Miraç, Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın ifa ettiği eşiz kulluğuna mükafat olarak kulluk yoluyla kazandığı velayetin bir ifadesinden barettir. Allah, yerde eserleriyle kendisini beşere gösterdiği Peygamberimiz’i, gökler âleminin sakinlerine de göstermek için O’nu o yüce meclislerde dolaştırmış ve her yer üzerinde hükmünün geçtiğini bütün âleme göstermiştir.
Peygamberliğinin değil, kulluğunun bir semeresi ve neticesi olan Miraç yolculuğunda Efendimiz (sas), kendisini çepeçevre saran kanun ve sebepleri aşarak, beşeriyete ait perdeleri geçip uzun mesâfeleri bir hamlede kat etmiş, yıldızları, sistemleri birer merdiven, birer basamak, birer atlama taşı gibi kullanıp, Rabb’ini görmeye mâni buudları geride bırakmış, cismen ve rûhen vardığı makamdan Cenâb-ı Hakk’ı müşahede etmiştir. Peygamberlerle selâmlaşmış, melekleri görmüş, Cennet’i ve güzelliklerini, Cehennem’i ve azâmetini temâşâ etmiştir. Melekler O’na teşrifatçılık yapmış, huriler perdedar olmuştur. Yıldızlar kaldırım taşı gibi ayaklarının altına serilmiş, bineğiyle berk gibi bütün mekanı kat edip tekrar insanlık içine dönmüştür. İşte Miraç bu yüce yolculuğun adıdır.
ALLAH, NEBİ’SİNE SAHİP ÇIKIYOR
Efendimiz (sas), bütün zorluklara rağmen, kulluğunda öyle olgunluğa ve dolgunluğa ermişti ki, kendisine açılan o kapıdan içeriye girerken, kulluğun zirvelerine çıkmıştır. Miraç, bir yönüyle bunun ifadesidir. Miraç, en zor şartlar altında dahi kulluğundan fedakârlıkta bulunmayan Efendimiz’in (sas), insanların kendisine bütün bütün sırtlarını döndüğü, bütün sebeplerin kapandığı, “Bunlarla kız alıp vermeyeceksiniz. Çarşıda pazarda bir şey satmayacaksınız. Onlara hiçbir şekilde yardımda bulunmayacaksınız. Her türlü ilişkinizi keseceksiniz.” dedikleri dönemde ve zâhiren hiçbir çıkış yolunun görünmediği anda, Allahu Teala, Efendimiz’in (sas) kalbini taltif etmek ve kırılan gururunu, onurunu hoşnut etmek için O’nu katına almıştı. Hatta böylesi olumsuzlukların yaşandığı bir dönemde Efendimiz (sas) bir de iki büyük yara almıştı. Hâmisi Ebû Talib’i ve biricik zevcesi Hz. Hatice annemizi kaybetmişti. Cenab-ı Hak, bu yaralarını tedavisi için de, “Herkese ve her şeye, bütün dünyalara bedel Ben varım!” diyerek Efendimiz’i miraca almıştır.
MİRAÇ, GAYBI İSPAT EDER
Ümmetine anlatacağı meseleleri ciddi iki kere iki dört eder katiyetinde anlatsın; gıyâben inandığımız şeyleri müşahedesi olarak bize intikâl ettirsin; hatta Allah’ı görsün ve görmeye dayalı olarak da “vardır” desin; melekleri, Cennet’i, Cehennem’i görsün ve bildirsin diye çıktığı Huzûr (cc)’dan bir saatine bin yıllık dünya hayatının kâfi gelmediği Cennet’i temâşâ edip ve bir anlığına bin yıllık Cennet hayatının kâfî gelmeyeceği Cemâlullah’la müşerref olduktan sonra; Kur’ân’a ait bütün meselelerinin hakikatlerini, bütün ibâdetlerin mana ve hikmetlerini anlamak, anlatmak ve Risâlet vazifesini tamamlayıp, ümmetini karanlıklardan kurtarıp nûra çıkarma yolunda, kendisine her türlü işkencenin yapıldığı bir anda, yeniden yeryüzüne dönmüştür.
***
Miraç Peygamberimiz’e hastır
Bütün namazlar, niyazlar, oruçlar ve çileler; namazın, niyazın, orucun manasını halka anlatmalar ve bütün bunları birer merdiven yapmalar, Efendimiz’in (sas) miraca yükselmesine vesile olmuştur. Böyle bir şeref, Efendimiz’den (sas) başka ikinci bir peygambere nasip olmamış, sadece O’na has bir keyfiyettir. Her Nebi, kendi ruhunda Allah’ın huzuruna çıkarak, iltifat görmüştür. Fakat bütün gökleri ve cennetleri bilemediğimiz keyfiyet içinde yapılan böyle bir miraç sadece Allah Resulü’ne hastır. İşte bizler de böyle kadri yüce, civanmert bir Nebi’nin arkasında bulunmanın hazzı içinde doya doya bir namaz kılıyoruz.
MİRAÇ NEDİR?
Miraç, kelime manası itibariyle “merdiven”, “yükselecek yer”, “en yüksek makam” manalarına gelmektedir. Bu gecede İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) bir mucize olarak Mekke’deki Mescid-i Haram’dan, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya ve oradan da göklerin İlâhî derinliklerine doğru pervaz edip ruhen ve bedenen Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmıştır. Kur’an-ı Kerim (İsrâ, 17/1; Necm, 53/8-11) ve hadis-i şeriflerle (Buhari, Salat 1; Müslim, İman, 259) hakikati sabit olan Miraç hadisesi, beşer idrakinin üstünde ve zaman ve mekan hudutları dışında cereyan etmiş ulvî bir tecellidir.
MİRAÇ, EFENDİMİZ’E MORAL KAYNAĞI OLMUŞTUR
Miraç hadisesinden önce Allah Resulü (sas) ve Müslümanlar akla hayale gelmedik zulüm ve işkencelere maruz kalmışlar, hatta bu işkencelerden korunmak için bazı müslümanlar Habeşistan’a hicret etmişlerdir. Ayrıca bütün bu dayanılmaz zulümlerin üstüne müslümanlar bir de Ebu Talib mahallesinde müşriklerin iktisâdî, ailevî her yönden müşriklerin boykotuyla karşı karşıya kalmışlardır. Daha sonra ise bu sıkıntıları Efendimiz’in dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım’ın, ardından diğer oğlu Abdullah’ın, müteakiben maddi ve manevi destekleriyle Nebiler Serveri’nin her zaman yanında olan amcası Ebu Talib ve hakkında “Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı İmran’ın kızı Meryem’di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice’dir.” buyurduğu biricik hayat arkadaşı Hz. Hatice validemizin vefatları takip etmiştir.
Peş peşe gelen bu hadiseler Allah Resulü’nü ziyadesiyle mahzun etmiştir. İşte tam böylesi bir atmosferde Nebiler Serveri’nin beşeriyete ait perdeleri bir bir geçerek hem cismen hem de bedenen Cenab-ı Hakk’ı müşahede etmesi, İnsanlığın İftihar Tablosu ve ardından sahabiler için büyük bir moral kaynağı olmuştur. Allahu Teala, Efendimiz’i huzuruna alarak O’nu taltif etmiştir.
