezanlı saat; akşam namazının ezanını okumaya başladı. Bitirince de bizim delikanlılarla namaza durduk. Enişte bey bizi izliyordu. Namaz bitince sormak istediği soruları bir bir sordu ve ben de bildiğim kadarıyla izah etmeye çalıştım. Aradan saatler geçmiş olmasına rağmen enişte sanki, ‘yok mu daha?’ dercesine sohbetin bitmesini istemiyordu. Vakit de bir hayli ilerlemişti. En nihayet enişte beyimiz, hafta sonunda kendi evlerine gelmemiz konusunda garanti aldıktan sonra ayrıldılar. Beklenen hafta sonu gelmişti... Eniştenin evinde akşam sofrasında; yemekteyiz. Daha evden içeri adımımı atıp, enişteyi karşımda görür görmez sanki, her an boşalmaya hazır yağmur yüklü kocaman bir bulut parçası haline gelmiş olduğunu fark etmiştim... Çok heyecanlı, sevinçli ve duygu yüklü olduğu her tarafından okunuyordu. Çayımızı içerken konuya da girmiştik. Enişte beyin bizlere anlatmak istediği çok şeylerin olduğunu anlamıştım. Ben fazla bir şey demeden sözü enişte beye bıraktım...

Enişte, “Efendim, her şeyden önce size teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca artık bazı gerçekleri anlatmanın zamanının geldiğini düşünüyorum... Gerçi evlenirken, eşimin ailesinin tepkisini üzerime çekmemek için Müslüman olduğumu söylemiştim. Ama sizlerle piknikte tanışıncaya kadar bir başka dine mensuptum.” dedi.

***

BENİ İHYA ETTİNİZ, GÖZÜM AÇILDI

Ben de “Enişte Bey, biz insanlarla olan ilişkilerimizde, insanların dinlerine; ırklarına ve dillerine bakmıyoruz. Tek kriterimiz; Allah’ın kulu olmamızdır. O, hepimizin yaratıcısı ve sahibi değil mi? Severken de; nefret ederken de yine ölçümüz Allah’tır.” dedim.

Enişte bey tebessüm ederek, “Efendim, ben öyle olduğunu ancak sizlerin arasına katılınca anladım. Bugün ise Müslümanlığı kesin kabul etme aşamasında bulunuyorum. Geçenlerde sizden ayrılıp da eve gelince, işyerini aradım ve bir hafta izine ayrıldım. O gün bugündür bana vermiş olduğunuz bilgiler ve kitapların çerçevesinde ve başka kaynaklara da müracaat ederek araştırdım. Engin anlayışınız, engin hoşgörünüz ve müsamahanızın temeli olan kaynaklarınıza inince, diğer semavi dinlerle İslam arasındaki farkı anlama imkânı buldum. Gözüm açıldı.. gönlüm huzura gark oldu. Beni, Allah’ın izniyle, ihya ettiniz.” dedi. Hüzünlenmişti. Daha sonra başını kaldırdı ve gözünü gözüme dikerek bana, “Ben namaz kılmak istiyorum! BANA NAMAZ KILMAYI ÖĞRETİR MİSİN?” dedi.
Sayı: 248
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5989
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (2) :: Yorum yaz!15/9/2007

Sürçmelerden sonra yolumuza devam edebiliyor muyuz?

Sürçmelerden sonra yolumuza devam edebiliyor muyuz?
İnsanın bir sağı bir de solu vardır. Yaratılışta insan bu iki yanın ortasında dimdik durur. Bu duruş, insanın yaratılıştaki dengeli duruşudur. Bir yana meylederse dengesini bozmuş, normalini değiştirmiş demektir. Doğru bir yürüyüş beklenemez böyle dengesini bozmuş insandan... Onun için insanda esas olan duruş, hep ortadaki dimdik duruştur.

Ancak dengeli durmayı esas alan insanın bazen ayağı da kayabilir, dengesini bozabilir, hatta sürçüp düşebilir de... Böyle düşüşlerde mühim olan, “Ben düştüm, artık ayağa kalkamam.” demeyip hemen toparlanıp ayağa kalkmak, dengesini yine kurup yoluna devam etmektir... Bu takdirde düşmenin sonucunda fazla tehlike de yoktur. Kalkıp kıble istikametli yoluna devam etmek söz konusudur çünkü... Tehlike nerede? Tehlike şuradadır:

- Eyvah, ben dengemi kaybedip düştüm, ayağa kalkmam imkansız, hatta benden istikametli adam olmaz artık.. diye vesveseye kapılarak hedefine doğru yürüme azim ve aşkını kaybetmek!..

