duanın inceliğini dile getirmek üzere yeni bir heyecanla kaleme alınmış yeni bir çalışma. epeydir üzerindeydik. az kaldı, çok değil bir ay içinde sımsıcak avuçlarınızda olacak dua defterim, inşaallah.. (kapağını ve arka kapak yazısını da peşin almak site ziyaretçeilerinin ayrıcalığı olsun)
Dua Defterim sensin aslında. İç/ten arzularının, ip/ince özlemlerinin, mecalsiz yakarışlarının, sözsüz fısıltılarının, hesapsız nefeslerinin, isimsiz sızılarının karası düşüyor avuçlarına. Dudaklarının birbirine dokunuşu hüma kuşları uçuruyor rahmet dergâhına. Nefesine “ah!”lar dolanması serin güller açtırıyor pişmanlık sahrasının yanık yüzünde. Sızım sızım sızlayan sızılarının söz kuşağını kuşanması sonsuz yakınlığın kucağına taşı(rı)yor seni. Dua, toprağın toprağa imzasıdır. Topraktan gelip de toprağa dönmeden önce, gökçe okunur bir yazı olman içindir. Kasvetli ağırlığını gökçekimine kaptırasın diyedir. Gelip geçen, ezilip dağılan varlığını kutsîler pazarına sunasın diyedir. Eriyen kalıbını canhıraş feryatlarla sonsuzca bir hitabın kalbine atman içindir. Suskun ve soğuk toprağın sıcacık sözü olasın diyedir. Tatlı yakarışlara dudağını yazdırman içindir. Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin. Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin. Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümit çiçekleri dokunsun. Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin. Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın. Yeter ki bu varlık sadefi sancılı dua incilerine gebe kalsın. Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın. Yeter ki kırık dökük hecelere tutunan sesler dirilsin, sağır uçurumlara yuvarlanan nefesler genişlesin, son nefesiyle doğan sözler miraca yükselsin.
Söylüyor değilsin sadece, söz kesiliyorsun da. Yazıyor değilsin sadece; yazılıyorsun da. Söz kesilip yaz(ıl)dığın o defteri boynuna sarıyorsun gün be gün. Söylediklerin, eylediklerin, niyetlendiklerin kara bir kefen oluyor savunmasız çıplaklığına. Sözlerinle kefenleniyorsun. Dualarına sarılıyorsun. Defterini yazıyorsun.
Kelimelerin kalbine hikmet koyduğu için de şükrettik mi Rabbimize? Gözümüzü gözümüze göstermediği için de hamd ettik mi Rabbimize? Ummadığımız halde bizi ebede aday ettiği için minnet duyduk mu Rabbimize? En acınası halimize, yokluğumuza, herkesten önce, hatta kendimizden bile önce, herkesten daha çok, hatta kendimizden de çok şefkat edip bizi var kıldığının farkında mıyız Rabbimizin? Sessizliğimizi en güzel dua bilip dil,damak, dudak verdiğini hatırlıyor muyuz Rabbimizin? Yeryüzünde gördüğümüz en eski şeyi her sabah en taze şey eyleyip ufkumuza sessizce getiren Rabbimize her gün en az bir dua borçlu olduğumuzu biliyor muyuz?
Hiç mektup yazdınız mı bugünlerde? Yo, yo, bir kaç dakikada tuşa getirilmiş SMS’leri kasdetmiyorum. Elektronik postaların ekrana düşen yalnızlığında da mektup tadı yok. MSN’lerin, Palktalk’ların ayak üstü buluşmaları da mektup olmaktan hayli uzakta. Şöyle mürekkebin aşkla şevkle damladığı, kalemin dost için anlamları kıvrım kıvrım ya(ka)ladığı, parmak uçlarının her dokunuşta biraz daha hasrete bandığı, kâğıt kokulu, zarf zarafetli, ucu yakılası sahici mektuplarını kastediyorum. Öyle hemencek cevap alınmayan, öyle hemen okunmaya ayarlı olmayan; postacının elinde yol alırken, posta kutusunda beklerken gönderenin gönderilene suskun anlayışlar bahşettiği o mektuplar nerede?
