Yaratıkların bütününü bir ağaca benzetirsek, bu ağacın meyvesi insandır. İnsanın meyvesi Müslüman’dır. Müslüman’ın meyvesi, şükürdür. Birisi bizim için gitse, bir kilo meyve alıp getirse ne kadar çok seviniriz. Mutluluğumuzu ve memnuniyetimizi o şahsa belli etsek, “Ne kadar iyi düşünmüşsün, beni sevindirdin” desek adam düşünür, “Arkadaşımın hoşuna gitti. Yine alayım da, yine memnun olsun” der; o da birini memnun etmenin sevincini yaşar.
Allah da böyle… “Kulumun hoşuna gitti, biraz daha vereyim.” der.
İnsanlar genelde ellerindeki nimetlerin farkında olmaz. O nimet onlara hep verildiği için, ünsiyet oluşur. Yani insan, nimeti göre göre o nimetin varlığına alışır. Bu çok tehlikeli bir durumdur.
Mesela her gün güneş doğup batıyor, bu düzene alışmışız. Güneşin doğup batması bizim için önemli değil.
Fakat bir gün güneş doğmasa?
Nefes alıp vermeye alışmışız. Nefesimiz göğsümüzde düğümlense perişan oluruz.
Alışkanlıklar pek çok nimetin üstünü örtüyor. Bu sebepten Allah, alışkanlıklarımızı zaman zaman bozuyor. Ramazan bunun en güzel örneği…
Gerçekler mukayese ile anlaşılır. Ramazan’da nefsiyle mücadele edenler, yokuş çıkan adama benzer. Yol yokuş, yük ağır… Yorgun düşüyoruz, dizlerimiz titriyor. Amma biliyoruz ki, cennete gitmenin yolu, ibadetlerdeki zorluğa katlanmaktan geçer.
Memnuniyetle yapan bilir ki, Allah’a itaat etmek, zevklerin en büyüğüdür. Bu zevkin sırrı, Allah’a muhatap olmaktır.
Alışmak, insanı nankörlüğe götürür. Nankörlük, verilen nimetin kıymetini bilmemektir. En güzel yerlerde en büyük günahların işlenmesi nankörlüktür. Sağlıklı insanların sağlığıyla, zengin insanların malıyla harama koşmaları nankörlüktür.
Şükretmek için, insan olduğumuzun farkında olmak lazım evvela… Kuşlar şükrediyor mu? Kuş, dala konar, istediği meyveden istediği kadar yer; uçar gider… Müslüman’a kuş gibi hareket etmek yakışmaz. Meyveyi yerken meyveleri yaratanı, o meyveleri bize ikram edeni, yeryüzünü bir sofra gibi önümüze kuranı, midemizi yaratanın, midemizin ihtiyaçlarını da yarattığını düşünüp, şükretmek Müslüman’a yakışan bir haldir. Kuşun beyni, nimetlerin kıymetini anlamaz. Allah insana öyle bir beyin vermiş ki, nimetlere bakar, nimeti vereni anlar. Anlamaması nankörlüktür.
Üstad Bediüzzaman diyor ki: “Âlem-i İslam aç iken, telezzüz haramdır.” Öbür tarafta Müslümanlar açlıktan kıvranırken, lezzet peşinde koşmak haramdır. Şükretmek, Allah’tan yenisini istemektir. “Allah’ım bu nimet çok güzel, yine ver” demektir.
Feraset, mü’minlere Allah’ın bir lutfudur. Ama nasıl mü’minlere? Hakk’ın yoluna gönül koymuş, haramlara gönlünü kapamış, hayatına ve hizmetine Hak rızasını koymuş gönül erlerine. Onları aldatmak pek zordur.
Düşünce ve tasavvurda zenginlik, muhakemede tutarlılık, varlığın perde arkasına muttali olma ve basiretli davranma diyebileceğimiz feraset; insanın, kalbini kin, nefret, iğbirar, nifak ve ucub gibi manevî hastalıklardan temizleyip, imân, marifet, muhabbet ve aşk u şevkle bezemesi sayesinde Allah’ın, onun içine attığı öyle bir nurdur ki, ona mazhar olan fert, ferdîleşir, duyuş ve sezişleriyle derinleşir; hatta başkalarının gönüllerindeki sırlara aşina olup, simaların arkasındaki gerçekleri görebilir.. ve tabiî, eşyanın perde arkasına uyanabildiği ölçüde, Hazret-i Allâmü’l-Guyûb’un parlak bir aynası haline gelebilir... Bu mânâdaki ferasete işaret sadedinde, gayb ve şehadetin fasih lisanı Rûh-i Seyyidi’l-Enâm, “Mü’minin feraseti karşısında titreyin; zira o bakarken Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsirü’l-Kur’an 15) buyurur.
Ebu Saidi’l-Harrâz: “Feraset ziyâsıyla temâşâ eden, Hak nazarıyla bakmış sayılır.” der.
Vâsıtî; “Feraset kalbte şimşek gibi çakıp, mukayyet bütün gayb âlemlerini aydınlatan ve insanoğlunu, topyekün varlığı, olduğu gibi görüp değerlendirme seviyesine yükselten ledünnî bir şuâdır.” tesbitinde bulunur.