ALLAH, EŞSİZ SANATINI EFENDİMİZ’E GÖSTERMİŞTİR
Her sanat sahibi sanatını teşhir etmek ister. Allahu Teala yaratmış olduğu bütün alemleri, bu alemlerdeki eşsiz sanatı ve akıllara durgunluk verecek nizamı, güzel isimlerinin hakikat ve tecellilerini bütün mahlukat namına onlar arasından seçtiği kulu ve resulü Hz. Muhammed’i katına alarak O’na göstermiştir. Allah Resulü keyfiyeti bizce meçhul bir binek vesilesiyle Cenab-ı Hakk’ın yaratmış olduğu eşsiz sanat harikalarını bir bir görmüş ve en sonunda da bu sanatın kaynağı Cemalullah’la müşerref olmuştur.
...VE NAMAZ
Allah Resulü, miraçla beşerin ulaşamadığı noktalara ulaşmış, kurbetin hazzını tadıp geriye dönmüş ve sonra da orada duyup tattığı hakikatleri diğer insanlara da anlatıp o zümrüt tepelere onları da götürmek istemiştir. Cenab-ı Hak da Miraç’taki manevi atmosferi teneffüs edebilmeleri için adeta bir armağan olarak namazı Efendimiz vesilesiyle insanlara hediye olarak göndermiştir. Zira namaz, Allah Resulü’nün ifadesiyle her mü’minin miracı olarak, onları da miraca götürebilecek nurdan bir binektir. Bu sayede her mü’min, kılacağı namazın keyfiyeti ölçüsünde miraç ufuklarında pervaz edebilecektir.
Bu günlerde her yerde İnsanlığın İftihar Tablosu konuşuluyor. O’nun kokusu sanki her yanımızı sarmış gibi. Gazetelerde O.. dergilerde O.. televizyonlarda O.. konferanslarda O.. evlerimizde O.. gönüllerimizde O.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir güneş gibi insanlık semasında doğmuş, bütün dünyaya ışıklarını saçmış ve kıyamete kadar da saçmaya devam edecektir. O, çok kısa denebilecek bir zaman dilimi içinde bütün çağları aydınlatacak ve insanların problemlerine çareler sunacak bir hayat yaşamıştır. Hazreti Muhammed (aleyhissalatü vesselâm)’ın, bütünüyle beşerin hayatına lâzım gelen şeylerle zuhuru öylesine harikuladedir ki, insanlık tarihinde eşini göstermeye imkân yoktur. Beşer tarihinde çeşitli icraatçılar, ıslahatçılar vardır. Kâinatın Efendisi, reformcu değildir. O, Hazreti Adem’le başlayan Allah’ın yegane dini İslam’ın üzerine konan tozu toprağı silmiş, bundan on dört asır evvel onu kendine has saflığıyla yeniden ortaya çıkarmış ve beşere takdim etmiştir.
Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) reformcular gibi hayatın sadece bir yönüne ait meseleleri ıslah etme, deforme olmuş şeyleri reforma tabi tutma meselesiyle meşgul olmamıştır. O, bir insanın yatıp kalkmasından uyumasına, hangi tarafı üzerine yatacağına, nasıl yiyeceğine, ibadetlerini nasıl yapacağına, inandıklarına nasıl inanması gerektiğine, ahlaka.. hasılı hayatın her yönüne dair düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler neticesinde de bütün insanlığa örnek bir toplum yetiştirmiştir. Efendimiz’in mektebinde yetişen Sahabe-i Kiram, öyle bir hayat yaşamışlardır ki, onların hayatlarını okuduğumuz zaman şaşkınlıktan kendimizi alamıyoruz.
Eğer siz onları görseydiniz…
Sahabenin yaşadığı başdöndürücü hayatı, Medine’de dünyaya gelen, başta Hz. Ömer olmak üzere pek çok sahabinin duasını almış ve yetmişi Bedir gazisi olmak üzere yaklaşık yüzyirmi kadar sahabiyle de bizzat görüşme imkanı olmuş bir sahabi aşığı olan Hasan Basri Hazretleri (ö. 110/642) şöyle dile getiriyor: “Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara ‘deli!’ derdiniz; onlar sizi görselerdi, ‘bunlar mümin değil’ derlerdi.”
Hasan Basri Hazretleri’nin sahabeye karşı çok engin bir sevgi, saygı ve hürmeti vardır. Bir gün kendisine Ömer bin Abdülaziz ile Vahşi’nin derece ve mertebeleri sorulunca, “Ömer Bin Abdülaziz ancak Vahşi’nin atının burnunda bir toz olabilir” demiştir. İşte Hasan Basri Hazretleri’nin sahabe düşüncesi buydu. Aynı zamanda o, sahabenin yaşamış olduğu hayata da derin bir özlem duyuyor ve etrafında bulunan insanların yaşayışları ile sahabenin yaşayışını kıyaslayıp üzülüyordu.
Hz. Ebu Bekir, izzet ve haysiyetini ayaklar altına alıyordu
Ashab-ı kiram efendilerimizin hayatlarına bakıldığında “Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara “deli!” derdiniz” sözünü doğrulayacak pek çok tablo görmek mümkündür. Mesela Hz. Ebû Bekir, Kureyş’in hürmet ettiği, sevip saydığı bir insan olmasına rağmen, Allah Rasulü’ne iman etmesiyle müşriklerin düşmanı haline gelir. Kureyş’in ileri gelenleri bir gün Hacer-i Esved’in yanında oturup Efendimiz’in aleyhinde konuşurken, Allah Rasulü oraya gelir. Onlar Efendimiz’i aralarına alıp yakasından çekerek sataşırlar. Biri bu hadiseyi hemen Hz. Ebu Bekir’e haber verir. O, koşa koşa Kâbe’ye gelerek, “Yazıklar olsun size! Siz Rabb’im Allah’tır diyen birisini öldürmek mi istiyorsunuz? Halbuki O, size Rabb’inden apaçık delillerle gelmiştir.” der.
Müşrikler Hz. Ebu Bekir’in bu çıkışı üzerine Efendimiz’i bırakıp ona yönelir ve onu tartaklarlar.
Eziyetler onları yıldırmadı
Müşriklerin bu tür eziyet ve işkencelerinin artması sonucu Hz. Ebu Bekir sıcak yuvasını, kendisini çok seven babasını, evlatlarını ve hanımını bırakıp Habeşistan’a hicret etmek için Nebiler Sultanı’ndan izin alır. Amacı Mekke’den ayrılıp Kızıldeniz yoluyla Habeşistan’a ulaşmaktır. Yolda İbn Dağinne’ye rastlar ve onun himayesine girerek Mekke’de kalır. Müşrikler, Hz. Ebu Bekir (ra), kaldığı evin önünde yaptırdığı bir cumbada Kur’an okuyup etraftaki insanlara tesir ediyor diye ona mani olmak isterler. Bunun üzerine İbn Dağinne, himayesinin devamı için Hz. Ebu Bekir’den Kur’an okumaktan vazgeçmesini söyler. Hz. Ebu Bekir ise hayatını ortaya atarak, her şeye rağmen Kur’an okumaktan vazgeçmeyeceğini söyler. Hz. Ebu Bekir, herkesin sevdiği bir insandır. Mekke’de “Ebu Bekir gibi birisine eza ve cefa edilmez. O, Mekke’den uzaklaştırılamaz.” duygu ve düşüncesi hakimdir. Fakat o, her şeye rağmen, izzetini ve haysiyetini ayaklar altına alıp Efendimiz’e teslim olmuştur.
