...:::İYİ BAYRAMLAR:::...


Furkan: Hakla bâtılı ayırma, bu ayrılmayı sağlayan Allah’ı

Furkan: Hakla bâtılı ayırma, bu ayrılmayı sağlayan Allah’ın koyduğu ölçü
Furkan sözlükte “iki şeyin arasını ayırmak” mânasına gelir. “Hakla bâtılı, imanla küfrü, helâl ile haramı... ayırıp belirlemek” anlamında kullanıldığı gibi zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden seçilip ayrılmasını sağlayan ölçüyü de ifade eder. Bu genel anlamından hareketle gerçeği kanıtlayan delil veya sezgiye, doğru bilgilere ve şüpheden kurtuluşa da furkan denilir. Nitekim Seyyid Şerif Cürcânî furkanı “hakla bâtılı birbirinden ayıran ayrıntılı bilgi” şeklinde tarif etmiştir.

Gerek tefsirlerde gerekse sözlükte furkan kelimesi, Kur’an’da yer aldığı yedi âyetten her birindeki konumu dikkate alınarak “Kur’an, Tevrat veya üç büyük kitap, delil, yardım. Hz. Mûsâ ve kavminin kurtulması için denizin yarılıp açılması, Bedir zaferi, kurtuluş ve basan” gibi anlamlarla açıklanmıştır.

ONUNLA HUZURU OLAN, HİÇ GURBETTE OLUR MU?

Allah dostlarından Zünnun, yolculukta genç bir adama rastladı. Gencin simasında aşk ve şevk parıltıları vardı. Gence sordu:

- Nerelisin, ey gurbetteki?..

Genç adam, dalgın gözlerini bu yabancıya çevirdi: - Onunla huzuru olan, hiç gurbette olur mu?..

Tefsirci:

- O, gurbettekilerin vatanı, iflâstakilerin sermayesi, tenhadakilerin arkadaşı... Onu gören can, uyku tutmaz ve kendi öz rahatına düşman olur. O, vahşettekilerin enîsi, dehşettekilerin tesellisi, hasrettekilerin muradı... (Necip Fazıl’dan)

“Gönüllerden kibri söküp çıkarmak, dağları iğneyle kazıyıp silmekten daha zor. (Ebu Haşim)”
Sayı: 207
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=5088
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!4/12/2006

Söz vermeden önce ‘İnşallah' demeyi unutmayın

Söz vermeden önce ‘İnşallah' demeyi unutmayın
“Hiçbir konuda, Allah'ın dilemesine bağlamaksızın, ‘Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım.’ deme! Ancak Allah dilerse (yapacağım de)” ayeti gereğince Müslüman yapacağı her işten önce ‘inşallah' demeyi düstur edinmeli.

‘Yarın mutlaka sana uğrarım.'
‘Bu hafta sonu Avrupa'ya gideceğim.'
Müslümanlar açısından, istediğiniz kadar sıralayabileceğiniz bu cümlelerin bir eksiği var? Bu ifadeler, yapılacak işi Yaratıcı'nın dilemesine havale etmeden, yani başlarına ‘inşallah' (Allah dilerse) ifadesi getirilmeden söylenmiş sözler. Halbuki Rabb’imiz, kullarından bu konuya öylesine ehemmiyet vermelerini istiyor ki, bu sözün unutulması halinde ise kendisini zikretmesini ve af dilemesini istiyor inananlardan.

Konuyla ilgili şöyle bir rivayet vardır. Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e (sas) Zülkarneyn ve ruh gibi konularda sorular sorar. Peygamberimiz, “inşallah” ifadesini söylemeden, “Size yarın cevap vereceğim.” buyurur. Cenab-ı Hakk, Efendimiz'e vahyi on oniki gün geciktirir. Müşrikler bu sürede üzücü konuşmalarla Efendimiz'e yüklenmeye başlayınca, "Hiçbir konuda, Allah'ın dilemesine bağlamaksızın, ‘Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım.’ deme! Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Bunu unuttuğun takdirde Allah'ı zikret ve, “Umarım ki Rabb’im, doğru olma yönünden beni daha isabetli davranışa muvaffak kılar.” (Kehf Sûresi 23-24) ayetleri indirilir.