Dârânî; “Feraset, nefsin derinliklerinin keşfi ve gaybın ayan, pinhânın da nihân olmasıdır.” yorumuyla yaklaşır konuya.
Şah-ı Kirmânî; “İnsan, haramlara karşı gözünü kapar, şehevânî duygulardan elini-eteğini çeker; iç dünyasını murakabe ile, dış âlemini de sünnet-i seniyyenin ihyasıyla onarır ve her zaman helal dairesinde kalabilirse, böyle biri ferasetinde asla yanılmaz.” hatırlatmasını yapar.
Bunların hemen hepsi de, imân sayesinde inkişaf eden ferasetlerdir.. ve bunlarda yanılma payı da oldukça azdır. Gördüren O ve gören gözler de O’ndansa niye yanılsınlar ki!..
Allah Rasûlü’nün, şahısları çok iyi tanıyıp, herkesi yerli yerinde istihdâmında, Rabb’inin O’na bu tür ihsanı söz konusu olduğu gibi, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin kerâmetvârî pek çok tesbit, teşhis ve takdirlerinde de aynı ikram-ı ilahî bahis mevzuudur..
Ve o hususlarla alâkalı ferasetleri ifade etmek için kocaman mücelletler ister.
***
FERASET İLAHİ HEDİYEDİR
Feraset, ister yukarıdaki tarif ve izahlar çerçevesinde kalbin, Hazret-i Allâmü’l-Guyûb’un ilim ve füyûzâtına açılması ve bu mazhariyete erenlerin, görüş, düşünce, karar ve hükümlerinde isabet kaydetmeleri şeklindeki yorumu ile; ister, bilgi birikimi, tecrübe, mümarese, sezi enginliği ve karakter bilgilerini değerlendirerek elde edilen neticeleriyle olsun, o tamamen bir mevhibe-i ilâhiyedir.. ve bu ilahî mevhibeden en çok hissemend olanlar da, hiç şüphesiz -derecesine göre- evliyâ, asfiyâ ve enbiyâdır. Bunlar arasında ufuk feraset ise, heykel-i akl-ı evvel Hazret-i Seyyidi’l-Enbiyadır ki; Allah: “Keskin nazar feraset erbabı için elbette bunda ibretler vardır” (Hicr, 75) beyanıyla, umum basiret, his ve idrak insanlarına işaret buyurmasına mukabil, “Dileseydik onları sana (oldukları gibi) gösteriverirdik de simalarından hepsini tanır ve hepsini konuşma üsluplarından anlardın” (Muhammed, 30) ferman-ı samedânisiyle o zirveler zirvesi Feraset insanının açık farkına îmâda bulunmaktadır...
***
Feraset ve iman Feraset, hadiselere ve eşyaya iman nuruyla bakmak, perde arkasındaki gerçekleri görüp hissedebilmek demektir. Rabbimiz, “Ey iman edenler, eğer Allah’a karşı hep takva dairesi içinde bulunursanız, O size hakkı batıldan ayıracak bir kabiliyet (furkan) verir.” (Enfâl, 29) buyurmaktadır.
(Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Mayıs 1995’de Sızıntı dergisinde çıkmış yazısından istifade edilmiştir.)
Kibirli bir insan, kendini büyük kabul ettiğinden dolayı hakiki büyüklerin büyüklüğüne tahammül edemez. Hatta, bir üstadı, bir hocası, bir mürşidi varsa, onu bile hazmedemez. Zâhiren mürşidini takdir eder ve onun ardı sıra yürüyor görünür, ama haddizatında görünüşteki o takdir ve takibinden de içten içe rahatsızlık duyar. Azıcık mürekkep de yalamışsa, “Ben de bir kısım şeyleri biliyorum” der. Bazı insanların, Allah’ın te’yidine mazhar olduklarına ve ilahî inayetle desteklendiklerine hiç inanmaz; benliğini aşıp başkasını kabule yanaşmaz. O hal üzere devam ettiği sürece de, hep bir darlığın pençesinde debelenip durur.
Namazla insan, Rabb’ine yakınlaşması adına kutlu bir seyahate çıkar. Bu seyahatte denilebilir ki Kâbe, insanların seyahat esnasında konakladıkları bir yer ve Allah’ın emrine itaati ifade eden, doğruyu gösteren bir ibre mahiyetindedir. Bunun zihinlerde çok iyi yer etmesi gerekir. Kâbe, bizim için asıl hedef değildir. Orası bizim için sadece bir konaktır. Biz, Allah (c.c.) emrettiği için oraya döneriz. Şayet O, bize başka bir yere dönmemizi emretse idi, oraya döner, namazlarımızı o şekilde eda ederdik.
Yine o mübarek binanın mübarekliği taşından, çakılından, çamurundan değildir; onun mübarekliği Allah’ın emri ile nebilerin inşasından ve Allah’ın aziz demesindendir. Kur’an bu mevzuda: “..Her kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır” (Hac, 22/32) buyurmaktadır. Evet, Allah (c.c) neyi büyük görün demişse onu büyük görmek Allah’a karşı saygının ifadesidir. Allah’ın büyük dedikleri şeyler küçük görülüyorsa, gönüllerde Allah’a karşı saygı yok demektir. Mü’min ise yalanın her türlüsünden uzak insanın adıdır. Hem bir göz hatırına çok gözler sevilir. Bir mü’min, Kâbe’yi Allah’ın binası olduğu, kendi mübarek ismine izafe edip “Beytullah - Allah’ın evi” dediği için tavaf eder ve ona saygı duyar.
