Allah dostları kerametin kendileri için büyük bir imtihan olduğunu bilerek bu halden endişe etmişler ve “şükür”le Rabb’lerine yönelmişlerdir. Onlar, asıl kerametin “istikamet” olduğunu yaşayarak göstermişlerdir.
Keramet, Allah dostu bir kişide harikulade bir halin meydana gelmesidir. Peygamberlerden zuhur eden olağanüstü hallere mucize denir. Keramet, Hakk’ın (cc) kuluna bir ikramıdır. Sufilere göre keramet iki çeşittir:
a) Şeklî ve Kevnî keramet: Hissî ve maddî keramettir. Uzun mesafeyi kısa zamanda alma, az gıdayı çoğaltma, su üzerinde yürüme, ateşte yanmama örnekleri, şeklî keramete örnektir. Allah dostları bu çeşit kerametlere fazla önem vermez, bu kerametlerin Allah’ın imtihanı olmasından korkarlar. Bu çeşit kerameti çocukları uyutan haşhaşa veya onları eğlendiren oyuncaklara benzetirler.
b) Manevî ve hakiki keramet: Bu kerametler ilim, irfan, marifet ve ahlakla ilgili kerametlerdir. Bir kişi kötü bir huyundan vazgeçip yerine iyi bir huy edinirse en büyük keramet budur. Hakiki keramet ilimde, irfanda, ahlakta, ibadette, taatta, amelde, edepte ve insanlıkta gösterilen üstün meziyetler, hasletler ve faziletlerdir. (Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 307).
“İstikamet kerametten üstündür. Çünkü keramet nefsin, istikamet Rabb’in senden istediği şeydir.” denilmiştir. Bu nedenle biz her namazda Fatiha Sûresi’ni okurken Rabbimize “Bizi doğru yola hidayet et” (Fatiha, 1/5) diye duada bulunuruz.
Hakiki ve büyük sufiler ilim, irfan ve ahlak sahasında yapılan değişiklikleri, ilerlemeleri, gelişmeleri ve yükselmeleri gerçek ve paha biçilemez kerametler olarak görmüşler, şeklî ve kevnî kerametlere fazla önem vermemişlerdir. Bir şeyhin ve velinin gösterebileceği en büyük keramet, bir kafirin mümin olmasına, bir günahkarın kötü ahlak, eğilim ve fiillerin kaynağı nefsini terbiye etmesine vesile ve vasıta olmasıdır. “Baba himmet” diyen müridine “Oğul gayret” diye tavsiyede bulunan mürşitler bu noktayı gayet güzel tespit etmişlerdir. Gerekli sebep ve çalışmalara tevessül yerine, sadece olağanüstü hallerde ve bütün tedbirlerin bittiği ve çarelerin tükendiği zaman başvurulması gereken himmete müracaat edilmesi, İslam toplumunda sebep, gayret, çalışma, tedbir ve kendine güvenme gibi hususların zayıflamasına sebep olmuştur. (Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s. 434). Kuşeyri, hakiki kerametin kişinin dini bilgilerine ve dinin hükümlerine karşı olamayacağını ifade etmiştir.
Allah dostlarından biri, hakiki kerametin Allah’ın dostluğunu kazanmak ve Allah’ı sevmek olduğunu şöyle ifade etmiştir: “Ne kalpte ne de yürekte sevgilinin göreceği boş bir yer yoktur. Benim arzum, hayalim ve neşem Allah’tır. Ömrüm oldukça O’nunla olursam hoş bir hayat yaşayacağım. Kalbime gelen dert konusunda ondan başka bir doktor bulamadım.” (Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s. 450).
Hakiki kerametin, Allah’ın dostluğunu kazanmak, ahlaken yücelmek ve nefsin terbiye edilmesi olduğunu Hz. Rabia ile Hz. Hasan el-Basri arasındaki şu örnek çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Hasan Basri, bir gün Fırat Nehri’nin kenarında oturan Rabia’yı görünce seccadesini suyun üzerine serdikten sonra, “Buyurun burada iki rekat namaz kılalım” dedi. Rabia: “Üstad ahiret ehline dünya pazarından bir gaye mi göstermek istiyorsun? O halde onu öyle göster ki insanoğlu benzerini göstermekten aciz kalsın.” diye cevap verdi. Rabia daha sonra seccadesini havaya serdi ve “Ey Hasan sen de buraya gel de insanların gözünden kaybol.” dedikten sonra esas söylemek istediğini söyledi: “Üstad, senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı ise sinekler yapıyor. Hakiki keramet kişinin kendi ahlakını ve diğer insanların hal ve ahlaklarını geliştirmek, hikmet ve bilgisiyle etkili olmak ve insanlardaki kötü huyları gidermektir. ( Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi, s. 118).