İzmir’in yabancı ve uzak bulvarlarını bir dost sıcaklığı ile bana tanıtan, yüzünde şiirin kekremsi hüznünü okuduğum sevgili Mehmet Şamil, mektup küskünlerine, zarf yoksullarına, bekleyiş yetimlerine yeni, yepyeni bir yol açıyor: Posta Kodu AŞK.
Kırk mektup var kitapta ve iki şiir. Kılı kırk yaran, kırk ay kırk alev… Her satırında bir kalbin düştüğü, her hecesinde hasretlerin nefeslendiği, demlenmiş suskunluklar, beklemeyi göze almış şiir tadında mektuplar var.
Öteden beri şairlerin nesir yazmasını okuyucuya şefkat olarak görürüm. Onlar şiire yükledikleri cevher anlamlarını bir nesrin açıklığına emanet edebilecek cesaretin sahibidirler. Şiirle biriktirdikleri susku barajının kapağını açabilecek cömertliğe sahiptirler.
Şair cömertliğini ve cesaretini ikinci tekil şâhısa, “sen”e, muhatap olmanın kolay görünen ama yaralayıcı akışında gerçekleştiriyor. “Kalbime örtüyorum sakladığın sözleri.” Meçhul ancak yakın, nazlı ancak sırdaş kalan o “sen”in ayakları dibinde, kalbinin gizli atışlarını yağmalıyor, gönlünün sırça köşklerini hoyrat rüzgârlara açıyor.
Ne uzun zaman geçti içimizin denizlerinden “sana” diye inciler devşirme dalgıçlığına soyunamayalı? Ne oldu da bize “sen” dediğimizin umursamaz gözleri önünde sırlarımızın kıyısından çakıl taşları toplamaktan korkar olduk? İncilerimiz mi yaralandı? Yalnızlığa razı olacak, “sen”in gözlerinde kendi sûretimize bakacak yalınlığı mı kaybettik?
“Yüreğimin sana ayrılmış yerinde bir selam var, onu al. Kurtar beni. İçimde durdukça, durup durup seniNLE öldürüLÜyorum. ”
Sanıyorum, içimizin rüzgârlarını dindirdik. Gayba aşinâ bakışımızı eşyanın yüzünde dondurduk. Taş kesildi yüreğimiz; taştan da taş; öyle ki üzerimizden, bağrımızdan suların akışına ket vurduk. Lâl çığlıklarımızı yuttuk. Sonsuzluğa sözlü olduğumuzu unuttuk. Sevdalarımızı an’lık, günlük, aylık, mevsimlik avuntuların avuçlarında uyuttuk.
Mehmet Şamil’in açtığı o yara hâlâ kanıyor.. İyi ki kanıyor; canlı olduğumuza alıştırıyor bizi. İyi ki kanıyor; acıyan yanlarımızla tanıştırıyor bizi...
“Her şeyi yazmak ve paylaşmak mı dediniz? Kim ısınır uzaktan bu ateşin harında. Üşüten nedir ve yanan kim?” Yazmaya cesaretimiz yok belki.. Peki ya, okumaya? Hiç olmazsa, okuyabilir miyiz tesellisiz bıraktığımız, elsiz dilsiz eylediğimiz sızılarımızı?
Kalplerimizin ezelden gönderilmiş mektuplar olduğunu bu sancılı beden zarfları içinde, Mehmet Şamil’in hatırına olsun, bir daha hatırlayabilir miyiz? Mektup türünün farklı imkanlarını ön plana çıkaran şairin, aşkın tanıklığına olan davetine katılabilir miyiz?
