Aslında bambaşka inanç vadilerinde geziyordu. Bir Türk’le evlenebilmek için kalben kabul etmese de Müslüman olmuştu. Eşine kendi inancını teklif etmeyi düşündüğü bir dönemde bir pikniğe gitti ve hayatının tüm akışı değişiverdi.
Yaz mevsimi, havaların ısınması; günlerin uzaması ve bol bol güneş depolamanın yanı sıra, çeşitli etkinliklere imza atmanın da müsait zeminini oluşturur. Piknik bunlardan birisidir... Piknik aslında, kâinatın o büyüleyici güzellikleriyle insanları el ele buluşturan ve iç içe kaynaştıran platformun da adıdır.
Almanya’da bir yaz günüydü... Arkadaşlarla bir hafta sonu piknik vesilesiyle bir araya gelerek toplanmıştık. O gün mükemmel bir piknik için aranan tüm şartlar da hazırdı. Sabahın erken saatlerinde arabalarla yollara düşmüş piknik yapacağımız o harika mekâna gelmiştik. Almanya’nın meşhur kara ormanlarının çok sık görüldüğü bir eyalette oturmuş olmamızın avantajını soluyorduk adeta. Piknik yerimiz, tek cümleyle ifade edilecek olursa, usta ressamların tablolarına manzara olacak kadar tabii güzelliklere sahip ve harikaydı...
Film gibi bir hayatın eşiğinde emekleyen bizlerin piknikteki mutluluğu ve sevinci her halimizden belli oluyordu. Çocuklar parkta oyuna dalmış; hanımları kahvaltı hazırlıkları sarmış; beyefendilerden bir kısmı çocuklara iştirak etmiş onlarla oyuna koşarlarken, bir kısmı da hanımlarına yardımcı oluyor. Öte yanda ise kucağında küçük çocukla havuzun kenarındaki banklara kurulmuş, sohbeti koyulaştıranlar da vardı...
Aramıza, uzaktan taşınmış bir aile de katılmıştı. Havuzun başında, ilk defa karşılaştığımız bu beyefendiyle tanıştık. Hanımı Türk; kendisi Türkiye’ye komşu ülkelerden birinin vatandaşı. Türkçe’yi az biliyor. Türkçe’nin yetmediği yerlerde ise sohbeti hemen Almancaya kaydırıyor, konuşmaya devam ediyorduk. Hanımıyla dokuz yıldır evli olduğunu ve yedi kez Türkiye’ye gittiğini ve çok beğendiğini anlattı. Biz de tabii dinlerken, böyle bir enişteye sahip olmanın onur ve gururuyla mest olmuştuk... Bu esnada sofra hazırlanmış; kahvaltıya çağrılmıştık.
Sabahın serinliği.. ağaçların gölgesi altında; dağın yamacından kasabayı ve çevredeki ormanla kaplı alanları seyrederek, güle eğlene sohbetler eşliğinde kahvaltımızı bitirdik. Arkadaşlar ‘Enişte’ beyle yakından ilgileniyor; yabancılık çekmemesi için özen gösteriyorlardı. Bir ara gölün etrafını dolaşırken, enişteyle yalnız kalmıştık. Çeşitli konular üzerinde konuşa konuşa gölün etrafında daire çizmeye devam ediyorduk...
Bir ara mevzu, nasıl olduysa, kitap okumaya odaklandı. Ben, kainat sayfasına serpiştirilmiş olan tüm varlıkların da bir kitap gibi yazılmış olduğuna, mükemmel bir yazar ve tasarımcısının olduğuna inandığımı.. gezip dolaştığımız yerlerdeki manzaralara da işaret ederek; bunlara tesadüf elinin karışacağına hiç ihtimal vermediğimi.. her şeyin yerli yerinde olduğunu, varlıklar arası dayanışma ve yardımlaşmanın arızasız işlediğini sözlerime ekleyerek devam ettim:
“Bütün bunlar bizlere bir ‘İşlettirici’nin varlığından haber vermiyor mu? Baksana, sonsuz merhametiyle her şeyi nasıl da kuşatmış! Bizi çok sevdiği şu gözler önündeki canlı tablonun tebessüm eden çehresindeki gamzesinden okunmuyor mu? Bize bu kadar değer verip yaratan ve varlık sahnesinin merkezine oturtan bizi, başıboş bırakır mı? Öldükten sonra hiç diriltmemek üzere yokluğa terk eder mi?” diyerek anlatıyor, bir yandan da bu bakış açısını bizlere veren büyüklerimizi kalbimden hayırla yâd ediyordum. Enişte beyimiz de beni pür dikkat dinliyordu.
***
NİÇİN SUSTUNUZ, DEVAM EDİN LÜTFEN
Belki sıkılmıştır diye düşünüp biraz ara vermiştim ki, sessizliğin farkına varan enişte bey birden, “Niçin sustunuz? Lütfen devam eder misiniz?” dedi. Ben ise, “Efendim, biraz da siz anlatın ben dinleyeyim!” demekle çok konuştuğumu ve biraz da kendilerini dinlemek istediğimi ima ettim. Enişte konuşmaya başlayınca anladım ki, anlattığım konular onu gerçekten de çok etkilemişti. Müsaade isteyerek; ‘Var oluşumuzun sırlarıyla’ alakalı sorular sormaya başlamış olması bana, çölde yana yakıla su arayan bir insanın misalini hatırlatmıştı... Beni fark edince de kendisini sulak bir vahada bulmuş gibi, susuzluğunu dindirmenin yollarını araştıran enişte, eline uzatılan kâseyi dahi bekleme tahammülü göstermeden testiyi başına dikmişti. Tam neler olduğunu ilk etapta anlamamıştım; ama enişte de bir garipliğin olduğu her halinden belli oluyordu...