Kanaatimizce keramet, “Allah’ım yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi ahlakımı da güzelleştir” duasıyla hayatı huzur ve rıza içerisinde geçirmektir. Hakiki keramet, Hz. İbrahim’in “Benden sonra gelecek nesiller arasında hoşça anılıp iyi duygular içerisinde hatırlanmamı sağla” (İbrahim 14/41) duasında buyurduğu gibi ölümsüz nitelik ve değerde eserler bırakarak, iki cihanımıza ve bütün insanlığa faydalı çalışmalar sunarak ölümsüzlük sırrına ermektir.
Yaratıkların bütününü bir ağaca benzetirsek, bu ağacın meyvesi insandır. İnsanın meyvesi Müslüman’dır. Müslüman’ın meyvesi, şükürdür. Birisi bizim için gitse, bir kilo meyve alıp getirse ne kadar çok seviniriz. Mutluluğumuzu ve memnuniyetimizi o şahsa belli etsek, “Ne kadar iyi düşünmüşsün, beni sevindirdin” desek adam düşünür, “Arkadaşımın hoşuna gitti. Yine alayım da, yine memnun olsun” der; o da birini memnun etmenin sevincini yaşar.
Allah da böyle… “Kulumun hoşuna gitti, biraz daha vereyim.” der.
İnsanlar genelde ellerindeki nimetlerin farkında olmaz. O nimet onlara hep verildiği için, ünsiyet oluşur. Yani insan, nimeti göre göre o nimetin varlığına alışır. Bu çok tehlikeli bir durumdur.
Mesela her gün güneş doğup batıyor, bu düzene alışmışız. Güneşin doğup batması bizim için önemli değil.
Fakat bir gün güneş doğmasa?
Nefes alıp vermeye alışmışız. Nefesimiz göğsümüzde düğümlense perişan oluruz.
Alışkanlıklar pek çok nimetin üstünü örtüyor. Bu sebepten Allah, alışkanlıklarımızı zaman zaman bozuyor. Ramazan bunun en güzel örneği…
Gerçekler mukayese ile anlaşılır. Ramazan’da nefsiyle mücadele edenler, yokuş çıkan adama benzer. Yol yokuş, yük ağır… Yorgun düşüyoruz, dizlerimiz titriyor. Amma biliyoruz ki, cennete gitmenin yolu, ibadetlerdeki zorluğa katlanmaktan geçer.
Memnuniyetle yapan bilir ki, Allah’a itaat etmek, zevklerin en büyüğüdür. Bu zevkin sırrı, Allah’a muhatap olmaktır.
Alışmak, insanı nankörlüğe götürür. Nankörlük, verilen nimetin kıymetini bilmemektir. En güzel yerlerde en büyük günahların işlenmesi nankörlüktür. Sağlıklı insanların sağlığıyla, zengin insanların malıyla harama koşmaları nankörlüktür.
Şükretmek için, insan olduğumuzun farkında olmak lazım evvela… Kuşlar şükrediyor mu? Kuş, dala konar, istediği meyveden istediği kadar yer; uçar gider… Müslüman’a kuş gibi hareket etmek yakışmaz. Meyveyi yerken meyveleri yaratanı, o meyveleri bize ikram edeni, yeryüzünü bir sofra gibi önümüze kuranı, midemizi yaratanın, midemizin ihtiyaçlarını da yarattığını düşünüp, şükretmek Müslüman’a yakışan bir haldir. Kuşun beyni, nimetlerin kıymetini anlamaz. Allah insana öyle bir beyin vermiş ki, nimetlere bakar, nimeti vereni anlar. Anlamaması nankörlüktür.
Üstad Bediüzzaman diyor ki: “Âlem-i İslam aç iken, telezzüz haramdır.” Öbür tarafta Müslümanlar açlıktan kıvranırken, lezzet peşinde koşmak haramdır. Şükretmek, Allah’tan yenisini istemektir. “Allah’ım bu nimet çok güzel, yine ver” demektir.