Acz ve fakr içinde olan insanın, azim ve iradesi istediği bir şeyin meydana gelmesi için yeterli değildir. Kul, cüz'i iradesiyle, olan bitenin hepsine vakıf olamayacağı için kendini küll'i iradeye teslim etmeli. Öylesine teslim etmeli ki, yapacağı her işten, davranıştan önce ‘inşallah' demeyi düstur edinmeli. Şayet mü'min, ‘inşallah' demeyi unutsa bile, Yüce Allah (cc), kulunun kendisini tesbih ve istiğfarla anmasını, zikretmesini, yaptığı hatayı telafi yoluna gitmesini emrediyor.

Gelin ey dostlar, madem Rabb’imiz bize, söz vermeden, yahut bir fiili yapmadan önce ‘inşallah' demeyi emrediyor, bizler de her sözümüzün başına bu sihirli kelimeyi getirmeyi unutmayalım. Hem kendimiz yapmaya gayret edelim bu güzel özelliği hem de ailemize, dostlarımıza, arkadaşlarımıza teklif edelim.
Sayı: 207
Bölüm: Bir Teklif

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=5088
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!1/12/2006

Bir oğlunuz var ve baba değilsiniz!

Bir oğlunuz var ve baba değilsiniz!
Tarih 2026…
20 yaşındaki Murat, yurtdışında ünlü bir kliniğin bilgi işlem merkezindedir. Aradığı bilgi, yıllar öncesine aittir. 20 yıl önce bu klinikte tedavi gören ismi kısa bir aramanın ardından bulur. Sıra o tedavide kullanılan spermi vereni bulmaya gelmiştir. Karşısına hiç tanımadığı bir isim çıkar. Evet asıl babası o dönemde bir üniversite öğrencisidir. Adres onu İtalya’ya yönlendirir. Kısa araştırmanın ardından çok zengin olduğunu öğrendiği kişiye giderek “Ben senin oğlunum.” der. Kimlik çatışmaları, öfke, nefret ve belki de fizikî olarak kız kardeşi olan bir genç kızla evlilik… “Sen benim karım olamazsın, çünkü sen benim kardeşimmişsin!” dramı…

***

Yukarıda anlatılanların bir filmin senaryosunun parçası olacağı zamanlar pek yakın. Babasının zannettiğinin aksine Ahmet, Mehmet değil de Yorgo, İvan, Micheil olduğunu öğrenen gençlerin yaşadığı bunalımları anlatan belki diziler bile çekilecek. Genç delikanlının ve genç kızın annesine;

- Anne, babam kim, diye soracağı günlerin temeli bugünlerde atılıyor.

Tüp bebek evlat hasreti çeken insanlara çağımızın bir hediyesi. Ama işin boyutu etik kuralları, ahlakı ve dini aştığında soyu-sopu belli olmayan bir nesil bizi bekliyor. Babanın spermi işe yaramıyor diye nikahsız bir başka erkekten alınan spermle gebe kalınıyor (Belki yüzde 1 bile olsa) Eğer kadında sorun varsa bir başka kadının yumurtası alınıyor. Yani anne veya baba olamıyorsunuz, sizin yerinize bir başkasını satın alıyor, o işi ona yaptırıyorsunuz!

Çocuk hasreti gerçekten anlatılamayacak kadar insanı yiyip-bitiren bir duygu olmalı. Bu duygu içinde birçok kadın ve erkeğin yüreklerinde kor vardır. Ama bu hasret insanı hiçbir şekilde annesi ya da babası olmayacağınız bir uygulamaya sizi sürüklememeli. “Önemli olan ruhsal babalık” gibi bir yanılgı içine de düşmemeli. Yarın “evladım” diye sarıldığınız kızınız veya oğlunuz size; “Benim gerçek annem bir İtalyan’mış!”, “Benim gerçek babam bir İspanyol’muş!”, “Benim gerçek babam yıllardır ‘baba’ dediğim insan değilmiş!” dediğinde yaşanacak yıkımı bir düşünün!

Gerçek babasını arayan Murat’ın hikayesi bugünlerde yaşanıyor ve yıllar sonra gerçek bir hayat hikayesinden senaryolaştırılmış yılın filmi olmaya aday. Bu haftaki tüp bebek dosyamızın birçok okurumuzu bilgilendireceğinden eminiz. Hayırlı haftalar…
Sayı: 206
Bölüm: Editör

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=3&hn=5081
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (1) :: Yorum yaz!23/11/2006

Gıybet edenin yanında durmayın!