Sahaf kokulu sayfalara bir mektup daha ekliyorum sana ulaşması umudunu şerh ederek. Gece üç nokta boyu derinleşiyor zarfın üzerinde. Kıvranıyor kumsaati akmamak için zamandan hızlı. Tekfin ve teçhizi tamamlıyorum. Kalbimi çıkarıp yapıştırıyorum bir kez daha. Katlıyor ve gömüyorum yine yola çıkmaya tutkulu düşlerimi.
“Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.”
Hekimoğlu İsmail hayatımızın sıradanlığı içinde gittikçe unutulmaya yüz tutan, dinî ve ahlâkî değerlerimiz üzerinde ısrarla duran yazarlarımızdandır. O, bu değerlerimizi koruyacak duyarlı bir neslin yetişmesi için hayatı boyunca yazıları ile rehberlik etmiştir. Hekimoğlu İsmail’in son kitabı Allah Kullarıyla Nasıl Konuşur? konusu itibariyle yazarın diğer kitaplarını da tamamlıyor. Eserde, ayetlerin ışığında yorumlanan hayat dersleri, Risale-i nur mesajının hakikatleriyle
birleştirilerek kendine özgü bir üslupla sunuluyor.
DERDİMİ SEVİYORUM
Recep Şükrü Apuhan ve Erkan Kavaklı’nın katkılarıyla, Hekimoğlu İsmail’in farklı zamanlarda farklı kişilerle yapmış olduğu sohbetleri, ilim ve sanatla yoğrularak, birçok konuda istifade edilebilecek bir dizi ortaya koyulmuştu. Defalarca baskısı yapılan ve beş ayrı kitaptan oluşan Derdimi Seviyorum dizisi, Atilla Şahiner tarafından yeniden gözden geçirildi ve tek bir kitap haline getirildi.
CUMHURİYET ÇOCUĞU
Hekimoğlu İsmail, Minyeli Abdullah’tan sonra yine bir dönem romanıyla okuyucunun karşısına çıkıyor. Cumhuriyet Çocuğu, Hekimoğlu İsmail’in, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet sonrasına uzanan batılılaşma sürecini anlattığı son romanı…
Yağmur damlaları, Allah'ın izniyle, tek tek yeryüzüne iniyor. Bir süre sonra da görevleri sona eriyor. Peki, yeryüzündeki canlılar bu süre içerisinde neler yapıyorlar, merak ediyor musunuz? İşte, sizlere yağmur damlalarının ilginç macerası!
Allah Resulü buyurdular ki: - Biriniz öldüğü zaman ona, sabah akşam oturacağı yer gösterilir. Eğer cennet ehlinden ise cennet gösterilir. Cehennem ehlinden ise cehennem gösterilir. Ona, "İşte Allah, seni kıyamet gününde tekrar diriltinceye kadar oturacağın yerin burasıdır." denilir.
Yüce Mevla Kur'ân-ı Kerîm'de buyurdu ki: "Biz Peygamberleri sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. O hâlde kim iman eder, kendisini ve işlerini düzeltirse onlara asla korku yoktur. Onlar hiçbir üzüntüye maruz kalmayacaklardır." (En'am sûresi, 48. âyet)
Biraz düşünen insan, kendi aklıyla Allah'ı bulur. Kitabımızda Allah'a iman ve İslâmın şartlarının anlatıldığı hikâyeler, şiirler, kıssalar, sahabi hayatından örnekler, dini bilgiler ve çizgi hikâyeler bulabilirsiniz. Okuyacaklarınızla hem güzel dinimizi sevecek hem de Allah'a nasıl kulluk yapılması gerektiğini öğreneceksiniz.
Abdest almayı ve namaz kılmayı öğrenmek hiç bu kadar kolay olmamıştı. Sevimli karakterlerimiz sizlere, abdestin alınışını ve namazın kılınışını resimlerle öğretecek. Yapacağınız tek şey kitabın sayfalarını çevirmek, resimleri incelemek ve resimle ilgili yazıları okumak. Namaz kılarken okuyacağımız dua ve sureleri de kitabın içinde bulacaksınız.