Hz. Ali’ye gelince o, Efendimiz’in hicretinde tamamlayıcı bir rol üstlenmiştir. Daru’n-Nedve’de bir araya gelen müşrikler şöyle bir karar almışlardı: Her kabileden güçlü ve cesaretli adamlar bir araya gelecek ve hep birlikte Allah Rasulü’nü öldüreceklerdi. Onlar bu karar ile Abdümenaf Oğulları’nın bütün kabilelere kan davası güderek savaş açma cesaretini gösteremeyeceklerini düşünüyor ve sorumluluğu dağıtıyorlardı. Bu gelişmeden haberdar olan Efendimiz, yatağına Hz. Ali’yi bırakmış, müşriklerle çevrili evden Yâsin Sûresi’ni okuyarak ve bir avuç toprağı onların üzerine serperek çıkıp gitmiştir.
Hz. Ali o zaman 23 yaşlarındadır. Yani bir insanın dünya ile en çok senli benli olduğu bir devre. Ama onun düşünce ve inancına göre peygambersiz hayat bir hiçti ve o, bu uğurda ölümü göze alarak Allah Rasulü’nün yatağına seve seve yatmıştı. Neden sonra içeriye giren müşrikler örtüyü kaldırdıklarında karşılarında Hz. Ali’yi görünce şaşırmışlar ve onu öylece bırakarak Efendimiz’in peşine düşmüşlerdir.
Müslümanlığı dünyaya nasıl tanıtırız?
Hz. Halid (ra), iki imparatorluğu yerle bir etmişti; ama kendisine ait hiç mal-mülk edinmemişti. Bu, mal-mülk olmamalı demek değildir.. gönlünü dünyaya kaptırmama, mala mülke, makama mansıba bağlanmama.. bağlanılması lazım gelene bağlanma demektir.
Onlar, Allah ve Rasülü’nü anlatmaktan başka hiçbir şey düşünmüyorlardı. İstiyorlardı ki; herkes Allah’ı (celle celâluhû) tanısın. İnsanlar, Hz. Muhammed’le (sas) tanışsın. Gece gündüz “Bu kocaman dünyaya nasıl Müslümanlığı anlatırız?” diyorlardı. Bir gün dünyanın büyüklüğüne bakıyor, anlatılanları dinliyor ve “Demek ki, bu dünyaya Müslümanlığı anlatmak bir insanın ömrüne sığmayacak kadar zormuş.” diyorlardı. Sadece şu söze bile baksanız, maksat ve gayelerinin ne olduğunu, ne ile dertlendiklerini görürsünüz.
Allah Rasûlü (sas) “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” buyurmuştu. Onlar, bunu bir vazife olarak anlamışlar ve hep bu vazifeyi eda etme gayretiyle yaşamışlardı. Aziz milletimizin mazisi bu kutlu vazifeyi yapmanın izzetiyle doludur.
Hz. Mus’ab, Uhud sonrası yüzünü saklıyordu
Hz. Mus’ab’ın hayatı hep dini tebliğ etmekle geçti. Bir dönem geldi ki, dini tamamıyla ortadan kaldırmak isteyen insanlar bir ordu toplayıp Müslümanların üzerlerine yürümüşlerdi. Burada da Mus’ab’a düşen dinini korumaktı. İşte Uhud’da sahabi bu mükellefiyeti yerine getirmek için bir araya geldi. Aralarında Mus’ab da vardı. O gün elinde kılıç akşama kadar savaştı. Öyle savaştı ki, melekler dahi onu gıpta ile seyrediyorlardı. Bir ara Mus’ab yediği son kılıç darbesiyle yüzüstü yere düştü. Hemen bir melek onun suretine girdi ve Mus’ab’ın kavgasını o devam ettirdi. Akşam üzeri Allah Rasulü ona hitaben “Mus’ab!” diye seslenince melek, “Ben Mus’ab değilim Ya Rasulallah!” dedi. Mesele anlaşılmıştı. Mus’ab çoktan şehit düşmüştü. Biraz sonra Allah Rasulü ve bir grup sahabi, Mus’ab’ın naaşının yanındadır. Her iki kolu da omuzdan kopmuştur. Mus’ab’ın başını gövdeye bağlayan sadece deridir. Ve o sanki yüzünü bir yerden saklar gibidir. Meselenin bundan sonrasını bir başka rivayet bize şöyle anlatır: Mus’ab’ın yüzünü niçin sakladığını ancak Allah Rasulü anlayabilmişti. Gözyaşları içinde sahabiye bu durumu şöyle anlatmıştı: “Biliyor musunuz Mus’ab niçin yüzünü sakladı? Birinci sebep şuydu: Kolu kanadı koptu. Artık Rasulullah’ı koruyamayacaktı. Ya bu esnada biri Allah Rasulü’ne saldırır da ben O’nun yardımına koşamazsam, diye düşündü ve yüzünü onun için sakladı. İkinci sebep ise, ben şu anda Rabb’imin huzuruna gidiyorum. Halbuki şu anda Rasulullah’ı korumam lazım. Ya Allah Rasulü’ne bir şey yaparlarsa ben Rabb’imin huzuruna hangi yüzle varırım, diye düşünüyor ve yüzünü Rabb’inden saklamaya çalışıyordu...”
İşte Rasul-ü Ekrem bunu söylerken, hakikat karşısında fedai ve alabildiğine hasbi bir ruhun düşüncelerine tercüman oluyordu.
'Kişi sevdiğiyle beraberdir' hadisi sahabeleri neden mutlu etti?
AHMET ALTUN
Sevginin bazı belirtileri vardır. Peygamber’i (sas) sevmenin belirtilerini üzerimizde taşımak istemez miyiz, tabii ki isteriz. İşte onlardan birkaçı...
Bir gün sahabelerden biri Hz. Peygamber’e şöyle diyor: ‘Ey Allah’ın Resulü Seni o kadar çok seviyorum ki hep yanında kalmak istiyorum, eve gidince Seni özlüyorum ve Sana geliyorum. Düşündüm ki yarın ben de öleceğim Sen de, ben cennete girsem bile Sana nasıl ulaşabileceğim, Sen nebilerle beraber yüksek makamlarda olacaksın, orada Seni görmemek yanında olamamak, endişesi beni çok düşündürüyor ve çok üzüyor.’