KÂBE, BİR İŞARET TAŞIDIR
Avam tabiriyle ifade edecek olursak Kâbe, Cenab-ı Hakk’ın rızasına ulaşmak ve onu elde etmek için gez-göz-arpacık vazifesi görür. Orası gönül seyahatinde bir konaktır. Oraya varıldıktan sonra ancak Allah’a gidilir. Bu yüzden orası bizzat maksat yapılamaz. Yapılırsa orası put olur ki, oranın putlarla dolup taştığı anlar, aynı anlayışın kurbanı olmasından dolayıdır. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu zuhur ettiği zaman Kâbe’nin içinde ve çevresinde senenin günleri sayısınca putlar vardı ki, bu sayı üç yüz altmışa ulaşıyordu. Her kabilenin kendine ait bir putu vardı. Onlar, bir şey üzerinde birleşebilmek için böyle bir yol seçmişlerdi; fakat putlara tapmada bile birleşememişlerdi.
Oysa Kâbe’nin yapılma emri ve planı semadan gelmiştir ve onu inşa ettiren Allah (c.c)’tır. Hz. Adem yokken de orası vardı. Bu yüzden Kâbe denilince sadece bizim gördüğümüz bina anlaşılmamalı. İnsanlar adeta şaşırmasın diye oraya bir işaret taşı konmuş.. asıl Kâbe, arzın merkezinden Sidretü’l-Münteha’ya kadar uzanan nurani bir direktir ki, gözü hakikate uyanmış insanlar onu görür ve müşahede ederler. Ama gözü kapalı insanlara bir nişan taşı lazımdı ki, ona teveccüh etsin, Allah’ın rızasını araştırsın, avam ifadesiyle gezi, arpacığı bulsun ve atınca hedefe isabet ettirsin.
Kalbini günahlardan uzak tut!
Bu yüzden Allah (c.c.), nebilerinin bereketli elleri ile orayı taş taş üstüne koydurup bir işaret yaptırmış ve “Onun etrafında dönün.. siz onun etrafında dönerken benim rızam etrafında dönmüş olacak, beni bulmuş olacaksınız ve ılgıt ılgıt meleklerin dolaştığı bir yerde beraber dolaşmış, ruhanilerin çağlayanlar gibi akıp gittiği yerde hep beraber katılıp siz de çağlamış olacaksınız.” demiştir.
Sadi, Gülistan’ında “Kâbe İbrahim’in bünyadıdır (binasıdır), kalb Allah bünyadıdır.” der. İbrahim Hakkı Hazretleri ise,
Dil beyt-i Hüda’dır, anı pak eyle sivadan Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde,
yani “Kalb Allah’ın evidir, sen o evi daima günahlardan temiz tut, temiz tut ki gönlümüzün sultanı, köşküne gecelerde uğrayıversin” demek suretiyle aynı şeyleri seslenir.
O halde nasıl -başta Efendimiz (sas) olmak üzere- peygamberler Kâbe’yi putlardan temizledi ve o kutlu binayı Cenab-ı Hakk’ın emirlerinin infaz mahalli haline getirdiler ise, bizlerin de kalblerimizi öyle temiz tutmamız ve Allah’tan gayrı kimseye yer vermememiz gerekmektedir. Çünkü orayı masivadan temizlediğimiz an, Cenab-ı Hak tenezzül buyurup oraya tecelli edecektir.
EN-NÂFÎ (cc) (Hayr ve menfaat verici şeyler yaratan.) Menfaatları yaratan, ancak Allahu Teâlâ’dır. Bütün vukuat sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yoğu var etmez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak’tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın menfaatına hâkim ve rakipsiz müessir ancak O’dur. Allahu Teâlâ gerçi mazarrat verici şeyler yaratmıştır. Fakat onlardan zararlanmamızı değil, bilâkis maddî, manevî bütün zararlardan sakınıp, korunmamızı emretmiştir. Allahu Teâlâ, insanlara menfaat ayırt edecek kuvvet verdiği gibi -ki bu kuvvet, akıl ve ilimdir- bunlardan herhangi birinin sebeplerinin tutabilmek üzere kendilerine tam bir serbestlik de vermiştir. Bu serbestliğe binâen, bir insan hangi tarafın sebeplerini tutarsa âkıbeti oraya çıkar ve bu âkıbeti bile bile, kendi arzusuyla hazırlamış olur.
Kula gereken şey: Allah bir kuluna elem, tasa, korku, hastalık, fakirlik gibi bir sıkıntı verirse, onu yine Allah’tan başka açacak yoktur ve eğer bilâkis, lezzet, sevinç, sıhhat, gınâ, muvaffakiyet gibi bir menfaat verirse, onları devam ettirecek olan da ancak O’dur. O halde ferahlık zamanında olsun, ıstırap zamanında olsun yalnız Allahu Teâlâ’ya müteveccih olmak, onun hükmüne, emr ü fermânına râzı ve teslim olmak lazımdır.
