...:::İYİ BAYRAMLAR:::...


Hayatın avcısı olmak

Hayatın avcısı olmak
M. SAİD TÜRKOĞLU
“Ne mutlu, ihtiyarlık günleri gelip çatmadan boynunu, hurmalıktan bir iple bağlamadan bu işi başarana. Yaşlılıkta toprak çoraklaşır, akar, dökülür... O çorak toprak asla güzel bitki bitirmez. Güç suyu, şehvet suyu kesilmiş, kendisine de faydası yok, başkalarına da. Yüz, buruşuklardan kertenkele sırtına dönmüş, söz söyleyemez, tad alamaz olmuş; dişler kesmez olmuş gitmiş. Gün akşam olmuş; leş gibi beden topallayıp kalmış; yol da uzun... İşyeri yıkılmış, iş güç yıkılıp yatmış. Kötü huyların kökleri sağlamlaşmış; onları sökecek güç kuvvet azalmış gitmiş.” (Hz. Mevlânâ-Mesnevi)

Günlerin toprağına serpilmiş, her zaman bizi bekleyen güzel tohumlar vardır.

Hayatın her kesitine sevgi, cömertlik, yardımseverlik, saygı, merhamet... gibi duyguları filizlendirecek olaylar, durumlar gizlenmiştir.

Yaşımız ne olursa olsun, günlerin şurasında burasında gizli ve bizi insan olmaya doğru taşıyan duygulardan heybemizi doldurmak önemli bir görevdir bizim için.

Her yıl sonbahar olur, olur da kimimizi, bir duvarı etkilediği kadar bile etkilemez, kimimizi şuur koru halinde harekete geçirir.

Her sonbahar bize soluşu, kuruyup dağılışı hatırlatıyor ki pörsüyüp yaşlanacağımız, güçten düşüp kuru yaprağa döneceğimiz gerçeği aklımızdan çıkmasın.

Her yıl, sonbahar, kış ardından bahar gelir ki; dünyada ömrümüzün kışında bitmez bir baharın geleceğini unutmayalım ve biz bu bahar uğruna çırpınıp durmaktan kopmayalım...

Bir olaydan merhameti,
Bir olaydan yardım etmeyi,
Bir olaydan acımayı öğreniriz.
İnsan sadece okumakla değil, yaşamakla, görmekle de pişer, olgunlaşır...

Önemli olan, günler geçip gitmeden, yıllar bize ardımızdan acılı bakışlar fırlatmadan ömür ağacımızı meyvelerle donatmak!

İnsan, topraktan yeşertmeyi; sudan hayat sunmayı, güneşten kucaklamayı; kelebekten, çiçekten sevgi yaymayı, arıdan sanatlı iş yapmayı öğrenmeli ki; günleri, haftaları, ayları dolu dolu geçsin. Ve her şeyi zamanında yapmalı ki; aklı başına geldiğinde iş işten geçmiş olmasın!

Her şeyin bir zamanı var ve her şey basamak basamak elde edilir. Mevsiminde ekilmeyen tohum çürüyüp yok olmaktan kurtulamaz.

Babana, büyük babana bakmaz mısın?

Nasıl da sıkı sıkıya sarılmışlar ötelere azık biriktirmek gayretine. Ama çocukluk, gençlik yıllarını dolu dolu geçirememenin pişmanlığı var kalplerinde. Neden her şeyi yerli yerinde yapmadım?

Kuvvetim, coşkum yerindeyken neden “öteler yolculuğu”na daha çok azık biriktirmedim?

Neden sevabı kat kat fazla olan gençlik dönemi amellerimi sayfa sayfa biriktirmedim?..

İnsan, çocukluktan başlayarak bir avcı gibi dikkatli olmalı hayata karşı!

Yoksa hayat yanlış davranışlarımızın birikmesiyle kocaman bir kambur olur sırtımızda. İleriki yaşlarımızda başımıza bela kesilir.
Sayı: 229
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5610
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (6) :: Yorum yaz!5/5/2007

Hangi konuşmalar gıybet sayılır?

Hangi konuşmalar gıybet sayılır?
FATMA YÜKSEL
Günlük hayat içerisinde başka insanlarla yaşadıklarımızı aile fertlerine veya yakın arkadaşlarımıza anlatıyoruz. Bu gıybete girer mi? Eğer başkaları hakkında yaptığımız her konuşma gıybet oluyorsa, dertlerimizi paylaştıkça günaha mı giriyoruz? Ayrıca günah işlediğini bildiğimiz birisinin yaptıklarını bir başkasına anlatmak doğru mu?

Gıybet dinimizde “başkasının arkasından, yüzüne söylediği takdirde hoşuna gitmeyecek şekilde konuşmak” olarak tanımlanmıştır ve haramdır. Yüce Kitabımız’da “Ey iman edenler, birbirinizin arkasından gıybet etmeyin. Hiçbiriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?!” buyurularak bu günah, ölü eti yemeye benzetilmiştir. Çünkü gıybeti yapılan kişi kendini savunacak durumda olmadığı için ölü gibidir ve gıybet eden içindeki olumsuz duyguların tesiriyle onu çekiştirdiği için, etini yemek kadar kötü bir davranış sergilemektedir.

Bir kimseye duyduğumuz kızgınlığın, kırgınlığın tesiriyle onun hakkında başka insanlara olumsuz değerlendirmeler yapmak, söylediklerimiz doğru olsa bile gıybettir. Hele ki günahı gizli olan bir insanın yaptığını etrafa duyurmak, büyük bir vebaldir. Bununla birlikte bir insanla yaşadığımız ve yüz yüze konuşarak halledemediğimiz problemleri, çözüm bulmak maksadıyla güvenilir bir kimseye özel olarak anlatmak gıybet sayılmamaktadır. Çünkü burada amaç başkalarının kusurunu ortaya dökmek değil, soruna çözüm bulmaktır. Yaşadığımız olayları aile içinde paylaşmak da, bir başkasının ayıbını ve günahını ortaya dökme kastı olmadığı sürece gıybet değildir.

Aşağıdaki durumlarda da, bir kimsenin arkasından konuşmak gıybet sayılmamaktadır:

Bir kimseye, halk arasında yaygın olarak kullanılan ve sahibinin rahatsız olmadığı Topal Ali, Çolak Mustafa gibi lakaplarla seslenmek,

Bir kişiden zarar gördüğü takdirde, başkası da zarar görmesin diye o kişinin kusurunu dile getirmek: Mesela “falanca bana borcunu ödemedi, filanca sözünde durmaz, onunla iş yaparken dikkat et” demek,

Problemini çözmek, fetva almak gibi maksatlarla psikiyatriste yahut hocaya bir başkasından gördüğü kötülükleri anlatmak: “Falanca bana şöyle haksızlık etti, buna karşı ne yapabilirim?” gibi.
Sayı: 229
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5601
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (3) :: Yorum yaz!2/5/2007

‘Hola Erdem!’ diye gülücüklerle karşılamıştı beni öğ

‘Hola Erdem!’ diye gülücüklerle karşılamıştı beni öğretmenim Ms. Lulu
ERDEM ÇALIKOĞLU (*)
Koşar adımlarla neredeyse sonuna geldiğimiz yolda yürürken, babam ‘Erdem, ha gayret az kaldı oğlum’ diyerek sıkıca tuttuğu elimden çekiştiriyordu. Az sonra gelmiştik çok sevdiğim okuluma.