Resulullah, ona o an herhangi bir şey söyleyemiyor, daha sonra şu ayet iniyor: ‘Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!’ (Nisa, 69)
Bu ayetin inmesinden sonra Allah’ın Resulü o sahabeye, yukarıdaki hadiste ifade edilen, ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ müjdesini veriyor. Ebu Hureyre diyor ki: ‘Hiçbir şey bu hadis kadar sahabeleri mutlu etmemişti’.
Başka bir gün başka bir sahabe, ‘Ey Allah Resulü kıyamet ne zaman kopacak?’ diye bir soru soruyor, bunun üzerine Resulullah da ona, ‘Sen kıyamete ne hazırladın? diye sorar. Sahabe, ‘Vallahi, Allah ve Resulü’nü sevmekten başka hiçbir şeyim yok.’ şeklinde cevap verir ve Allah Resulü de ona ‘Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın.’ buyuruyor.
Bu hadisle anlaşılıyor ki, insan dünyada ciddi manada kimi severse ahirette de onunla beraber olur. Burada sevdiğimiz kişi ve kişileri seçerken dikkatli davranmamıza yönelik ciddi bir mesaj var. Allah dostu kişilerle Allah düşmanı kişileri sevmenin neye mal olacağını iyi düşünmek lazım.Bu hadisi işlerken sınıftan bir öğrenci, “Hocam o zaman Peygamberimizin etrafı çok kalabalık olacak” diye scevap verdi. Dedim ki: “Bak güneş de bir tane, kalabalık hiç problem oluyor mu?” Bu sefer “Ama güneşten çok uzağız.” dedi. Ben de “Ama güneş bize yakın, hepimizi ayrı ayrı aydınlatıyor, ısıtıyor ve başımızı okşuyor.” dedim. Bunun üzerine öğrenci tebessüm ederek yerine mutlu bir şekilde oturdu.
***
ALLAH RESULÜ’NÜ SEVMENİN BELİRTİLERİ NELERDİR?
Allah Resulü’nü sevmek imandandır ve vaciptir. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’in “Ey Allah’ın Resulü ben Seni nefsimden başka herkesten daha çok seviyorum.” sözüne karşı, “Ya Ömer Beni, nefsin dahil her şeyden daha çok sevmedikçe mümin sayılmazsın.” diyor. Bunun üzerine Hz. Ömer de “Şu anda Seni kendimden de çok seviyorum.” cevabını veriyor.
Elbette kuru bir sevgi fazla bir şey ifade etmez. Kalben sevmek, dil ile belirtmek ve davranışlarla da sergilemek lazım.Allah ve Resulünün dostları, Resulullah’ı sevmenin belirtilerini şöyle ifade ediyorlar:
1. Sık sık O’nu (sas) anmak
Bilindiği gibi kişi sevdiği insanın ismini sık sık telaffuz eder ve bundan da haz duyar. Aşıkların, sevgililerinin isimlerini, dağa, taşa, duvara, ağaca, park ve bahçelere yazmaları bunu gösteriyor. Kişi sevmediği insanın ismini hatırlamak bile istemiyor.
2. Salatü selam getirmek
Bir hadiste de Hz. Peygamber, ‘Allah’ın serbest gezip dolaşan melekleri vardır, Bana salat ü selam getirenlerin selamını bana ulaştırırlar, ben de bire on olarak karşılık veririm’ demektedir. Elbette Hz. Peygamber’in bizim selamımıza ihtiyacı yoktur, bizim ona ihtiyacımız var, bizim için bağışlama vesilesidir. Bu vesileyle, salat ü selam getiren kişi ibadet ortamına çekilmiş olur. Çünkü Allah Resulü’nü düşünmek Allah’ı düşünmek demektir, Allah’ı düşünmek ise ibadet demektir.
3.O’nun (sas) sünnetine uymak
Resulullah’ın sünnetine tabi olmak, Allah’ı sevmenin de belirtisi olduğu Kur’an’ın ifadesidir: “(Ya Muhammed) deki eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Ali İmran, 31)
Bir insanın, bütün sünnetleri yapması elbette mümkün değil ancak herkesin yerine getirebileceği sünnetler vardır ve bunlar zaten yapmamız gereken davranışlardır, o davranışları sünnete dönüştürmenin yolu ise Hz. Muhammed’i düşünmekten geçer. Mesela, Bismillah deyip yataktan kalkmak, besmele ile yiyip içmek, giyinirken sağdan başlamak, yatarken sağ tarafa yatmak herkesin yapabileceği davranışlardır. Ancak ‘Allah Resulü böyle yapıyordu’ deyip yapmakla o davranış ve alışkanlıkları sünnete yani ibadete dönüştürebiliriz.
4. Bol bol hadis okumak
Dinin detayları, İslam’ın ikinci kaynağı olan hadislerdedir. Hadis okumak, anlamak ve uygulamak insanı kemale ulaştırır. Aklını ve muhakemesini geliştirir, Resulullah’ı daya iyi tanır ve tanıdıkça da sever. Vahyin kontrolünde olan hadisler, her zamanda, her ihtiyacımıza cevap vermektedir. Kur’an’ı doğru anlamamızın da vesilesidir. Hadis okuyup belleyen ve başkalarına aktaranlara, Hz. Peygamber’in duası var: “Benden bir hadis işitip belledikten sonra, onu işittiği gibi başkasına aktaranını yüzünü, Allah nurlandırsın.” (Ebu Davud).
5. O’nun (sas) ahlakıyla ahlaklanmak
Yani sabırda, cömertlikte, sözünde durmada, vefada, merhamette, tevazuda, adalette, bağışlamada insanlarla olan muamelelerinde O’nun gibi olmak, O’nu sevmek demektir.
Allah bizi birbirimize sevdirsin, Resulü’nü bizden razı etsin. Amin.
MÜNÜR ÖZEL: Eskiden kahkaha ile gülerdim. Etrafımda hasta olan, rahatsız olan, sıkıntısı olan biri olabileceği her zaman aklıma gelmezdi. Resulullah (sas) tebessüm edermiş. Onu örnek alarak kahkahalarımın yerini tebessüme bıraktım. Artık kimseyi rahatsız etmediğimden dolayı daha huzurluyum. Akşamları eve geldiğimde selam vermeyi unuturdum. Şimdi unutmuyorum. Bana öyle geliyor ki evimizin bereketi ve mutluluğu daha da arttı.
ÜLKÜ ÖZEL: Her hareketimizde O’nu (sas) örnek alarak yapacağımız sünnetler var. Bu hareketlerimizi sünnet olduğu bilinciyle yaparsak sevap da kazanırız. Peygamberimiz’in sabrını örnek alarak ben de bazı olaylara hemen sinirlenmemeye çalışıyorum. İnsanlara yardım etmeye çalışıyorum. Misafirlerime ikramda kusur etmemeye çalışırken, komşularıma da Peygamberimiz’in sünnetlerini yeri geldikçe anlatıyorum. Bunları yaparken kendimi Allah'a ve Peygamberimiz’e daha yakın hissediyorum, içim huzurla doluyor.
