...:::İYİ BAYRAMLAR:::...


Peygamberimiz (sas) nasıl bir insandı?

Peygamberimiz (sas) nasıl bir insandı?
* Peygamberimiz (sas), karşılaştıklarına mutlak selam verirdi. “Allah katında insanların en değerlisi karşılaştıklarında önce selam vermek için harekete geçendir.” buyuruyordu.

* Gönüllerin efendisi (sas), her işe besmele ile başlardı. Bu konuda, “besmele ile başlanmayan işin hayrı ve bereketi kesiktir.” buyurmuştu.

* Nebi (sas) acıkmadan yemez, karnı tam doymadan da yemekten kalkardı. “Karnınız iyice acıkmadan yemeğe oturmayın; tam doymadan da kalkın.” diyordu.

* Güzeller güzeli (sas), insanların toplu bulunduğu yerlere ve mescidlere güzel kokular kullanarak giderdi. Kötü kokuyla topluma çıkılmamasını istiyordu.

* Kutlu Nebi, Sahabilerden biri hasta olduğunda onu ziyaret eder, geçmiş olsun dileğinde bulunur ve bir ihtiyacı olup olmadığını sorarlardı.

* Namazlarını hep cemaatle kılar ve ashabına namazda cemaati kaçırmamalarını kuvvetle tavsiye ederdi.

* Evlere gidişte kâinatın iftihar tablosu’nun sünneti, kapının sağında veya solunda durmak, kapıyı en fazla üç defa çalmak, şayet cevap verilmiyorsa geri dönmekti.

* Efendimiz, insanlar arasında, renk, dil, soy-sop, zenginlik ve yoksulluk gibi sebeplerden dolayı ayırımcılık yapmazdı. Üstünlüğün Allah’a itaat ve takva’da olduğunu söylüyordu.

* Efendimiz tane tane konuşurdu. Anlattıkları iyice kavransın diye bazen önemli meseleleri üç defa tekrar ederdi.

* Kutlu Nebi (sas) insanlara şaka yapardı. Ancak şakalarında asla yalan olmaz, gerçeğin farklı tonda bir parıltısı görülürdü.

* Allah Resulu (sas) insanlara emeklerinin karşılığını hemen verirdi. Bunu ahlak olarak Müslümanlara da tavsiye ederdi: “İşçinin ücretini alnının teri kurumadan veriniz.”

* Seçilmiş insan (sas), hayvanlara merhametli davranır; onlara eziyet edilmemesini, fazla yük yüklenilmemesini ve iyi bakılmasını emrederdi.

* Nebi (sas), sahabe-i Kiram’ı gece namazına teşvik eder, kendisi de mutlaka her gece uzun uzun teheccüd namazı kılardı.

* Abdestli olarak yatar ve yatarken sağ tarafına dönerdi. Dişlerini temizler ve herkesten mutlaka diş temizliğine önem vermelerini isterdi.

* İmkanları ölçüsünde misafirlerine yedirir ve içirirdi. Bunu da, “Allah’a ve kıyamet gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin” tavsiyesiyle ashabına duyurmuştu.

* Eşsiz bir aile reisi olan efendimiz, evine girdiği zaman ailesine ve evdekilere selam verirdi.

* İki cihan güneşi, çocuklarla karşılaştığında onlara selam verir, onlarla şakalaşırdı.

* Boş sözlerden kaçınırdı. Bu konuda, “mâlayani şeyleri terk etmesi, bir kişinin Müslümanlığının güzel olmasındandır.” buyurmuştu.


Merhamet Âbidesi (sas), vefakârdı
Yaşlı bir kadın hurma dalından edindiği asasına tutunarak Resulullah’ın huzuruna girdi. Onu gören Efendimiz hemen ayağa kalktı, mübarek cübbesini yere sererek buyur etti.

Ashab, kadının gördüğü itibar ve iltifatı merak etti. Gidince sordular:

- Ya Resulallah bu kadın kimdir ki, cübbenizin üzerine oturtacak derecede iltifata nail oldu?

Efendimizin cevabı şu oldu:

- Bu kadın bizim rahmetli Hatice’nin (r.anha) dostudur. Hayatta iken ona sık sık gelir, yardım eder, destek olurdu.

***

Biz her şeyi İki Âlemin Güneşi’nden öğrendik
O, varlığın başlangıcından sonuna, insanoğlunun yaratılışından, gidip cennet veya cehenneme ulaşmasına, vicdanların uyanmasından; ötede Cemâlullâh’ı müşâhede etmelerine, îmân ve itikattan, ibâdetin en ince teferruatına kadar pek çok mevzûda ve her mevzûnun gerektirdiği dil ve edâ ile her şeyi o kadar mükemmel anlatmıştır ki, Kur’ân istisnâ edilecek olursa, O’nun beyânına denk başka bir beyânın bulunduğunu söylemek mümkün değildir.

***

Fazilet Güneşi basiretlerimize ışık saçtı
O’nun basiretlerimize çaldığı ışık sayesinde bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü..

***

Adın sînelerimizden silinmek istendi
Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu.