Ben burada da, Ulan Baatar’da olduğu gibi okulumu, öğretmenimi ve arkadaşlarımı çok seviyorum. Sınıfın kapısını açar açmaz ‘Hola Erdem!’ diye gülücüklerle karşılamıştı beni öğretmenim Ms. Lulu. Arkadaşlarım Alan, Jeimi ve Tamara da resim çalışması yaptığımız masanın etrafında yerlerini almış beni bekliyorlardı. Evet, isimlerinden de anlayacağınız gibi arkadaşlarım ve öğretmenim Türk değiller, Türkçe de konuşmuyorlar. Ben de İspanyolcayı daha yeni öğreniyorum. Ama onlarla anlaşmakta hiç zorluk çekmiyorum. Çünkü birbirimizi çok seviyoruz.

Babam hep yakınır, ‘Keşke biz büyükler de sizler gibi birbirimizi sevebilsek. Biz aynı dili konuşuyor, aynı topraklarda yaşıyor ve aynı kültürü paylaşıyor olmamıza rağmen anlaşamıyoruz, birbirimizi anlamaya çalışmıyoruz bile’ diye.

Şu babamı da hiç anlamıyorum. İnsan nasıl olur da aynı dili konuştuğu halde birbirini sevmez ve anlamaz. Ben hiç öyle olmayacağım. Şu anda bile daha dillerini konuşamadığım arkadaşlarımla ne güzel anlaşıyorum. Okulumuzun bahçesinde hep beraber ne güzel oynuyoruz. Ayağım takılıp yere düştüğümde Alan hemen koşup beni kaldırmaya çalışıyor, o düşünce ben de ona aynısını yapıyorum. Sonra evlerimizden getirdiğimiz beslenme çantamızdaki yiyecekleri güzelce paylaşıp bir güzel yiyoruz. Alan, iki haftadır kızamık geçirdiği için okula gelemiyor. Onu ne kadar özledim bilseniz. Okula geldiği ilk gün hemen boynuna sarılacağım. Hele bir de İspanyolca’yı öğrendiğim zaman ona neler neler anlatacağım. Daha şimdiden heyecanlanıyorum bile.


(*) Küçük Erdem’in sözlerini annesi Meltem Hanım kaleme aldı.
TLALNEPANTLA, MEKSİKA
Sayı: 225
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5521
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!9/4/2007

Yeryüzü insana emanet, peki insan ne kadar güvenilir?

Yeryüzü insana emanet, peki insan ne kadar güvenilir?
İnsanı yeryüzüne halife olarak tayin eden Kainatın Yaratıcısı, ondan bu emanete en güzel şekilde davranmasını öğütlüyor.

Bilim adamları küresel ısınmayı “İnsan medeniyeti tarafından atmosfere verilen gazların oluşturduğu sera etkisi sonucunda dünya yüzeyindeki sıcaklığın artması.” olarak tanımlıyor. Dünya giderek ısınıyor, buzullar eriyor ve hayat döngüsü birçok bölgede “ölüm döngüsü”ne dönüşüyor.

“Kirli eli” karışmasa milyonlarca yıldır olduğu gibi problemsiz bir şekilde gidebilecek olan kainattaki ilahi sistem, “cüz’i iradesiyle” araya giren insanoğlunun hataları yüzünden bozuluyor.

İnsan, hayatı yaşarken en büyük tahribatı hiç şüphesiz çevreye yapıyor. Tüm ihtiyaçlarını karşılayacağı çevreyi de farkında olarak ve olmayarak tüketiyor. Söz gelimi bize her bir nefeste hayatımızı bir kere daha bağışlama lütfunda bulunan Rabb’imiz havayı çok uzaklara değil, burnumuzun ucuna koymuştur. Kainattaki bütün varlıkların insana hizmet için yaratıldığı düşünülürse, eşref-i mahlukat olan insanın da çevresindeki bütün varlıklara karşı çok ciddi bir ihtimam göstermesinin gerektiği ortaya çıkıyor. Bu anlamda Efendimiz’in (sas) hayatına baktığımızda bunu o kadar net görüyoruz ki eşyaya ve çevremizde bulunan her şeye karşı bizim de O’nun gibi saygılı davranmamız gerektiğini anlıyoruz.

Çevresiyle bu kadar ciddi bir münasebet içinde olan Allah Resulü’nün, insanlığın selameti için bütün insanlığı koruyucu emirler vaz’ etmemesi elbette ki düşünülemezdi. O sadece bizi değil, bütün insanlara olduğu gibi yeryüzünde yaratılan bütün varlıkları muhabbetle seviyor ve onları da üstün bir şefkat anlayışıyla bağrına basıyordu. Hiç öyle olmasaydı keçisinin sütünü sağan bir sahabeyi gördüğünde, “Sağdığında yavrusu için de süt bırak.” (Mecmeu’z-Zevaid, 8:196) diyerek keçinin yavrusunu keçiyi sağandan ve belki keçiden daha fazla düşünür müydü? Düşünmezdi. Düşünmüş, demek ki bir keçi yavrusunun sütünü düşünecek kadar şefkatli ve duyarlı olan olan bir büyük zat, kendisine inananların da aynı tavrı göstermelerini istiyordu. O sadece insanları ve hayvanları değil, aynı oranda bitkileri de seviyor. Hiç sevmeseydi hayvanları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama: “Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurup, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!” der miydi? (Üsdü’l-Ğabe, 3:276) Demezdi. Bir ağacın sert bir şekilde dövülmesine bu kadar dikkat eden, duyarlı davranan Allah Resulü, demek ki bir ağacın kökünden sökülüp, insafsızca kırılmasına asla tahammül edemeyecektir.

Cenab-ı Hakk’ın kainattaki sistemine yapılan her müdahele insanlığın sonunu biraz daha erkene alıyor ve insanlık ilahi emirleri kulak ardı ettiği için de sonu malum bir akibete doğru hızla gidiyor. Bu hakikate vurgu yapan Yüce Kitabımız’da bu durum şöyle izah ediliyor: “İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde bozulmalar ortaya çıktı.”( Rûm, 30/41) Gelinen nokta öyle görünüyor ki, insanoğlu bu emaneti hakkıyla kullanamamış ve kötü bir mirasyedi gibi hor kullanmış, gereksiz harcamış bunun neticesinde de başına büyük işler açmıştır.