Feraset, mü’minlere Allah’ın bir lutfudur. Ama nasıl mü’minlere? Hakk’ın yoluna gönül koymuş, haramlara gönlünü kapamış, hayatına ve hizmetine Hak rızasını koymuş gönül erlerine. Onları aldatmak pek zordur.
Düşünce ve tasavvurda zenginlik, muhakemede tutarlılık, varlığın perde arkasına muttali olma ve basiretli davranma diyebileceğimiz feraset; insanın, kalbini kin, nefret, iğbirar, nifak ve ucub gibi manevî hastalıklardan temizleyip, imân, marifet, muhabbet ve aşk u şevkle bezemesi sayesinde Allah’ın, onun içine attığı öyle bir nurdur ki, ona mazhar olan fert, ferdîleşir, duyuş ve sezişleriyle derinleşir; hatta başkalarının gönüllerindeki sırlara aşina olup, simaların arkasındaki gerçekleri görebilir.. ve tabiî, eşyanın perde arkasına uyanabildiği ölçüde, Hazret-i Allâmü’l-Guyûb’un parlak bir aynası haline gelebilir... Bu mânâdaki ferasete işaret sadedinde, gayb ve şehadetin fasih lisanı Rûh-i Seyyidi’l-Enâm, “Mü’minin feraseti karşısında titreyin; zira o bakarken Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsirü’l-Kur’an 15) buyurur.
Ebu Saidi’l-Harrâz: “Feraset ziyâsıyla temâşâ eden, Hak nazarıyla bakmış sayılır.” der.
Vâsıtî; “Feraset kalbte şimşek gibi çakıp, mukayyet bütün gayb âlemlerini aydınlatan ve insanoğlunu, topyekün varlığı, olduğu gibi görüp değerlendirme seviyesine yükselten ledünnî bir şuâdır.” tesbitinde bulunur.
Dârânî; “Feraset, nefsin derinliklerinin keşfi ve gaybın ayan, pinhânın da nihân olmasıdır.” yorumuyla yaklaşır konuya.
Şah-ı Kirmânî; “İnsan, haramlara karşı gözünü kapar, şehevânî duygulardan elini-eteğini çeker; iç dünyasını murakabe ile, dış âlemini de sünnet-i seniyyenin ihyasıyla onarır ve her zaman helal dairesinde kalabilirse, böyle biri ferasetinde asla yanılmaz.” hatırlatmasını yapar.
Bunların hemen hepsi de, imân sayesinde inkişaf eden ferasetlerdir.. ve bunlarda yanılma payı da oldukça azdır. Gördüren O ve gören gözler de O’ndansa niye yanılsınlar ki!..
Allah Rasûlü’nün, şahısları çok iyi tanıyıp, herkesi yerli yerinde istihdâmında, Rabb’inin O’na bu tür ihsanı söz konusu olduğu gibi, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin kerâmetvârî pek çok tesbit, teşhis ve takdirlerinde de aynı ikram-ı ilahî bahis mevzuudur..
Ve o hususlarla alâkalı ferasetleri ifade etmek için kocaman mücelletler ister.
***
FERASET İLAHİ HEDİYEDİR
Feraset, ister yukarıdaki tarif ve izahlar çerçevesinde kalbin, Hazret-i Allâmü’l-Guyûb’un ilim ve füyûzâtına açılması ve bu mazhariyete erenlerin, görüş, düşünce, karar ve hükümlerinde isabet kaydetmeleri şeklindeki yorumu ile; ister, bilgi birikimi, tecrübe, mümarese, sezi enginliği ve karakter bilgilerini değerlendirerek elde edilen neticeleriyle olsun, o tamamen bir mevhibe-i ilâhiyedir.. ve bu ilahî mevhibeden en çok hissemend olanlar da, hiç şüphesiz -derecesine göre- evliyâ, asfiyâ ve enbiyâdır. Bunlar arasında ufuk feraset ise, heykel-i akl-ı evvel Hazret-i Seyyidi’l-Enbiyadır ki; Allah: “Keskin nazar feraset erbabı için elbette bunda ibretler vardır” (Hicr, 75) beyanıyla, umum basiret, his ve idrak insanlarına işaret buyurmasına mukabil, “Dileseydik onları sana (oldukları gibi) gösteriverirdik de simalarından hepsini tanır ve hepsini konuşma üsluplarından anlardın” (Muhammed, 30) ferman-ı samedânisiyle o zirveler zirvesi Feraset insanının açık farkına îmâda bulunmaktadır...