Gıybet edenin yanında durmayın!
Kur’ân ve hadislerde kesin bir ifadeyle yasaklanan, dinî, millî ve içtimaî onca zararlarına rağmen, günümüz Müslümanlarının bir türlü önemsemediği gıybet, ciddi bir ruh hastalığıdır. Zinadan, faizden kaçarcasına yaşayanlar bilmiyorlar ki, sürekli gıybet ederek yüzlerce zina ve faiz günahını yüklenmiş oluyor.

İşin kötüsü, gıybet günahı artık basın-yayın yoluyla yapılıp, milyonlara mal ediliyor. Başka insanların gizli yanlarını araştırmak (tecessüs) ve onları sağda solda konuşmak (koğuculuk/gıybet) lanetli sıfatlardandır ve binbir çilelerle yerine getirdiğimiz amellerimizi bir çırpıda boşa çıkarmaktadır. Uyanık mü’min sermayesini his ve hevesatına uyarak kolayca zayi etmez. Bu kötü ahlak bir milletin top yekün çökmesine, asla kalp birliğini gerçekleştirememesine yol açabilecek bir hastalıktır.

Bu konuda bir prensip kararına varmak iyi bir yöntem olabilir. Gıybete giden yolları baştan kapamalı. Belki, bu dünyada verilecek bir ceza diye vasıflandırabileceğimiz böyle bir amel ile nefis uyanır ve sonrasında aklın hakim, nefsin mahkum olması sağlanabilir. Kim bilir belki de bunun sonunda Rabb’imiz, gıybet etmemeyi fıtratımızın bir parçası haline getirir.


Kuvvet, hikmetin insanlığın hizmetinde kullanılması istikametinde ne kadar yardımcı oluyorsa o ölçüde kıymet kazanır. Kuvveti birilerinin üzerinde baskı kurmak ve tahakkümde bulunmak için istemek -en hafif ifadesiyle- bir zorbalıktır.

***

Doğrular yalanlarla temsil edilemez. Onun için ne kadar yüce hakikatleri temsil ettiğimizin ve davranışlarımızın da ne ölçüde müstakim olduğunun farkında olmalıyız.

***

İmanın, insanın sinesine tastamam yerleşmesi ancak amelle mümkün olur. Salih amelle beslenmeyen imanın solması hatta sönmesi her zaman muhtemeldir.

***

Gıybet ve dedikodu kadar bir toplumu fesada sürükleyen ikinci bir virüs gösterilemez.

***

Mübarek bir gayeden ve onun yolundaki mukaddes hafakandan mahrum bir neslin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev topuna dönüşerek, etrafındaki her şeyi yakıp kül etmesi kaçınılmazdır.

***

Göz ibret için, ağız Hakk’a tercüman olmak için, kulak O’ndan gelenleri duymak için ve beden O’nun karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde durmak içindir. Bunlara dikkat etmeyenler hayatlarını israf etmiş olurlar. Çünkü, yaratılış gayesi istikametinde kullanılmayan her şey boşa harcanmış sayılır.

***

Allah (azze ve celle) eşhâsa (şahıslar) değil de evsâfa (vasıflar) bakar.

***

Gönülden “âh!” edenin her ‘âh’ına icabet edilmiştir. O’na doğru içten yükselen hiçbir ses cevapsız kalmamıştır. Elverir ki, biz sesimizi gönlümüzün sesi haline getirelim.

***

Tefekkür, zatında çok kıymetli bir ibadet olmakla beraber, ona asıl derinliğini kazandıran, tefekkürde bulunulan mevzuun ehemmiyeti ve kıymetidir.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=5024
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!6/11/2006

Bizi geride bırakan 5 sinsi hastalık

Bizi geride bırakan 5 sinsi hastalık
Büyüklerimiz genel itibarıyla müminlerin önünde bir set gibi duran beş afetten (âfet-i hamse) bahsederler. Bu âfetler ruha tuzak kurmuş, kalbi öldüren hastalıklardan ibarettir. Bir mümin topluluğu içinde bu hastalıkların yaygınlaşması o toplumu baş aşağı getirir.