AĞAÇ DİKMEYE TEŞVİK EDEN HADİSLER

* “Kıyamet kopmaya yakınken elinizde bir ağaç fidanı varsa ve onu dikmeye vakit bulabilirseniz onu dikin”. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 184, 191)

* “Kim bir ağaç dikerse onun için ağaçtan hasıl olan ürün kadar Allah sevap yazar.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/415)

* “Her kim boş, kuru ve çorak bir araziyi ihya ederse bu amelinden dolayı Allah tarafından mükâfatlandırılır. Herhangi bir canlı ondan faydalandıkça orayı ihya edene sadaka yazılır.” (Münavi, Feyzu’l-Kadir, 6/39) “Müslümanlardan bir kimse bir ağaç dikerse o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için sadakadır. Yine o ağaçtan çalınan meyve de onun için sadakadır. Vahşi hayvanların yediği de sadakadır. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip eksilttiği mahsul de onu dikene ait bir sadakadır.” (Müslim, Müsakat, 7-10, 12)
Sayı: 225
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5530
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (1) :: Yorum yaz!8/4/2007

Böyle hanımlar da yaşamış bu dünyada!

Böyle hanımlar da yaşamış bu dünyada!
Geçmişte aile hayatına sabır ve tevekkül hâkimdi. Aile fertleri ne kadar imkana sahiplerse ona şükreder, sahip olmadıklarının hasret ve hırsı içinde çırpınmaz, mahrumiyet duygusuna kapılmazlardı. Rabb’imizin takdir buyurduğu kısmetimiz bu kadarmış, diyerek şükreder, huzur bulurlardı.

Zaman geçti, zenginler sahip olduklarını, sahip olmayanların gözleri önünde teşhirci bir görüntü içinde tüketmekten kaçınmaz oldular. Aynı imkana sahip olmayanlar ise onların israflı hayatlarına hasret ve imrenme ile bakmaya başladılar... Derken görenek belası hemen herkesi istila ve işgal eyledi, aileler halinden şikayete yöneldiler... Bu yüzden geçmiş toplumda sık görülen sabır ve şükür örneği mütevazı aileler yavaş yavaş toplumdan kaybolarak birer ibret levhası halinde tarihimizin derinliklerinde kaldılar... İsterseniz böyle tarihin derinliklerinde kalmış tevekkül ve teslimiyet örneği mütevazı aileden bir örnek arz edeyim sizlere. Bakalım geçmişte ne türlü bir tevekkül ve teslimiyet söz konusu olmuş bazı hanımlarda... Rabb’imiz de böylesine tevekkül ve teslimiyet sahibi hanımlara nasıl sebepler halk edip rızkını göndermiş, bir görelim.

Belh’in meşhur velisi Hatim-i Asam, (852 -H.237) hacca gidiyordu. Hanımına teklifte bulundu:

- Hanım, ne kadar nafaka bırakayım sana, ben gelinceye kadar? Tevekkül ve teslimiyet timsali hanımın cevabı ibretliydi: -Ne kadar yaşayacaksam o kadar!

- Hanım senin ne kadar yaşayacağını ben ne bileyim?..

- Öyle ise dedi, benim nafakamı ne kadar yaşayacağımı bilene bırak. O beni şimdiye kadar hiç nafakasız bırakmadı, şimdiden sonra da bırakmaz. Sen harçlığını yanında tut, gurbette sana lazım olabilir.

Hatim-i Asam yola çıktıktan sonra mahalle hanımları ziyarete geldiler.

- Allah kavuştursun beyiniz hacca gitti, dediler. Hemen arkasından da mahalli dille sormadan edemediler:

- Beyin sana ne kadar rızık bıraktı gelinceye kadar?..

- Benim beyim dedi, rızık veren değil rızık yiyendir. Rızık yiyen, rızık veremez. Ben rızkımı hep rızık verenden beklemişim şimdiye kadar. O beni hiç rızıksız bırakmamış, yine de bırakmayacağına inanıyorum.

Hanımlar bu cevaptan pek memnun olmadılar, dudaklarını büküp aleyhte konuşarak gittiler...

Aradan çok geçmedi Hatim’in evinin kapısında at kişnemeleri duyuldu. Dışarıya çıkan hanım, bir atlı kafilesiyle karşılaştı. Hacıları uğurlamaktan dönen Bağdat halifesi susamış, su içmek için uğramış buraya. Hanım hemen bir testi su ile bir bardak uzattı. Soğuk suyu kana kana içen halife yanındaki vezirine emir verdi:

- İçtiğimiz suyun bedelini bize yakışan şekilde öde!..

Toprak çanağın içini altınla dolduran vezir, bardağı kapının yanına bırakırken söylendi:

- Allah’a emanet olun bacım, soğuk suyunu içtik, hakkını helal et... Kafile uzaklaşırken Hatim’in hanımı bardağın içinde beyi hacdan dönünceye kadar yetip de artacak miktarda para bırakıldığını gördü. Her zaman yaptığı gibi yine seccadesine yönelip şükür secdesine kapandı:

- Rabb’im dedi, çocukken anam babamın eliyle gönderiyordun rızkımı. Evlenince beyim Hatim’le göndermeye başladın rızkımı... Şimdi ise beyim hacca gitti, bu defa da halifeyle gönderiyorsun rızkımı. Beni hayatım boyunca hiç rızıksız bırakmadın. Zaten ben de seni hep böyle bildim. Bu yüzden tevekkül ve teslimiyetim hiç azalmadı, hep arttı. Ancak çevremdekiler aynı değiller. Onlar tevekkülsüz ve teslimiyetsizler... Hemen hücuma geçiyor, tevekkülsüzlük telkin ediyorlar bizlere... Sen tevekkül ve teslimiyet duyguları nasip eyle bu aile bireylerine de, asıl rızkı verenin sen olduğunu onlar da anlasınlar, senin kimseyi rızıksız bırakmayacağını idrakte onlar da gaflete düşmesinler, huzurlu yaşasınlar...
Sayı: 225
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5533
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!5/4/2007

Hepimiz aynı geminin yolcularıyız

Hepimiz aynı geminin yolcularıyız
İç ve dış değişik şer odakları bizleri birbirimize düşürmek için yıllardır uğraş veriyorlar. İnsanımızı Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-antilaik şeklinde kamplara ayırmak istiyorlar. Yer yer bunda başarılı da oluyorlar. Bu noktada kardeşliğe çok ihtiyacımızın olduğunu hissediyor ve aramızdaki kardeşliğin pekişmesi lazım geldiğine kanaat getiriyoruz. Ama hadiselerin cereyanı itibarıyla da görüyoruz ki, mesele aksine cereyan etmekte, kardeşliğin teessüs edeceği yerde, ayrılıklar ve kamplara bölünmeler ortaya çıkmaktadır.

İçimizde bizim gibi giyinen, bizim gibi konuşan, bizden görünen pek çok provokatör var. Bunlar, dışta ve içte çok mühim vazifelerle, milletimizin kaderiyle oynamaktadırlar. İçteki karışıklıkların büyük bir kısmı onlara ait olduğu/olabileceği gibi dışta prestijimizin sarsılması, devletçe haysiyetimizin zedelenmesi, büyük bir nispette yine onların eliyle meydana gelmektedir. Tabii buna karşı, devlet ve millet el birliğiyle çok şuurlu olmamız gerekir.