EL-HÂDÎ (cc) (Hidâyet yaratan, istediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, murâdına erdiren.) Hidâyet, Allahu Teâlâ’nın lûtuf ve keremiyle kuluna -sonu hayr ve saâdet olacak- isteklerinin yollarını gösterivermesi veya yola götürüp murâdına erdirivermesidir. Sâdece yolunu ve sebeplerni gösterivermeğe irşat; neticeye erişinceye kadar yola götürüvermeye (tevfik) denir. Hidayetin karşılığı delâlettir. Delalet, doğru yoldan bile bile veya iğfâle kapılarak sapmaktır. Hidayetin neticesi iman, delaletin neticesi imansızlıktır.
Hidayeti de, delaleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur.
Kula gereken şey: Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidayet mürşitleri bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan şeytanlar da vardır.
“Yâ Rab bizi doğru yola hidayet et”
EL-BEDÎ (cc) (Örneksiz, misâlsiz, acib ve hayret verici âlemler icâd eden.) Bedî, mübdî ma’nâsınadır. Mübdî’, ibdâ’ eden yani örneği bulunmayan bir şey icâd ve yaratan demektir. (Bedî’) hiç birinin de örneği ve misali yokken sayısız şeyler icat ve ihtira eden, düşünmeğe, araştırmaya muhtaç olmadan kolaylıkla ve dâimâ misilsiz şeyler yaratmak, icat etmek adeti ve kadim sıfatı bulunan zat demektir ki, bu ma’nâca Bedî’ ancak Allahu Teâlâ Hazretleri’dir.
Örneği yokken Allah’ın kudretiyle meydana gelen fevkalâde güzel ve insana hayret verici şeylere de -ibdâ’ olunmuş ma’nâsına bedî’ denildiği vardır. Bu i’tibarla gökler ve yer ve Allah’ın yarattığı her şey ne kadar bedî’, ne kadar misalsizdir! Allahu Teâlâ onlardan hiçbir zerre yokken, ortada örnek ve misal tutulacak hiçbir şey bulunmuyorken ilk önce bunları ihtirâ etmiş, her nev’î ilk ferdini, ilk örneğini ibda’ edip yoktan vücûda getirmiştir.
EL-ĞANİYY (cc) (Çok zengin ve her şeyden müstağni.) Zengin kimdir? Zengin; hiçbir şeye ihtiyacı olmayan her şey yanında mevcut bulunduğu için hiçbir sûretle başkasına müracaat mecburiyetinde olmayan zât demektir. Bu sıfat, tam ve mutlak sûrette Allah’a mahsustur.
İhtiyaç, ma’budluğa uymaz: Çünkü ihtiyaç eksikliktir. Hâcet sahibi, muhtâc olduğu şeyi tedârikinden âciz bulunuyor demektir.
Bilinmelidir ki, zengin ancak Allah’tır. İnsanlar âciz ve muhtaç, fakirdirler. Acz ve ihtiyaç, insana hakikî mevkiini gösteren en açık bir mürşit ve bütün mahlûkâtı hatt-ı müstakim üzere bir sıraya getiren, bir hizâya koyan en umûmî bir eksikliktir.
EL-BÂKÎ (cc) (Varlığının sonu olmayan.) Bu ism-i şerif, varlığın devamını bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allahu Teâlâ’ya (El-Kadîm), sonu olmamak mülâhazasıyla, (El-Bâkî) denir. Bu ma’nâlara yakın (El-Ezelî, El-Ebedî) ism-i şerifleri de vardır. ezel, geçmişte başlangıcı olmayan; ebed, ilerde sonu olmayan demektir. Allahu Teâlâ’nın varlığı devam bakımından zaman mefhûmunun içine girmez.
Kula gereken şey: Bu geçici hayata aldanıp kıymetli ömrünü boşuna telef etmemek dünyaya niçin geldiğini öğrenip, Allah’ın rızasını kazanmak üzere hayatından faydalanmak, fânî hayatla bâkî hayat kazanmaktır.
İki çocuk telefon kulübesinde telefonla oynuyorlardı. Baktım makineye zarar verecekler, yanlarına yaklaştım ve öfkeyle kovdum onları. Tekrar ilerideki ağaçlığa oturup sohbet eden arkadaşların yanına döndüm. Bir süre muhabbet ettikten sonra baktım çocuklar yine telefon kulübesine girmiş bu sefer makinenin sağını solunu yumrukluyorlardı. Ben tekrar engel olmak için hareketlendim. Yanımdaki arkadaşım; “Bana bırak, sen yorulma, ben hallederim.” deyip çocuklara doğru yürüdü. Çocukları kulübede yakaladı, uzaktan bakıyordum, hareketlerinde sertlik emaresi yoktu. Çocuklara ikna edici şeyler söylediği el hareketlerinden anlaşılıyordu. Daha sonra arkadaşımdan öğrendiğime göre söylediği şuydu: “Onlara burada çok yakın bir akrabanız yaralansa ve yardım çağırmak için de sadece şu telefon bulunsa, bu telefon da sizin gibi meraklı çocukların onunla oynamaları yüzünden bozulmuş olsa, yaralıyı kurtarmak için çaresiz kaldığımızı düşünün!”