***

Kardeşinize lanet edeceğinize dua etseniz ya!
İçki alışkanlığından kurtulamamış biri Resulullah’ın huzuruna gelmişti. Efendimiz ona nasihatlerde bulundu. Efendimiz’in yanından çıktıktan sonra orada bulunanlardan biri “Allah lanet etsin bu sarhoş Himara’ya” dedi. Bunu duyan Efendimiz, sarhoş bile olsa hiçbir Müslüman’a lanet okunmasına razı olmadı ve şöyle dedi:

- Kardeşinizin arkasından lanet okuyarak ona o kötülüğü yaptıran şeytana yardımcı olacağınıza, dua edip de kurtulmasını isteseniz ya?

Bundan sonra bir hatırlatma daha yaparak buyurdu ki;

- Vallahi lanet okuduğunuz o içten adam, Allah’ı ve Resulü’nü seviyor!..

***

Aradığımız, Hak Elçisi’nin gösterdiğinde
Bizler, dünyaya gönderilişimizdeki gaye ve hikmeti, yürüdüğümüz yolda uymamız gerekli olan yol kurallarını ve bu yolculuğun sonuyla alâkalı en sağlam bilgileri sadece ve sadece Hak Elçileri’nin sundukları mesajlarda arama mecburiyetindeyiz.

***

Biz Rabbimiz’i O’nunla tanıdık
Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü sena düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mabut münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

***

O (sas), kâinât kitabının müfessiridir
O, nübüvvetinin gereği bize Cenab-ı Hakk’ı zât-sıfât-esmasıyla bildirir, tanıttırır ve O’na karşı bizlerde sorumluluk duygusu uyarır; bu yönüyle O, bilinmezleri bildiren, idrak edilmezleri ruhlarımıza duyuran bir tarif edici ve bir muallim-i ekberdir. Dinî hükümleri tebliğ, insanî değerleri talim ve ahlâkî esasları temsil yanı itibarıyla da O, muvazzaf bir müşerri’, bir kanun vazıı ve hakikatler hakikatinin bir kavl-i şârihidir.

***

Kararlı, pes etmeyen, soğukkanlı bir zât idi
Keskin zekası; hiç yanıltmayan firaseti; her türlü tereddüde kapalı kararlılığı; azm ü ikdamı; kimseyi aldatmamanın yanında baş döndüren stratejileri; en yaman hâdiseler karşısında dahi asla “pes” etmemesi; musibetlerin yüzüne gülmesi ve belâları iyi okuyup onlardan kitaplar dolusu ibretler çıkarması; şiddet, hiddet ve öfkeye sebebiyet veren münasebetsizlikler karşısında olabildiğine soğukkanlı, olabildiğine temkinli davranması hem O’nun insanüstü karakterini, hem de konumunu ve o konuma göre duruşunu aksettiren hususlardan sadece birkaçıdır.

***

O’nu gören sevdiklerini unuturdu
O’nu yakından tanıyan herkes, O’na, evlât, anne-baba ve bütün sevdiklerinden daha fazla alâka duyar, âdeta O’nun tiryakisi olur ve bir daha da huzurundan ayrılmak istemezdi. O her hâliyle çevresine güven vadeder; söz, tavır ve mimikleriyle her zaman Rabbisinin huzurunda bulunduğunu işaretler; sürekli emniyet soluklar ve herkese demet demet güven dağıtırdı.

***

Tavırlarıyla insanları etkilerdi
Allah (cc) Peygamber Efendimiz’e (sas), iç ve dış yapısı itibarıyla öyle bir genişlik bahşetmişti ki, fevkalâde mütevazı olmasının yanında olabildiğine mehîb ve büyüleyiciydi; huzuruna giren en mağrur ve mütekebbir ruhlar bile Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sas) mehâbeti karşısında tir tir titrer, düşünce ve niyetlerinin hilâfına farklı bir hâl alırlardı. Mağrur Kisra elçileri, o mehabet abidesiyle karşılaştıklarında oldukları yerde kalakalmış ve ne diyeceklerini unutmuşlardı.

***

O’nda derinlik ve cazibe vardır
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve’s-selâm) herkesi ve her şeyi alâkadar eden bir mesajla gelmişti ve vazifesi itibarıyla gönülleri, gözleri dolduracak bir derinlik ve cazibeye sahipti. Yaratılışında olabildiğine bir mükemmeliyet, davranışlarında fevkalâde inandırıcılık ve tavırlarında da her zaman cismâniyetini aşan bir lâhutîlik nümayandı.

***

Dediklerini yaşayan bir insan
O, emin bir iman abidesiydi; dediklerini kılı kırk yararcasına yaşıyor, tavırlarını hep ötelere göre ayarlıyor ve hayatını Hakk’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma derinliğiyle yaşıyordu; herkesten daha hassas davranıyor, her haliyle ciddî bir sorumluluk tavrı sergiliyor; her zaman hüsn-ü akıbet peşinde koşuyor ve gözünü bir lâhza olsun hedeften ayırmadan hep namzet olduğu noktaya doğru koşuyordu.