Bizim en büyük düşmanımız cehaletimizdir, Müslümanlığın bilinmemesi mevzuudur. Müslümanlık bilinse, Müslümanlar farklı düşünebilir, birbirleriyle mücadele etmez, birbirlerinin hizmetlerini engellemezler. Herkes mesleğinin muhabbetiyle yaşar, “benim mesleğim hak” der; ama “başkalarının mesleği, meşrebi, yıkılsın, gitsin” deyip onları har vurup harman savurmaz. Bir profesöre, “Bu milletin en büyük düşmanı, Yahudiler mi, Komünistler mi, yoksa Masonlar mı?” diye bir soru soruyorlar. O profesör bu soruya, “Bu milletin en büyük düşmanı, cehalettir.” diye cevap veriyor. Müslüman şuurlu olsa, Müslümanlığı bilse, bütün şer güçlere karşı tavır alır, fitnelerin yayılmasına müsaade etmez.

Beraber cennete gideceğimiz arkadaşa, düşmanlık yapmanın hiçbir mânâsı yoktur. Sıratı beraber geçecek, Cemalullahı beraber müşahede edeceğiz. Bugün birbirine düşmanca bakan kimseler, belki orada yan yana beraber olacaktır. Burada düşmanımız ortaktır. O bizi belli lokmalarla, birbirimize düşürüp lokma lokma yapmaktadır. Haddizatında karşımızda müşterek bir düşman vardır ve içimize fitne tohumlarını o atmaktadır.

***

GELECEĞE BİRLİKTE YÜRÜYECEĞİZ

Büyük bir mütefekkirin ifadesiyle, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, inancımız bir, kitabımız bir, ülkemiz bir, tarihimiz bir, kaderimiz bir, üzerinde yaşadığımız yer ve altında gölgelendiğimiz göğümüz bir. Günümüz itibarıyla buna yapacağımız ilâvelerle, düşmanımız bir, mazlumiyetimiz bir, mağduriyetimiz bir, mahkûmiyetimiz bir, üzerimize konmaya çalışılan her türden ambargolar, ortak dert ve sıkıntılarımız, çözüm bekleyen problemlerimiz, havamız, suyumuz gibi daha pek çok bir’lerimiz var. Tarihimiz bir ve aynı ülkede ve aynı şartlar altında birlikte yürüdüğümüz gelecek de bir, yani, kaderimiz de bir. İşte bütün bunlar çok iyi kompoze edilerek, toplumun değişik kesimleri arasında sürekli üzerinde durulmalı ve eskiden beri hissî ve hamasî duygular üzerinde devam edegelen kardeşliğimiz ve birliğimiz, aklî, mantıkî ve fikrî derinliklere ulaştırılmalıdır.

Bunun ilk adımı da, herkesi kendi konumunda kabulden geçer. Herkes, her konuda çok farklı düşünüyor olabilir. Medeniyetin belli bir seviyeye ulaştığı toplumlarda, insanların, aralarındaki problemleri, vahşiler arasında olduğu gibi kaba kuvvet ve zorla değil, konuşarak ve ikna yoluyla halletmeleri mevsimi gelmiştir. Herkesin paylaşabileceği ortak bir paydanın söz konusu olduğu, herkese çalışma, düşünme, düşündüğünü ifade etme hak ve hürriyetinin verildiği bir dönemde, kavgasız bir dünya kurma hepimizin özlemi haline gelmiştir. Bugün hepimiz, bu süreci ve onu hazırlayan ortamı azamî ölçüde değerlendirip, herkesin aynı haklardan istifade etmesinin tabiiliğini kabullenmek mecburiyetindeyiz.

Bizler, değişik duygu ve düşüncelerde de olsak bu ülkenin insanlarıyız. Bazı konularda ortak noktalarımız olmasa da, hepimiz, belli bir dönemde işgale uğramış bir ülkenin fertleri ve bu geminin mağdur yolcularıyız. O kadar çok müştereklerimiz var ki, bunlar etrafında kenetlenmeli, bizi birbirimize düşürecek duygu ve düşüncelere asla prim vermemeliyiz.
Sayı: 222
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5453
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (1) :: Yorum yaz!16/3/2007

Sahabe ile bizde zihnî meşguliyet farkı

Sahabe ile bizde zihnî meşguliyet farkı
Bana öyle geliyor ki kafamızı, gönlümüzü sokağın cazibesi dolduruyor. Sosyal olaylar, siyasi vakalar, vitrin teşhirleri... hayalimizi istila ve işgal ediyor. Akşam bunlarla yatıyor, sabah bunlarla kalkıyoruz. Zihnimizi bunların istila ve işgalinden kurtaramıyoruz. Şüphesiz ki, insanın kafasında neler yerleşir, zihnini neler meşgul ederse, kendinde de o şeylerin etkisi görülür. İnkişaf ve istidadı da o şeylerin icabınca bulunduğu yere çakılıp kalır.

Acaba sahabenin alemi de bizim gibi günlük olayların istila ve işgalinde mi bulunuyordu? Yoksa onların fikri ve zikri kendilerini manen geliştirmeye mi kilitlenmişti? Günlük olaylar onların zihinlerini esir alamıyor muydu? Bunu anlamak için sordukları sorularıyla aldıkları cevaplarına bakmak istedim. Bu sebeple Kenzü’l-Ümmal’dan uzunca bir soru-cevap hadisinin kısa bir özetini arz edeceğim sizlere. Belki siz de bu soru-cevapları benim gibi ibretle okuyacak, takdirle düşüneceksiniz... Efendimiz (sas)’in huzurunda bekleyen sahabi, bulduğu bir fırsatı değerlendirerek bakın neler soruyor, nasıl uygulaması çok kolay cevaplar alıyor.

1- Ya Resulallah, ben insanların hayırlısı olmak istiyorum. -İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Sen de başkalarına faydalı ol, en hayırlı insan olursun.

2- Allah’a en yakın kul olmak istiyorum. -Allah’ı en çok zikreden kul ol. En yakın kul olursun.

3- Ben insanların alimi olmak istiyorum. -Öyle ise Allah’tan en çok korkan insan ol. Çünkü Allah’tan en çok, alim insanlar korkar...)

4- İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum. -Kendin için istediğini başkası için de iste. Kendin için istemediğini başkası için de isteme. O zaman insanların en adaletlisi olursun.

5- İyi hal sahibi insan olmak istiyorum. -Öyle ise Allah’a ibadet ederken O’nu görür gibi ibadet et. O zaman en iyi hal sahibi insan olursun.

6- İnsanların zengini olmak istiyorum. -Kanaatkâr olursan, insanların en zengini olursun.

7- İmanımın mükemmel olmasını istiyorum. -Ahlakını güzelleştir. İmanın kemale ersin.