1. ESKİYLE ÖVÜNÜP AVUNMA
Birincisi başkalarına ait meziyetleri ve faziletleri anlatmakla yetinerek onların kahramanlıklarını destanlaştırıp, öyle olma duygu, düşünce, hamle ve gayretinden mahrum yaşamaktır. Yani evliya menkıbeleriyle teselli olup evliya olma duygu ve düşüncesinden mahrum olmak. Aslında bu hastalık, zelil olmuş milletlerin maruz kaldığı bir aşağılık duygusu hastalığıdır.

Bir millet, geçmişine ait şerefli durumunu kaybetmiş, dilencilik durumuna düşmüşse, sadece atalarıyla övünür kalır. İşin doğrusu onlar övünülecek kimselerdir; ama sadece onlar ile övünüp onlar gibi olmaya çalışmamak çok büyük bir yanlıştır. Bu durum, zelil olan millet ve toplulukların aşağılık duygusu adına mahkumiyetlerinin ifadesidir. Binaenaleyh sadece Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdülkadir Geylani, Şahı Nakşibendi gibi zatlarla teselli olup da onlar gibi olma cehd ve gayretinden mahrum olmak, perişaniyet içinde kalmak demektir.

2. GEÇMİŞ BÜYÜKLERİ ELEŞTİRME
İkinci bir âfet de büyüklerin büyüklüğünü teslim etmeme hastalığıdır. Hatta bu hastalık bazen öyle bir kerteye varır ki, insan kendisini o büyüklerin seviyesinde görebilir. Mesela, “Ebu Hanife kim ki, ben ondan daha fazla hadis biliyorum. Abdülhamid ne yapmış ki, ben bile o dönemde Osmanlı’yı ondan daha iyi idare ederdim...” gibi sözler sarf etme bu tür bir hastalığın sözlere yansımış ifadeleridir. Kendisini beğenme hastalığı, birinci âfetin diğer ucunda olan, ona tam olarak ters diğer bir hastalıktır. Böyle düşünen kimse, büyüklerin füyûzâtından ebediyyen mahrum kalır ve bir adım ileriye gidemez. Binaenaleyh insan haddini bilmeli ve geçmiş büyüklerine dil uzatmaktan fersah fersah uzak durmalıdır.

3. ARAÇLARI AMAÇ HALİNE GETİRME
Bir diğer âfet de şudur: İnsanlar her hizmete, her yüce davaya, her kudsî mefkûreye önce şevkle sahip çıkarlar. Mesela, yüce duygu ve düşünceleri gönüllere yerleştirmek ve hakim kılmak için durmadan çalışır ve bu uğurda müesseseler açarlar. Bir itfaiye memuru gibi nerede bir yangın varsa onu söndürmek için durmadan didinirler. Daha sonra da gayet ulvî, hasbî ve diğerkâmlık içinde başlatılan bu hizmet ve gayretler, bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra, O’na giden yolda kullanılan sebeplerin vesileliği unutulur, onlar esas olarak ele alınır ve böylece insanlar hedeften ve gayeden saptırılmış olurlar.

Vesilelere gâye diye sarılmak da mümini bitiren bu beş âfetten bir tanesidir. Bu âfet de Allah yolunda koşturan kardeşlerimizi daha evvel başkalarını yaraladığı gibi yaralamış, adeta bir hançer gibi sinelerine saplanmıştır. Bu âfete karşı da büyük bir teyakkuz gerekmektedir.

4. ŞAHSÎ HAREKET ETME
Bir diğer âfet de Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için hizmet eden müminlerin kendi ilim, idrâk ve bilgilerine güvenip müstakilen hareket etmeleridir. Kendisinden başka ilim, irfan ve düşünce kaynaklarına müracaat etmeden, hususiyle de istişareye saygılı olmadan, ‘ben, bana yeterim’ düşüncesi ile hareket etmek öyle bir âfet ve gaflettir ki, hususiyle bu insan, birkaç tane insanın uhrevî hayatını da temsil ediyorsa, hem kendine zararı vardır hem de onlara. Yani hem kendisinin mahvına sebebiyet vermiş olur hem de onların dalâlete sürüklenmesine sebep olmuş olur.