Eğlenceli bir maket kitabına ne dersiniz? Bu kitapla, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Haram'ın maketlerini oluşturabilirsiniz. Bu güzel maketleri; aileniz, arkadaşlarınız ve bütün sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz.
İmanın şartlarını konu alan seride İslamî temel kaynaklar ve yaşanmış hadiseler dikkate alınarak hazırlanan altı kitabı sunuyoruz. Seride dil ve anlatım olarak ilköğretim ikinci kademe ve lise seviyesini esas alındı. İmanın şartlarını öğrenmek isteyen genç, yetişkin herkesin istifade etmesi temennisiyle okurlarımızın beğenisine sunuyoruz.
Efendimiz (sas) “Bir kişinin senin vesilenle hidayete ermesi dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” buyurmuştur. Risale-i Nur eserleri de çağımızda iman ve Kur’an hizmetinde büyük bir misyon îfa etmektedir.
“Bir kitap okudum, hayatım değişti.” cümlesini fiilen gösterecek hayat değiştiren kitaplar vardır. Okuduğu bir kitaptan sonra hayatı değişenlerden biri de Ali Rıza Sağlamer’di. Ali Rıza Bey 1926 yılında Trabzon’da doğmuş sonra da Samsun’a yerleşmişti. Kendi ifadesiyle “dalaletin en koyu batakları”nda bulunurken bazı kitaplarla tanışmıştı. İlk okuduğu eserler Küçük Sözler ve Ankara Müdafaası idi. Bu eserler onu, içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtarmış ve kalbindeki iman ışığını parlatmıştı. “Önceleri dalaletin en koyu bataklığında bulunurken bu okumalardan sonra hayatım değişti. Allah’a namütenahi hamdler olsun ki daha sonra Üstad Bediüzzaman’ı gördüm.” Evet, insan, kalbinde iman güneşinin parlamasına vesile olan kitapların sahibine çok müteşekkir olur ve onu hep takip eder.
Bu konuda Ali Rıza Sağlamer yalnız değildir. Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’yı saran inkâr hastalığı Osmanlı’ya da sirayet etmeye başlamıştı. İnançsızlık her yanı kasıp kavuruyordu. İnsanlar inkârlarına fen ve tabiatı güya bir delil olarak sunuyorlardı. Eski zamanlarda kalb ehli bir âlimin anlattığı şeyler delil de sorulmadan kabul ediliyordu. Ancak devir değişmiş, insanlar başkalaşmış, manevi hava bozulmuştu.
İnsanları imansızlığın korkunç karanlıklarından kurtarıp onlara imanın tatlı havasını sunmak Allah nezdinde en önemli iştir. Allah Resûlü (sas) Hz. Ali’ye “Bir kişinin senin vesilenle hidayete ermesi dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” derken bu hakikate dikkat çekiyordu. İşte Risale-i Nur eserleri de yirminci asır insanına fen ve felsefeden gelen inkâr fırtınalarına karşı bir set olmuş, Kur’an’ın ve iman esaslarının etrafına bir sur olmaya çalışmış ve bunu da hakkıyla yapmıştır. Avrupa’da başlayan kutsala karşı saygısızlık, hatta kutsalın kaynağı olan Allah’ı inkâr felsefesi, İslam coğrafyasını da etkisine almaya başlamış, bundan da Avrupa’ya en yakın, hatta onun içinde olan Osmanlı aydınları daha çok etkilenmişlerdi. Yapılacak şey, Kur’an ve iman hakikatlerini kalb ve kafalara yerleştirmekti. Çünkü Kur’an’ın etrafındaki surlar yıkılmaya başlamıştı. Bediüzzaman Hazretleri küçük yaşlarında bu tehlikeyi görmüş, eski yeni bütün eserlerinde temel olarak bunun üzerinde ısrarla durmuştu. O, siyasi meselelerle de ilgilendiği, devlet ricaliyle ilişkiler içinde olduğu kendi ifadesiyle “Eski Said” döneminde de daha sonraki döneminde de mantığını ve kalemini hep iman ve dinin hayata hayat olması yönünde harekete geçiriyordu. Bunun sonucu olarak da küçük-büyük yüz otuz parça eser ortaya çıkmış, daha sonra bunun adına Risale-i Nur Külliyatı denmişti.