Maalesef, böylesine günah sürçmelerinden sonra kapıldığı vesvesenin etkisinde kalarak dengesini bozup yoluna devam etme azim ve aşkını kaybedenler de vardır.

Halbuki Efendimiz (sas), sürçerek günah çukuruna düşenlerin tekrar dengelerini bulup yollarına devam etmelerini temin için buyurmuş ki:

- İnsanlar mutlaka hata yaparlar. (Yani sürçüp düşebilirler.) Ancak hata yapanların hepsi de şerli insan değildir! Hata yapanların da hayırlısı vardır...

‘Kimdir hata yapanların hayırlısı ya Resulallah?’ diye sorulunca...

- Hatalarından sonra tövbe ederek aynı azim ve aşkla yollarına devam edenler!.. buyurmuştur.

Demek ki insan bazen bilmeden, bazen de nefsine uyarak hata yapabilir, bu her şeyin mahvolması manasına gelmez, ümidin kesilmesini gerektirmez.

Çünkü hatasından dolayı pişmanlık duyup da dinî hayat ve İslamî hizmetlerine yine devam edenler, Efendimiz (sas)’in ifadesiyle, hata yapanların hayırlısıdırlar. Yeter ki, hatadan sonra ciddi şekilde üzüntü duyup pişmanlık hissetsin. Düştüğü yerde, benden adam olmaz artık, demeden kalkıp İslamî hayatına ve hizmetine aynı azim ve aşkla devam etsin.

Bir adam, Hz. Ali efendimize gelir:

- Ben hatalarla mahvoldum, ne olacak halim? diye ümitsiz şekilde sızlanır.

İmam-ı Ali efendimiz de:

- Mahvolacak zamana daha gelmedik, tövbe kapısı henüz kapanmamıştır, tövbe et, yoluna devam et, der. Ümitsiz adam:

- Benim günahım öylesine büyük ki, tövbe ile affa uğrayacak gibi değildir, der.

İmam-ı Ali efendimiz de:

- Hiç düşündün mü, senin günahın mı büyük, yoksa Rabb’imizin affı mı? diye sorar.

Adam duraklar, düşünür, ‘Elbette Rabb’imin rahmeti...’ der.

Bunun üzerine Hazreti Ali efendimiz taşı gediğine koyar:

- Öyle ise der, rahmeti senin günahından büyük olan Rabb’imizin affından ümidini kesme de tövbe edip kıble istikametli yoluna devam et. Adam yine sorar:

- Ne zamana kadar bu tevbe?..

Kitaplık çaptaki cevap şöyledir:

- Tövbe ettiğin günahı terk edinceye kadar!..

Demek ki, bazen sürçüp düşmek insanlığımızın icabıdır. Ancak düştüğü yerde ümitsizliğe kapılıp kalmak insanlığın icabı değil, şeytana tabi olmanın gereğidir.

Bütün bunlardan sonra yazımızın başlığına dönerek şimdi sorabilir miyiz?

- Nasılsınız, sürçme ve düşmelerden sonra hemen kalkıp kıble istikametli yolunuza devam etme azim ve aşkınız tamam mı? Yoksa vesvese hâlâ devam mı ediyor?

Unutmayın, vesvesede hayır olsaydı şeytanı kurtarırdı.
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5953
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (3) :: Yorum yaz!31/8/2007

Bir küp altın; iki güzel insan

Bir küp altın; iki güzel insan
Geçmiş zamanın birinde bir adam, bir çiftlik evi yapmaya karar verdi. Bunun için güzel bir yer aradı ve aradığı yeri sonunda buldu. Araziyi sahibinden satın aldı. Hemen işe koyuldu. Önce kendine güzel bir ev, daha sonra hayvanları için bir barınak yaptı. Geri kalan arazi üzerine ise meyve ağaçları dikmeye başladı.