Demek ki müsbet netice için “tatlı dil”, “vicdanlara seslenmek” ve bir emir ya da yasağın asıl hikmetini iyi anlatmak gerekiyor.
Bugün varız, yarın yokuz… “Mal sahibi mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” diyerek ne de güzel özetlemiş Yunus Emre.
Elimizde bulunan oyalanıp durduğumuz maldan vermek, vermesini bilmek öyle güzel ki Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunu vurgulamak için: “Veren el, alan elden üstündür.” buyurmuş.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ümmetinin iyi ve güzel olmasını arzulamış, bu uğurda çalışmıştır. Bunun için de Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “İki haslet vardır ki bir mü’minde asla beraber bulunmazlar: Bunlar, cimrilik ve kötü ahlâktır.” diye buyurmuştur.
Bizler O’nun arzuladığı güzel vasıflara sahip iyi bir insan olmak istiyorsak kötü ahlaktan ve cimrilikten uzak durmalıyız.
Çünkü bu iki hasletin mü’minde olmaması gerektiğini söylüyor Peygamber Efendimiz (s.a.s.).
Cimrilik öyle kötü bir hastalık ki…
Vermesini bilmiyorlar. Vermenin lezzetini tatmamışlar. Vermenin elde olanı azaltmak değil, çoğaltmak olduğunu bilmiyor, elindekinin bereketlendiğini görmüyorlar.
Bu gün biz vereceğiz, o tadı yaşayacağız ki bunun karşılığında Allah’ın sonsuz rahmetini cömertçe dağıttığı zaman rahmetten karşılığını kat kat alacağız.
Elimizdeki varı vermek, varı azaltmak ya da bitirmek değildir, terbiyesini veriyor dinimiz. Zekatı zengine farz kılıyor. Sadakayı teşvik ediyor. Veren elin alan elden üstün olduğunu söylüyor.
Karşılığında ise bizden çok çok cömert olan, her şeyimizi veren Rabbimiz, biz verdikçe daha çok veriyor bize. Bunu bilince açılıyor elimiz.
Buna inanınca yağıyor üstümüze bereket…
Dualarla iniyor bereket. Ya tersi…
Ya elimizdeki bir avuç malın bizi boğması, gecelerimizi süslemesi, gelenin geçenin sözlerini dikmesi, ama bizlerin kimseye bir şey koklatmadan üstüne oturmamız o malın mülkün.
Ne hazin…
Cimri olmak ne acı… Paylaşılmayan o malın bize faydalı olmaması, bir gün kuş misâli uçup gitmesi ve o kuşun kanatlarında olamayışımız.
Kimi zaman mal, sahibini sahibinden önce yer. “Yemeyenin malını bir yiyen çıkar.” demişler ya atalarımız. Ne güzel demişler.
Allah için, insanlar için, kullanılmayan o malın faydası kime ki…
O halde ey insan, toprağa düşmeyecek hayır çiçekleri için vermekle, Allah için vermekle başlayalım işe, verdikçe erelim güzele; verdikçe güzelleşelim ve öylece gidelim Güzeller Güzeli’nin katına, avucumuz dolu olarak…
Bir komşu veya bir dostla konuşup ayrıldıktan sonra arkamızdan konuşmadığından emin olamıyorsak durum kötü demektir. Böyle dostlukta ne muhabbet gelişmesi olur, ne de itimat duyma hissi kalır. Çünkü arkasından konuşulduğunu düşünen insan, dostlarını hep tereddütle karşılar:
Bu da komşuluk ve dostluk hissini parçalayan bir şüphecilik halini alır.
Bundan olacak ki Hazret-i Kur'an, kardeşinin arkasından konuşup gıybetini yapmayı, o kardeşinin etini yemeye benzeterek ayıplamış, söylediği doğru bile olsa gıybetçiliği kesinkes yasaklamıştır. Ancak, ihtiyaç halinde, doğru bilgiye gerek duyulması durumunda, bilinen gerçek ne ise o bilgiyi doğru vermekte mahzur söz konusu olmamıştır. Böyle bir tanıtıma gerek yokken aleyhtarlık yapıp birinin zaafını, kusurunu nazara vermek, ona olan ilgiyi, hüsnü zannı yok etmek ne kardeşliğe yakışır, ne de samimi bir dostluk ve komşuluğa.
İsterseniz dostluğu düşmanlığa çeviren gıybetin, kul hakkından da ağır sonucunu anlatan Süfyan bin Uyeyne'den bir yorum arz edeyim sizlere de, hep birlikte ibretle okuyup hayretle tefekkür edelim gıybetin kul hakkından da ağır sonucunu...