***
RİSALE-İ NUR ŞÜPHELERE KARŞI ANTİVİRÜS GİBİDİR!
Risale-i Nur Külliyatı’nın ilk ve asıl eseri “Sözler”dir. 1925 yılı öncesi yazılanlar dışında diğer eserler hep Sözler’in bölümlerinden ibarettir: Mesela, Mektubat kitabı 33’üncü Söz’dür! 27. Mektup Lâhikalar, 30. Mektup İşârâtü’l-İ’caz, 31. Mektup da Lem’alar risalesidir.
Bundan dolayı Bediüzzaman bazen Risale-i Nur Külliyatı diyeceği yerde “Sözler” der ki, esasen Sözler bütün külliyatı ifade ediyor demektir. Sözler ve diğer eserler asrın getirdiği sorulara, şüphelere bazen uzun uzun ve açıktan, bazen de kısaca ve işaretle cevaplar vermektedir. İçinde bulunduğumuz zamanın iman, İslam ve Kur’an’a dair soruları bellidir. Risale-i Nurlar’da da bu sorulara aklî ve mantıkî cevaplar vardır. Dolayısıyla külliyatı benimseyerek ve özümseyerek okuyan bir insan fen ve felsefeden gelip inanca tuzak kuran bütün sorulara yerinde cevaplar verebilir. Zira o, işin ruhunu ve felsefesini bilmektedir. Ayrıca Bediüzzaman işe kendinden başlamaktadır. Zira kendisi ikna olmamış, kendi nefsini ikna edememiş kimselerin insanlara verecekleri bir şey yoktur. Risale-i Nur, müellifinin kendi nefsine yüksek perdeden söylediği hususları herkesin anlayabileceği şekilde yine kendi nefsine tekrar etmesidir. Ancak isteyen onunla beraber dinleyecektir.
Her bir bölüm veya Üstad’ın ifadesiyle her bir risale, imanî bir meselenin, bir veya birkaç ayetin tefsiridir. Mesela, Birinci Söz, her işe başlarken niçin Besmele çektiğimizi veya niçin çekmemiz gerektiğini ifade ederken, İkinci Söz imanda ne kadar büyük bir saadet, nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu temsili bir hikâye ile aklın çok rahat anlayacağı şekilde anlatır.
Murat öğretmen o sabah derse girerken çok neşeliydi. Gönlünün keyfi yerinde olduğu böyle zamanlarda, ağzından bal damlar, dersinin tadına doyulmazdı. Neredeyse iki aydır ailesiyle haberleşememiş, onlara bir cümlecik olsun “merak etmeyin ben iyiyim” diyememişti. Nihayet, her gece belki daha çabuk bağlanır umuduyla “yıldırım olsun” kaydıyla yazdırdığı telefon, nasılsa bağlanmış, annesi, babası ve kardeşleriyle hasbihal etmişti. İyi haberler almıştı... Annesinin hastalığı şifa bulmuştu. Babasının işleri fena sayılmazdı. Kardeşlerinin dersleri “aferinlik”ti. Mahallede, akraba çevresinde kötü sayılabilecek herhangi bir durum yoktu. Eh bundan iyisi can sağlığıydı artık. Murat öğretmenin adı aile içinde “anacı”ya çıkmış, anasına olan düşkünlüğüyle dillere düşmüştü. O gece, anasının ahizede çın çın şakıyan sesini duyunca adeta zembereği boşalmış, kendini tutamayıp dakikalarca ağlamıştı. Murat öğretmen kaç zamandır ilk defa o gece, güzel rüyaların beşiğinde, huzurlu bir uykunun koynuna girmişti. Annesi o gece düşünde bir şiirdi Murat öğretmenin... Beyaz başörtüsüyle savrulur gider sanki Yakalar büyük sırrı her ezan sesinde Kehribar tesbihinde sabır boynunu büker Şükür çiçek açar seccadesinde...