Bir gün arazide çalışırken kazmasının ucuna sert bir cisim takıldı. İçinden, “sert bir kaya parçası olmalı” diye düşündü. Ancak biraz daha kazdığında bir de ne görsün! Bir küp altın. Küpü bulunduğu yerden dikkatlice çıkardı. İçinden şunu geçirdi:

- Ben bu araziyi satın aldım; ama içindekileri satın almadım. Bu altınlar arazinin benden önceki sahibinin olmalı. En iyisi ben bu küpü ona teslim edeyim.

Adam hemen araziyi aldığı adamın yanına gittti ve durumu anlattı. Bu altın küpünü adama teslim etti. Adamı dikkatlice dinleyen arazinin eski sahibi şöyle dedi:

- Kardeşim, ben bu araziyi sana içindekileriyle beraber sattım. Bu altın küpü benim değil, senin. Çünkü arazi şu anda sana ait.

Karşı taraftaki adam ise altınları kendisinin alamayacağını söylüyordu. Aralarındaki bu anlaşmazlık uzayınca hakime gitmeye karar verdiler.

Mahkemeye vardıklarında durumu hakime arz ettiler. Hakim öncelikle toplumda böylesi insanların yaşadığı için Rabbine şükretti ve ardından her iki adama da bekâr çocuklarının olup olmadığını sordu. Adamlar şaşırmıştı. Konunun bekâr çocuklarla ne ilgisi olabilirdi ki?

Araziyi satın alan adam,

- Benim bir oğlum var, dedi.

Diğer adam ise,

- Benim de bir kızım var hakim bey dedi. Bunun üzerine hakim sözlerine şöyle devam etti:

- Efendiler! Sizin hakkınızda verdiğim hüküm şu: Çocuklarınızı birbiriyle evlendirin. Bu altınların bir kısmını da onlara düğün masrafları ve düğün hediyesi olarak harcayın. Bir kısmını kendi ihtiyaçlarınız için, geri kalan kısmını da Allah yolunda hizmette kullanın.

Her iki taraf da haklarında böyle bir kararın verileceğini akıllarının ucundan geçirmiyorlardı. Ancak bu karardan iki taraf da oldukça memnun kaldı. Çünkü bu sayede hem aralarındaki ihtilaf çözülmüş hem de akraba olmuşlardı. (Buhari, 3285; Müslim, 1721)


Hikâyeden çıkarılacak bazı dersler

1. İnsan, kul hakkı mevzuunda olabildiğine hassas olmalı. Meşru olmayan her türlü kazanç ancak hasâret getirir. Vücudunun her zerresi haramdan müteşekkil insanların meydana getirdiği toplum hiçbir zaman Cenab-ı Hakk’ın rahmetine liyakat kazanamaz. Bir toplum, kendini değiştirmedikçe de Cenab-ı Hakk onları değiştirmez. Durup dururken aziz bir cemaatı Allah zelil etmez, zelil ettiğini de aziz hale getirmez.

Allah Rasûlü, üzerinde kul hakkıyla musalla taşına yatırılmış bir insanın namazını kılmamıştır. Zira kul hakkıyla giden kendisine rahmetle dua edilme liyakatından mahrumdur. Kul hakkı hangi yol ve ne suretle geçerse geçsin insanın helakine sabep olur. Ahirete kul hakkıyla gidenlerin durumu çok zordur.

İslam, kul hakkına büyük önem vermiştir. Herkesin hesap endişesiyle titrediği kıyamet gününde, hiçbir suale tabi tutulmadan cennete girecek olan şehidin bile hesap vereceği tek husus, “kul hakkı”dır. Onun için her mü’min, üzerinde başkasına ait bir hak varken ölmekten şiddetle kaçınır. Böyle bir inanç, insana kendi kazancına başkalarını ortak etme hasletini de kazandırır. Zira içinde bir başkasının alın teri bulunmayan, hiçbir kazanç yok gibidir. İçinde bir başkasının hakkı olmayan kazanç, beraberinde vicdan huzurunu da getirir. Vicdanen huzurlu bir insan ise, çalışırken daha bir aşk ve şevkle çalışır.

2. İnsanlar bir konuda anlaşmazlığa vardıklarını kendi aralarını bulacak bir hakime gidebilirler. Hakim, her iki tarafı da dinlemeli ve her zaman haklının hakkını hak ettiği ölçüde vermelidir.
Sayı: 246
Bölüm: Kıssadan Hisse

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=24&hn=5946
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (1) :: Yorum yaz!27/8/2007

Beyazid-i Bistâmi: Marifeti neyle buldun?