***

Hüner cehenneme adam itelemek değildir
Efendimiz Medine’de müşriklerden inatçı bir adamı, Hakem bin Keysan’ı karşısına almış, İslam’ın özellik ve güzelliklerini anlatıyordu. Hakem inanmak şöyle dursun, alaycı bir tavırla söz söylüyor, İslam’ın aleyhinde sözler sarf ediyordu. Bu duruma şahit olan Hz. Ömer (ra) dayanamamış ve Hakem’e tepki göstermiş, hatta Resulullah’tan işini bitirmek için izin istemişti. Ama Efendimiz bu çıkıştan memnun olmamıştı. O yine anlatmasına devam etti. Hakem İslam’a girince Efendimiz çevresine döndü ve Hz. Ömer’e de bakarak şöyle buyurdu:

- Size kalsaydı, bunun boynunu vuracak ve cehenneme bir adam göndermiş olacaktınız. Ama gördünüz ki, sabrın ve hoşgörünün sonu hayırdır, zaferdir. Cehennem’e bir adam değil, Cennet’e bir mü’min kazandınız. Bu netice size ders olmalıdır. Bu netice hepimize ders olmalıdır. Hüner cehenneme adam itelemek değil, cennete mü’min getirmektir.

***

En telaşlı ve ümitsiz anlarda bile başarı stratejisi tüllenirdi
Herkesin telâşa kapılıp paniklediği yerlerde O’nun öyle merdane bir duruşu vardır ki, o duruş karşısında hezimetler zafere dönüşür, bozgunlar yerlerini taarruza bırakır ve mağlûbiyetin tozu-dumanı içinde başarı stratejileri tüllenirdi.

***

Eşsiz bir aile reisiydi
Aile efradı arasında O, eşi menendi olmayan bir aile reisiydi.. arkadaşları içinde, kardeşçe, yumuşak tavırlarıyla gönüllere girmesini çok iyi bilen mükemmel bir mürşit ve muallimdi..

***

O bir kral değildi
O, her zaman düz bir insan gibi davranıyor, kendini insanlardan bir insan sayıyor; hakkı olan, halkın da terbiyesinin gereği bulunan büyük payeler isnadından fevkalâde rahatsızlık duyuyor ve çok sevdiği o güzide arkadaşlarına bu konuda yer yer biraz da şiddetli ikazlarda bulunuyordu.

***

Yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyordu
Varlığın “ille-i gâiyesi” konumundaydı ama, ona bir sinek kanadı kadar ehemmiyet vermiyor; sultanlara tahtlar bahşedip taçlar giydirdiği halde, olabildiğine zahidane yaşıyor ve âdeta hayatını dünyaya karşı oruca niyet etmiş gibi fevkalâde bir zühd içinde geçiriyordu; yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor; bir damla nimet karşısında yüz defa şükürle gürlüyor ve hep minnet hisleriyle oturup kalkıyordu.

***

Öldüğünde ne sarayı ne de villası vardı
İki cihanın sultanı olarak yürüyüp Rabb’ine ulaştığında ne sarayı ne villası ne servet ü sâmanı ne de eş ve evlâdına bıraktığı bir malı vardı. Kendi gibi yaşamış, dünyayı kendi gibi değerlendirmiş ve kendine yakışır şekilde buradan göçüp gitmişti. O, dünyaya dünya kadar, ötelere ve öteler ötesine de onların kıymetleri ölçüsünde değer veriyor ve ona göre bir tavır sergiliyordu.

Sayı: 224
Bölüm: Nasıl Bir İnsandı?

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=114&hn=5495
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (yok) :: Yorum yaz!23/3/2007


__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (1) :: Yorum yaz!12/3/2007

Peygamberimize, ‘Kızın seçme hakkı yok mudur?’ diye

Peygamberimize, ‘Kızın seçme hakkı yok mudur?’ diye sordu
Genç kız Hansa, Hz. Aişe’ye gelerek babasının kendisini zorla evlendirdiğini söyler. Efendimiz, babayı çağırır ve kızını zorla evlendiremezsin der.

Kızının görüşünü sormadan onu evlendiren aile büyüklerine ne diyorsun? - Kızın seçme hakkı yok mudur, şeklinde sorular soruluyor. Ben bu tür sorulara Resulullah’ın (sas) verdiği şu muhteşem örnekle cevap vermeyi tercih ediyorum:

Bediüzzaman Hazretleri, “Bir dane-i hakikat bir harman yalanı yakar.” diyor. Ben de “Sadece bu muhteşem olay tüm yalanları yakıp yok etmeye yetecek bir cevap.” diye düşünüyorum.

