Hekimoğlu İsmail hayatımızın sıradanlığı içinde gittikçe unutulmaya yüz tutan, dinî ve ahlâkî değerlerimiz üzerinde ısrarla duran yazarlarımızdandır. O, bu değerlerimizi koruyacak duyarlı bir neslin yetişmesi için hayatı boyunca yazıları ile rehberlik etmiştir. Hekimoğlu İsmail’in son kitabı Allah Kullarıyla Nasıl Konuşur? konusu itibariyle yazarın diğer kitaplarını da tamamlıyor. Eserde, ayetlerin ışığında yorumlanan hayat dersleri, Risale-i nur mesajının hakikatleriyle
birleştirilerek kendine özgü bir üslupla sunuluyor.
DERDİMİ SEVİYORUM
Recep Şükrü Apuhan ve Erkan Kavaklı’nın katkılarıyla, Hekimoğlu İsmail’in farklı zamanlarda farklı kişilerle yapmış olduğu sohbetleri, ilim ve sanatla yoğrularak, birçok konuda istifade edilebilecek bir dizi ortaya koyulmuştu. Defalarca baskısı yapılan ve beş ayrı kitaptan oluşan Derdimi Seviyorum dizisi, Atilla Şahiner tarafından yeniden gözden geçirildi ve tek bir kitap haline getirildi.
CUMHURİYET ÇOCUĞU
Hekimoğlu İsmail, Minyeli Abdullah’tan sonra yine bir dönem romanıyla okuyucunun karşısına çıkıyor. Cumhuriyet Çocuğu, Hekimoğlu İsmail’in, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet sonrasına uzanan batılılaşma sürecini anlattığı son romanı…
Yağmur damlaları, Allah'ın izniyle, tek tek yeryüzüne iniyor. Bir süre sonra da görevleri sona eriyor. Peki, yeryüzündeki canlılar bu süre içerisinde neler yapıyorlar, merak ediyor musunuz? İşte, sizlere yağmur damlalarının ilginç macerası!
Allah Resulü buyurdular ki: - Biriniz öldüğü zaman ona, sabah akşam oturacağı yer gösterilir. Eğer cennet ehlinden ise cennet gösterilir. Cehennem ehlinden ise cehennem gösterilir. Ona, "İşte Allah, seni kıyamet gününde tekrar diriltinceye kadar oturacağın yerin burasıdır." denilir.
Yüce Mevla Kur'ân-ı Kerîm'de buyurdu ki: "Biz Peygamberleri sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. O hâlde kim iman eder, kendisini ve işlerini düzeltirse onlara asla korku yoktur. Onlar hiçbir üzüntüye maruz kalmayacaklardır." (En'am sûresi, 48. âyet)
Biraz düşünen insan, kendi aklıyla Allah'ı bulur. Kitabımızda Allah'a iman ve İslâmın şartlarının anlatıldığı hikâyeler, şiirler, kıssalar, sahabi hayatından örnekler, dini bilgiler ve çizgi hikâyeler bulabilirsiniz. Okuyacaklarınızla hem güzel dinimizi sevecek hem de Allah'a nasıl kulluk yapılması gerektiğini öğreneceksiniz.
Abdest almayı ve namaz kılmayı öğrenmek hiç bu kadar kolay olmamıştı. Sevimli karakterlerimiz sizlere, abdestin alınışını ve namazın kılınışını resimlerle öğretecek. Yapacağınız tek şey kitabın sayfalarını çevirmek, resimleri incelemek ve resimle ilgili yazıları okumak. Namaz kılarken okuyacağımız dua ve sureleri de kitabın içinde bulacaksınız.
Eğlenceli bir maket kitabına ne dersiniz? Bu kitapla, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Haram'ın maketlerini oluşturabilirsiniz. Bu güzel maketleri; aileniz, arkadaşlarınız ve bütün sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz.