5. ÜLFETE GİRME
Beş hastalıktan bir diğeri de mümin kardeşlerimizin iman ve Kur’an aşkının sönmesidir. Bu husus da diğerleri gibi çok önemli hususlardan bir tanesidir. Bu hastalığı, insanda yavaş yavaş İslâmî aşk ve heyecanın, dinî duygu ve düşüncenin, daha geniş bir ifadeyle ferdin metafizik gerilimini kaybetmesi şeklinde de ele alabiliriz. Zira metafizik gerilimin korunması, bir milletin ebediyen yaşayabilmesinin en büyük garantisidir.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=46&hn=5009
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!29/10/2006

İkindi namazı

İkindi namazı
Asr suresinde Allah’ın ikindi namazına yemin ettiği belirtilir. Zira “Namazları ve orta namazı koruyun” (Bakara 2/238) ayetinde “salat-ı vusta” (orta namaz) çoğunluğa göre ikindi namazı olduğu için onun bir özel fazileti vardır. Hendek vakasında Resulullah (sas) “Bizi, orta namaz olan ikindi namazından alıkoydular.” (Buhari) buyurmuştur.

Bir hadiste de “ikindi namazını geçiren, sanki ehli ve malı yok edilmiş gibidir.” (Buhari) diye rivayet edilmiştir. İkindi vakti, gündüzün sonuna doğru insanların en çok kazanç için dünya işlerine daldıkları meşguliyet zamanı olması itibariyle, ikindi namazının o sırada, zorluğuyla beraber yüksek bir uyarıcı özelliği vardır.


Hayırda yarış

Başkasında görülen bir olgunluğa imrenip ona yetişmek veya daha ileri gitmek için nefislerin güzel şeylerde yarışması duygusudur ki nefsin şerefinden ve gayesinin yüceliğinden kaynaklanır. Haset ile arasındaki fark açıktır. Haset eden olgunluk ve kemale düşmandır. Haset ettiği kimsenin zarar görmesinden, nimetinin yok olmasından memnun kalır. Burada sözü edilen yarışçı ise olgunluğa aşıktır. O, karşısındakinin aşağı düşmesini değil, kendisinin daha ileri gitmesini ister. bunda yarışma ve müsabaka ise “Çalışanlar bunun için çalışsınlar.” (Saffat, 37/61) emri gereğince iyi işte yarış ile olur.


Çocuk ve din

Araştırmalar, çocuğun ruhen dini bir inanca inanmaya meyilli ve yatkın olduğunu gösteriyor. Dini inancın çocuğun ruhunda var olduğu, bunun içgüdüsel olarak ortaya çıktığı ifade edilirken, bu olayı araştırmacılar çocukların sevmeye ve sevilmeye meyilli olmalarına benzetiyorlar. Çocuklar, inanma istidatıyla hem inanmaya hem de içindeki inancını göstermeye uygundur. Bu, aynen insanlardaki kabiliyetler gibidir. Eğer müzik kabiliyeti olan bir çocuk bu kabiliyeti teşvik edilmezse gelişmez. Çocuklarında, doğuştan gelen kabiliyetlerinin uyandırılması gerekir. Çocukların İslam’a ısındırılması ve anne-babaların dini hayatlarına çok dikkat etmeleri son derece önemlidir.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=4957
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!28/10/2006

Yalnız kalmayıp, mutlaka iyi arkadaşlar edinmeli

Yalnız kalmayıp, mutlaka iyi arkadaşlar edinmeli
İnsan, yalnız kalmaktan kaçmalıdır; çünkü yalnızlık kötü düşüncelerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzûu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa
mümkündür. Üç kişininse fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi zordur. Bu hakikata parmak basan Efendimiz, “İki kişi de şeytandır; üç kişi ise cemaattir.” buyururlar. Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olurlar. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, işyerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytânî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.


Zor zamanlarda insan olmak

İnsanların ağırlıkları ve mukavemet güçleri fırtınalarda belli olur. Bazen dev gibi görünen insanlar, küçük fırtınalarda yerle bir olabilir. Bu yüzden Allah’tan mukavemet istemek ve “Rabbena la tuziğ kulûbena - Rabbimiz! Kalblerimizi kaydırma!” duasını da dilden hiç düşürmemek lazımdır.