Akşam güneşi ise yeni bir günün muştusuna sarılıp ziyasını da başına çekerek bize veda ediyordu. Güneşi ufuktan çeken kudret ne kadar vefalıydı. Hassas ve ince ruhları ilhamla coşturacak kızıllıkları da ihmal etmemişti... Gökyüzünün eşsiz manzarası altında eve dönme hazırlıklarını istemeyerek başlatmıştık. Sıra işin en zor tarafı; vedalaşmaya gelmişti. Çok zor oldu; ama ‘en yakın gelecekte tekrar piknik’ sözünü alarak ayrıldık. Enişte beyle vedalaşırken bana, “Sizi evinizde ziyaret edebilir miyiz?” dedi. Ben de, “Çok memnun olurum!” diyerek karşılıklı adres ve telefonları yazdıktan sonra arabalara binerek o güzel hatıraların renkli kareleri belleklerimizde, evin yolunu tutmuştuk...
Aradan iki gün geçmişti. Akşam evde telefon çaldı. Çocuklar telefonu bana uzattılar. Sesinden bizim enişte bey olduğunu anlamıştım. Birazdan bize gelmek istediklerini ve müsait olup olmadığımızı sormak için aramıştı. Ben de, “Bekliyoruz!” dedim ve yarım saat sonra kapının zili çaldı.
***
ASLINDA BAŞKA DİNE İNANIYORMUŞ
Çaylarımızı yudumlarken enişte, piknikte kendisine “tevhid”le ilgili aktardığım şeylerden çok etkilendiğini söyledi. Tevhid inancının insan ve kâinat için önemini anladığını ve şimdiye kadar da böyle konularla hiç ilgilenmediğini itiraf etti. Hayatının kalan bundan sonraki bölümünü ise yaratılış gayesine uygun şekillendirmek istediğini ve kendisine yardımcı olmamızı rica etti. Tam o esnada bizim duvardaki asılı ezanlı saat; akşam namazının ezanını okumaya başladı. Bitirince de bizim delikanlılarla namaza durduk. Enişte bey bizi izliyordu. Namaz bitince sormak istediği soruları bir bir sordu ve ben de bildiğim kadarıyla izah etmeye çalıştım. Aradan saatler geçmiş olmasına rağmen enişte sanki, ‘yok mu daha?’ dercesine sohbetin bitmesini istemiyordu. Vakit de bir hayli ilerlemişti. En nihayet enişte beyimiz, hafta sonunda kendi evlerine gelmemiz konusunda garanti aldıktan sonra ayrıldılar. Beklenen hafta sonu gelmişti... Eniştenin evinde akşam sofrasında; yemekteyiz. Daha evden içeri adımımı atıp, enişteyi karşımda görür görmez sanki, her an boşalmaya hazır yağmur yüklü kocaman bir bulut parçası haline gelmiş olduğunu fark etmiştim... Çok heyecanlı, sevinçli ve duygu yüklü olduğu her tarafından okunuyordu. Çayımızı içerken konuya da girmiştik. Enişte beyin bizlere anlatmak istediği çok şeylerin olduğunu anlamıştım. Ben fazla bir şey demeden sözü enişte beye bıraktım...
Enişte, “Efendim, her şeyden önce size teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca artık bazı gerçekleri anlatmanın zamanının geldiğini düşünüyorum... Gerçi evlenirken, eşimin ailesinin tepkisini üzerime çekmemek için Müslüman olduğumu söylemiştim. Ama sizlerle piknikte tanışıncaya kadar bir başka dine mensuptum.” dedi.
***
BENİ İHYA ETTİNİZ, GÖZÜM AÇILDI
Ben de “Enişte Bey, biz insanlarla olan ilişkilerimizde, insanların dinlerine; ırklarına ve dillerine bakmıyoruz. Tek kriterimiz; Allah’ın kulu olmamızdır. O, hepimizin yaratıcısı ve sahibi değil mi? Severken de; nefret ederken de yine ölçümüz Allah’tır.” dedim.
Enişte bey tebessüm ederek, “Efendim, ben öyle olduğunu ancak sizlerin arasına katılınca anladım. Bugün ise Müslümanlığı kesin kabul etme aşamasında bulunuyorum. Geçenlerde sizden ayrılıp da eve gelince, işyerini aradım ve bir hafta izine ayrıldım. O gün bugündür bana vermiş olduğunuz bilgiler ve kitapların çerçevesinde ve başka kaynaklara da müracaat ederek araştırdım. Engin anlayışınız, engin hoşgörünüz ve müsamahanızın temeli olan kaynaklarınıza inince, diğer semavi dinlerle İslam arasındaki farkı anlama imkânı buldum. Gözüm açıldı.. gönlüm huzura gark oldu. Beni, Allah’ın izniyle, ihya ettiniz.” dedi. Hüzünlenmişti. Daha sonra başını kaldırdı ve gözünü gözüme dikerek bana, “Ben namaz kılmak istiyorum! BANA NAMAZ KILMAYI ÖĞRETİR MİSİN?” dedi.