8- Allah’ın itaatli bir kulu olmayı istiyorum. -O halde farzları eksiksiz yerine getirmeye bak.

9- Rabb’imin huzuruna günah kirlerinden temizlenmiş olarak çıkmak istiyorum. -Cünüplük kirinden guslederek temizlendiğin gibi, günah kirlerinden de gözyaşlarıyla temizlenmeye bak. Tövbe, istiğfarla temizlenmeyi ihmal etme...

10- Mahşere giderken yolumun aydınlık olmasını istiyorum. -O halde burada kimsenin yolunu kesme, kalbini kırma ki mahşerde senin de yolun kesilmesin, aydınlığına mani olunmasın.

11- Rabb’imin bana merhametini arzuluyorum. -Rabb’inin yarattığı bütün canlılara burada merhamet eyle ki, orada merhamete layık görülesin.

12- Günahlarımın azalmasını istiyorum. -Bir daha yapmama konusunda azimli ve kararlı ol. Tekrar edilmeyen günah azalır, tekrar edilenler ise çoğalır.

13- Rabb’imin rızkımı bol vermesini istiyorum. -O halde abdestli bulunmaya devam et.

14- Ayıplarımın yüzüme vurulmamasını istiyorum. - Sen burada kimsenin ayıbını yüzüne vurmazsan, orada da senin ayıbını kimse yüzüne vurmaz.

15- Günah kirlerinden ruhumu temizlemek istiyorum?.. -Gözyaşını rahmet gibi yağdırdığın zaman ruhunu günah kirlerinden temizlemiş olursun...

İşte günlük olayların karmaşası içinde bir sahabenin zihnini meşgul eden soruları ve aldığı cevapları. Bizler bu gibi konularla ne kadar zihnen meşgul oluyoruz? Var mı bizde de kendimizi olgunlaştırma azim ve gayreti? Yoksa günlük olayların hayalimizi istila ve işgal etmesi bu gibi uhrevi konuları düşünmeye fırsat vermiyor mu? Zihnimizi sık sık silkeleyip temizleyerek bu konuları düşünmeye bizim de ihtiyacımız var mı?
Sayı: 222
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5452
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!15/3/2007

İkiz bebek evlat edinen Kahraman ailesi şimdi çok mutlu

İkiz bebek evlat edinen Kahraman ailesi şimdi çok mutlu
TUNCAY M. CENGİZ-BALIKESİR
Temel bey ve eşi Fatma hanım, 12 yıl evlat hasreti çeker. Yuvadan iki çocuğu bağırlarına basarlar. Hem bu küçük yavrular, şefkate, ilgiye kavuşur. Hem de aile, çocuk hasretini gidermiş olur.

Temel Kahraman, Balıkesir’de ikamet eden bir İngilizce öğretmeni. Eşi Fatma Hanım’la 1995 yılında evlenirler. Kahraman çifti, aradan geçen 12 yıl boyunca evlat sahibi olmak için ellerinden geleni yapar. Ama kucaklarına birtürlü kendi çocuklarını almak nasip olmaz. Ancak, onların evlat hasreti geçtiğimiz Ramazan Bayramı öncesi sona erer. Çünkü 2005 yılında başvurdukları Başbakanlık Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü’nden güzel bir haber alırlar. Bayrama 2 gün kala haberi alır almaz soluğu yuvada alan Kahraman çifti, bekleme süreleri bulunmasına rağmen bayrama çocuksuz girmemek için tek mesai gününde gerekli işlemleri tamamlayıp, Elifnaz ve Emrah isimli bebekleri eve getirirler. Bayram onlar için gerçekten çifte bayrama döner. Yetkililer onlara 3-4 yıl bekleyebileceklerini söylerken, bir yılda bebeklerine kavuşmaları herkesin tek çocuk ve onun da kız olmasını istemesinden kaynaklanır.

Temel Kahraman’ın hayat hikayesi hem başarı hem de ibretlerle dolu. Temel Kahraman, kendisinin de küçük yaşta babasız kaldığını ve annesinin de hastalandığını, 14 yaşına kadar da kalbi delik yaşadığını anlatıyor. Amcasının ve yardımseverlerin maddi desteğiyle ameliyatla tedavi olan Temel Bey, okula 15 yaşında başlar. Öğretmen ve okul idarecilerinin katkısıyla derslerinde başarılı olur ve sınıf atlar. Babasızlık ve ilgisizliği bildiğini söyleyen Temel Bey, yuvadan bebek alma olayına da duygusal açıdan hazırlıklı olduğunu dile getiriyor.

Evlat edinme sürecinde çelişkiler yaşadıklarını söyleyen Fatma Hanım ise çocuklara duyduğu sevginin ağır bastığını belirtiyor. Fatma Hanım, “Çocuksuz evin önceden boş olduğunu anladık. İyi ki evlat edinmişiz. Hayatın eksikliği onların olmamasıymış.” diyor. İkiz bebeklerin masrafı tek bebeğe göre daha fazla. Kahraman çifti bebekleri evlat edinirken herhangi bir şart öne sürmemişler. Bebeklerin bakımında Fatma Hanım’a ablası ve komşuları yardımcı oluyor. Yurtlarda şartlar ne kadar iyi olsa da çocukların tam sevgi ve şefkat göremediklerini dile getiren anne Kahraman, ailelerin kimsesiz çocukları evlat edinerek topluma iyi birer insan yetiştirebileceklerini ifade ediyor.

***

Kimler nasıl evlat edinebilir?

Balıkesir Sosyal Hizmetler İl Müdürü Mustafa Akbıyık’ın verdiği bilgiye göre, Türkiye’de evlat edinmek için 2 yol bulunuyor. Bunlardan birincisi ailelerin kendi aralarında anlaşmaları. Her iki aile kendi arasında anlaştıktan sonra aile mahkemelerine, olmayan yerlerde de asliye hukuk mahkemelerine başvuruyor. Mahkeme her iki tarafla ilgili araştırmaları Sosyal Hizmetler uzmanlarına yaptırıp karar veriyor. Bu şekildeki evlat edinmelerde mahkeme sayesinde ilerleyen zamanda ortaya çıkabilecek hukuki olumsuzlukların önüne geçiliyor.

İkinci yol ise çocukların devlete bağlı yurtlardan temin edilmesi. Bunun için evlat edinmek isteyen ailenin en az 5 yıl evli kalmaları ve çiftlerin yaşlarının 30’u geçmesi gerekiyor. Bu yolla evlat edinmek için çocuklu ya da çocuksuz olmak gibi şartlar aranmıyor. Ebeveynlerin çocuktan en az 18, en fazla 40 yaş büyük olmaları aranan şartlar arasında yer alıyor.


Bebek isteğimi Allah’ın takdirine bıraktım

Songül Hanım ve Ziya Bey Ankara’da tüp bebek tedavisi oluyor. Siz bu haberi okurken onlar, tüp bebeğin neticesini almış olacak. Bebek isteklerini Allah’ın takdirine bırakan aile umutla bekliyor.