Şuurlu okumak için çabalamalıyız

Şuursuzca okunan Kur’an-ı Kerim ve zikr-i ilahi her ne kadar matlup değilse de, yine de insan, bunlardan mutlaka istifade eder. Ümit edilir ki, bu şekildeki okumalar dahi tıpkı yağmur taneleri gibi, toprağın bağrındaki tohumların uyarılmasına vesile olur. Ne var ki, bize düşen vazife, bunlardan daha derince istifade edebilmektir. Daha derin mülahazalara açılabilmek için insanın kendini biraz zorlaması lazımdır. Her kelime ve ifadeyi, bir idrak ve şuur içinde, kalbin tâ derinliklerine kadar indirmek gerekir. Böyle şuurluca bir kıraat ve zikir biri bin yapar.
Sayı: 202
Bölüm: Kısa Kısa

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=4986
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!21/10/2006

Cennet ve Cehennem’de aslolan niyettir

Cennet ve Cehennem’de aslolan niyettir
Yaşadığımız müddetçe, hatta ebediyen dünyada kalsaydık, yine imanımızdan dönmeyecek ve ebedi olarak Allah (cc)’a inanacaktık. İşte, Cennet ve Cehennem’e girmekte aslolan da bu niyettir. Zaten, Allah’ın Rasûlü (sas)de “Ameller niyetlere göredir.” buyurmuyor mu? Herkes, niyetinin karşılığını görecektir. Niyetimiz ebedî iman çizgisinde kalmaksa, mükâfatımız da ona göre olacaktır. Ceza ve mükâfat, amelin cinsine göredir; ebedî imana ve ebedî iman niyetine ebedî Cennet. Bunun tam karşısında ebedî küfre ve ebedî küfür niyetine de ebedî Cehennem. Allah(cc) suretlerimize, şeklimize ve şu fâni dünyada maddemizle ne kadar süre kaldığımıza değil, taşıdığımız niyete, sahip olduğumuz azme, kalbimizdeki imana, bu imandaki devamlılık niyet ve düşüncemize bakar.

Niyet, yaşanan kısacak ömürde, imandaki sadâkat ve sebat düşüncesiyle, yaşanmasa da, yaşanmış gibi ebedlere kadar zamanları aydınlatan bir ışıktır. Buna karşılık, her şeyi karanlık gören, karanlık niyetli kâfirin de ebedî hayatı, Cehennem manasına kapkaradır. Çünkü kâfir, ebedî iman nurunu yakmamak, daha doğru bir deyişle, irâde düğmesini Allah(cc)’ın kalb sarayının iman âvizelerini yakmasına vesile kılmamak inat ve ısrarı içindedir ve milyonlarca yıl da yaşasa, bu inat, bu ısrarında devam edecek ve bir defa olsun o düğmeyi aydınlık yolunda kullanmak istemeyecektir. Böylece de kalbini, dünyâsını ve ebedî hayatını karartan kara niyetinin kurbanı olacaktır.

Ebede uzansın niyetleriniz, ebede uzansın da, ebedler size bağrını açsın.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=4986
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!18/10/2006

Bir Büyülü Dünya Vardı

Bir Büyülü Dünya Vardı
Fethullah Gülen, Sızıntı, Ocak 2005, Cilt 26, Sayı 312
fade_left

Pırıl pırıldı o dünya apaydın ufukları, apaydın insanlarıyla. Dört bir yandan herkes merakla ona koşar ve bir kere onun nurefşân iklimiyle tanışanlar da ülkelerini bırakır gelir onun ovasında, obasında yaşarlardı. Bu dünyada geceler meleklerin iklimi kadar nurlu, gündüzler de cennet yamaçları gibi şendi. Gam-keder iğreti dururdu gelip üzerlerine çökse de. Sevinç-neş’e tamdı en tozlu-dumanlı durumlarda bile. Genç-ihtiyar herkesin yüzünde, gözünde parıldayan ışık, gamzeden vefa ve samimiyet sayesinde o ülkede hayat âdeta bir şölene döner ve her hâliyle ruhanîler iklimini andıran o dünyada yaşama, ütopyaları aratmazdı. Civanmertti, yiğitti insanları. Vefa soluklanırdı her bucakta. Yerde kalmazdı mazlumun ahı ve haddi bildirilirdi zalimin anında.