Beyazid-i Bistâmi: Marifeti neyle buldun?
Adı Tayfur bin İsa’dır. Memleketi Bistam’da ilim öğrendi. Otuz yıl kadar Suriye ve Şam’da bulundu, ilimle uğraştı, çevresini aydınlattı. (136/753 -231/845) Bistam’da medfundur. Beyazid-i Bistami Hazretleri’ne sordular:

Marifeti neyle buldun?

* “Aç karın ve çıplak bedenle.” diye cevap verdi.

Açlığı niçin bu kadar övüyorsun diyenlere:

* “Eğer Firavun aç olsaydı ilahlık iddiasında bulunmazdı.” dedi.

* Kendisinden öğüt isteyen birisine: “Kötü huylu birisiyle arkadaşlık ettiğin zaman onun kötü huyunu kendinin iyi huyu say. Böylece esenlik içinde olursun. Sana bir şey ikram edildiğinde önce Allah’a şükret, sonra ikramı yapana teşekkür et. Zira sana o ikramı ulaştıran ve o kulun kalbini yumuşatan Allah’tır. Bir belaya uğradığında hemen aczini itiraf ederek Allah’tan yardım dile. O’nun yardımı olmadan hiçbir belaya sabır mümkün olmaz.”

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5925
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (1) :: Yorum yaz!19/8/2007

Hiç düşündünüz mü? Anlaşan, anlaştıran insan mısınız?

Hiç düşündünüz mü? Anlaşan, anlaştıran insan mısınız?
Kâmil, olgun mü’min, anlaşmazlığa düştüğü yerde, dayatmayla, inatla iş yapmaz. Fanatiklik ve körükörüne inat bir mü’minin vasfı değildir. Mü’min, muhataplarıyla doğru ve helal yoldan anlaşmaya çalışır.

Size bir soru: Evde ve sokakta kendi görüşümüzü kabul ettirmek için olanca ısrarımızla direniyor muyuz? Yoksa, bizim görüşümüzün kabul görmediği yerlerde yine de bir anlaşma yolu arıyor, bir uyumlu insan örneği verme gereğine inanıyor muyuz? Yani eninde sonunda anlaşan-anlaştıran insan olmayı tercih ediyor muyuz? Böyle bir uyum ölçümüz var mı bizim?

- Bence, anlaşmazlıklara maruz kaldığımız yerlerde inanmış insanlara mahsus uyum ölçümüz vardır bizim. Hem de bu uyum ölçüsünü Peygamberimiz vermiştir bizlere. Kitaplık çaptaki tek cümlelik hadisinde şöyle buyurmuştur Efendimiz:

- ‘Mümin, anlaşan, anlaştıran insandır!..’ Evet, kamil ve olgun mümin, anlaşmazlığa düştüğü yerlerde dayatmayı, inadı tercih etmez. Fanatik ve iddiacı biri görüntüsü vermeye yönelmez. Ne pahasına olursa olsun kendi dediğini kabul ettirme inadını sürdürmez..

- Ya ne yapar? Fedakârlıkla da olsa muhataplarla anlaşmayı, anlaştırmayı, işi tatlıya bağlamayı, helalleşerek halletmeyi esas alır. Çünkü kendisi mümindir. Mümin ise Efendimiz’in tarifiyle:

- Kendisi anlaşan, başkalarını da anlaştıran adam, demektir. İnanmış insanın vazgeçilmez uyum özelliği ve güzelliğidir bu anlaşma ve anlaştırma vasfı..

Olgun müminin sevimli yanını böyle tarif eden Efendimiz, sevimsiz yanını da hadisin devamında şöyle ifade buyurmuştur: “Anlaşmayan ve anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur!” Evet, anlaşmayan, anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur.

Sözü daha fazla uzatmadan Efendimiz’in (sas) iki mümin arasındaki bir anlaşmazlığı nasıl anlaştırarak tatlıya bağladığına bakalım..