Aksaray’da yaşayan Songül ve Ziya Gülüm çifti bebek hasretini tüp bebek uygulamasıyla gidermek isteyen çiftlerden. Ankara’daki Fatih Üniversitesi Hastanesi Tüp Bebek Merkezi’nde tedavisi süren Songül Gülüm’e embriyo transferi yapıldı. Hamileliğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise siz haberimizi okurken netleşmiş olacak. Eşi Ziya Bey ise işleri sebebiyle Aksaray’da olduğu için bekleme sürecini orada yaşıyor. Heyecanlı bir bekleyiş içinde olan Songül Hanımla duygularını paylaştık.

Songül ve Ziya Gülüm çifti 13 yıl önce büyük umutlar ve hayallerle evlendi. Her ikisi de kalabalık ailelerin çocuklarıydı ve kardeşlerinin de çocukları vardı. Ancak evliliklerinin üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen çocukları olmuyordu. Bunun üzerine doktora gitmeye başladılar. Her ikiside ilaç tedavisi gördü; ancak sonuç alınamadı. Bu süreçte ailelerinin her zaman yanlarında olduğunu aktaran Songül Hanım şunları söylüyor; “Çocuğumuz olmayınca çevremizdeki insanların tepkileriyle karşılaştık. Bu durum bende kompleks oluşturdu. Psikolojik olarak çok zorlandım. Bunun utanılacak bir durum olmadığını biliyordum; ancak yine de yıpranıyordum. Eşim bu dönemde daima yanımda oldu .” Aksaray’da tedavi gördükleri doktor bir de tüp bebek uygulamasını denemelerini tavsiye etmiş ve süreç başlamış. 6 aylık bir tedavi sürecinin sonunda kalp hastası olan Songül Hanım’a doktorların onayıyla embriyo transferi yapıldı. Birkaç gün içerisinde hamileliğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olacak.

‘Tam bir aile olabilmenin şartı ‘ olarak tanımladığı bebek için bekleyen Songül Hanım çok umutlu. Hamilelik gerçekleşmezse umudunu kaybetmeyeceğini dile getiren Songül Hanım duygularını şöyle aktarıyor: “ Umutluyum olacağından. Olmazsa diye düşünmek istemiyorum; ama olmazsa tekrar deneyeceğim. Allahım çok büyük, verirse verir. Onun takdirine bıraktım herşeyi.” “Kimsesiz bir bebeğe anne olmak istemez misiniz?” sorusuna ise biraz temkinli yaklaşıyor Songül Hanım. Aksaray’da kimsesiz çocuklar yurdunda gönüllü annelik yaptığını anlatıyor: “Çocuklara olan özlemimi dindirmek onlarla birarada olmak için kimsesiz çocukların yurdunda gönüllü annelik yaptım. Onları alıp evimde baktım. Bana ‘anne’ demeleri yüreğimi burkmaya başladı. Onlarla oyunlar oynamak, ilgilenmek yetmemeye başladı. Onları alıp evime getiriyordum kalıyorlardı; ama artık yapamıyorum. Bencillik belki ama kendi çocuğum olsun istiyorum.”

BEBEĞİMİN ZIBINLARI HAZIR...

Songül Hanım’ın çocuk sevgisi çok fazla. Ona göre çocuk umut demek, ailenin tamamlanması demek. Çocuk olmadan bir ailenin eksik olduğunu hissediyor Songül Hanım ve şöyle anlatıyor düşüncelerini,” Aile olduğumuzu hissetmek istiyorum. Çocuğu olmayan ailelerin yaşamı diğerlerinden farklı oluyor. Annelerin sabah kalkıp çocuklarına kahvaltı hazırlayıp okula göndermesine özeniyorum. Çocuk için hazırlık yapıyordum önceleri. Zıbınlar, takımlar aldım renk renk. Sonra umutsuzluğa kapıldım dağıttım arkadaşlarımın çocuklarına. Ama yine de birkaç tane vermeye kıyamadığım zıbın, takım var.”

***

Eşi müjdeli haber bekliyor

Aksaray’da Ankara’daki eşinden müjdeli haberi bekleyen Ziya Gülüm ise heyecanından duygularını anlatmakta zorlanıyor. “13 yıldır müjdeli haberi bekliyoruz.” diyen Ziya Bey en çok eşi için üzülüyor. Tedavi sürecinde eşinin çok yıprandığını anlatan Ziya Bey işleri sebebiyle Aksaray’da kalmak zorunda olmaktan yakınıyor. Bu zorlu süreçte eşinin yanında olmayı istemesine rağmen bunun mümkün olamamasından dolayı üzgün olan Ziya Bey hergün eşini arayarak destek oluyor. Eşinin ilk denemede hamile kalamaması durumundaki duygularını ise şöyle aktarıyor:” 13 yıldır bekliyoruz. Anlatmak kelimelere dökmek kolay değil. Allah korusun olmazsa tekrar deneriz. Hayırlısını istiyoruz. Hayırlı bir evladım olmasını çok istiyorum.”
SEHER AKTEPE-ANKARA


Çocuksuz olmak hayatın sonu değildir

Prof. Dr. Bekir Karlığa’yla ağır bir kalp ameliyatı sonrasında görüştük. Eşi Nesrin Hanım ve Bekir Bey, çocuk olmamasının bir boşluk oluşturmadığını ifade ederek, çocuksuz hayata nasıl baktıklarını anlattılar.

Çocuk sevgisi ve kendi çocuğuna sahip olma isteği insanın yaratılışında var olan bir ihtiyaçtır. Cenab-ı Allah insan neslinin devamı için kalplere evlat sevgisini yerleştirmiştir. Ancak, imtihan dünyası olan şu âlemde kimi insanları evlat vererek kimilerini de vermeyerek kendi rızasına yöneltmektedir. Evlat sahibi olanlar için onları yetiştirmedeki sorumluluk, evlat sahibi olmayanlar için de sabır ve başka hayırlı işlere vakit ayırmak O’nun rızası yolunda birer imtihan vesilesidir. Ancak, evlat sahibi olmayanların bu duruma iman nokta-i nazarından bakıp Allah’ın takdirini kabul etmeleri zor bir süreçtir.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bekir Karlığa ve eşi Nesrin Hanım da bu şekilde imtihana tabi tutulan bir çift. 35 yıllık evli Karlığa çiftinin çocukları olmamış; ancak onlar bu durumu, iman ve tevekkül nazarıyla bakarak hayra tebdil etmeyi başarmışlar. “Hayat bizim elimizde değil, hayatı veren de alan da Allah’tır. Her konuda olduğu gibi elimizden gelen her şeyi yapıp bütün tedbirleri aldıktan sonra gerisini Allah’ın takdirine bırakmak gerekir. Allah bizim için neyi murat etmişse onu gönül rızasıyla kabullenmek gerekir.” diyen Prof. Dr. Karlığa, ‘neden benim olmuyor’ diye isyan etmenin bir Müslüman’a yakışmayacağını belirtiyor. Nesrin Hanım da, bu durumun eşiyle arasında bir sorun oluşturmadığını, çevreden gelen olumsuz sözlere de aldırmadıklarını söylüyor.