***
Feraset ve iman Feraset, hadiselere ve eşyaya iman nuruyla bakmak, perde arkasındaki gerçekleri görüp hissedebilmek demektir. Rabbimiz, “Ey iman edenler, eğer Allah’a karşı hep takva dairesi içinde bulunursanız, O size hakkı batıldan ayıracak bir kabiliyet (furkan) verir.” (Enfâl, 29) buyurmaktadır.
(Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Mayıs 1995’de Sızıntı dergisinde çıkmış yazısından istifade edilmiştir.)
Kibirli bir insan, kendini büyük kabul ettiğinden dolayı hakiki büyüklerin büyüklüğüne tahammül edemez. Hatta, bir üstadı, bir hocası, bir mürşidi varsa, onu bile hazmedemez. Zâhiren mürşidini takdir eder ve onun ardı sıra yürüyor görünür, ama haddizatında görünüşteki o takdir ve takibinden de içten içe rahatsızlık duyar. Azıcık mürekkep de yalamışsa, “Ben de bir kısım şeyleri biliyorum” der. Bazı insanların, Allah’ın te’yidine mazhar olduklarına ve ilahî inayetle desteklendiklerine hiç inanmaz; benliğini aşıp başkasını kabule yanaşmaz. O hal üzere devam ettiği sürece de, hep bir darlığın pençesinde debelenip durur.
Namazla insan, Rabb’ine yakınlaşması adına kutlu bir seyahate çıkar. Bu seyahatte denilebilir ki Kâbe, insanların seyahat esnasında konakladıkları bir yer ve Allah’ın emrine itaati ifade eden, doğruyu gösteren bir ibre mahiyetindedir. Bunun zihinlerde çok iyi yer etmesi gerekir. Kâbe, bizim için asıl hedef değildir. Orası bizim için sadece bir konaktır. Biz, Allah (c.c.) emrettiği için oraya döneriz. Şayet O, bize başka bir yere dönmemizi emretse idi, oraya döner, namazlarımızı o şekilde eda ederdik.
Yine o mübarek binanın mübarekliği taşından, çakılından, çamurundan değildir; onun mübarekliği Allah’ın emri ile nebilerin inşasından ve Allah’ın aziz demesindendir. Kur’an bu mevzuda: “..Her kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır” (Hac, 22/32) buyurmaktadır. Evet, Allah (c.c) neyi büyük görün demişse onu büyük görmek Allah’a karşı saygının ifadesidir. Allah’ın büyük dedikleri şeyler küçük görülüyorsa, gönüllerde Allah’a karşı saygı yok demektir. Mü’min ise yalanın her türlüsünden uzak insanın adıdır. Hem bir göz hatırına çok gözler sevilir. Bir mü’min, Kâbe’yi Allah’ın binası olduğu, kendi mübarek ismine izafe edip “Beytullah - Allah’ın evi” dediği için tavaf eder ve ona saygı duyar.
KÂBE, BİR İŞARET TAŞIDIR
Avam tabiriyle ifade edecek olursak Kâbe, Cenab-ı Hakk’ın rızasına ulaşmak ve onu elde etmek için gez-göz-arpacık vazifesi görür. Orası gönül seyahatinde bir konaktır. Oraya varıldıktan sonra ancak Allah’a gidilir. Bu yüzden orası bizzat maksat yapılamaz. Yapılırsa orası put olur ki, oranın putlarla dolup taştığı anlar, aynı anlayışın kurbanı olmasından dolayıdır. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu zuhur ettiği zaman Kâbe’nin içinde ve çevresinde senenin günleri sayısınca putlar vardı ki, bu sayı üç yüz altmışa ulaşıyordu. Her kabilenin kendine ait bir putu vardı. Onlar, bir şey üzerinde birleşebilmek için böyle bir yol seçmişlerdi; fakat putlara tapmada bile birleşememişlerdi.