İnanılmaz bir incelik, bir terbiye göze çarpardı her yanda. Sıradan insanlar bile hiç mi hiç kaba davranmaz ve hep bir centilmenlik sergilerlerdi her zaman. Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, rüzgârlar ne kadar muhalif eserse essin, onlar, asla itidali elden bırakmaz, herkesin öfke ile köpürdüğü durumlarda dahi içinde neş’et ettikleri toplumun saygı kurallarına göre hareket eder ve kat’iyen kaba davranmazlardı. Mâbed, mektep her zaman kendi mânâlarının kat kat üstünde bir ışıkla tüllenir, çarşı-pazar her yanda dolaşan enderunîleriyle bu mânâya farklı bir lezzet katardı.

Nazar mı değdi, yoksa bizde nazarlar mı sathîleşti; toplum yavaş yavaş karbonlaşmaya başladı. Zamanla içimizden bazıları ve yakınımızda bulunan bir kısım nankörler kendi değerlerini, kendi ruh ve mânâ köklerini baltalamaya durdular. Nefret ediyorlardı kendi özlerinden ve bağrında neş’et edip geliştikleri millet ruhundan. O güne kadar saygı duyduğumuz her şey horlanıyor ve yüzlerce senelik tarihî müktesebat ve millî kazanımlar değersiz bir metâ gibi sokağa fırlatılıyordu. Herkesi büyüleyen, çevremizdeki hasımlarımızı bile hayran bırakan en füsunlu yanlarımız bir kısım müstağriplerce âdeta iç bulandırıcı nesneler gibi algılanıyordu. Yer yer bizi ayakta tutan temel dinamikler bir bir budanıyor ve ruhumuza inat çöplüğe atılıyordu.

Böylece her gün biraz daha millî ruhun benzi sararıyor, tarihî renkler matlaşıyor ve milletin ufkunu her yandan korkunç bir kozmopolitlik sisi-dumanı sarıyordu. Gün geldi, çoklarının, düşünceleriyle beraber eda, endam ve üslûpları da değişti. Yüreklerindeki nurla beraber ufuklarındaki ışıklar da karardı ve her yanda fitili-yağı millet ruhundan asırlardan beri par par yanan meşaleler söndü, onların yerini içi boş kandiller aldı. Artık, her yerde, ruhlarda bir gevşeme, iradelerde sendeleme ve heyecanlarda da tekleme göze çarpıyordu.

Âdeta bütün bir tarih boyu harıl harıl koşan at da, yiğit de yorgun düşmüştü. Her tarafta bir çözülme manzarası hâkimdi ve her yanda hazan ağlamaları duyuluyordu. Çevreden yükselen husumet homurtularına içte ve vesâyetteki çatlak sesler de katılınca vatan evlâdına oturup ağlamak kalıyordu. Fuzûlî’nin ifadesiyle:

“Dost bîvefa, felek bîrahm, devran bîsükûn,
Dert çok, derman yok, düşman kavî, talih (de) zebun(du).”

Her tarafta öyle bir sam yeli esiyordu ki hiç sorma..! Ne yeni nesillerde direnme gücü kalmıştı ne de hayatî müesseselerde tâkat. Peşi peşine devriliyordu mîâdı dolmuş gibi her şey.. ve anında devrilenlerin yerini bir kısım derme-çatma şeyler alıyordu. Gayrı Nilüferin başında toprağa kök salıp göklere ser çeken o muhteşem ağaç çürümeye yüz tutmuştu; yenileyemiyordu kendini ve karşı koyamıyordu içten-dıştan bünyesini kemiren parazitlere. Koyamazdı da, yorgundu, sarsıktı ve üzerine baltalarla gelenlerin haddi hesabı yoktu. Bin senelik bir hınçla geliyorlardı üzerine.. kesip biçiyorlardı keyiflerince. Dilim dilim koparıyor ve paylaşıyorlardı aralarında. “Evvelâ başı” deyip onu koparıyor, sonra göğsünü yarıp kalbini çıkarıyor; ardından kolunu-kanadını buduyor; bilmem kaç kere öfkeyle homurdanıyor ve dinme bilmeyen bir gayz ve hınçla gelip gelip bu enkaz üzerine çullanıyorlardı. Hakkından gelindiğine inandıkları zaman bile bir türlü yakasını bırakmıyor; dirilir, kalkar, bütün oyunlarımızı bozar vehmiyle başında nöbet tutarcasına onu sürekli göz altında bulunduruyorlardı.