Bakalım, dört yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberleyen, elliden fazla yürüyerek hacca giden, İmam-ı Şafii gibi zatlara hocalık eden Kufe'nin büyük alimi Süfyan bin Uyeyne, gıybet olayının ağırlığını nasıl açıklıyor bizlere görelim. İkinci hicret asrının büyük alim ve mutasavvıfı diyor ki:
- İnsanın üzerindeki hakların en büyüğü şüphesiz ki kul hakkıdır. Kul hakkı şehitlerden bile affolmaz. Hak sahibiyle bizzat helalleşmedikçe... Bu sebeple üzerinde kul hakkı olan kimse bunu ödemek için hak sahibiyle buluşup mutlaka helalleşecektir. Şayet hak sahibi hayatta değilse mirasçılarına gidecek, hakkı mirasçıya ödeyecek, böylece kul hakkından kurtulması mümkün olacaktır...
Ancak gıybetini yaptığı tanıdığının hakkını böyle ödeyemeyecektir. İnsan gıybetini yaptığı kimsenin mirasçısına varıp da akrabanın aleyhine konuşup gıybetini yapmıştım, o da ölmüş, arkasından sana şu kadar para vereyim de bana hakkını helal et, diyemeyecektir.. Çünkü böyle bir salahiyet verilmemiştir mirasçıya!..
Gıybetini yaptığı kimseyle bizzat görüşerek helallik alacaktır. Bu da ancak mahşerde karşılaşıp, yaptığı gıybetine mukabil sevaplarını verecek, sevapları yetmezse gıybetini yaptığı kimsenin günahlarını yüklenecek, helalleşmek ancak böyle gerçekleşecektir!. Demek ki gıybet helalleşmesi, kul hakkından da zor bir helalleşme olacaktır.
Neden gıybet helalleşmesi kul hakkından da zor helalleşme olacaktır? Çünkü insanın haysiyeti, şerefi malından üstündür. Malını almak suretiyle hakkını aldığın kimsenin mirasçısına aldığın malı verir, kurtulursun. Ama aleyhinde konuşmak suretiyle itibarını düşürdüğün kimsenin haysiyetini, şerefini parayla satın alıp geri getiremezsin. Onun hesaplaşması şerefine gölge düşürdüğü kimseyle mahşerde yüz yüze gelmekle olacaktır... Sevaplarını verecek, yetmezse gıybetini yaptığı kimsenin günahlarını yükleneceksin, ancak böyle helalleşebileceksin...
Süfyan bin Uyeyne bu açık seçik yorumuyla demiş oluyor ki:
- Siz siz olun, gıybete dilinizi alıştırmayın, çevrenizle dostluğunuzu, kardeşliğinizi zedeleyecek, itimat ve hürmetinizi yok edecek gıybetçilikten yılandan akrepten kaçar gibi kaçın. Varsa alışkanlığınızla mücadele edin, itimat edilen dost, saygı duyulan komşu vasfınızı hep koruyun, emin dost ve komşu olma özelliğinizi hep muhafaza edin!.. Şayet, mahşerde sevaplarınızı gıybetini yaptığınız kimselere dağıtmak, yetmeyince de onların günahlarını yüklenmek zorunda kalmak istemiyorsanız tabii...
14/02/2007
Alemlerin efendisi Hz.Muhammed (sav) efendimize salâtu selam ile... Rabbime emanet olunuz Selam ve Dua ile..
Bizim Yamaçlarımızın Gülü: VEFA Abdülkadir Süphandağı, 20.11.2006
İnsanın insanı unutmaması, insanın yakınını, arkadaşını, bir dakika bile birlikte zaman geçirdiği unutmaması, herkesin üzerinize abandığı, sizi bir kaşık suda boğmaya azm u cezm u kast ettiği dar günde, bütün riskleri göğüsleyerek size arka çıkan, "Hayır hayır yanlış düşünüyorsunuz, benim kendi şahsi fikirlerime, yaşadığım hayattan ve onların hayatlarından edindiğim izlenime, göre onlar sizin dediğiniz gibi değiller" diye bilme nezaket, cesaret, civanmertliğinde bulunanlara karşı, onları yine aynı tavır ve düşüncelere, indi yorumlara rağmen unutmama, rahmetle, şükranlar anabilmektir vefa. Söylenmesi ne kadar rahat ve huzurluysa, ruha rehavet veriyorsa, hayata geçirmenin de en az o kadar zor olduğu bir kelime vefa.
Sözlüklerde sözünde durma, verilen sözü yerene getirme, dostluk ve muhabbette sebat etme, sevgide süreklilik bağlılık ve sadakat anlamlarına gelen vefanın başka kullanım şekilleri de var. Tasavvufta "Ezelde bezm-i elestte verilen söze sadık kalma" anlamında kullanılan vefanın
Vefa etmek:sevgi ve dostluk göstermek Vefa-bîgâne:sözünde sevgisinde durmayan, vefasız Vefa-perver:sevgisinde sebat eden Vefa-şiar:âdeti vefa olan, vefa ile sıfatlanmış Vefâdar:vefalı, dostluğuna bağlı olan Vefâdarlık:dostlukta süreklilik Vefakâr:Vefa gösteren, vefa sahibi, gibi kullanım şekilleri var.
Yani neresinden bakarsanız bakınız tam bir "Adam gibi adam olma" durumu ile karşı karşıyayız. Günümüzde ne yazık ki toplumun bütün kesimlerini kemiren, alt üst eden topyekûn bir vefasızlık durumuna karşılık, bu üstün insan olma özelliğini hayatına düstur edinenlerin ellerinden öpülmeli değil mi?