Oysa Kâbe’nin yapılma emri ve planı semadan gelmiştir ve onu inşa ettiren Allah (c.c)’tır. Hz. Adem yokken de orası vardı. Bu yüzden Kâbe denilince sadece bizim gördüğümüz bina anlaşılmamalı. İnsanlar adeta şaşırmasın diye oraya bir işaret taşı konmuş.. asıl Kâbe, arzın merkezinden Sidretü’l-Münteha’ya kadar uzanan nurani bir direktir ki, gözü hakikate uyanmış insanlar onu görür ve müşahede ederler. Ama gözü kapalı insanlara bir nişan taşı lazımdı ki, ona teveccüh etsin, Allah’ın rızasını araştırsın, avam ifadesiyle gezi, arpacığı bulsun ve atınca hedefe isabet ettirsin.
Kalbini günahlardan uzak tut!
Bu yüzden Allah (c.c.), nebilerinin bereketli elleri ile orayı taş taş üstüne koydurup bir işaret yaptırmış ve “Onun etrafında dönün.. siz onun etrafında dönerken benim rızam etrafında dönmüş olacak, beni bulmuş olacaksınız ve ılgıt ılgıt meleklerin dolaştığı bir yerde beraber dolaşmış, ruhanilerin çağlayanlar gibi akıp gittiği yerde hep beraber katılıp siz de çağlamış olacaksınız.” demiştir.
Sadi, Gülistan’ında “Kâbe İbrahim’in bünyadıdır (binasıdır), kalb Allah bünyadıdır.” der. İbrahim Hakkı Hazretleri ise,
Dil beyt-i Hüda’dır, anı pak eyle sivadan Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde,
yani “Kalb Allah’ın evidir, sen o evi daima günahlardan temiz tut, temiz tut ki gönlümüzün sultanı, köşküne gecelerde uğrayıversin” demek suretiyle aynı şeyleri seslenir.
O halde nasıl -başta Efendimiz (sas) olmak üzere- peygamberler Kâbe’yi putlardan temizledi ve o kutlu binayı Cenab-ı Hakk’ın emirlerinin infaz mahalli haline getirdiler ise, bizlerin de kalblerimizi öyle temiz tutmamız ve Allah’tan gayrı kimseye yer vermememiz gerekmektedir. Çünkü orayı masivadan temizlediğimiz an, Cenab-ı Hak tenezzül buyurup oraya tecelli edecektir.
EN-NÂFÎ (cc) (Hayr ve menfaat verici şeyler yaratan.) Menfaatları yaratan, ancak Allahu Teâlâ’dır. Bütün vukuat sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yoğu var etmez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak’tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın menfaatına hâkim ve rakipsiz müessir ancak O’dur. Allahu Teâlâ gerçi mazarrat verici şeyler yaratmıştır. Fakat onlardan zararlanmamızı değil, bilâkis maddî, manevî bütün zararlardan sakınıp, korunmamızı emretmiştir. Allahu Teâlâ, insanlara menfaat ayırt edecek kuvvet verdiği gibi -ki bu kuvvet, akıl ve ilimdir- bunlardan herhangi birinin sebeplerinin tutabilmek üzere kendilerine tam bir serbestlik de vermiştir. Bu serbestliğe binâen, bir insan hangi tarafın sebeplerini tutarsa âkıbeti oraya çıkar ve bu âkıbeti bile bile, kendi arzusuyla hazırlamış olur.
Kula gereken şey: Allah bir kuluna elem, tasa, korku, hastalık, fakirlik gibi bir sıkıntı verirse, onu yine Allah’tan başka açacak yoktur ve eğer bilâkis, lezzet, sevinç, sıhhat, gınâ, muvaffakiyet gibi bir menfaat verirse, onları devam ettirecek olan da ancak O’dur. O halde ferahlık zamanında olsun, ıstırap zamanında olsun yalnız Allahu Teâlâ’ya müteveccih olmak, onun hükmüne, emr ü fermânına râzı ve teslim olmak lazımdır.
EL-HÂDÎ (cc) (Hidâyet yaratan, istediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, murâdına erdiren.) Hidâyet, Allahu Teâlâ’nın lûtuf ve keremiyle kuluna -sonu hayr ve saâdet olacak- isteklerinin yollarını gösterivermesi veya yola götürüp murâdına erdirivermesidir. Sâdece yolunu ve sebeplerni gösterivermeğe irşat; neticeye erişinceye kadar yola götürüvermeye (tevfik) denir. Hidayetin karşılığı delâlettir. Delalet, doğru yoldan bile bile veya iğfâle kapılarak sapmaktır. Hidayetin neticesi iman, delaletin neticesi imansızlıktır.