***

Nesrin Hanım:
Vaktimi kitap ve ev işleri alıyor

Çocuk sahibi olmamak Nesrin Hanım için bir boşluk veya eksiklik hissi oluşturmamış. Vaktinin çoğu eşi ile birlikte büro olarak kullandıkları evde geçiyor. Yurtiçi ve yurtdışı seyahatlere de birlikte çıkıyorlar. Nesrin Hanım, evde bir çalışma düzeni kurdukları için vaktini kütüphanede okuyarak geçiriyor. Çocuk sevgisini sürekli başkalarının çocuklarıyla haşır neşir olarak tatmin etme yoluna da gitmemiş. Zaman içinde bazı sağlık sorunları da yaşayan Nesrin Hanım, “Çocuk olmadı diye bir boşluğa düşmedim. Bir şekilde doluyor hayat. Çok fazla dışa açılan şeyler yapmadım. Ev işleri zaten yeterince zaman alıyor. Bekir Bey’in yarı günü evde geçer. O gittiği zaman kendime ait işlerim oluyor. Zengin bir kütüphane var. Vaktim okumakla geçiyor. Akrabalardan gelenler oluyor; ama çalışma ortamını bozmamaya çalışıyoruz. Kendi çalışmalarımıza zaman ayırmak için sosyal etkinliklerimiz daha azdır.

Allah’ın takdirine inanan insanlar olduklarını vurgulayan Bekir Karlığa da, ‘Allah bana verseydi olurdu, vermediği için olmadı’ diyerek basitçe anlatıyor düşüncelerini. Karlığa şöyle konuşuyor: “İnsan bu dünyaya bir şeyler ortaya koymak için gelir, illa çocuk yapmak için değil. Peygamber Efendimiz’in (sas) söylediği gibi ‘Kadere inanan kederden emin olur.’ Kederlenmeye hiç gerek yoktur. Allah verirse verir. Bu anlayış sadece çocukta değil, mal, mülk, makam, mevkide de böyledir. İstediğiniz her şeye hayatta ulaşmak mümkün değil. Ulaşamadım diye onu dert edinmeye de gerek yok. Ulaşabileceğinizi yaparsınız. İmkânlarınızı kullanırsınız. Sonrasını sahibine havale edersiniz. Meseleyi sorun olarak vazedenler inancı olmayanlardır. Teselliyi Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakarak başka yollarla onu telafi etmek lazım. Başka çocukları sevmek, insanı, tabiatı, çevreyi sevmek, başka meşguliyetler bulmak lazım. İlla kendi çocuğunu seveceksin diye bir şey yok. Çocuğun bizatihi kendisi sevilmeye layık bir mahluktur. Herhangi bir çocuğun yüzüne bakıp gülümsediğinizde karşılık veriyorsa oradan da sevgi alırsınız. Çocuk sevmek psikolojik şuurla, kişinin kendi kafa yapısıyla alakalıdır.”

Tevekkül halinin insanları tıbbi tedavi yöntemlerine başvurmaktan uzak tutmaması gerektiğini vurgulayan Karlığa’ya göre, tevekkül adı altında sebeplere başvurmadan, gerekli çareleri araştırmadan ‘kaderim böyleymiş’ diyerek teslimiyetçi bir yaklaşımla meseleyi kendisinden öte atarak Allah’a mal etmek yanlıştır. Çocuk sahibi olmak bir emir olmadığı için tedaviye başvurmayan insan günahkâr sayılmaz; ama insanın dünyadaki varlık sebeplerinden biri de neslin devamı olduğu için gerekli tedavi yollarına başvurmayan kişi de sorumlu sayılır.

***

Nesebi belirsiz çocuklar ahlâkî faciaya sebep oluyor

Günümüzde doğal yollardan çocuk sahibi olamayan çiftler için tüp bebek, mikro enjeksiyon gibi meşru olan bazı tıbbi yöntemler uygulanıyor. Bunun yanında, insan soyunun karışmasına sebep olan kimliği belirsiz veya kimliği belli; ama nikâh akdi bulunmayan kişilerden sperm veya yumurta alınarak suni döllenme ile çocuk sahibi olunması da giderek yaygınlaşıyor. Amerika ve Avrupa’da artan bu uygulamalara Türkiye’de yasalar izin vermiyor. Bu yüzden Türk vatandaşları yurtdışında bu yolla çocuk sahibi olmaya çalışıyor. Nikâh akdi olmayan veya kimliği belirsiz kişilere ait hücrelerin kullanılarak hamileliğin oluşturulması sadece İslam’a göre değil bütün ilahi dinler tarafından reddedilen bir durum. Bu yolla nesiller belli olmadığı için kardeşlerin bilmeden birbiriyle evlenmesi ihtimali oluşuyor. Şu anda milyonda bir ihtimal gibi uzak görülen sapkın birliktelikler, bu şekilde doğan çocukların çoğalmasıyla gelecekte artma tehlikesi arz ediyor.

Prof. Dr. Bekir Karlığa bu tür uygulamalar milyonda bir ihtimal bile olsa bir sistemin var oluşu veya yok oluşu meselesi olduğu için dikkat edilmesi gerektiğini belirtiyor. Sperm veya yumurta bankasından çocuk almakla aslında büyük bir ahlaki facianın kapısının aralandığını ifade eden Karlığa şöyle konuşuyor: “Bugün kardeşlerin evlenmesi ihtimali milyonda birdir; ama bu uygulama yaygınlaştıkça ihtimal çoğalabilir. Böyle bir durumda evlilik müessesesi yıkılacaktır. Birbirine tahammül edemeyen çiftler aile olmayı önemsemeyecek, önemli olan çocuk almak ise oradan da alırım, denecektir. Bu, aile müessesesinin tamamen yıkımına, ahlaki dejenerasyona sebep olacak. Babası belli olmayan veya herhangi bir yerdeki kişiden alınacak böyle bir şey nikâh akdi olmadığı için dini noktadan haramdır. Dinlerin esas amacı canın, malın ve soyun korunmasıdır. Nesep bağı, anne baba ilişkisi ortadan kalktığı zaman toplumlar felaketlerle yüz yüze gelecektir. Yeni Sodom ve Gomore’ler meydana gelecektir. Bu ise çok tehlikelidir. Bugünkü çağdaş uygarlığın önündeki en büyük tehlikelerden birisi budur. Bütünüyle insanlığın kurumlarını ortadan kaldırabilecek bir yaklaşımdır. Bir kişinin bunu yapmasından ne olacak, denmemeli. Bu böyle kalmaz. Bilim bize imkânlar sağlıyor; ama böyle felaketler de oluyor. Bunları önlemek için uluslararası etik kurullara ihtiyaç var. Bunları her ülkenin kanun ve kurallara göre uygulaması gerekir. Bizim ülkemizde yasak olması bir şeyi değiştirmiyor. İslam anlayışında bilimin aşırı şekilde kötüye kullanılması, sonucunun ne olduğu bilinmeyen adımların atılması menfur karşılanmıştır. Reddedilmiştir. Bu bakımdan genlerle, çevreyle, insanla oynayarak birtakım aşırı oluşumlara sebep olmak insanlığı felakete götürür.”
ŞEMSİNUR ÖZDEMİR-İSTANBUL
Sayı: 222
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5446
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (1) :: Yorum yaz!14/3/2007

Öfkeyi yenmede '4 metot'

Öfkeyi yenmede '4 metot'
AHMET ALTUN
Allah Resûlü (sas) öfke konusunda bizlere bir takım yol ve yöntemler gösterir. İnsanın öfkesine hâkim olmasının yollarını öğretir. Gerçekte de birçok adlî vaka, bir anlık öfke patlamasıyla meydana gelir.