Vefa öyle enteresan bir şey ki o karşıdaki insanda din, milliyet, ideoloji, fakir, zengin, büyük, küçük, beyaz, siyah, canlı ve cansız gibi ayrımlar kabul etmiyor. Vefa, kim ve ne olursa olsun, her halükarda onu unutmamayı vefalının boynuna borç kılıyor. Ve o civanmert insan da bu borcu uhdesine alarak onu bihakkın yerine getiriyor.
Vefa en çok mü'mine yakışıyor. Vefa duygusuyla süslü mümin her şeyden önce elest bezminde verdiği sözü ne pahasına olursa olsun yerine getirmenin ızdırabıyla dolu bir hayat yaşamalı. Ona yeryüzü sultanlığı da teklif edilse, yeryüzünün bütün maddi manevi güzellikleri verilse de o, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Habib-i Zîşan olan Efendimiz (sas) gibi "güneşi bir elime, ayı da diğerine koysalar, yine de ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bu yolda ölüp gideceğim!" diyerek bir vefa kahramanı, vefa sultanı olduğunu aleme ilan etmeli.
Bediüzzaman hazretleri eşyaya karşı da çok vefalıymış. O'nun kullanıla kullanıla artık son derece yıpranan kaşığını çöpe atan arkadaşını ikaz ederek "yirmi yıldır bana hizmet ediyor, git ve çabuk getir onu" demesi, O'nun vefasının boyutlarını göstermesi açısından oldukça manidardır. Belki birçoklarına anlamsız gelen bu sözün ardından onun insana ve canlıya karşı olan vefasını artık siz tasavvur edin.
Vefanın zıddı vefasızlıktır. Ve Allah dostlarının vefasızlıkta bulunmaktan dolayı tir tir titredikleri görülür. Onlara göre vefa öncelikle bizi yoktan var eden Rabbi Rahim'e ve Onun aziz Resulüne karşı olmalı.Onları bir an bile unutmamanın adı vefa iken, onlardan bir lahzacık bile ayrı düşme, gafletle malul olma düpedüz vefasızlık olarak addediliyor. Bu durumda vefasızlık yeryüzünde Allah dostlarına verilmiş en ağır cezalardan biri olarak değerlendiriliyor. Yani o bütün bir hayatını hiç düşünmeden bir kere bile olsa vefasızlık damgası yememek için bir anda verebilecek kadar vefaya talip ve vefa isteklisidir.
Bir yerde vefayı anlatırken Hocaefendi "Eğer vefa, Allah'a verilen söze bağlı kalma ise ki öyledir; insan, Allah ve Resulullah'a müteveccih, rıza mülahazasına kilitli, iman ve Kur'an'a hizmet aşkıyla başı sürekli Hak kapısının eşiğinde olmalı; her nefes alışverişinde: "Henüz derinleşemedim. Gönlümce olamadım. Hâlâ sofada dolaşıyorum ve salona giremedim. Harem dairesi ise bana fersah fersah uzak." demeli ve konumunun hakkını verememiş olma hissiyle inlemelidir. Evet, Hak'la halvet çok önemlidir. Halvet–i sahîha bir vuslat ve bir şeb–i arûs'tur. İşte böyle bir duyguyla meşbû bulunma Cenab–ı Hakk'a karşı bir vefa ifadesidir; sadece O'nu duyma, O'nu bilme, O'nun tecellîleri ile mest u mahmur yaşama ve başka şeyleri duymama veya O'ndan ötürü görme vefası.." ifadelerini kullanıyor.
Bunu biz öncelikle bütün peygamberlerde görüyoruz. Başlarına gelen binlerce musibete rağmen Allah'tan bir an olsun ayrılmama işte peygamber vefası.
Her şeyde zirve olan Efendiler Efendisi hiç şüphesiz vefada da erişilmez bir noktadaydı. Ve bu vefası ile yeryüzünde ikinci bir faniye nasip olmayan gökler ötesi bir yolculuğa çıktı. Çıktığı o mekândan, gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o mutlular âleminden tekrar ümmetine olan vefa duygusuyla terk edip arkadaşlarının yanına döndü. "Onlara karşı bir vefa sözüydü O'nu, başı semavî ihtişamlara ulaştığı bir zamanda, bütün manevî payeleri bir tarafa bırakarak, bu ızdıraplı ve elemli dünyaya yeniden onların yanına döndüren!" (Fasıldan Fasıla–2)
Hz. Adem'i şeytanın bir anı seyyale devreye girmesi ile yüzüne kapanan kapıları açtıran vefadan başka neydi?
Hz. Eyyub'un vücudunu saran kurtlara rağmen, Onu o halde bile Allah'a yönelten ve ardından rahmeti celbettiren de vefaydı.
Hz. Yusuf'u derin kuyulardan alarak mısıra sultan yapan sır vefadan başka ne olabilir di ki?
"Tufan peygamberi olan Hz. Nuh'da asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefalı bir hayat yaşadı. Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü hengâmda, ona bir necât gemisi oldu.