Annesi o gece düşünde bir duaydı Murat öğretmenin; Anamın duaları üzerimde olmasa Yıkılır sırtımı verdiğim duvar Kopar, elime gelir uzandığım dal Kapımı çalmaz bahar...
Annesi o gece düşünde çocukluğuydu Murat öğretmenin; Anneciğim ninni söyle, Sar da beni kollarına Uyut beni dizlerinde, Kurban olam yollarına... İşte Murat öğretmenin o sabah bütün neşesinin sebebi bu telefondu... Gönlündeki huzur, gözbebeklerine ışıltı, dudaklarına tebessüm olarak akmış, sınıfa bu halet-i ruhiye ile girmişti. Sınıf başkanı Azamat’a takılarak yoklamayı yaptı. Sınıf defterini imzaladı. “Evet çocuklar” deyip ayağa kalktı ve ekledi: – Bugün size canlılarda beslenme konusunu anlatacağım... O sırada bakışları, sınıfın en arka sırasının bir önünde oturan Nikola’ya takıldı. Nikola yetim bir çocuktu. Murat öğretmen bunu biliyordu. O babasız çocuk, Anadolu türküleri gibi bir tarafı hep ezik dolaşırdı arkadaşlarının arasında. Onun bu hali Murat öğretmene çok dokunurdu. Nikola’nın yanına yaklaştı. Çocuğun içinin ısıtan bir sesle sordu: – Neyin var Nikola? – Annem dedi Nikola, Annem çok hasta öğretmenim. – Nesi var? – Bilmiyorum öğretmenim. Doktorlara göre çok kötüymüş durumu. Nikola’nın çocuk yüreği daha fazla dayanamadı. Başını önündeki sıraya kapadı ve “anneciğim” diyerek ağlamaya başladı. Sınıf üzgün bir sessizliğe gömülmüştü. Murat öğretmen kendini zor tutuyor, ne diyeceğini kestiremiyordu. Nikola’nın yumuşacık sarı saçlarını okşadı. – Üzülme diye fısıldadı. Bunun hiçbir işe yaramayacağının farkındaydı. Nikola’nın yanına ilişti, küçük ellerini avuçlarının arasına aldı. Olanca şefkatiyle seslendi: – Nikola, hastalıkların çaresi var. Dersten sonra beraberce hastaneye gider, doktorlarla konuşuruz. Yapmamız gereken ne varsa yaparız. Ne olursun, ağlama artık. Hala içini çeke çeke ağlamaya devam eden Nikola’nın konuşmaya mecali yoktu. Öğretmenine tamam manasında başını sallayarak cevap verdi. Bütün neşesi kaçmıştı Murat öğretmenin. Bir yetim çocuğun yaşadığı keder, iliklerine kadar ele geçirmişti kendisini. Nikola’nın yerine kendisini koyuyor, koydukça yüreğinden kan gidiyordu. Ne kadar zorladıysa da ders anlatamadı. Öyle-böyle tüketti zamanı. Dersin sona erdiğini haber veren zil sesinden bu defa sahiden memnun oldu. Sınıftan çıkar çıkmaz, Nikola’yla beraber soluğu hastanede aldılar. Annenin yattığı odanın kapısından içeriye adımladıklarında, Nikola’nın annesine koşuşu, annenin çok istemesine rağmen yerinden doğrulamayışı, yavrusunu sadece dokunarak sevebilmesi “öldürdü” Murat öğretmeni. Annenin durumu ciddiydi. Vücudu iğne-ipliğe dönmüş, yüzünün rengi kireç kesilmişti. Zor nefes alıp veriyordu. Konuşmaya dermanı yoktu. Murat öğretmen, “ne olursa olsun, direncimi yitirmemeliyim” diye geçirdi içinden. Annenin