ECE ÖZEL: Öncelikle hediyeleşirken Peygamberimiz’in "Hediyeleşiniz, zira hediye kalpteki kin ve nefreti yok eder." sözlerini düşündüm. Onların bir anlık sevinci ve gülümseyen gözleri benim o günkü en büyük mutluluğum oldu. Bununla beraber yaşamımda birçok şey değişti. Öncelikle bu küçük gibi gözüken mutlulukların aslında hayatıma ne kadar büyük bir anlam kattığını ve güzelleştirdiğini fark ettim. Her günüm farklı mutluluklarla doldu. Hediyeleşmenin sevgiyi artırdığını anladım. Ve şunu gördüm ki; arkadaşlarına, ailene… sevdiğini anlatmanın en kolay yolu hediye almakmış.
NEŞE ÖZEL: Efendimiz’in tatlı dilli ve güler yüzlülüğünü örnek aldım. Herkese böyle davranıyorum. Arkadaşlarım ve konuştuğum insanlar mutlu oluyor. Besmele çekmeyi unuturdum. Şimdi unutmuyorum. Besmele çekince kendimi Allah'a ve Peygamberimiz’e daha yakın hissediyorum.
EN ÇOK NEDEN ETKİLENDİNİZ?
MÜNÜR ÖZEL: Sünnetleri uyguladıkça değiştiğimi, evimizin bereket ve mutluluğunun daha da arttığını düşünüyorum.
ÜLKÜ ÖZEL: Sünnetleri uyguladıkça kendimi Allah’a ve Resulü’ne daha yakın hissettim.
Rasûl-i Ekrem (sas), “Vefâtımda vârislerim ne dinar, ne de dirhem paylaşacak. Bıraktığım (arâzînin) zevcelerimin nafakası ve işçinin ücretinden geri kalan irâdı vakıftır.” buyurmuştur.
Peygamber (sas) Efendimiz, hayâtı boyunca son derece sâde yaşamıştır. Eline geçen her şeyi derhal yoksullara dağıtmış, günlük ihtiyacı dışında hiçbir mal edinmemiştir. Bu sebeple, vefâtında mirasçıları tarafından paylaşılacak hiçbir şey bırakmamıştır. (Satın aldığı 30 ölçek arpa borcu için vefât ettiğinde Rasûlullah (sas)’ın zırhı rehin bulunuyordu. (el-Buhârî, 5/145) Rasûl-i Ekrem’in (sas) hanımlarından Hz. Cüveyriye’nin kardeşi Hâris oğlu Amr: “Rasûlullah (sas) vefâtında ne bir dirhem gümüş, ne bir dinar altın, ne bir köle, ne de başka bir şey bıraktı. Yalnızca (Mısır Mukavkısı’nın hediye gönderdiği) beyaz bir katır ile silahını ve bir de (sağlığında) vakfettiği (Fedek ve Hayber’deki) arâzîyi bıraktı (Buhârî, 3/186)” demiştir.
Rasûl-i Ekrem (sas) da, “Vefâtımda vârislerim ne dinar, ne de dirhem paylaşacak. Bıraktığım (arâzînin) zevcelerimin nafakası ve işçinin ücretinden geri kalan irâdı vakıftır.” buyurmuştur.(Buhârî, 3/169)
Kur’ân-ı Kerîm’de, kâfirlerden savaş sonunda elde edilen ganimet malların beşte biri ile, savaş yapılmadan anlaşma yolu ile alınan “fey” malların tasarrufunun Rasûlullah (sas)’a aît olduğu beyân edilmiştir.(Enfâl Sûresi, 40 ve el-Haşr Sûresi, 6) Bu sebeple, savaş yapılmadan alınan Benî Nadîr ve Fedek arâzîsinin tamamı ile savaş sonucu elde edilen Benî Kurayza ve Haybeyr arâzisinin beşte biri, Rasûl-i Ekrem’in (sas) tasarrufunda bulunuyordu.(Tecrid Tercemesi, 8/274) Rasûl-i Ekrem (sas) Efendimiz: “Biz peygamberler cemaatine mirâsçı olunmaz, bıraktığımız her mal sadakadır, vakıftır.” buyurmuştu.(Bkz. Buhârî, 4/42-43, 5/23-25)
Bu sebeple bu topraklar, Rasûlullah (sas)’in vefâtından sonra mirâsçıları arasında paylaştırılmadı. Her birine, Rasûlullah (sas) hayatta iken yaptığı gibi, gelirlerinden hisse verildi. Rasûlullah’ın (sas) mirâsçıları kızı Hz. Fâtıma ile amcası Hz. Abbâs ve hayatta olan zevceleriydi.
Efendimiz’in vefatı ve sonrasında yaşananlar ashab için yeni bir imtihan olmuştu. Hz. Ömer (ra) ölümü bir türlü kabul edemezken, Hz. Ebû Bekir ise her zamanki soğukkanlılığıyla onu ve diğer ashabı sakinleştiriyordu.
Rasûlullah’ın (sas) vefât haberi, ashâb üzerinde büyük bir hüzün meydana getirdi. Daha sabahleyin ayağa kalkmış halde görmüşler, iyileşiyor diye sevinmişlerdi. Acı haber, herkesi şaşkına çevirdi. Münâfıklar ise, “Hak peygamber olsaydı, ölmezdi...” gibi küstahça sözler söylemişler, ortalığı bulandırmışlardı. Bu duruma sinirlenen Hz. Ömer, kılıcını çekerek, “Rasûlullah (sas) ölmemiş, bayılmıştır. Kim Muhammed öldü derse, boynunu vururum.” diyordu. Böyle bir hengâmede metânetini muhâfaza edebilen sâdece Hz. Ebû Bekir oldu:
-Sizden her kim Muhammed’e (sas) tapıyorsa, iyi bilsin ki, O (sas) öldü. Her kim Allah’a kulluk ediyorsa, iyi bilsin ki, Allah bâkîdir, asla ölmez.” dedi ve şu anlamdaki âyetleri okudu:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. O’ndan önce de nice peygamberler geçti. Eğer o ölür, veya öldürülürse geri mi döneceksiniz. Her kim geri dönerse, Allah’a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 144) Hz. Ebû Bekir’in sözlerini ve âyetleri dinleyince herkes kendine geldi. Aynı gün Benî Saide sofasında toplandılar. Hz. Ebû Bekir’i halife seçtiler. (1 Rabiulevvel 11 H./ 27 Mayıs 632 M.)
Rasûlullah’ın (sas) cenâzesi, halîfe seçimi yapıldıktan sonra, salı günü yıkanıp hazırlandı. Son hizmetinde bulunabilmek isteyen herkes, Hz. Âişe’nin odası önünde toplanmıştı. Bu yüzden Hz. Ali odanın kapısını kapattı, içeriye kimseyi almadı. Yalnızca Ensar adına Bedir mücâhidlerinden Havlî oğlu Evs içeri alındı.
Rasûl-i Ekrem’in (sas) mübârek vücûdu, bir sedir üzerine konuldu. Dış elbisesi soyuldu. Yıkama işini bizzat Hz. Ali yaptı. Amcası Abbâs ile oğulları Abdullah, Fazl ve Kusem, cesedin çevrilmesine yardımcı oldular. Üsâme ile azadlı kölesi su döktüler. İç gömleği çıkarılmayıp vücûdu üzerinden ovulduğu için Hz. Ali’nin eli Rasûlullah (sas)’in mübârek vücûduna dokunmamıştır.