Sahabenin ileri gelenlerinden Kab bin Malik ile İbni ebi Hadred, Mescid-i Saadet’e namaza gelmişlerdi. Ancak Kab’ın ötekinde alacağı vardı. Hazır yan yana gelmişken Kaab, alacağı parasını istedi. Borçlu da henüz eksiğini tamamlayamadığından hemen veremeyeceğini ifade etti. Derken gürültü Resulüllah’ın hanesinden duyulacak kadar yükseldi. Evinin mescide bakan penceresinden perdeyi kaldırarak boynunu uzatıp iki tarafa da bakan Resulüllah, iki mümin arasında bir alacak verecek anlaşmazlığı olduğunu anladı. Müminler arasındaki anlaşmazlıklar müminlere mahsus şekilde mutlaka bir anlaşma anlaştırma ile sonuçlanmalıydı. Bu, kamil müminin vasfıydı. Bunun için de gücü yeten tarafın birazcık fedakârlığı gerekirdi. Bu yüzden Efendimiz, alacaklı olan Kab bin Malik’e, sağ elinin şehadet parmağını yukarıya doğru dikerek ortasından bölme işareti yaptıktan sonra, ‘Alacağının yarısını bağışla, sen bunu yapabilirsin, durumun böyle bir fedakârlığa müsaittir.’ tavsiyesinde bulundu. Kab, kamil müminin vasfını bildiğinden anlaşmaz mümin durumuna düşmek istemiyordu. Hemen cevap verdi:

- Başım gözüm üstüne ya Resulallah. Alacağımın yarısını bağışlayarak anlaşan mümin olmayı tercih ediyorum!

Bundan sonra da borçlu İbni ebi Hadred’e işaret eden Efendimiz; “Kalk git, sen de kalan borcunu getirip hemen öde. Senin de buna gücün yeter artık”, buyurdu.

- Hemen ödüyorum ya Resulallah, bu kadarını zaten hazırlamıştım, anlaşmaz mümin durumuna düşmekten Allah’a sığınırım, dedi. Böylece gürültülü bir anlaşmazlık, anında sakin bir anlaşmayla sona erdi.

Efendimiz buyurdu ki: - “Mümin anlaşan, anlaştıran insandır.” Arkasından da ekledi:

- Anlaşmayan, anlaştırmak için gayret göstermeyen müminde hayır yoktur! Bunu böyle bilin!

- Ne dersiniz, evde ve sokakta biz ne haldeyiz?. Anlaşan, anlaştıran mümin örneği mi veriyoruz? Yoksa aksiliklerin ve inatçılığın numunesini mi teşkil ediyoruz? Bir düşünsek, nefs muhasebesi yapsak mı?
Sayı: 245
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5931
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (1) :: Yorum yaz!18/8/2007

Bir annenin teslimiyeti

Bir annenin teslimiyeti
İlk eşi Hz. Sâre’den çocuğu olmayan Hz. İbrahim, daha sonra Hz. Hacer’le evlenir. Hz. Hacer validemizden Hz. İsmail dünyaya gelir. Hz. Sare validemiz bu doğuma çok sevinir, ancak zamanla kadınlık hislerine hakim olamaz ve kıskançlık göstermeye başlar. Aklı bu yersiz kıskançlığa hayır diyorsa da hisleri buna isyan ediyordu. Bu sebeple Hz. İbrahim’in evinde her geçen gün huzursuzluk daha da artmaya başlamıştı.

Hz. İbrahim (aleyhisselam) ilahi emir üzerine Hacer validemizi ve henüz emzikten kesilmemiş olan oğlu Hz. İsmail’i yanına alarak yola çıkar. Bu göçün zâhirî sebebi Hz. İbrahim’in iki eşi arasındaki kıskançlık olsa da, aslında, o mahzun anne ve masum bebek kaderin hükmüne boyun eğmeli; asırlar sonra gelecek “insanlık ağacının en kıymetli meyvesi”ne zemin hazırlamak için hicret etmeliydi. Uzun bir yolculuktan sonra nihâyet Mekke’ye varırlar. O günün Mekke’si, etrafı yanık dağlar ve kara çehreli kayalıklarla çevrili, kalblere ürperti veren, ekin bitmez, kervan geçmez bir vadiydi. Orada ne içecek bir su, ne de kendisinden su istenecek bir canlı vardı.