yatağının baş ucundaki sandalyeye oturdu. – Geçmiş olsun Elena Hanım dedi. Nikola’nın annesi Murat öğretmeni gördüğüne sevinmişti. Tanıyordu onu. Oğlunun en sevdiği öğretmeniydi. Bir defa evlerinde ağırlamışlar, çok güzel vakit geçirmişlerdi. Elena Hanım, gözleriyle teşekkür etti genç adama... Murat öğretmen anneye moral vermeye çalışıyordu. – İyileşeceksiniz inşallah Elena Hanım. Ben de yine gelip sizin o güzel pastalarınızdan yiyeceğim. Fersiz gözlerini Murat Bey’e çevirerek, belli belirsiz gülümsedi kadın. Derin bir nefes aldı. Bir şeyler söylemek istiyordu. Güçlükle konuştu. Sesi zor duyuluyordu. Dudaklarından dökülenler, cennetin niçin annelerin ayakları altına serildiğinin belgesiydi. Aldığı her nefeste ölüme yaklaşan annenin tek tasası yavrusuydu. – Oğlum size emanet. Onun artık sizden başka hiç kimsesi yok... Ciğeri parçalandı Murat öğretmenin. Bir şey diyemedi. Sükut tam bir çığlıktı şimdi hastane odasında. Murat öğretmen duramadı, oturamadı orada. Nikola’ya beklemesini söyleyerek, kaçarcasına çıktı odadan. Doktorla görüşecekti. Üzülmek hiçbir şeyi halletmiyordu. Yapabilecek bir şey varsa eğer, ona bakılmalıydı. Bir-iki görevliye danıştıktan sonra doktoru buldu. Doktor çok net konuşuyordu. – Ortada çaresiz bir durum yok aslında. Bu hastaya iki şey lazım. Dört ünite B rh (-) kan ve ameliyat için bin dolar para... Bunlar bulunamadığı için kadın iyileşemiyor ve her geçen gün durumu daha da kötüleşiyor. Doktor sözlerini hayıflanarak noktaladı. “Oğlundan başka kimsesi olmayan zavallı kadın bunları nereden bulacak ki?” Murat öğretmen ferahlamıştı. Hastalığın korktuğu kadar ciddi olmadığını, çarenin tükenmediğini, yapılabilecek bir şeyler olduğunu öğrenmek sevindirmiş, umutlandırmış, heyecanlandırmıştı onu. O heyecanla Nikolaya’yı da hastanede unutarak hemen bir taksiye atlayıp okula döndü. Konuyu okul müdürü Kadir Bey’le paylaştı. Müdür Bey vakit geçirmeksizin öğretmenleri topladı. Biraz sonra meşveret meclisi kurulmuştu. Üç saat sonra Murat öğretmen yine doktorun karşısındaydı. – Doktor bey dedi. Kanı da, parayı da bulduk. Şimdi ne yapmamız lazım. Doktor afallamıştı. Kadınla hiçbir akrabalığı olmayan bu yedi kat yabancının böylesine canhıraş gayretinin sebebi ne olabilirdi? Bir beklentisi mi vardı acaba? Anlayamamıştı. O şaşkınlık içinde “gelin benimle” dedi. ... Konuyu müdür beyin riyasetinde istişare eden onüç delikanlı önce aralarında parayı denkleştirmişler, sonra da dört ünite (B rh-) kanın peşine düşmüşlerdi.