İnsanın bir sağı bir de solu vardır. Yaratılışta insan bu iki yanın ortasında dimdik durur. Bu duruş, insanın yaratılıştaki dengeli duruşudur. Bir yana meylederse dengesini bozmuş, normalini değiştirmiş demektir. Doğru bir yürüyüş beklenemez böyle dengesini bozmuş insandan... Onun için insanda esas olan duruş, hep ortadaki dimdik duruştur.
Ancak dengeli durmayı esas alan insanın bazen ayağı da kayabilir, dengesini bozabilir, hatta sürçüp düşebilir de... Böyle düşüşlerde mühim olan, “Ben düştüm, artık ayağa kalkamam.” demeyip hemen toparlanıp ayağa kalkmak, dengesini yine kurup yoluna devam etmektir... Bu takdirde düşmenin sonucunda fazla tehlike de yoktur. Kalkıp kıble istikametli yoluna devam etmek söz konusudur çünkü... Tehlike nerede? Tehlike şuradadır:
- Eyvah, ben dengemi kaybedip düştüm, ayağa kalkmam imkansız, hatta benden istikametli adam olmaz artık.. diye vesveseye kapılarak hedefine doğru yürüme azim ve aşkını kaybetmek!..
Maalesef, böylesine günah sürçmelerinden sonra kapıldığı vesvesenin etkisinde kalarak dengesini bozup yoluna devam etme azim ve aşkını kaybedenler de vardır.
Halbuki Efendimiz (sas), sürçerek günah çukuruna düşenlerin tekrar dengelerini bulup yollarına devam etmelerini temin için buyurmuş ki:
- İnsanlar mutlaka hata yaparlar. (Yani sürçüp düşebilirler.) Ancak hata yapanların hepsi de şerli insan değildir! Hata yapanların da hayırlısı vardır...
‘Kimdir hata yapanların hayırlısı ya Resulallah?’ diye sorulunca...
- Hatalarından sonra tövbe ederek aynı azim ve aşkla yollarına devam edenler!.. buyurmuştur.
Demek ki insan bazen bilmeden, bazen de nefsine uyarak hata yapabilir, bu her şeyin mahvolması manasına gelmez, ümidin kesilmesini gerektirmez.
Çünkü hatasından dolayı pişmanlık duyup da dinî hayat ve İslamî hizmetlerine yine devam edenler, Efendimiz (sas)’in ifadesiyle, hata yapanların hayırlısıdırlar. Yeter ki, hatadan sonra ciddi şekilde üzüntü duyup pişmanlık hissetsin. Düştüğü yerde, benden adam olmaz artık, demeden kalkıp İslamî hayatına ve hizmetine aynı azim ve aşkla devam etsin.
Bir adam, Hz. Ali efendimize gelir:
- Ben hatalarla mahvoldum, ne olacak halim? diye ümitsiz şekilde sızlanır.
İmam-ı Ali efendimiz de:
- Mahvolacak zamana daha gelmedik, tövbe kapısı henüz kapanmamıştır, tövbe et, yoluna devam et, der. Ümitsiz adam:
- Benim günahım öylesine büyük ki, tövbe ile affa uğrayacak gibi değildir, der.
İmam-ı Ali efendimiz de:
- Hiç düşündün mü, senin günahın mı büyük, yoksa Rabb’imizin affı mı? diye sorar.
Adam duraklar, düşünür, ‘Elbette Rabb’imin rahmeti...’ der.
Bunun üzerine Hazreti Ali efendimiz taşı gediğine koyar:
- Öyle ise der, rahmeti senin günahından büyük olan Rabb’imizin affından ümidini kesme de tövbe edip kıble istikametli yoluna devam et. Adam yine sorar:
- Ne zamana kadar bu tevbe?..
Kitaplık çaptaki cevap şöyledir:
- Tövbe ettiğin günahı terk edinceye kadar!..
Demek ki, bazen sürçüp düşmek insanlığımızın icabıdır. Ancak düştüğü yerde ümitsizliğe kapılıp kalmak insanlığın icabı değil, şeytana tabi olmanın gereğidir.
Bütün bunlardan sonra yazımızın başlığına dönerek şimdi sorabilir miyiz?
- Nasılsınız, sürçme ve düşmelerden sonra hemen kalkıp kıble istikametli yolunuza devam etme azim ve aşkınız tamam mı? Yoksa vesvese hâlâ devam mı ediyor?
Geçmiş zamanın birinde bir adam, bir çiftlik evi yapmaya karar verdi. Bunun için güzel bir yer aradı ve aradığı yeri sonunda buldu. Araziyi sahibinden satın aldı. Hemen işe koyuldu. Önce kendine güzel bir ev, daha sonra hayvanları için bir barınak yaptı. Geri kalan arazi üzerine ise meyve ağaçları dikmeye başladı.
Bir gün arazide çalışırken kazmasının ucuna sert bir cisim takıldı. İçinden, “sert bir kaya parçası olmalı” diye düşündü. Ancak biraz daha kazdığında bir de ne görsün! Bir küp altın. Küpü bulunduğu yerden dikkatlice çıkardı. İçinden şunu geçirdi:
- Ben bu araziyi satın aldım; ama içindekileri satın almadım. Bu altınlar arazinin benden önceki sahibinin olmalı. En iyisi ben bu küpü ona teslim edeyim.