Hakk'ın dostu ve nebiler babası Hz. İbrahim, Nemrut'un ateşini göğüslerken ne kadar vefalıydı! Onun gökleri velveleye veren "hasbî hasbî!" şeklindeki vefa solukları, öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince, cehennem gibi ateşlerin bağrı "berd-ü selâm"a döndü."
Vefanın fert, aile, millet ve devlet hayatında son derece önemli olduğuna dikkat çeken Hocaefendi bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor: "Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise devam eder ve canlı kalır. Millet, bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet, kendi teb'asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten, ne emniyet va'deden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu; yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb'aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır.” (Yağmur, Ocak-Şubat-Mart 2001, Sayı 10)
Müminin vefasını anlatan bütün bu ifadeler, Muhterem Hocaefendi'nin Ecevit'in vefatından sonra yayınlanan taziye mesajına ve basında onunla ilgili çıkan yazılardan dolayı Hocaefendi'yi eleştiren bir kısım halden anlamayanlara gözden kaçırdıklarını göstermeyi amaçlıyor.
Şimdi en zor zamanlarda, bütün sıkıntıları göğüsleyerek, yapılan bütün baskı ve şantajlara rağmen "siz yanılıyorsunuz" diyebilme cesaretini gösteren örnek bir davranışı temsil eden zatın birkaç açıklamasını veriyoruz.
2000 yılı Mart ayında başbakan olarak gittiği Arnavutluk'ta Türk okullarının temsilcilerini kabul ederken, "Bazı çevrelerin beni eleştirmesini göze alarak çalışmalarınızı tebrik ediyorum." CNN Türk Televizyonu 6 Aralık 2005'te yapılan röportajında: "Sayın Gülen ve arkadaşları yerinde bir kararla Türkçe eğitim sürecini başlattı. Gençler o okullarda hem İngilizce, hem kendi ülkelerinin dilini hem de iyi Türkçe öğreniyor. O öğrencilerin anneleri babaları da çocuklarını bu olanaktan yararlandırmak istediler. Bu ülkelerde çok başarılı oldular."
Kendisini Fethullah Gülen ve Türk okullarına verdiği destekten dolayı eleştirenlere de "Haksız olduklarını zaman içinde anlayacaklardır ya da anlamışlardır." diyor.
Sayın Ecevit'in dediği gerçekleşecek ve Allah'ın izniyle en yakından en uzağa, en kinlisinden, en azgınına bütün dünya zaman içinde bu büyük gayretli topluluğun yaptığı hiçbir şeyin ardında bu vatana, bu millete, bu milletin kendi öz değerlerine aykırı en ufak bir düşüncenin, hayalin bile olmadığını anlayacaklardır.
Bu milletin kendi öz alın teriyle kurduğu ilim ve eğitim yuvalarına, inanılmaz baskıların yapıldığı zor ve talihsiz bir dönemde dik durarak destek olana karşı sessiz kalması "Bütün bir hayatını böyle vefa odaklı yaşayan birisi için" düşünülemezdi. Bir iki cümlecikle bile olsa destek olana karşı duyulan bu vefa hissi, bize Mevlana Hazretlerinin bir olayını hatırlatıyor.
Uzun bir zamandır görmediği Şems Hazretlerinin geldiğini haber veren bir ulağa hemen bir kese uzatır Piri Muğan Mevlana Hazretleri. Bunun üzerine keseyi alan o ulak; "şaka yaptım" der.
Mevlana Hazretleri de : "Biz onun şakasına bunu verdik, gerçek haberine canımızı veririz." diyerek Şems Hazretlerine olan sevgi ve muhabbetini ifade ediyor. Bütün manevi değerlerimize, Efendiler Efendisi'ne duyduğu sevgi ve muhabbeti dost düşman herkesçe malum olana Hocaefendi'nin öyle bir durumda takınacağı tavır da yine ondan beklenen bir şekilde olacaktır.
Asrın baştanbaşa bir vefasızlık asrı olduğu karşısında yer yer dertlenen Hocaefendi bu sitemlerini bir yerde şu kelimelerle ifade ediyor. "Bıktık şu her gün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübalâğa, her davranışı sun'î muâmelelerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsâli eroğlu erler!. Nerdesiniz bir vefa uğruna harap olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!. Kalkın; girin ruhlarımıza! Kamçılayın hayallerimizi ve boşaltın vefa adına ruhlarınızda ne taşıyorsanız, hepsini sinelerimize! Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sinelerimize. Boşaltın da bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın! (Fasıldan fasıla–2)
Vefanın dosta ait bir sıfat olduğu bilgisini veren Hocaefendi, bu anlamda dostun, dostunu asla terk etmeyeceğini belirterek şöyle devam ediyor. "Dostluğun devamı da ancak vefaya bağlıdır. Vefasızlıktan müşteki bir şair şöyle der:
"Dost bî–vefa, felek bî–rahm, devran bî–sükûn, Dert çok, derman yok, düşman kavî, tali' zebûn." Şimdilerde ben bunu değiştirdim ve şöyle söylüyorum: "Dert çok, derman daha çok; düşman şimdi zebûn, talih daha kavî."
Ve son söz:
"Aslında, insanın göstermiş olduğu vefa, dönüp dolaşıp yine kendisine gelir."