Öfke, insanda fıtri olarak yaratılan, ancak aklî ve dinî terbiye ile kontrol altına alınabilen bir duygudur. Yerinde kullanılması halinde faydalı, aksi takdirde, fert ve toplum için bir musibettir. Kur’an-ı Kerim, öfkelerine hakim olmayı, müminlerin güzel sıfatlarından saymaktadır; “O takva sahipleri bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır.” ( 3/ 134) buyurmuştur.

Öfkelenmemeyi emreden Hz. Peygamber, öfkeye hakim olma yollarını da mucizevi bir şekilde göstermiştir. Buhari’nin rivayetine göre, bir adam, Resulullah’a gelerek, ‘Bana nasihat et’ der. Resulullah da ona, ‘Öfkelenme (kızma)!’ der ve bu ifadeyi birkaç defa tekrarlar. Taberani rivayetinde de, Ebu Derda, Resulullah’a ‘Bana, beni cennete götürecek bir amel söyle.’ dedim. O da bana, ‘Öfkelenme, dedi’ diye anlatır.

Muhaddisler, ‘Rasulullah’ın ‘kızma!’ (öfkelenme!) sözlerinin, kızmayı, kızdırmayı doğuran sebeplerden kaçınma manasına geldiğini, yoksa fıtri olan kızmanın bizzat kendisi olmadığını ifade ediyorlar. İmam Gazali de, ‘İnsanlar içinde en akıllı olan, en az öfkelenendir.’ tespitini yapıyor.


1. İSTİAZE İLE ALLAH’A SIĞINMAK:

Öfke anında ‘Euzü billahi mineşşeytanirracim’ demek. Buhari ve Müslim’in rivayetine göre, iki kişi Resulullah’ın yanında birbirlerine kızıp bağrışıyorlardı, öfkede biri öyle ileri gitti ki, yüzü kıpkırmızı oldu. Bunu gören Allah Resulü, şöyle buyurdu: ‘Öyle bir söz biliyorum ki, eğer onu söylese ondaki bu öfke gidecektir’ o da ‘Euzu billahi mineşşeytanirracim’dir.


2. SUSMAK:

Resulullah, Müsned’de yer alan bir hadisinde de şu tavsiyede bulunuyor: “Öfkelendiğin zaman sus!” Ve bu sözü üç defa tekrarlıyor.

Muhaddisler bu hadisi şöyle açıklıyorlar: Öfke anında akla Allah’ı getirmek, öfkeyi def etmede en etkili yoldur. Zira hakiki mümin, Allah’ın izni olmadan hiçbir şeyin meydana gelemeyeceğine, hiç kimsenin kendisine zarar veremeyeceğine, onun dışındaki bütün etkenlerin, birer araç ve sebep olduklarına inanır. Modern tıp da, öfkelenen kişiye düşünce alanını değiştirmeyi, o anda başka şeyleri akla getirmeyi, mesela, hiçbir söz söylemeden önce, birden otuza kadar sayı saymayı tavsiye edilmektedir. Bu yolla, öfkeyi artıracak bazı enzimlerin salgılanmasına engel teşkil edilmiş olunuyor. Muhataba hiç cevap vermeden susma, olayı muhakeme etme, neticeyi düşünme, zihinsel faaliyetlerde bulunma da tıbben öfkeyle baş etmenin yollarından biri olarak psikologlar tarafından tavsiye edilmektedir. İşte Allah Resulü, öfkelenen kişiye istiazeyi tavsiye ederek, on dört asır sonra keşfedilen psikolojik bir tedaviye işaret etmiştir.


3. KONUMUNU DEĞİŞTİRME:

Resulullah, bilimsel bir mucizeye on dört asır önce işaret etmektedir. Ebu Davud’un naklinde Allah Resulü şöyle buyurmaktadır: ‘Biriniz öfkelendiğinde, ayakta ise otursun, eğer bu durumda öfkesi geçmiyorsa uzansın.’ Modern tıp, aşırı bir şekilde öfkeye maruz kalan kimselere, muhataba, sözlü veya fiili bir tepki göstermeden önce, konumunu değiştirerek rahat bir konuma geçmeyi tavsiye etmektedir. Tıbben sabittir ki, insanda adrenalin hormonu, şeker eksikliği, stres, korku ve öfke durumlarında salgılanır. Bu hormonun artışı, kalp atışlarını da artırır ve oksijen tüketimi de bu nedenle artar. İşte öfke, bu hormonu artırarak, kalbin fazla çalışmasına ve dolayısıyla yüksek tansiyona yol açar. Bu nedenle doktorlar, şeker, yüksek tansiyon ve kalp hastalarına stres ve öfkeden kaçınmalarını tavsiye etmektedirler. Yine tıbben sabittir ki, adrenalin hormonunun kandaki miktarı, ayakta ve ilk beş dakikada, normalden iki üç kat artıyor, öfke ve stres durumlarında ise, bu artış katlanarak yüksek bir düzeye çıkıyor. Böylece, öfke ve ayakta olma faktörü birleşince, sağlık tehlikeye giriyor. Bu nedenle, Resulullah, öfkelenen kişiye, ayakta ise oturmayı, oturuyorsa uzanmayı, mucizevi bir şekilde tavsiye etmiştir.


4. EL VE YÜZ YIKAMAK:

Öfkelenen kişinin el ve yüzünü yıkaması veya duş alması, modern tıbbın en son tavsiyeleri arasında yer almaktadır. Zira bu durum sinir sistemini düzenliyor. Çünkü öfke, genel hararet ve sıkıntıdan kaynaklanıyor, su ise harareti ve sıkıntıyı hafifletiyor. Hz. Peygamber, ‘Öfke şeytandandır, Şeytan ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülür. Biriniz kızdığı zaman abdest alsın.’ buyurmaktadır.
Sayı: 222
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5449
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©HAYATIN_ICINDEN_HIKAYELERYorum (yok) :: Yorum yaz!14/3/2007
Sayfa Toplam:11
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||