Adam hemen araziyi aldığı adamın yanına gittti ve durumu anlattı. Bu altın küpünü adama teslim etti. Adamı dikkatlice dinleyen arazinin eski sahibi şöyle dedi:
- Kardeşim, ben bu araziyi sana içindekileriyle beraber sattım. Bu altın küpü benim değil, senin. Çünkü arazi şu anda sana ait.
Karşı taraftaki adam ise altınları kendisinin alamayacağını söylüyordu. Aralarındaki bu anlaşmazlık uzayınca hakime gitmeye karar verdiler.
Mahkemeye vardıklarında durumu hakime arz ettiler. Hakim öncelikle toplumda böylesi insanların yaşadığı için Rabbine şükretti ve ardından her iki adama da bekâr çocuklarının olup olmadığını sordu. Adamlar şaşırmıştı. Konunun bekâr çocuklarla ne ilgisi olabilirdi ki?
Araziyi satın alan adam,
- Benim bir oğlum var, dedi.
Diğer adam ise,
- Benim de bir kızım var hakim bey dedi. Bunun üzerine hakim sözlerine şöyle devam etti:
- Efendiler! Sizin hakkınızda verdiğim hüküm şu: Çocuklarınızı birbiriyle evlendirin. Bu altınların bir kısmını da onlara düğün masrafları ve düğün hediyesi olarak harcayın. Bir kısmını kendi ihtiyaçlarınız için, geri kalan kısmını da Allah yolunda hizmette kullanın.
Her iki taraf da haklarında böyle bir kararın verileceğini akıllarının ucundan geçirmiyorlardı. Ancak bu karardan iki taraf da oldukça memnun kaldı. Çünkü bu sayede hem aralarındaki ihtilaf çözülmüş hem de akraba olmuşlardı. (Buhari, 3285; Müslim, 1721)
Hikâyeden çıkarılacak bazı dersler
1. İnsan, kul hakkı mevzuunda olabildiğine hassas olmalı. Meşru olmayan her türlü kazanç ancak hasâret getirir. Vücudunun her zerresi haramdan müteşekkil insanların meydana getirdiği toplum hiçbir zaman Cenab-ı Hakk’ın rahmetine liyakat kazanamaz. Bir toplum, kendini değiştirmedikçe de Cenab-ı Hakk onları değiştirmez. Durup dururken aziz bir cemaatı Allah zelil etmez, zelil ettiğini de aziz hale getirmez.
Allah Rasûlü, üzerinde kul hakkıyla musalla taşına yatırılmış bir insanın namazını kılmamıştır. Zira kul hakkıyla giden kendisine rahmetle dua edilme liyakatından mahrumdur. Kul hakkı hangi yol ve ne suretle geçerse geçsin insanın helakine sabep olur. Ahirete kul hakkıyla gidenlerin durumu çok zordur.
İslam, kul hakkına büyük önem vermiştir. Herkesin hesap endişesiyle titrediği kıyamet gününde, hiçbir suale tabi tutulmadan cennete girecek olan şehidin bile hesap vereceği tek husus, “kul hakkı”dır. Onun için her mü’min, üzerinde başkasına ait bir hak varken ölmekten şiddetle kaçınır. Böyle bir inanç, insana kendi kazancına başkalarını ortak etme hasletini de kazandırır. Zira içinde bir başkasının alın teri bulunmayan, hiçbir kazanç yok gibidir. İçinde bir başkasının hakkı olmayan kazanç, beraberinde vicdan huzurunu da getirir. Vicdanen huzurlu bir insan ise, çalışırken daha bir aşk ve şevkle çalışır.
2. İnsanlar bir konuda anlaşmazlığa vardıklarını kendi aralarını bulacak bir hakime gidebilirler. Hakim, her iki tarafı da dinlemeli ve her zaman haklının hakkını hak ettiği ölçüde vermelidir.
Adı Tayfur bin İsa’dır. Memleketi Bistam’da ilim öğrendi. Otuz yıl kadar Suriye ve Şam’da bulundu, ilimle uğraştı, çevresini aydınlattı. (136/753 -231/845) Bistam’da medfundur. Beyazid-i Bistami Hazretleri’ne sordular:
Marifeti neyle buldun?
* “Aç karın ve çıplak bedenle.” diye cevap verdi.
Açlığı niçin bu kadar övüyorsun diyenlere:
* “Eğer Firavun aç olsaydı ilahlık iddiasında bulunmazdı.” dedi.
* Kendisinden öğüt isteyen birisine: “Kötü huylu birisiyle arkadaşlık ettiğin zaman onun kötü huyunu kendinin iyi huyu say. Böylece esenlik içinde olursun. Sana bir şey ikram edildiğinde önce Allah’a şükret, sonra ikramı yapana teşekkür et. Zira sana o ikramı ulaştıran ve o kulun kalbini yumuşatan Allah’tır. Bir belaya uğradığında hemen aczini itiraf ederek Allah’tan yardım dile. O’nun yardımı olmadan hiçbir belaya sabır mümkün olmaz.”
Kâmil, olgun mü’min, anlaşmazlığa düştüğü yerde, dayatmayla, inatla iş yapmaz. Fanatiklik ve körükörüne inat bir mü’minin vasfı değildir. Mü’min, muhataplarıyla doğru ve helal yoldan anlaşmaya çalışır.