Hakk’ın Halîl’i, sadece bir kırba ve birkaç hurma vererek, bu iki muhaciri bomboş vadinin ortasına bırakmış, gönlünü kavuran bir hicran ve yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla Şam’a gitmek üzere oradan ayrılmıştı. Geri dönüp ardına bakmaktan bile kaçınıyor, hızlı adımlarla bir an önce gözden kaybolmak istiyordu. Hazreti Hacer, birkaç defa “İbrahim!..” diye seslense de, o cevap verememiş; merhamet ve şefkatinden dolayı emre muhalif davranmaktan, hayatının neşesi bu iki insanı böyle bırakıp gidememekten korkmuştu. Ciğeri yanan mahzun kadın, iç çekişlerine mani olabildiği bir an, son bir kez daha,

- Ey İbrahim, bizi kime bırakıyorsun!.. Yoksa bu, Allah’ın emri mi? deyince, o Yüce Nebî yine arkasına dönmeden,

- Evet, bu Rabbimizin emri, diyebilmişti. Ve o andan sonra artık Hacer gözyaşlarına “dur” emrini vermiş,

- Git ey İbrahim! Bu madem Allah’ın emri, O bizi zayi etmeyecek, yalnız bırakmayacaktır, diye seslenmişti.

Bu kavruk, kupkuru, haşin dağların, katılaşmış lavların ortasında, uzak vadinin derinliklerinde yalnız bir çocuk ve çaresiz bir kadın. Susuz, kimsesiz, barınaksız nasıl olacak?!. Yaşamak için su gerekir; bebek süt, insan yârân, kadın kollayıcı, anne hâmî, yalnız dost, güçsüz yardımcı ister!.. Fakat emir, O’nun emri değil mi? O istemedi mi hicreti; O’nun muradı değil mi ayrılıklar, geçici yalnızlıklar? Öyleyse, tevekkül, mutlak tevekkül gerekirdi.

Cenab-ı Hakk’ın çağrısına cevâben göçe katlanan Hz. Hacer, kendini O’na teslim eder. Şehirden, hayatın içinden ayrılarak bu susuz, ıssız, çorak vadiye yerleşmeye de O’nun emri olduğu için katlanacaktır. O katıksız bir tevekkül ve iman gücüyle bütün ince hesapları, kuru mantığı bir tarafa bırakmış ve yalnızca Yaratan’ına sarılmıştır. O’nu sevmiş, gönlünü bütünüyle O’na vermiş ve sadece O’na dayanmıştır.

Fakat Hz. Hacer, açlıktan ağlayan bebeğinin yanında mucize bekleye bekleye oturup durmaz. Tevekkülü, boş ve gayretsiz bekleme olarak anlamaz. Yavrusunu Allah’a emanet eder; kendisi de Allah’a derin itimad duygusuyla doğrulur; Safâ-Merve arasında koşmaya, çırpınmaya durur. Ve Hz. Hacer’in hiç ummadığı bir anda, hiç beklemediği bir yerden niyazın gücü ve Allah’ın rahmetiyle ilâhî lütuf gelir. İsmail’in ayaklarının önünde melek kanadıyla açılan öteler kaynaklı arktan su fışkırmaktadır. Taştan doğan hayat kaynağı tatlı pınar öyle gür akmaktadır ki; sevinç ve şükür çığlığı koparan bahtiyar anne “zem zem!” diye bağırmak zorunda kalır. Rivayetlere göre, “zem zem” o günkü dilde “dur dur” demektir.

Hz. Hacer validemiz, zemzem sayesinde hem susuzluğunu hem de açlığını gidermiş; bebeğine de süt emzirip onu büyütmeye başlamıştır. Çok geçmeden, Allah Teâlâ, Yemenli Cürhüm kabilesinden bir yolcu kafilesini Kâbe’nin bulunduğu yöne sevk etmiştir. Zemzem’i gören yolcular, burayı yurt edinmeye karar vermiş; böylece Hacer validemizin ve Hazreti İsmail’in yalnızlıkları da sona ermiştir. (Buhari, 3184; Beyhaki, 9153)


Hikayeden çıkarılacak bazı dersler

1. İnsan, Allah’ın emirlerini her şeye rağmen O’nun emri olduğu için katlanmalı ve teslim olmalıdır. O’nu sevmeli, gönlünü bütünüyle O’na vermeli ve sadece O’na dayanmalıdır.

2. Tevekkül boş ve gayretsiz bir bekleme demek değildir. Bir insan hangi şartlarda olursa olsun sebepler planında gereken ne ise onu yaptıktan sonra tevekküle sığınmalıdır. Bu, Allah’ın bir kanunudur.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=5&hn=5939
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!18/8/2007
Sayfa Toplam:11
| Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||