Hidayeti de, delaleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur.
Kula gereken şey: Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidayet mürşitleri bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan şeytanlar da vardır.
“Yâ Rab bizi doğru yola hidayet et”
EL-BEDÎ (cc) (Örneksiz, misâlsiz, acib ve hayret verici âlemler icâd eden.) Bedî, mübdî ma’nâsınadır. Mübdî’, ibdâ’ eden yani örneği bulunmayan bir şey icâd ve yaratan demektir. (Bedî’) hiç birinin de örneği ve misali yokken sayısız şeyler icat ve ihtira eden, düşünmeğe, araştırmaya muhtaç olmadan kolaylıkla ve dâimâ misilsiz şeyler yaratmak, icat etmek adeti ve kadim sıfatı bulunan zat demektir ki, bu ma’nâca Bedî’ ancak Allahu Teâlâ Hazretleri’dir.
Örneği yokken Allah’ın kudretiyle meydana gelen fevkalâde güzel ve insana hayret verici şeylere de -ibdâ’ olunmuş ma’nâsına bedî’ denildiği vardır. Bu i’tibarla gökler ve yer ve Allah’ın yarattığı her şey ne kadar bedî’, ne kadar misalsizdir! Allahu Teâlâ onlardan hiçbir zerre yokken, ortada örnek ve misal tutulacak hiçbir şey bulunmuyorken ilk önce bunları ihtirâ etmiş, her nev’î ilk ferdini, ilk örneğini ibda’ edip yoktan vücûda getirmiştir.
EL-ĞANİYY (cc) (Çok zengin ve her şeyden müstağni.) Zengin kimdir? Zengin; hiçbir şeye ihtiyacı olmayan her şey yanında mevcut bulunduğu için hiçbir sûretle başkasına müracaat mecburiyetinde olmayan zât demektir. Bu sıfat, tam ve mutlak sûrette Allah’a mahsustur.
İhtiyaç, ma’budluğa uymaz: Çünkü ihtiyaç eksikliktir. Hâcet sahibi, muhtâc olduğu şeyi tedârikinden âciz bulunuyor demektir.
Bilinmelidir ki, zengin ancak Allah’tır. İnsanlar âciz ve muhtaç, fakirdirler. Acz ve ihtiyaç, insana hakikî mevkiini gösteren en açık bir mürşit ve bütün mahlûkâtı hatt-ı müstakim üzere bir sıraya getiren, bir hizâya koyan en umûmî bir eksikliktir.
EL-BÂKÎ (cc) (Varlığının sonu olmayan.) Bu ism-i şerif, varlığın devamını bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allahu Teâlâ’ya (El-Kadîm), sonu olmamak mülâhazasıyla, (El-Bâkî) denir. Bu ma’nâlara yakın (El-Ezelî, El-Ebedî) ism-i şerifleri de vardır. ezel, geçmişte başlangıcı olmayan; ebed, ilerde sonu olmayan demektir. Allahu Teâlâ’nın varlığı devam bakımından zaman mefhûmunun içine girmez.
Kula gereken şey: Bu geçici hayata aldanıp kıymetli ömrünü boşuna telef etmemek dünyaya niçin geldiğini öğrenip, Allah’ın rızasını kazanmak üzere hayatından faydalanmak, fânî hayatla bâkî hayat kazanmaktır.
İki çocuk telefon kulübesinde telefonla oynuyorlardı. Baktım makineye zarar verecekler, yanlarına yaklaştım ve öfkeyle kovdum onları. Tekrar ilerideki ağaçlığa oturup sohbet eden arkadaşların yanına döndüm. Bir süre muhabbet ettikten sonra baktım çocuklar yine telefon kulübesine girmiş bu sefer makinenin sağını solunu yumrukluyorlardı. Ben tekrar engel olmak için hareketlendim. Yanımdaki arkadaşım; “Bana bırak, sen yorulma, ben hallederim.” deyip çocuklara doğru yürüdü. Çocukları kulübede yakaladı, uzaktan bakıyordum, hareketlerinde sertlik emaresi yoktu. Çocuklara ikna edici şeyler söylediği el hareketlerinden anlaşılıyordu. Daha sonra arkadaşımdan öğrendiğime göre söylediği şuydu: “Onlara burada çok yakın bir akrabanız yaralansa ve yardım çağırmak için de sadece şu telefon bulunsa, bu telefon da sizin gibi meraklı çocukların onunla oynamaları yüzünden bozulmuş olsa, yaralıyı kurtarmak için çaresiz kaldığımızı düşünün!”