Size bir soru: Evde ve sokakta kendi görüşümüzü kabul ettirmek için olanca ısrarımızla direniyor muyuz? Yoksa, bizim görüşümüzün kabul görmediği yerlerde yine de bir anlaşma yolu arıyor, bir uyumlu insan örneği verme gereğine inanıyor muyuz? Yani eninde sonunda anlaşan-anlaştıran insan olmayı tercih ediyor muyuz? Böyle bir uyum ölçümüz var mı bizim?
- Bence, anlaşmazlıklara maruz kaldığımız yerlerde inanmış insanlara mahsus uyum ölçümüz vardır bizim. Hem de bu uyum ölçüsünü Peygamberimiz vermiştir bizlere. Kitaplık çaptaki tek cümlelik hadisinde şöyle buyurmuştur Efendimiz:
- ‘Mümin, anlaşan, anlaştıran insandır!..’ Evet, kamil ve olgun mümin, anlaşmazlığa düştüğü yerlerde dayatmayı, inadı tercih etmez. Fanatik ve iddiacı biri görüntüsü vermeye yönelmez. Ne pahasına olursa olsun kendi dediğini kabul ettirme inadını sürdürmez..
- Ya ne yapar? Fedakârlıkla da olsa muhataplarla anlaşmayı, anlaştırmayı, işi tatlıya bağlamayı, helalleşerek halletmeyi esas alır. Çünkü kendisi mümindir. Mümin ise Efendimiz’in tarifiyle:
- Kendisi anlaşan, başkalarını da anlaştıran adam, demektir. İnanmış insanın vazgeçilmez uyum özelliği ve güzelliğidir bu anlaşma ve anlaştırma vasfı..
Olgun müminin sevimli yanını böyle tarif eden Efendimiz, sevimsiz yanını da hadisin devamında şöyle ifade buyurmuştur: “Anlaşmayan ve anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur!” Evet, anlaşmayan, anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur.
Sözü daha fazla uzatmadan Efendimiz’in (sas) iki mümin arasındaki bir anlaşmazlığı nasıl anlaştırarak tatlıya bağladığına bakalım..
Sahabenin ileri gelenlerinden Kab bin Malik ile İbni ebi Hadred, Mescid-i Saadet’e namaza gelmişlerdi. Ancak Kab’ın ötekinde alacağı vardı. Hazır yan yana gelmişken Kaab, alacağı parasını istedi. Borçlu da henüz eksiğini tamamlayamadığından hemen veremeyeceğini ifade etti. Derken gürültü Resulüllah’ın hanesinden duyulacak kadar yükseldi. Evinin mescide bakan penceresinden perdeyi kaldırarak boynunu uzatıp iki tarafa da bakan Resulüllah, iki mümin arasında bir alacak verecek anlaşmazlığı olduğunu anladı. Müminler arasındaki anlaşmazlıklar müminlere mahsus şekilde mutlaka bir anlaşma anlaştırma ile sonuçlanmalıydı. Bu, kamil müminin vasfıydı. Bunun için de gücü yeten tarafın birazcık fedakârlığı gerekirdi. Bu yüzden Efendimiz, alacaklı olan Kab bin Malik’e, sağ elinin şehadet parmağını yukarıya doğru dikerek ortasından bölme işareti yaptıktan sonra, ‘Alacağının yarısını bağışla, sen bunu yapabilirsin, durumun böyle bir fedakârlığa müsaittir.’ tavsiyesinde bulundu. Kab, kamil müminin vasfını bildiğinden anlaşmaz mümin durumuna düşmek istemiyordu. Hemen cevap verdi:
- Başım gözüm üstüne ya Resulallah. Alacağımın yarısını bağışlayarak anlaşan mümin olmayı tercih ediyorum!
Bundan sonra da borçlu İbni ebi Hadred’e işaret eden Efendimiz; “Kalk git, sen de kalan borcunu getirip hemen öde. Senin de buna gücün yeter artık”, buyurdu.
- Hemen ödüyorum ya Resulallah, bu kadarını zaten hazırlamıştım, anlaşmaz mümin durumuna düşmekten Allah’a sığınırım, dedi. Böylece gürültülü bir anlaşmazlık, anında sakin bir anlaşmayla sona erdi.
- Anlaşmayan, anlaştırmak için gayret göstermeyen müminde hayır yoktur! Bunu böyle bilin!
- Ne dersiniz, evde ve sokakta biz ne haldeyiz?. Anlaşan, anlaştıran mümin örneği mi veriyoruz? Yoksa aksiliklerin ve inatçılığın numunesini mi teşkil ediyoruz? Bir düşünsek, nefs muhasebesi yapsak mı?
İlk eşi Hz. Sâre’den çocuğu olmayan Hz. İbrahim, daha sonra Hz. Hacer’le evlenir. Hz. Hacer validemizden Hz. İsmail dünyaya gelir. Hz. Sare validemiz bu doğuma çok sevinir, ancak zamanla kadınlık hislerine hakim olamaz ve kıskançlık göstermeye başlar. Aklı bu yersiz kıskançlığa hayır diyorsa da hisleri buna isyan ediyordu. Bu sebeple Hz. İbrahim’in evinde her geçen gün huzursuzluk daha da artmaya başlamıştı.