Cenâzelerde genellikle görülen koku ve nahoş şeylerden hiçbiri O’nda yoktu. Bu yüzden Hz. Ali, “Hayâtında da pâksın, ölümünde de pâksın.” diyerek yıkadı. Üç parça beyaz pamuk bezi ile kefenlenip odanın kapısı açıldı. Mübârek naaş, sedirin üzerine konmuştu. Önce erkekler, sonra kadınlar, en sonra da çocuklar ayrı ayrı namazını kıldılar Rasûlullah (sas) hayâtında olduğu gibi ölümünden sonra da herkesin imâmı olduğu için, O’nun cenâze namazında kimse imâm olmadı. Hz. Âişe’nin odası küçüktü. Bu yüzden namaz, gece yarısına kadar devâm etti. Efendimiz (sas), “Cenâb-ı Hak, peygamberlerin ruhunu, onların defnedilmesini istediği yerde kabzeder.” buyurmuştu. Bu sebeple Rasûlullah (sas)’ın kabri, Hz. Âişe’nin odasında, üzerinde son nefesini verdiği döşeğin serildiği yerde, Ensâr’dan Ebû Talha tarafından kazıldı. Salıyı çarşambaya bağlayan gece yarısı defnedildi. (2/3 Rabiulevvel 11 H-28/29 Mayıs 632 M.) Mübârek cesedini, kabri saâdete Hz. Ali, Fazl, Üsâme ve Avf oğlu Abdurrahman indirdiler. Hz. Âişe, “Biz Rasûlullah (sas)’in defnedildiğini, çarşamba gecesi gece yarısı duyduğumuz kürek seslerinden anladık.” demiştir.
Kur'an'ın ilk ayeti 'oku' olmuştu. Peygamberimiz de bir eğitim seferberliği başlatmış ve insanları 'düşünmeye, 'ilme' teşvik için her türlü gayreti sarfetmişti. Mescidin bir kenarına çardak şeklinde inşa edilen Suffa ilk İslam üniversitesidir.
Her meslek ve meşrepten insan, Hz. Peygamber’in hayatından kendisi için örnek olabilecek birçok yön bulabilir. Çünkü bütün bu insanlığı bir şahsiyette toplayıp misallendirmek zor değildir. Hz. Peygamber’in sireti, hayatın her safhasını kapsayan bir bütünlük içindedir. O, Allah’ın kendisine verdiği yetki ile ülkelerinde devlet başkanlarına, valilere, idarecilere, okullarda öğretmenlere, sınıflarda öğrencilere, evlerde ana-babalara, yolda yürüyenlere, alışveriş yapanlara, tarladaki çiftçiye, işçi çalıştıranlara, çalışanlara, emek sarf edenlere velhasıl herkese aynı çağrıyı yapmakta ve kendisinin izlenmesini istemektedir. Çünkü onun hayatı bütün insanlık için en güzel örnektir.
O (SAS) BİR ÖĞRETMENDİ
Peygamberimiz (sas) hem sözleriyle hem de yaşayışıyla bizi eğiten, öğreten bir muallim-i hakiki idi. Ümmetine her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları, dünya ve ahirette kurtuluşa erdirecek yolları göstermişti. Hz. Peygamber’in bir peygamber olarak savaş, barış, ibadet, ticaret, hak ve adalet gibi konularda yol göstermesi herkes tarafından tabii karşılanırken, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olması bazıları tarafından yadırganmaktaydı. Nitekim bir müşrik ashab-ı kiramın ileri gelenlerinden Selman-ı Farisi’ye hitaben biraz da alaylı şekilde şöyle demişti: “Görüyorum ki dostunuz (Muhammed), size her şeyi ama her şeyi hatta helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor!” Hazreti Selman gayet ciddi bir tavırla “Evet” dedi, sonra da Hz. Peygamber’in tuvalet adabıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı. (Müslim)
EĞİTİM SEFERBERLİĞİ BAŞLATMIŞTI
Kur’an’ın ilk ayeti ‘oku’ olmuştu. Peygamberimiz de bir eğitim seferberliği başlatmış ve insanları ‘düşünmeye, ‘ilme’ teşvik için her türlü gayreti sarf etmişti. Mescidin bir kenarına çardak şeklinde inşa edilen Suffa ilk İslam üniversitesidir. Bizzat Resulullah burada dersler veriyordu. Allah Resulü’nün (sas) okuma ve yazmaya verdiği ehemmiyet, Bedir savaşında esir düşen müşrik düşman askerleri için fidye olarak adam başına 4.000 dirhem ücret biçildiği halde, bunlar arasında okuma-yazması olanların Medineli 10 Müslüman çocuğa öğretmek suretiyle serbest bırakılmasını emretmesinde görülür.
ÖĞRENCİLERLE ÖZEL İLGİLENİYORDU
Medine’de yatıp kalkacak bir evi bulunmayanlar için Suffa aynı zamanda geceleri yurt-yatakhane olarak kullanılmaktaydı. Yine burada, İslam’ın temel esaslarının neler olduğunu öğrenmek üzere dışarıdan gelen yabancılar da kalmaktaydı. Bir defasında Temim kabilesine mensup 80 kadar yabancı barındırılmıştı Suffa’da. Medineli cömert insan Sa’d ibn Ubade, her gün bu 80 talebenin yiyecek ve içeceğini temin etmekteydi. Öyle bir zaman geldi ki Suffa’da okuyan talebelerin sayısı 400’e kadar yükseldi. Resulullah (sas) elinde-evinde bulunan şeyleri daima bu talebelerle bölüştü.
KADINLAR YETİŞİRSE TOPLUM YETİŞİR
O dönemde kadının adı yoktu. Hiçbir hakka sahip değillerdi. Resulullah tarafından özel bir ihtimam ve yetiştirilmeye tabi tutuldular. Buhari’nin belirttiğine göre, Allah Resulü (sas) haftanın bir gününü tamamen onlara tahsis etmiş ve günde sadece onlara hitap etme ve onların suallerine cevap vermeye çalışmıştı. Peygamberimizin zevcesi Hafsa, okuma-yazma bilmekte, Aişe ise hukuk alanında yüksek bilgiye sahip bulunmaktaydı. Hatta Hazreti Peygamber’in vefatından sonra birçok erkeklerden ilimde ileri olan birçok sahabi Hz. Aişe’nin hukuk bilgisinden istifade için onu ziyaret etmiş, onunla istişare etmişlerdir.