İçlerinden üçünün bu kan grubundan olması Allah’ın bir lütfuydü onlara... Okul içinde yaptıkları kısa bir araştırmadan sonra müzik öğretmeni Dinara Hanım ve okulun bekçisi Daniyar’ın da aynı kan grubuna sahip olduğunu öğrenmişlerdi. İkisine de kısaca durumu anlatıp hiç zaman kaybetmeden hep beraber, umutla hastaneye koşturmuşlardı. Kendilerine düşen de zaten buraya kadardı. ... Ameliyat çok başarılı geçmiş, anne kurtulmuştu. Nikola hayatında hiç bu kadar mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Doktorun, burnuna fiske vurarak, “artık sevinebilirsin” sözünü işittiğinde doğruca Murat öğretmene koşmuş, kucağına atlamış, yanaklarından defalarca öpmüştü. Mutluluk ne güzeldi. Nikola’nın annesini üç gün sonra yoğun bakımdan eski odasına aldılar. Üç hasta daha vardı bu odada. Durumları iyiydi. Biraz daha doktor kontrolünde bulunmaları gerektiği için kalıyorlardı. O gün ikindi sonrası, Murat öğretmen ve arkadaşları, Nikola’yla birlikte, ellerinde kocaman bir çiçek sepeti ile ziyarete geldiler. Kadın onları minnet dolu gözlerle seyrediyordu. Bir şeyler söylemek istiyor, ama ah söyleyemiyordu. İçinden geçenleri ah bir dillendirebilseydi? Hissettiklerini kelimelerle anlatabilmek ah bir mümkün olsaydı? Aslında anlatmak istediği her şeye, yüzünde açan gülücükler o kadar güzel tercüman oluyordu ki. Ötesi zaten gereksizdi. Aynı günün akşamında, Elena Hanımla günlerce aynı odayı paylaşan hastalardan biri taburcu oldu. Kırk yaşlarında bir bayandı bu. Adı İrina’ydı.Bir televizyon kanalında program yapımcısıydı. Başından beri tanık olduğu olayı hayretler içinde kalarak izlemişti... Ertesi gün kadının ilk işi bir kameramanla hastaneye, Elena Hanımın yanına gelmek oldu. Mikrofonu ona uzattı. Üç gün sonra, binlerce insan Astrahan’ın ORT kanalında Elena Hanım’ın, gözlerinden süzülen yaşlara aldırmaksızın anlattığı hikayesine ortak oluyordu. “Koca hastanenin bir odasında, elim-kolum bağlı ölmeyi bekliyordum. Babasını hiç hatırlamayan oğlum şimdi de annesiz kalacaktı. Onun üzüntüsüyle kahroluyordum. Ümidimi yitirdiğim bir anda imdadıma yavrumun okulunun öğretmenleri yetişti. Bana kanlarından kan, canlarından can verdiler. Yeniden hayata dönmemi sağladılar. Bir ömür düşünsem böyle bir şey aklıma gelmezdi. Bu öğretmenler bize Allah’ın bir armağanıdır.” Elena Hanımı izleyenlerden birisi de Murat öğretmendi. Onun, oğlu Nikola’yla sarmaş-dolaş görüntülerini seyrederken gözlerinin yandığını hissetti. Zihni annesine kaydı. Dudaklarına ilkokul çağlarında, annesinin kendisini öpüp koklarken mırıldandığı o çok sevdiği mısralar takıldı...
İlk kundağın Ben oldum, yavrum; İlk oyuncağın Ben oldum!
Acı nedir Tatlı nedir... bilmezdin... Dilin damağın Ben oldum! Belki kıskanır diye Gördüklerini Sakladım gözlerden Gülücüklerini... Tülün duvağın Ben oldum!
Artık isterlerse adımı Söylemesinler bana “Onun annesi” diyorlar... Bu yeter sevgilim bu yeter bana!
Kaynak: Gerçeği Rüyasından da Güzeldi, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2004, İstanbul, s. 57