Hz. İbrahim (aleyhisselam) ilahi emir üzerine Hacer validemizi ve henüz emzikten kesilmemiş olan oğlu Hz. İsmail’i yanına alarak yola çıkar. Bu göçün zâhirî sebebi Hz. İbrahim’in iki eşi arasındaki kıskançlık olsa da, aslında, o mahzun anne ve masum bebek kaderin hükmüne boyun eğmeli; asırlar sonra gelecek “insanlık ağacının en kıymetli meyvesi”ne zemin hazırlamak için hicret etmeliydi. Uzun bir yolculuktan sonra nihâyet Mekke’ye varırlar. O günün Mekke’si, etrafı yanık dağlar ve kara çehreli kayalıklarla çevrili, kalblere ürperti veren, ekin bitmez, kervan geçmez bir vadiydi. Orada ne içecek bir su, ne de kendisinden su istenecek bir canlı vardı.
Hakk’ın Halîl’i, sadece bir kırba ve birkaç hurma vererek, bu iki muhaciri bomboş vadinin ortasına bırakmış, gönlünü kavuran bir hicran ve yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla Şam’a gitmek üzere oradan ayrılmıştı. Geri dönüp ardına bakmaktan bile kaçınıyor, hızlı adımlarla bir an önce gözden kaybolmak istiyordu. Hazreti Hacer, birkaç defa “İbrahim!..” diye seslense de, o cevap verememiş; merhamet ve şefkatinden dolayı emre muhalif davranmaktan, hayatının neşesi bu iki insanı böyle bırakıp gidememekten korkmuştu. Ciğeri yanan mahzun kadın, iç çekişlerine mani olabildiği bir an, son bir kez daha,
- Ey İbrahim, bizi kime bırakıyorsun!.. Yoksa bu, Allah’ın emri mi? deyince, o Yüce Nebî yine arkasına dönmeden,
- Evet, bu Rabbimizin emri, diyebilmişti. Ve o andan sonra artık Hacer gözyaşlarına “dur” emrini vermiş,
- Git ey İbrahim! Bu madem Allah’ın emri, O bizi zayi etmeyecek, yalnız bırakmayacaktır, diye seslenmişti.
Bu kavruk, kupkuru, haşin dağların, katılaşmış lavların ortasında, uzak vadinin derinliklerinde yalnız bir çocuk ve çaresiz bir kadın. Susuz, kimsesiz, barınaksız nasıl olacak?!. Yaşamak için su gerekir; bebek süt, insan yârân, kadın kollayıcı, anne hâmî, yalnız dost, güçsüz yardımcı ister!.. Fakat emir, O’nun emri değil mi? O istemedi mi hicreti; O’nun muradı değil mi ayrılıklar, geçici yalnızlıklar? Öyleyse, tevekkül, mutlak tevekkül gerekirdi.
Cenab-ı Hakk’ın çağrısına cevâben göçe katlanan Hz. Hacer, kendini O’na teslim eder. Şehirden, hayatın içinden ayrılarak bu susuz, ıssız, çorak vadiye yerleşmeye de O’nun emri olduğu için katlanacaktır. O katıksız bir tevekkül ve iman gücüyle bütün ince hesapları, kuru mantığı bir tarafa bırakmış ve yalnızca Yaratan’ına sarılmıştır. O’nu sevmiş, gönlünü bütünüyle O’na vermiş ve sadece O’na dayanmıştır.
Fakat Hz. Hacer, açlıktan ağlayan bebeğinin yanında mucize bekleye bekleye oturup durmaz. Tevekkülü, boş ve gayretsiz bekleme olarak anlamaz. Yavrusunu Allah’a emanet eder; kendisi de Allah’a derin itimad duygusuyla doğrulur; Safâ-Merve arasında koşmaya, çırpınmaya durur. Ve Hz. Hacer’in hiç ummadığı bir anda, hiç beklemediği bir yerden niyazın gücü ve Allah’ın rahmetiyle ilâhî lütuf gelir. İsmail’in ayaklarının önünde melek kanadıyla açılan öteler kaynaklı arktan su fışkırmaktadır. Taştan doğan hayat kaynağı tatlı pınar öyle gür akmaktadır ki; sevinç ve şükür çığlığı koparan bahtiyar anne “zem zem!” diye bağırmak zorunda kalır. Rivayetlere göre, “zem zem” o günkü dilde “dur dur” demektir.
Hz. Hacer validemiz, zemzem sayesinde hem susuzluğunu hem de açlığını gidermiş; bebeğine de süt emzirip onu büyütmeye başlamıştır. Çok geçmeden, Allah Teâlâ, Yemenli Cürhüm kabilesinden bir yolcu kafilesini Kâbe’nin bulunduğu yöne sevk etmiştir. Zemzem’i gören yolcular, burayı yurt edinmeye karar vermiş; böylece Hacer validemizin ve Hazreti İsmail’in yalnızlıkları da sona ermiştir. (Buhari, 3184; Beyhaki, 9153)
Hikayeden çıkarılacak bazı dersler
1. İnsan, Allah’ın emirlerini her şeye rağmen O’nun emri olduğu için katlanmalı ve teslim olmalıdır. O’nu sevmeli, gönlünü bütünüyle O’na vermeli ve sadece O’na dayanmalıdır.
2. Tevekkül boş ve gayretsiz bir bekleme demek değildir. Bir insan hangi şartlarda olursa olsun sebepler planında gereken ne ise onu yaptıktan sonra tevekküle sığınmalıdır. Bu, Allah’ın bir kanunudur.