HEDEF “DÜNYAYI KUCAKLAYAN İNSAN”
İslam ruhbanlığı kabul etmediği için yetiştirdiği insanın günlük hayattaki işlerini görebilecek bir seviyeye gelmesini şart koşar. Ahiretin bu dünyadaki hayatla kazanılacağını belirterek, Müslümanları bu dünyanın işlerini görebilecek bir şahsiyet olarak eğitmeyi gaye edinir. Dinimiz iyi vatandaş yetiştirmekten ziyade iyi insan olmayı hedefler. Bu konuda Muhammed Kutup, “İslam kendini dar sınırlar içinde hapsetmez. Bütün gayretini sadece, iyi vatandaş yetiştirme işlemine bağlamaz. Aksine, İslam daha büyük, daha şümullü bir gayenin gerçekleşmesi için çalışır. Gaye, dünyanın şu ya da bu bölgesinde bir vatandaş olması itibarı ile değil, insan olması hasebiyle bir insan yetiştirmektir.” demektedir.
ALLAH RESULÜ’NÜN EĞİTİM METODUNU BUGÜN DÜNYA UYGULUYOR
Resulullah Efendimiz’in (sas) ashabına bir şeyler öğretirken takip ettiği yol eğitim ile alâkalı çok önemli kuralları da ortaya koymaktadır. Allah Resulü’nün eğitim metodunda çağdaş eğitimde ‘öğrenmeye hazır olma’ denilen prensibe öncelikle dikkat ettiğini görüyoruz. Hadislerdeki kısalık ve özlük, her birinin birer vecize niteliğinde oluşu bu sebebe dayanır. İbn-i Mesud bu durumu şöyle anlatır: “Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Resul-i Ekrem bize her gün değil, arada bir va’z ve nasihat ederdi.”
Resulullah öğrettiklerinin anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol eder, öğrenilenlerin de uygulanmasını isterdi. Sahabeye, ibadetlerini tam ve noksansız yapmalarını emreder, onlara nasıl yapacaklarını anlatır, murakabe eder, gerektiğinde hatalarını gösterirdi. İyice anlaşılması ve zihinde yer etmesi için önemli konularda sözü üç defa tekrar ederdi. Bu tekrar esnasında onun mübarek ağzından çıkan kelimeler, adeta sayılabilirdi. Peygamberimiz her söylediğini üç defa tekrar ederdi. Bunu gerektiğinde ve özellikle önemli şeylerde yapardı. Resul-i Ekrem, her suale cevap verir ancak cevabını bilmediği sualler karşısında sükut eder, vahyi beklerdi. Vahiy geldikten sonra derhal sual sahibini arayıp bulur ve İlahî cevabı iletirdi.
MUHATABINI ASLA MAHCUP ETMEZDİ
İnsanlara yol gösterirken ya da onlara örnek olacak hayatını devam ettirirken devamlı surette kolay olanı tercih ederdi. Hz. Aişe validemiz bu hususta “Peygamber, iki şey arasında muhayyer bırakıldığında -günah değilse- kolay olanı tercih eder, günah olduğu zaman ise insanlar içinde ondan en çok sakınanı olurdu.’’ der. Allah Resulü muhatabını asla mahcup etmezdi. Bazı hatalara göz yumar, beğenilmeyen hareket ve davranışta bulunan olsa bile onu mahcup etmez, hatalarını yüzüne vurup utandırmazdı. Hiç kimseyi kusurları sebebiyle -bilhassa başkalarının yanında- küçük düşürmezdi. Peygamber Efendimiz muhataplarına karşı son derece yumuşak ve müsamahalı davranırdı.
KENDİSİNDEN ZİNA YAPMA İZNİ İSTEYEN GENCE NE DEMİŞTİ?
Günümüz gençliğinin batağa saplandığı konuların başında cinsellik geliyor. Bu sorunu, cinselliği yok sayarak ya da görmezlikten gelerek çözmek ne yazık ki mümkün değil. Cinsel güdülerin aşırı tahrik edildiği bir ortamda yapılması gereken, gençlerin bu sorunlarına daha olumlu bir yaklaşım sergilemek; fizyolojik ihtiyaçları görmezlikten gelmek ve aradaki duyguları umursamamak yerine İslam’ın getirdiği çerçevede, meşru sınırlar içerisinde hayatı yaşamak, doğal olandan ayrılmamak. Bu konuda da önümüzde mükemmel bir örnek var; Allah Resulü (sas). O dönemde de gençler yaşlarının gereği birtakım duyguları içlerinde taşıyorlardı. Resulullah (sas) bu durumu ciddiye alarak bizlere nasıl bir yaklaşım sergileyeceğimizi anlatmıştır.
Bir gün Kureyş kabilesinden bir genç Hz. Peygamber’in (sas) huzuruna gelerek, “Ey Allah’ın elçisi, bana zina etmek için izin ver.’’ dedi. Ashaptan bazıları, bu ifadeleri İslam terbiyesine aykırı görerek genci azarlayıp üzerine yürüdüler. Hz. Peygamber ise son derece sakin bir şekilde delikanlıya seslendi ve “Yanıma gel, otur’’ diye yer gösterdi. Sonra onunla sohbet etmeye başladı:
-Söyle bakayım; bir başkasının senin annenle zina etmesini ister misin?
-‘Yoluna feda olayım, hayır kesinlikle istemem.
-Zaten hiç kimse annelerine böyle birşey yapılmasını istemez. Bir başkasının senin kızınla zina etmesine razı olur musun?
-Hayır, uğrunda öleyim ey Allah’ın elçisi, razı olmam.
-Öyleyse hiç kimse kızlarıyla zina edilmesine razı olmaz.
Hazreti Peygamber (sas) delikanlıya kız kardeşi, halası ve teyzesiyle zina edilmesine razı olup olmayacağını sordu. Delikanlı hep “Yoluna feda olayım, hayır istemem’’ diye cevap veriyordu. Artık hatasını anladığını görünce Hz. Peygamber, elini bu gencin omuzuna koyarak, “Allah’ım! Bunun günahını affet, kalbini temizle ve uzuvlarını günah işlemekten koru!’’ diye dua etti. Hadisi rivayet eden sahabinin söylediğine göre, o genç böyle şeylerle bir daha ilgilenmedi.
KIZ ÇOCUKLARININ HOR GÖRÜLMESİNİ İSTEMİYORDU
Hz. Muhammed (sas) o dönemlerde insanları kendi evladını diri diri toprağa gömecek kadar canavarlaştıran kız-erkek ayrımını ortadan kaldırmış, onlara eşit davranılmasını istemişti. Nitekim bir gün bir adam, Peygamberimizin yanında oturduğu sırada, adamın erkek çocuğu çıkagelmişti. Adam çocuğu öpüp, dizlerine oturttu. Daha sonra aynı şahsın kız çocuğu gelince babası onu yanına oturttu. Peygamber Efendimiz derhal, “Niçin ikisini bir tutmadın?” diye kınadı. Bir başka vesile ile de “Çocukların senin üzerindeki haklarından birisi de, onlara eşit davranmandır.’’ buyurmuştu.
ÇOCUKLARA HEDİYELERLE SEVİNDİRİYORDU
Yolda karşılaştığı çocuklara selam verip, hal-hatırlarını soran, hasta çocukların ziyaretine giden, kendi yanına gelen çocukları kabul eden, çocuklara hediyeler, armağanlar alan ve onları sevindiren bir insandır O. Muhammed Mustafa (sas), hareketleriyle çocukların son derece önemli ve lüzumlu olan “sevilme’’ ihtiyacını karşılarken, insanların da aynı şekilde davranmasını istemiş ve “Kişinin kendisi, ailesi ve çocuğu için harcadıklarının hepsi sadakadır.’’ demiştir.