Demek ki müsbet netice için “tatlı dil”, “vicdanlara seslenmek” ve bir emir ya da yasağın asıl hikmetini iyi anlatmak gerekiyor.
Bugün varız, yarın yokuz… “Mal sahibi mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” diyerek ne de güzel özetlemiş Yunus Emre.
Elimizde bulunan oyalanıp durduğumuz maldan vermek, vermesini bilmek öyle güzel ki Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunu vurgulamak için: “Veren el, alan elden üstündür.” buyurmuş.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ümmetinin iyi ve güzel olmasını arzulamış, bu uğurda çalışmıştır. Bunun için de Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “İki haslet vardır ki bir mü’minde asla beraber bulunmazlar: Bunlar, cimrilik ve kötü ahlâktır.” diye buyurmuştur.
Bizler O’nun arzuladığı güzel vasıflara sahip iyi bir insan olmak istiyorsak kötü ahlaktan ve cimrilikten uzak durmalıyız.
Çünkü bu iki hasletin mü’minde olmaması gerektiğini söylüyor Peygamber Efendimiz (s.a.s.).
Cimrilik öyle kötü bir hastalık ki…
Vermesini bilmiyorlar. Vermenin lezzetini tatmamışlar. Vermenin elde olanı azaltmak değil, çoğaltmak olduğunu bilmiyor, elindekinin bereketlendiğini görmüyorlar.
Bu gün biz vereceğiz, o tadı yaşayacağız ki bunun karşılığında Allah’ın sonsuz rahmetini cömertçe dağıttığı zaman rahmetten karşılığını kat kat alacağız.
Elimizdeki varı vermek, varı azaltmak ya da bitirmek değildir, terbiyesini veriyor dinimiz. Zekatı zengine farz kılıyor. Sadakayı teşvik ediyor. Veren elin alan elden üstün olduğunu söylüyor.
Karşılığında ise bizden çok çok cömert olan, her şeyimizi veren Rabbimiz, biz verdikçe daha çok veriyor bize. Bunu bilince açılıyor elimiz.
Buna inanınca yağıyor üstümüze bereket…
Dualarla iniyor bereket. Ya tersi…
Ya elimizdeki bir avuç malın bizi boğması, gecelerimizi süslemesi, gelenin geçenin sözlerini dikmesi, ama bizlerin kimseye bir şey koklatmadan üstüne oturmamız o malın mülkün.
Ne hazin…
Cimri olmak ne acı… Paylaşılmayan o malın bize faydalı olmaması, bir gün kuş misâli uçup gitmesi ve o kuşun kanatlarında olamayışımız.
Kimi zaman mal, sahibini sahibinden önce yer. “Yemeyenin malını bir yiyen çıkar.” demişler ya atalarımız. Ne güzel demişler.
Allah için, insanlar için, kullanılmayan o malın faydası kime ki…
O halde ey insan, toprağa düşmeyecek hayır çiçekleri için vermekle, Allah için vermekle başlayalım işe, verdikçe erelim güzele; verdikçe güzelleşelim ve öylece gidelim Güzeller Güzeli’nin katına, avucumuz dolu olarak…
Bir komşu veya bir dostla konuşup ayrıldıktan sonra arkamızdan konuşmadığından emin olamıyorsak durum kötü demektir. Böyle dostlukta ne muhabbet gelişmesi olur, ne de itimat duyma hissi kalır. Çünkü arkasından konuşulduğunu düşünen insan, dostlarını hep tereddütle karşılar:
Bu da komşuluk ve dostluk hissini parçalayan bir şüphecilik halini alır.