Medine’nin yerlilerinden olan Hidam’ın kızı Hansa, bir gün Aişe validemize gelir ve sorusunu şöyle sorar:

- Valide, der. Babam beni itibarlı bulduğu akrabasıyla evlendiriyor. Bana sorma gereği duymuyor. Ben de bundan rahatsızlık duyuyorum. Ben bir kız olarak hayat arkadaşımı seçme hakkına sahip değil miyim? İslam bana bu hakkı tanımıyor mu? Babamın seçtiğini seçmeye mecbur muyum? Aişe validemizin cevabı:

- Şu anda Resulullah evde yok. Birazdan gelir. Sorunu O’na soralım, cevabını da O’ndan birlikte dinleyelim. Sen şuracıkta biraz bekle... Az sonra Efendimiz (sas) teşrif eder. Aişe validemiz de Hansa’nın sorduğu soruyu aynen sorar:

- Kızın seçme hakkı yok mu, der. Hansa bana böyle bir soru sordu. Babası Hidam onu itibarlı bulduğu bir akrabasıyla evlendiriyor, kızcağıza sorma gereği de duymuyormuş?

Bu soruya Efendimiz özel bir ilgi gösterir ve ilk emrini verir:

- Hemen kızın babası Hidam’ı bulup getirin!

Ensar’dan Hidam aranıp bulunur.

- Resulullah seni istiyor, derler. Telaşla huzura giren Hidam’a Efendimiz’in ilk sorusu:

- Hidam! Sen kızına sorma gereği duymuyor da kendi beğendiğini mi beğenmeye zorluyorsun? Baba Hidam’ın cevabı hazır:

- Ya Resulullah, der. Benim beğendiğim iyi bir ailenin akıllı bir çocuğudur. Kızıma layık olan da odur!

- Hidam, seçtiğin bu gençle hayatı yaşayacak olan sen misin, yoksa kızın mı?

- Kızımdır ya Resulullah!

- Öyle ise hayatı kim yaşayacaksa son söz de onun hakkı değil mi? Kızın yaşayacağı genci beğenme hakkına sahip olmazsa, beğenmediği gençle nasıl mutlu yaşayacak? Efendimiz sözünü söyler ve şöyle bağlar:

- Hemen kızına sormadan yaptığın bu anlaşmayı durdur!

İşte bu sırada ötelerden beklenmedik bir ses gelir:

- Ya Resulullah, babamın seçtiğine artık ben de evet, diyorum. Anlaşmayı durdurmasın! Bundan sonra da şu fevkalâde güzel açıklamayı yapar Hansa kız. Der ki:

- Babamın kendi seçtiğini seçmeye beni mecbur bırakması, şehirde, ‘Kızların seçme hakkı yoktur.’ gibi bir düşüncenin yayılmasına sebep oldu. Bu yüzden sorma gereği duydum. Şimdi anlaşıldı ki, kızların seçme hakkı vardır. Ailesi kendi seçtiğini seçmeye kızlarını zorlayamaz. Artık ben babamın seçtiğine kendi isteğimle evet, diyorum. Sözünden dönme durumunda kalmasın babam! Elbette hiçbir baba kızına kötü aday seçmez... İşte, Resulullah’ın (sas), Kızların seçme hakkı yok mudur?” sorusuna verdiği fiilî ve fikrî cevabı. Bugün bizler de bize yöneltilen soruya cevap olarak siyerlerde tekrar edilen aynı olayı arz ediyor, ayrıca olayın bir başka boyutuna da işaret ederek diyoruz ki:

- “Hz. Peygamber kadına değer vermemiştir.” diyen çağdaş kadın hakları savunucularının da dikkatlerine takdim olunur bu muhteşem olay!
Sayı: 220
Bölüm: Biz ve O

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=89&hn=5404
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (yok) :: Yorum yaz!24/2/2007

Kadınlar, gerçek değerini 'İslam'la bulmuştur

Kadınlar, gerçek değerini 'İslam'la bulmuştur
Sadece hanımlar değil aslında “erkek”ler de gerçek kıymetlerini ve şahsiyetlerini İslâm’la bulmuşlardır. Efendimiz, gerçek erkekliğin zorbalık, kabalık ve hoyratlıkta değil, nefsine hakim olmakta, civanmertlikte ve fazilette olduğunu göstermiştir.

Dinimizde, kadın aynen erkek gibi cemiyetin bir parçası olarak kabul edilir, görüşü alınır ve onunla istişare yapılır. Bunun pratikte en güzel örneğini de bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz vermiştir. O ki vahy ile müeyyed Nebiler Sultanı’dır. Önüne gelen bütün mesele ve problemlerin çözümü doğrudan doğruya Arş-ı Azam’dan halledilmiştir. Bununla beraber O, çok defa hanımlarıyla oturur ve bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini yapardı. Vahiy ile müeyyed olan Allah Rasulü’nün (sas) böyle bir şeye ihtiyacı yoktu; ama O, ümmetine bir şey öğretmek istiyordu: Kadın, o güne kadar olduğundan çok farklı bir yere oturtulacaktı ve işte O, bu önemli vazifeyi bilfiil temsil ediyordu.

İşte bir misal. Hudeybiye anlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, kimsede yerinden kımıldayacak mecal kalmamıştı. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle hacca gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabi, ‘Acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu?’ diye, meseleyi ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Fakat, sahabideki ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Bu, asla Allah Rasûlü’ne karşı bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı. Belki Hudeybiye anlaşmasındaki kabul edilen şartlar tatbik edilmez de anlaşmada bir değişiklik olabilir’ diye bekliyorlardı.