Bununla da yetinmiyor, bölgede onun şuuraltı müktesebatına karşı savaş ilan ediyor, onu hafızalardan silmek ve herkese unutturmak istiyorlardı. Onun hatırlanması, şöyle-böyle zihinlerde yeniden canlanması korkutuyordu evhamzedeleri, paranoyakları. Ona karşı hayallerinde oluşturdukları ürperten kurgular aslında onların uykularını kaçırıyor ve hayatı onlar için yaşanmaz hâle getiriyordu.

Ama yıkan için de, yıkılan için de olan olmuş ve dünyanın en önemli bir denge unsuru yerle bir edilmişti. Ne var ki, kin, nefret ve gaflet öylesine derindi ki, kimse bölgede huzur bendinin yıkıldığının farkında değildi. O gün olup bitenler, bugünleri gören vicdan insanlarının sinelerine birer zıpkın gibi saplanıyordu ama onların da yapacakları fazla bir şey yoktu…

Artık bir zamanlar o taptaze, o olabildiğine canlı ve huzur edalı olan mübarek ruhun ne rengi ne deseni ne de ümit vaadeden bir yanı kalmıştı. Yerle bir olmuş ve İsrafil sûru bekler gibi bir hâli vardı. Böyle bir sûr olur muydu ve o dirilir miydi, bilemem. Bizim ölüden diri, diriden ölü çıkarılacağı konusunda itikadımız tamdı; ama görünen o ki artık asırlarca bölgede muvazene unsuru olan o ruh ve onun çelik iradeli temsilcisi hiçbir mazluma kanat geremeyecek, hiçbir düşkünün elinden tutamayacak, hiçbir azgına dur diyemeyecek, hiçbir felaketi göğüsleyemeyecek, hiçbir çığlığa cevap veremeyecek ve hele kat’iyen “Ben de varım!” diyemeyecekti.. dolayısıyla da gayrı hiç kimse merak edip bu efsanevî ruhu görmek için bölgeye gelmeyecek, kimse bu dünyadan huzur iklimi diye bahsetmeyecekti; zira orada görülen bütün tatlı rüyalar sona ermiş, emeller dibe vurmuş, gürül gürül olduğu döneme ait sesler kesilmiş, mehter susmuş, kös de rafa kaldırılmıştı... Gurbet derindi, dönüşü olabilir miydi bilinemezdi ama hasımların onun hakkından gelmiş ve onu bütün bütün bitirmiş gibi bir hâlleri vardı.

İşi bitirilen ve sonra da derin bir çukura itilen, şair-i şehîrimizin hüzünlü kaleminden damlayan iki kızanla bir zeybek değildi. Önce kıyılan sonra da kıyım kıyım hâle getirilen bölgede muvazene unsuru bir ruh ve Asyalı bir yiğitti; evet,

Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra...
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.

Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp da sinelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.

İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok,
Tarihi yağmaladı bir düzine tâlihsiz;
Değerler altüst oldu, mukaddesat sahipsiz,
İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok.

Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı ruhumda seni süzerken
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!

Ümit ve beklentilerimizin rengi, şivesi ne olursa olsun, yıkık bir rüyaya dönmüş o altın çağların ruhumda birer hicrana dönüşen elemini dindirmede zorlanıyor ve yer yer göz yaşlarımla serinlemeye çalışıyorum. Sağda-solda şafak emareleri arıyor, iç içe hatıralara inkılâp etmiş hülyalar içinde dolaşıyor ve tam bir çerçeveye oturtamadığım, belki de sığdıramadığım o tasavvurları aşkın pırıl pırıl çağları ciddî bir dâüssıla ile bir kere daha yâd ediyor ve inliyorum. Hâdiselerin daha bir karmaşıklaştığı ve her şeyin boz bulanık bir hâl aldığı şu günlerde bazen bütün bütün mazileşiyor, aydınlık günlerimize yöneliyor, onların üzerine abanıyor ve yaralı gönlümü yaşaran gözlerimle nefeslendirerek “Meğer ne âlî bir milletmişiz!” diyor, yüzümü, gözümü o muhteşem köke sürer gibi bir hülyaya dalıyorum.


__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©KAVRAMLARYorum (yok) :: Yorum yaz!15/10/2006
Sayfa Toplam:8
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||