Bundan olacak ki Hazret-i Kur'an, kardeşinin arkasından konuşup gıybetini yapmayı, o kardeşinin etini yemeye benzeterek ayıplamış, söylediği doğru bile olsa gıybetçiliği kesinkes yasaklamıştır. Ancak, ihtiyaç halinde, doğru bilgiye gerek duyulması durumunda, bilinen gerçek ne ise o bilgiyi doğru vermekte mahzur söz konusu olmamıştır. Böyle bir tanıtıma gerek yokken aleyhtarlık yapıp birinin zaafını, kusurunu nazara vermek, ona olan ilgiyi, hüsnü zannı yok etmek ne kardeşliğe yakışır, ne de samimi bir dostluk ve komşuluğa.
İsterseniz dostluğu düşmanlığa çeviren gıybetin, kul hakkından da ağır sonucunu anlatan Süfyan bin Uyeyne'den bir yorum arz edeyim sizlere de, hep birlikte ibretle okuyup hayretle tefekkür edelim gıybetin kul hakkından da ağır sonucunu...
Bakalım, dört yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberleyen, elliden fazla yürüyerek hacca giden, İmam-ı Şafii gibi zatlara hocalık eden Kufe'nin büyük alimi Süfyan bin Uyeyne, gıybet olayının ağırlığını nasıl açıklıyor bizlere görelim. İkinci hicret asrının büyük alim ve mutasavvıfı diyor ki:
- İnsanın üzerindeki hakların en büyüğü şüphesiz ki kul hakkıdır. Kul hakkı şehitlerden bile affolmaz. Hak sahibiyle bizzat helalleşmedikçe... Bu sebeple üzerinde kul hakkı olan kimse bunu ödemek için hak sahibiyle buluşup mutlaka helalleşecektir. Şayet hak sahibi hayatta değilse mirasçılarına gidecek, hakkı mirasçıya ödeyecek, böylece kul hakkından kurtulması mümkün olacaktır...
Ancak gıybetini yaptığı tanıdığının hakkını böyle ödeyemeyecektir. İnsan gıybetini yaptığı kimsenin mirasçısına varıp da akrabanın aleyhine konuşup gıybetini yapmıştım, o da ölmüş, arkasından sana şu kadar para vereyim de bana hakkını helal et, diyemeyecektir.. Çünkü böyle bir salahiyet verilmemiştir mirasçıya!..
Gıybetini yaptığı kimseyle bizzat görüşerek helallik alacaktır. Bu da ancak mahşerde karşılaşıp, yaptığı gıybetine mukabil sevaplarını verecek, sevapları yetmezse gıybetini yaptığı kimsenin günahlarını yüklenecek, helalleşmek ancak böyle gerçekleşecektir!. Demek ki gıybet helalleşmesi, kul hakkından da zor bir helalleşme olacaktır.
Neden gıybet helalleşmesi kul hakkından da zor helalleşme olacaktır? Çünkü insanın haysiyeti, şerefi malından üstündür. Malını almak suretiyle hakkını aldığın kimsenin mirasçısına aldığın malı verir, kurtulursun. Ama aleyhinde konuşmak suretiyle itibarını düşürdüğün kimsenin haysiyetini, şerefini parayla satın alıp geri getiremezsin. Onun hesaplaşması şerefine gölge düşürdüğü kimseyle mahşerde yüz yüze gelmekle olacaktır... Sevaplarını verecek, yetmezse gıybetini yaptığı kimsenin günahlarını yükleneceksin, ancak böyle helalleşebileceksin...
Süfyan bin Uyeyne bu açık seçik yorumuyla demiş oluyor ki:
- Siz siz olun, gıybete dilinizi alıştırmayın, çevrenizle dostluğunuzu, kardeşliğinizi zedeleyecek, itimat ve hürmetinizi yok edecek gıybetçilikten yılandan akrepten kaçar gibi kaçın. Varsa alışkanlığınızla mücadele edin, itimat edilen dost, saygı duyulan komşu vasfınızı hep koruyun, emin dost ve komşu olma özelliğinizi hep muhafaza edin!.. Şayet, mahşerde sevaplarınızı gıybetini yaptığınız kimselere dağıtmak, yetmeyince de onların günahlarını yüklenmek zorunda kalmak istemiyorsanız tabii...
14/02/2007
Alemlerin efendisi Hz.Muhammed (sav) efendimize salâtu selam ile... Rabbime emanet olunuz Selam ve Dua ile..
*Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.