İki Cihan Serveri, sahabideki bu durumu sezince hemen çadırına girdi. Ve hanımı Ümmü Seleme validemizle istişare etti. Bu ufku geniş annemiz de istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti ve şu mealde sözler söyledi: “Ya Rasulallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat Sen, Kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, Sana itaat edeceklerdir.”


Hanımla istişare edilir mi?

Allah Rasûlü de böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahabi de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü, artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı. (Buhari, Şurût 15) (Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında, hanımıyla istişareye yer vermektedir? İslam’ın kadını esir ettiğini söyleyen talihsizlerin kulakları çınlasın!)

Kadın haklarını müdafaa edenlerin düşüncelerinde bile kadın, hâlâ ikinci dereceden bir varlık olmaktan kurtulmuş değildir. Oysa dinimiz, kadına, bir bütünün yarısı nazarıyla bakmaktadır. Kadın, öyle bir bütünün parçasıdır ki, diğer parçanın işe yaraması için onun mevcudiyeti şarttır. Bu parçalardan her birerleri, diğerinin gerçek değerini bulması bakımından önemli bir esastır. Elverir ki, Rabb’imizin koyduğu ölçülere riayet edilsin ve denge için yaratılan bir şey dengenin aleyhinde istismar edilmesin...

Efendimiz (sas), nasıl hareketleriyle kadınlara karşı lütufkâr davranıyordu; sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu. Bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Mü’minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarınıza en güzel davrananınızdır.” (Ebu Davud, Sünnet 15)

Hadisleri çoğaltabiliriz. Görülüyor ki, kadınlık O’nun nurlu beyanlarıyla, kendi şeref ve haysiyetini garanti altına almış, o güne kadar ayaklar altında çiğnenen, hor ve hakir bir varlık olmaktan kurtulmuş, dünya ve ukba saltanatı kazanmıştır.

***

Kadınlara güzel davranmayı Peygamberimiz (sas) emretti.
Sayı: 219
Bölüm: Biz ve O

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=20&hn=5377
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (yok) :: Yorum yaz!24/2/2007

Güzel koku sürünmek sünnet mi?

Güzel koku sürünmek sünnet mi?
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) güzel kokuyu reddetmediği gibi güzel koku ile içli dışlı bir hayat yaşamış; onu saçına-sakalına sürmüş ve sürülmesini de tavsiye etmişti. Hatta bir hadislerinde de güzel kokuyu namazla birlikte anmış, böylece güzel kokunun yerini ve değerini belirtmişti. Buradan hareketle Efendimiz’in güzel koku sürünmeyi bir itiyat (alışkanlık) hâline getirdiğini söylemek mümkündür. Zaten ruhların en güzeline sahip olan Nebiler Serveri’nin, ervah-ı tayyibeye böyle bir konuda başka şekilde davranması da düşünülemezdi. Evet, ervah-ı tayyibenin güzel kokuları sevmelerine mukabil, ervah-ı habise de çirkin kokulardan zevk alırlar. Ervah-ı tayyibe ile güzel koku sürünen insanların, belli bir noktada bir araya gelebildiklerini söylemek mümkündür. Öyle zamanlar vardır ki, bu zamanlarda insan iki farklı durumun berzahında bulunuyor gibi olur. Aslında güzel koku ile temiz ruhların birbiriyle münasebeti olduğu gibi, pis kokularla habis ruhlar arasında da bir alâkanın bulunduğundan söz edilebilir. Kim bilir belki de birincilerin mâyelerinde güzel kokuların özü, ikincilerin mahiyet ve hilkatlerinde de fena kokuların esası mevcuttur...

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=5375
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (yok) :: Yorum yaz!23/2/2007

Şeytanın insana attığı 3 düğüm ve Efendimiz’in kurtuluş ta

Şeytanın insana attığı 3 düğüm ve Efendimiz’in kurtuluş tavsiyeleri
Sabah namazı en çok kaçırılan namazlardan biridir. İnsan uykusunun esiri olur, yataktan kalkamaz. Halbuki sabah namazının hazırlıkları ta akşamdan başlamalı, tedbirler yatmadan önce alınmalıdır.

Belki de en çok kaçırılan namazdır sabah namazı. Bir türlü uyanamaz insan, sanki gözkapaklarının üzerinde tonlarca yük varmış gibi. “Biraz sonra uyanırım.” diyerek vakti geçer de namazın, şeytan yapışmıştır insanın ensesine, izin vermez bir türlü uyanmasına.