İstanbul, Tophane’de haftada bir gün öğle tatilinde yaptığımız dinî sohbete herkesten önce gelen ve o dinî sohbeti büyük bir dikkatle takip eden bir sohbet arkadaşımız var. Eski bir denizci. Yaman Dede gibi, Müslüman olmuş ve Mustafa ismini almış eski bir Hıristiyan Rum... Mustafa, o sohbetimiz esnasında, derin manevî âlemlere dalar gibi bir hal gösterir. Konuştuğunda en fazla üzerinde durduğu mevzu ise, ezan sesinden etkilenerek Müslüman oluşudur. Beş vakit namazını camide, cemaatle kılar. Namaz vaktinden 15-20 dakika evvel camiye gider ve sessizce ezanı bekler; ezan okunurken huşû ile dinler.
Ezan-ı Muhammedî, farz değildir; sünnettir. Fakat İslâm’ın en mühim işaretlerinden olduğu için, şahsî farzlardan daha önemlidir. Mehmet Âkif’in, TBMM’de milletvekillerinin ayakta alkışlayarak oy birliğiyle kabul ettiği İstiklal Marşı’nın en etkili beyitlerinden biri de, ezanlarla ilgili: “Bu ezanlar ki, şahadetleri dinin temeli; ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.” beytiydi. Kâinatta en yüksek hakikat: “Tevhid Hakikatı” yani Allah (c.c.)’ın varlığı ve birliğidir. Ezan, bunu ilan eder. Ondan sonra; “Nübüvvet (Peygamberlik) Hakikatı” gelir. Ezan ikinci olarak da, bunu ilan eder. İnsanın dünya ve âhiret saadetinin anahtarı, hakîki insanlığının temel özelliği olan İslâm imanının giriş kapısı, parolası olan kelimelerle başlar ezan... Ve, bu imanın en mühim gereği olan, namaza davet cümleleriyle de devam eder. Ezan, insanın maneviyatı için bazen bir “test vasıtası” ve bir “uyarıcı” gibidir: Hakka, hakikate meyletmiş olanların bu meylini artırır; bazılarını ise, aksine tahrik eder.
Bir hadis-i şerifte, en hayırlı gencin özellikleri nasıl anlatılıyor? Bir gencin Allah’ın hoşnutluğunu kazanması hangi hususlara bağlıdır?
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva perest) gençler gibi yaşayandır.” buyurmuştur. Bu itibarla, ister kadın ister erkek en hayırlı genç, bir ayağı kabirde yaşlı bir insan edasıyla sürekli ölümü ve ölüm ötesini düşünen, âhiretine azık tedarik etmek için çalışıp didinen, gençlik heveslerine esir olmayan ve gaflette boğulmayan gençtir. O, nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde bile, öteler iştiyakıyla coşup cismanî arzularını gemleyebilmiş, kulluğu tabiatının bir derinliği haline getirmiş ve kendisini Hakk’ın yoluna vermiş bir adanmış ruhtur.
Yaşı açısından daha küçücük bir çocuk iken, Allah Teâlâ’nın hususî lütuflarına mazhar olan ve kendisine hikmet verilen Hazreti Yahya (aleyhisselam) bu yiğitler için en güzel örneklerden birisidir. Rivâyete göre; yaşıtı olan çocuklar, “Yahya, gel, sen de bize katıl; beraberce oynayalım!” dedikleri zaman, “Ben, oyun için yaratılmadım” diyen Aziz Nebî, oynamak çocukların şiarı olmasına rağmen, kendisi daha o yaşta hilkatin gayesini kavramıştı.
İşte, en hayırlı genç, Hazreti Yahya gibi, daha hayatının ilkbaharında, kulluğunun farkına varıp dünya misafirhanesini ebedî saadetin kapısını açmak için bir vesile olarak değerlendiren delikanlıdır. Genç, iman gücüyle şahlanıp iradesinin hakkını vererek nefsanî arzularını sınırlayabilen, her gün birkaç defa kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten var olduğunu ortaya koyabilen, en ulvî hislerle mamur ettiği gönlünü fizik ötesi âlemlere de açık hale getirendir.
***
Hakk’ın mahbubu tövbekâr genç
Bir genç hiç mi sürçmez, hiç mi düşmez, hiç mi günaha girmez? Tabii ki, en hayırlı genç de kimi zaman kayıp düşebilir. Zaman zaman tökezlemek, ara sıra sürçmek, yer yer devrilmek ve bazen şeytana aldanıp bir günah çukuruna düşmek nebîler haricinde her insan için söz konusudur. Ne var ki, iyiliğe kilitlenmiş bir yiğit, daha günaha kapaklandığı ilk anda seccadesine koşar, cürmüne hiç hayat hakkı tanımaz, onu hemen tevbe ile boğar ve en kısa sürede namaz, oruç, hac, sadaka, iman hizmetine müteallik meşguliyetler gibi salih ameller vesilesiyle günah kirlerinden arınır. Gençlikteki ibadetlerin Hak katında daha sevimli olduğunu belirten Hazreti Sadık u Masdûk Efendimiz, “Tevbe güzeldir; fakat gençlerde olursa daha güzeldir; Allah tevbe eden genci sever.” buyurmuştur.