DÜN / BUGÜN Kandil tebriki, kandilleşmek, kandil simidi, kandil çöreği, kandilde el öpmek, kandil hediyesi, kandil donanması, kandilci, kandil parası, kandil gecesinde doğmak vs. Hepsinin ortak çıkış noktası "kandil gecesi" deyimi.
Peki ama bu ifade nereden gelir?
Efendim, hepinizin malumu, Mevlid, Regaib, Mi'rac, Berat ve Kadir adıyla bilinen kutsal geceler özellikle Türkiye Müslümanları arasında toplumsal bir şenlik ve sevinç içinde kutlanır. Bu gecelerin her birini uygun bir karşılama, kutlama ve uğurlama biçimiyle ihya eden atalarımız, zamanla bunlara ilişkin ritüeller de geliştirmiş ve toplumsal hayatın bir parçası haline getirmişler, bu geceleri sabaha kadar uyanık geçirerek adeta geceyi gündüz yapmışlardır. Bu doğrultuda II. Selim zamanında (1566-1574) Mevlid ve Regaib gecelerinde bazı camilerin minarelerinde kandil yakılmaya (bu kandiller mevsimine göre rüzgarda sönmeyecek şekilde fener gibi kuşatılır, ayrıca sabaha kadar yanacak şekilde tasarlanır ve her gün boşalan yağları doldurulurmuş) başlanmış; Berat ve Mi'rac Kandili de 1577 yılında III. Murad'ın fermanı ile bunlara ilave olunmuştur. Ramazan'a rastlayan Kadir Gecesi'ndeki kandil aydınlatması ise 1610 yılına rastlar. Çünkü bu yılda Sultan I. Ahmed'in fermanıyla Ramazan'ın birinci gününden bayrama kadar Süleymaniye, Sultan Ahmed, Aksaray ve Üsküdar'daki Valide Sultan camilerinde kandilli aydınlatma uygulamasına başlanmıştır. Adaşı III. Ahmed ise ondan tam yüz yıl sonra bu uygulamayı Ayasofya, Fatih, Bayezid, Sultan Selim, Şehzade ve Eyüp camilerini de içine alacak şekilde genişletmiş ve şehri baştan başa ışıkla donatmıştır. Gariptir, bütün Ramazan boyunca kandillerle pırıl pırıl olan camiler, aynı yılların bayram gecelerinde karanlık kalmaktaydı ve vezir Damad İbrahim Paşa, minarelere ışıktan kaftan giydirme uygulamasını bu amaçla başlatmıştır. Böylece Ramazan'da minareler arasına kurulan mahyalardaki kandiller minarelere ve cami kubbelerine sarılarak yakılmış, böylece minare ve kubbelerdeki estetik güzellik ön plana çıkarılmıştır. Yine aynı vezirin emriyle diğer kandil gecelerinde de bu uygulamaya devam edilmiş, hatta Mevlid Kandili'ne özgü olarak evlerin ve dükkanların önüne kandil asmaları için halk teşvik edilmiştir. II. Mahmud ise kandil gecelerinde beşer pare top atılması için emirname yayınlamış (1835), bu uygulamalar ülkenin en zor şartlarda savaştığı dönemlerde bile devam ettirilmiştir. Sultan II. Abdülhamid ise kandil gecelerinde şeyhleri nöbetle sarayına davet etmeyi âdet edinmiş, zikir ve ayinlerini sarayda yapmalarına müsaade ederek hem gönüllerini almış, hem haklarında yakîn bilgi edinmiş hem de bundan politik çıkar elde etmiştir.
Şimdilerin kandil geleneği eskiye nazaran çok daha şenlikli, aydınlık, güzel ve mükemmel. Hatta bir düğmeyle bütün kandilleri yakabilecek kadar da kolaylaşmış durumda. Eskiden bilhassa Ayasofya'da kandil gecelerinde yer bulunmazmış, şimdi de Sultanahmet'te, Eyüp'te, Süleymaniye'de bulunmuyor...
Eskiden kandil günlerinde okullar tatil olur, gecelerinde de bütün çocuklar sokaklara dökülür, gelenden geçenden kandil için yağ parası, fener için mum parası isteyerek özellikle kadınlara tebelleş olurlar, para almadan geçirmezlermiş. Bunlar içinde başıboş ve haylaz toramanlar da olur, adeta şehir eşkıyalığına soyunurlar, fenersiz sokağa çıkmak yasak olduğu için de istedikleri parayı koparırlar, bu yüzden çok canlar yakar, tatsızlıklar da çıkarırlarmış. Eğer diklenen olursa fenerlerini söndürdükleri, kapıp kaçtıkları veya parçaladıkları vakidir. Şimdilerde de sokaklarımızda ıslaha muhtaç sahipsiz çocuklarımız var; ataları olan külhanbeylerine taş çıkartacak kadar da zıpırlar üstelik.
Kadir alayı
Kadir Gecesi'nde padişahın Topkapı Sarayı'ndan Ayasofya'ya kadar gidişi bir alay merasimi olarak tertiplenir, padişah yazlık köşkünde olduğu zaman bile gelip o gece Topkapı'da iftar eder, bu merasime katılırdı. Abdülmecid ve Abdülaziz zamanlarında bu alay Tophane'deki Nusretiye Camii'nde icra olunmaya başlamıştır. Bu dönemde Tophane ve civarı karadan ve denizden kandillerle donatılır, Dolmabahçe saat kulesi, Talimhane meydanı ve alayın geçeceği yerler aydınlatılmış olur, buralarda havai fişek gösterileri yapılırmış. Kadir alayı vesilesiyle Tophane civarındaki dükkanların bir geceliğine kiralandığı, evlerin misafir izdihamına uğradığı, yolların araba parkı için değnekçilerce zaptedildiği olurmuş. Kadir alayı dolayısıyla gerek o koca Ayasofya, gerekse Nusretiye ve civarı sabaha kadar dolup taşar, tekke şeyhleri buralarda sabaha kadar zikirler ederlermiş. Keza Ramazan boyunca hatmeden hafızlar hatimlerini tamamlayıp o gecenin kalabalığında dualarını yaparlar, amin sesleri ayyuka çıkarmış. Görüldüğü gibi pek değişen bir şey yok.
BERCESTE
Günümüz gün gibi türlü zevâl ile geçer
Kadrimiz bilmediler nite ki mâh-ı Ramazan
Yahya Bey (XVI. yy)
Günlerimiz, tıpkı güneşin halleri gibi kah ışıklı, kah soluk, bazan sıcak, bazan yakıcı, kimi tepede, kimi batmakla geçiyor. (İnsanlar) Tıpkı Ramazan ayı gibi, bizim de kadrimizi bilmediler vesselam. (Bu, Ramazan ayı içinde bir kadir saklı olduğunu anlamamak gibi bir şeydir, ama elden ne gelir.)