Peygamber Efendimiz (sas), bu konudaki sıkıntısını görmüş olmalı ki bakın neler emrediyor biz ümmetine: “Biriniz uyuyunca şeytan ensesine üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm attığı yere eliyle vurarak, ‘üzerine uzun bir gece olsun, yat’ dileğinde bulunur. İnsan uyanır ve Allah’ı zikrederse, bir düğüm çözülür, abdest alırsa ikinci düğüm çözülür ve bir de namaz kılarsa bütün düğümler çözülmüş olur. Böylece kul canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde böyle yapmazsa, habis ruhlu, içi kararmış ve uyuşuk bir halde sabaha erer.” (Buhari, Teheccüd, 12)

Büyüklerimiz, şeytanın insana gafleti, necaseti ve tembelliği sevdirmek için elinden geleni yaptığını, buna karşılık Efendimiz’in (sas) de zikirle gafleti, abdestle necaseti ve namazla da tembellik düğümlerini çözebileceğini müjdelediğini belirtirler.

Dikkat edilmesi gereken çok önemli üç husus var hadiste. Birincisi, şeytanın insana, (ister mecazi olarak kabul edin, ister gerçek) namaza kalkmaması için yatarken üç düğüm attığı. İkincisi, insan namaza kalkmak için gözünü açtığı ilk anda Allah’ı zikretmeyi unutmaması. Üçüncüsü ise insanın, canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha ermesinin hissedilmesi.

Şeytan acizdir aslında; mertçe çıkmaz insanın karşısına, sinsi planlar kurar hep. Fakat bu planlara karşı inananların da ‘uyanık’ olması gerekir. Hadisin de emir buyurduğu gibi, sabah veya teheccüd vaktinde saatiniz çaldığı veya gözünüzü açtığınız ilk anda kalkın ve Kelime-i Tevhid okumayı zinhar unutmayın. Sonra hemen abdest alın ve huşu içinde namazınızı kılın. Böylece hem sabaha canlı ve hoş bir ruh haliyle ulaşın ve gününüz huzurlu geçsin hem Allah ve Rasulü’nü sevindirin hem de şeytanı da kahredin… Öyleyse var mısınız? Şeytanın üç düğümüne karşı bizler de ona üç düğüm atalım... Haydi öyleyse bugünden başlayın…
Sayı: 217
Bölüm: Bir Teklif

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=36&hn=5333
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (2) :: Yorum yaz!5/2/2007

Kimi seviyorsanız onunla berabersiniz...

Kimi seviyorsanız onunla berabersiniz...
Peygamberimiz (sas) “Kişi sevdiğiyle beraberdir!” buyurmuştur. Herkes kime ne kadar sevgi beslediğini kontrol etmek durumundadır. Sevdiğinizi dikkatli sevmek gerektiğini de göz ardı etmeyin.

Size bir soru: - Çevrenizde kimleri çok seviyor, kimlere daha çok ilgi duyuyor, taklit ediyorsunuz?

Bunu bir düşünün isterseniz... Neden mi?..

-Çünkü insan ahirette de dünyadaki sevdikleriyle beraber olacaktır da ondan...

Sevdiği insan cennetlik bir yaşantı içinde ise, kendisini seveni de cennette layık bir iman ve amel içinde görmek isteyecektir...

Yok eğer cehennemlik bir yaşantı içinde ise, o da sevenini kendine layık bir alışkanlık ve davranış içinde olmaya teşvik edecektir... Böylece insan sevdikleriyle beraber olma durumuna girecektir.

Bundan dolayı Peygamberimiz:

-Kişi sevdiğiyle beraberdir! buyurmuştur.

Efendimizin bu hatırlatmasını duyan sahabeler sevinçlerinden uçacak gibi olmuşlardır. Çünkü hepsi de Allah Resulü Efendimizi (sas) seviyorlardı. Efendimizi sevenleri seviyorlardı... İslam ahlakıyla yaşayanları, günahtan kaçanları, haramdan uzak duranları, kötü alışkanlıklardan korunanları seviyorlardı... Yani cennetlik iman, amel ve ahlak sahiplerini seviyorlardı. Biliyorlardı ki, insan kimi seviyorsa onunla birlikte olacaktır sonunda. Öyle ise onlar da bunları seveceklerdi elbette...

Kuşeyri Risalesi’nde insanın sevdiğiyle birlikte olacağına ait şöyle bir misal anlatılır:

Hak dostu İbrahim Etem bir gece rüyasında Cebrail aleyhisselamı elinde defterle görünce sorar:

- Nedir elindeki defter ey meleklerin sultanı? der. O da:

-Hak dostlarının adının yazılı olduğu defterdir, der. İbrahim:

- Bakar mısın der, benim adım da Hak dostlarının yanında yazılı mı?

- Hayır der Cebrail, senin adın Hak dostlarının yanında değil, Hak dostlarını sevenlerin yanında yazılı... Bunun üzerine İbrahim teklifini hemen yapar:

- Öyle ise der, benim adımı da Hak dostlarının yanına yazın. Çünkü ben Hak dostlarını seviyorum, sevdiklerimle beraber olmak isterim. Efendimiz “Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır” buyurdu.

İbrahim Etem’in ismi böylece sevdiği Hak dostlarının yanına yazılır, Hak dostlarıyla birlikte söylenir hale gelir dünyada da ahirette de...