Mum ışığıyla terbiye olan Damat Efendi
Mecmau’l-Enhur fi Şerhi Mülteka’l-Ebhur eserinin sahibi Muhammed b. Süleyman, “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olmuştur. Çünkü, bu iffet âbidesi, talebelik döneminde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. İlmî mütâlaalara daldığı bir esnada kapısı çalınır. O vakitte birinin gelmesinin hasıl ettiği hayret ve misafirin kimliği hakkındaki merakla hemen kapıyı açar. Karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktadır. Misafir, yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler. Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terk edemez, çaresizce kızı içeri alır. Ona oturup dinlenebileceği bir köşe gösterdikten sonra da sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Utangaç ve gizli-saklı nazarlarla onu seyreden kızcağız, bu iffetli talebenin bir haline taaccüb eder; genç, arada bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir.
Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döner. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır; bu genç kız da, o vezirin kerimesidir. Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sorarlar. Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve hususiyle de kendisini misafir eden talebenin tuhaf halini bir bir anlatır. Vezir, kızına yardım eden o genci sarayına davet eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Yusuf yüzlü genç, “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım; bu sebeple onu kulübeme aldım. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde, parmağımı ateşe tutarak, nefsime cehennem azabını hatırlattım ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.”
Vezirin çok hoşuna giden ve teklifi kabul ederek o kızcağızla evlendikten sonra da “Damat Efendi” olarak anılagelen Muhammed b. Süleyman gibi bir hayat yaşayabilenlere ne mutlu.
Artık ne ölüm ne de hesap korkusu kalır. Kişi umduğu rahmetin misliyle yüz yüze gelir. İşte o zaman kul, “Ve kâlû’l-hamdülillahi ezhebe anne’l hazen”, yani “Bizden hüznü ve sıkıntıyı gideren Rabb’imize hamdolsun.” (Fâtır, 34-35) der.
Peygamber Efendimiz anlatıyor: Hz. Musa (aleyhisselam), Cenab-ı Hak’la aracısız olarak konuşabilen bir peygamberdi. Aklına takılan soruları Yüce Rabb’ine sorar, aldığı cevapları ümmetiyle paylaşırdı. Bir gün aklına şöyle bir soru gelmişti:
- Cennetlik insanlar içinde derecesi en düşük olan kimsenin gireceği Cennet nasıl olacak?
Hz. Musa, cevabını çok merak ettiği bu soruyu Rabb’ine yöneltti. Cenab-ı Hak, sevgili peygamberinin bu sorusunu şöyle cevaplandırdı:
- Cennet’i hak eden kullarım teker teker Cennet’teki yerlerine yerleşecek. Geriye en son bir kulum kalacak. Ona da, “Cennete gir” denecek. O kulum Cennet’e girmek için adımını atacak; ancak ona cennetin dolu olduğu görüntüsü verilecek. Ondan sonra kulum ile kendi aramda şöyle bir konuşma geçecek:
- Allah’ım! Herkes Cennet’teki yerini almış. Ancak maalesef bana yer kalmamış.
- Ey kulum! Sen, dünyadaki hükümdarlar gibi lüks ve rahat bir hayat yaşamak ister misin?
- Buna layık bir kulluk yapmadım; ama Sen’in lütfun ve keremin boldur. İsterim Ey Rabb’im!
- Sana o kadar mülkle beraber onun dört katını daha veriyorum.
- Şükürler olsun ey Rabb’im! Ne diyeceğimi bilemiyorum.
- Ayrıca sana bu mülkün de on katını veriyorum.
Hz. Musa sorduğu sorunun cevabını almıştı. Bu soru onu çok memnun etmişti. Ardından şöyle bir soru daha sordu:
- Ey Rabb’im! Cennet’in en alt tabakasındaki kişinin durumu bu ise peki Cennet’in en üst tabakasındakinin durumu nasıl olacak?
- Onlara vereceğim şeyleri ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de kimsenin aklına gelmiştir.
Hz. Musa, Rabb’inin vereceği bu lütufları duyunca şükürle iki büklüm oldu ve binlerce hamd ü senada bulundu. (Müslim, İman 312).
HİKÂYEDEN ÇIKARILACAK DERSLER
1. Dünyada daha çok bedenimizin altında kaldığımız içindir ki, Allah Cennet’in cismanî nimetlerini öne çıkararak sürekli onları anlatmakta ve insanlara o dille konuşmaktadır. Cennet’te en başta ‘cemalullahı’ müşahede etme gibi tasavvur ve tahayyüllerimizi çok çok aşan nimetler vardır ki; esas önemli olan da onlardır.
2. Dünya, ahiretin bir tarlasıdır. Buradaki müsbet ibadetler ahirette, keyfiyetlerini bilemeyeceğimiz şekilde müsbet neticeler doğuracağı gibi; buradaki negatif görünümlü ibadetler de yine orada müsbet neticeler doğuracaktır. Meselâ, nasıl namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin bir Cennet nimeti olarak karşımıza çıkacağı söz konusudur; öyle de çekilen sıkıntıların, ızdırapların, hastalıkların da birer Cennet nimeti olarak bize bahşedileceği her zaman düşünülebilir.
3. Bir insanın şehevî arzularına karşı koyup iffetli olmaya çalışması, meşru zevk ve lezzetlerle iktifa edip harama girmemesi ve bedenî isteklerini makul ölçüler içinde devamlı frenlemesi, cismanî buud ve derinlikleriyle, o insanın karşısına Cennet’te hep birer nimet olarak çıkacaktır. Tohum burada atılır. Başaklar orada devşirilir. Her şey buğdaylar gibi burada değirmene dökülür, orada ambarlarda muhafaza edilen un halinde karşımıza çıkar. Her uhrevî varlık burada yaratılır, orada onlara hayat üflenir.