Şurası unutulmamalıdır ki, insanın ilgi duyduğu dost ve sevdiklerinden ahlaki alışkanlıklar alıp, davranış şekilleri benimsediği kesindir.

Bundan dolayı Efendimiz (sas) “Kişi sevdiğinin dini üzeredir” buyurmuştur. Yani sevdiği insanın özelliklerinin kendisine de sineceğini, aksedeceğini bildirmiştir...

Nitekim bu konu verilen misalde şöyle denmektedir:

Ormanda yeşillikler içinde yürüyen bir adam, çalı yapraklarının gül gibi koktuğunu anlayınca merak edip sormuş:

-Bu çalı yapraklarında gül kokusu var, nedendir acaba?.. Demişler ki:

- Rüzgarın gül ağacından uçurup getirdiği yaprakları bunlar misafir edip sahip çıktılar. Güllerle uzun zaman dostluk kurup birlikte oldular... Gülle dostluk kuran elbette gül gibi kokacaktır. Gülün güzel kokusu ona da sinecektir. Meşe yapraklarındaki gül kokusu beraber olduğu güllerden gelmiştir...

-Ne dersiniz, siz de gül yaprağı gibi güzel ahlak ve amel sahibi Hak dostlarını seviyor, onlarla birlikte mi oluyorsunuz? Kötü alışkanlıkları olanlardan da uzak kalıyor, kendinizi korumaya mı alıyorsunuz?..

- Unutmayın, insandaki sevgi, saygı, ilgi öyle bir iksirdir ki, Hak dostlarına yönelirse onlarla birlikte olabilir. Hak düşmanlarına yönelirse bu defa da onlarla birlikte olabilir...

-Öyle ise herkes kalbinde beslediği sevgisine dikkat etsin. Kimleri seviyor, taklit ediyor iyi düşünsün!.. Unutmasın ki, insan kimleri seviyorsa onunla beraber olacaktır sonunda...
Sayı: 216
Bölüm: Biz ve O

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=89&hn=5305
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (1) :: Yorum yaz!31/1/2007

Hadi, Peygamberimiz’i sevindirelim

Hadi, Peygamberimiz’i sevindirelim
SEMİNE DEMİRCİ
Zeynep, yataktan mutsuz kalkmıştı. Ağabeyleri okula gitmiş, babası ise iş gezisindeydi. Bir tek annesi ve Zeynep vardı evde. Ağabeylerini özlüyordu. Babasını da çok özlüyordu. Babası bu aralar çok sık şehir dışına çıkıyordu. Yoksa babası onu sevmiyor muydu?

Canı sıkkındı. “Anneciğim, sen beni çok seviyorsun, değil mi?” İlk sorusu bu oldu. Annesi, “Seni çok seviyorum elbette, boncuk gözlüm.” dedi. “Elhamdülillah, Allah da seni çok sevdiriyor.” “Peki, babam da mı çok seviyor beni?” “Elbette, bi’tanem? Niye sordun ki?” “Hiiç…” dedi, gözlerini yere dikti. Annesi anlamıştı ne demek istediğini.

“Gel bakalım şöyle.” dedi, “Yanaklarından bir öpücük alayım.” Kocaman bir öpücükle öptü annesi Zeynep’i. Bir öpücükle Zeynep’in bütün dertleri uçup gitmişti sanki…

Beraber kahvaltı hazırlarken, çok mutluydular. Kahvaltı sofrasında güzel güzel konuştular.

“Anneciğim, biz sevmeyi nasıl biliyoruz? Yani, nasıl sevebiliyoruz? Bize sevmeyi kim öğretti?”

“Dur, dur; yavaş!” dedi annesi: “Allah bizi yaratırken, her şeyi, herkesi sevebilecek şekilde yaratmış. Kalbimize sevmeyi Allah koydu. Yoksa hiçbir şeyi sevemezdik, hiçbir şeyle sevinemezdik.”

“Peki, nasıl öğretmiş anneciğim?” diye sordu Zeynep: “Şimdi kalbimizde sevgi de mi var?”

Annesi anlattı: “Kendi katından bize peygamberler, yani elçiler göndermiş. Hem kendisinin sevdiği hem de bizim sevdiğimiz insanlarmış onlar. Hem bizim Peygamberimiz’le gönderdiği Kitap’la, yani Kur’ân’la nasıl seveceğimizi de uzun uzun anlatmış. Peygamberimiz de bize bütün yaşantısıyla örnek olmuş. Çok sevmeyi öğretmiş bize. Allah için sevmek ne demek anlatmış arkadaşlarına. Biz de onlardan duyduk nasıl seveceğimizi. Peygamberimiz de bizi çok sevdiğini söylermiş. Öylesine çok seviyormuş ki bizi, bize en ufak bir zarar gelmesi onu çok üzermiş, bizim herhangi bir sıkıntımız ona çok ağır gelirmiş. Biz üzüldüğümüzde en çok o üzülürmüş. Bu yüzden, sırf o üzülmesin diye bizi cennetine alacağına söz vermiş Rabb’imiz. Ama bizim Peygamberimizin sevdikleri arasında olmamız için, O’nu sevmemiz, O’nun bize gösterdiği gibi yaşamamız gerekiyor. Biz O’nun söylediklerini yapmazsak, O’nun gibi yaşamazsak, O çok üzülürmüş. Hem biliyor musun, bu söylediklerimi ben söylemiyorum. Kur’ân’da bizi yaratan Rabb’imiz söylüyor: ‘Size içinizden öyle bir elçi gönderdik ki, sizin sıkıntıya düşmeniz O’na çok ağır gelir, size çok düşkündür, size karşı şefkat ve merhametle doludur.”

“İşte, böyle…” dedi annesi. Derin bir nefes aldı. Zeynep’in gözlerinin içine baktı: “Bizim birbirimizi sevmemiz en çok O’nu sevindirir. Bizim sevinmemiz en önce O’nu sevindirir. Ne güzel değil mi?”

“Hadi, O’nu sevindirelim!” dedi Zeynep. Annesini sıkı sıkı kucakladı. “Seni çok seviyorum.” dedi. Gözleri ışıl ışıldı. Sabahki sıkıntısı uçup gitmişti: “Babam da, gelince beni sevindirse, Peygamberimiz ne kadar sevinir, değil mi?”

Annesi tebessüm etti.
Sayı: 216
Bölüm: Biz ve O

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=89&hn=5305
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (yok) :: Yorum yaz!30/1/2007

Haşr meydanında, tek şefaatçimiz Efendimiz olacak

Haşr meydanında, tek şefaatçimiz Efendimiz olacak
ENİS CAN
Mahşer gününün dehşeti içinde sadece Efendimiz’e “Yâ Muhammed! Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek.” denecek.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, İki Cihan Serveri Efendimiz’den şöyle rivayet ediyor: Bir yemek dâvetinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulunuyorduk. Kendisine etin kol tarafı ikram edildi. Resûl-i Ekrem etin kol tarafını severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz? Allah Teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yere toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanlar sıkıntıdan ve kederden artık dayanamayacak hale gelince birbirlerine;

- İçinde bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hali görmüyor musunuz? Halinizi Rabbinize arz ederek, size şefaat edecek birini bulmayı düşünmüyor musunuz? diyecekler. Bazıları ötekilerine; Babanız Âdem’e gidiniz, diyecekler. Âdem’e gelip; “Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana kendi rûhundan üfledi. Meleklere sana secde etmelerini emretti, onlar da secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine varıp bizim için şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali, başımıza gelen derdi görmüyor musun? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim çok gazaplı. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben O’nu dinlemedim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin, diyecek. Onlar da Nûh’a gelerek; “Ey Nûh! Sen yeryüzü halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allah Teâlâ sana “çok şükreden kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbinin huzurunda bize şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da;

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Benim bir duam vardı; onu da kavmimin aleyhine kullandım. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin. İbrâhim’e gidin, diye karşılık verecek. Onlar da İbrâhim’e gelerek; “Sen Allah’ın peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. O da şunları söyleyecek; “Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yalan söylemiştim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Mûsâ’ya gidin. Onlar da Mûsâ’ya gelerek şöyle diyecekler:

- Ey Mûsâ! Sen Allah’ın Resûlüsün. Allah sana peygamberlik vermek ve seninle konuşmak suretiyle seni diğer insanlardan üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun? O da;

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben öldürülmesine dair emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Îsâ’ya gidin, diyecek. Onlar da Îsâ’ya gelerek;

- Ey Îsâ! Sen Allah’ın Resûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’nun yarattığı bir ruhsun. Sen daha beşikte iken insanlarla konuştun. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. Îsâ da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek, ama bir günah zikretmeyecek. Sonra da, asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Muhammed’e (sas) gidin, diyecek.

Başka bir rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Onlar da bana gelerek;

- Yâ Muhammed! (sas) Sen Allah’ın Resûlü ve son peygambersin. Allah Teâlâ senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. Ben de yürüyüp Arş’ın altına geleceğim, Rabbime secdeye kapanacağım. Sonra Allah Teâlâ daha önce kimseye öğretmediği en güzel hamd ü senâyı bana ilham edecek. Sonra bana hitaben;

- Yâ Muhammed (sas)! Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve;

- Yâ Rabbî ümmetimi bana bağışla! Yâ Rabbî Ümmetimi kurtar! Yâ Rabbî ümmetimi bağışla! diye yalvaracağım. O zaman bana;

- Yâ Muhammed! Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki Bâbü’l-eymen’den içeri al! Onlar başkalarıyla beraber cennetin diğer kapılarından da gireceklerdir, buyurulacak.”


(Kaynak: Buhârî, Enbiyâ 3, 9; Müslim, İmân 327, 328. Tirmizî, Kıyâmet bölümü)
Sayı: 214
Bölüm: Biz ve O

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=3&hn=5261
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAINATIN_EFENDISINE_SAV_Yorum (1) :: Yorum yaz!15/1/2007
Sayfa Toplam:12
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||