İmanın şartlarını konu alan seride İslamî temel kaynaklar ve yaşanmış hadiseler dikkate alınarak hazırlanan altı kitabı sunuyoruz. Seride dil ve anlatım olarak ilköğretim ikinci kademe ve lise seviyesini esas alındı. İmanın şartlarını öğrenmek isteyen genç, yetişkin herkesin istifade etmesi temennisiyle okurlarımızın beğenisine sunuyoruz.
Efendimiz (sas) “Bir kişinin senin vesilenle hidayete ermesi dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” buyurmuştur. Risale-i Nur eserleri de çağımızda iman ve Kur’an hizmetinde büyük bir misyon îfa etmektedir.
“Bir kitap okudum, hayatım değişti.” cümlesini fiilen gösterecek hayat değiştiren kitaplar vardır. Okuduğu bir kitaptan sonra hayatı değişenlerden biri de Ali Rıza Sağlamer’di. Ali Rıza Bey 1926 yılında Trabzon’da doğmuş sonra da Samsun’a yerleşmişti. Kendi ifadesiyle “dalaletin en koyu batakları”nda bulunurken bazı kitaplarla tanışmıştı. İlk okuduğu eserler Küçük Sözler ve Ankara Müdafaası idi. Bu eserler onu, içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtarmış ve kalbindeki iman ışığını parlatmıştı. “Önceleri dalaletin en koyu bataklığında bulunurken bu okumalardan sonra hayatım değişti. Allah’a namütenahi hamdler olsun ki daha sonra Üstad Bediüzzaman’ı gördüm.” Evet, insan, kalbinde iman güneşinin parlamasına vesile olan kitapların sahibine çok müteşekkir olur ve onu hep takip eder.
Bu konuda Ali Rıza Sağlamer yalnız değildir. Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’yı saran inkâr hastalığı Osmanlı’ya da sirayet etmeye başlamıştı. İnançsızlık her yanı kasıp kavuruyordu. İnsanlar inkârlarına fen ve tabiatı güya bir delil olarak sunuyorlardı. Eski zamanlarda kalb ehli bir âlimin anlattığı şeyler delil de sorulmadan kabul ediliyordu. Ancak devir değişmiş, insanlar başkalaşmış, manevi hava bozulmuştu.
İnsanları imansızlığın korkunç karanlıklarından kurtarıp onlara imanın tatlı havasını sunmak Allah nezdinde en önemli iştir. Allah Resûlü (sas) Hz. Ali’ye “Bir kişinin senin vesilenle hidayete ermesi dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” derken bu hakikate dikkat çekiyordu. İşte Risale-i Nur eserleri de yirminci asır insanına fen ve felsefeden gelen inkâr fırtınalarına karşı bir set olmuş, Kur’an’ın ve iman esaslarının etrafına bir sur olmaya çalışmış ve bunu da hakkıyla yapmıştır. Avrupa’da başlayan kutsala karşı saygısızlık, hatta kutsalın kaynağı olan Allah’ı inkâr felsefesi, İslam coğrafyasını da etkisine almaya başlamış, bundan da Avrupa’ya en yakın, hatta onun içinde olan Osmanlı aydınları daha çok etkilenmişlerdi. Yapılacak şey, Kur’an ve iman hakikatlerini kalb ve kafalara yerleştirmekti. Çünkü Kur’an’ın etrafındaki surlar yıkılmaya başlamıştı. Bediüzzaman Hazretleri küçük yaşlarında bu tehlikeyi görmüş, eski yeni bütün eserlerinde temel olarak bunun üzerinde ısrarla durmuştu. O, siyasi meselelerle de ilgilendiği, devlet ricaliyle ilişkiler içinde olduğu kendi ifadesiyle “Eski Said” döneminde de daha sonraki döneminde de mantığını ve kalemini hep iman ve dinin hayata hayat olması yönünde harekete geçiriyordu. Bunun sonucu olarak da küçük-büyük yüz otuz parça eser ortaya çıkmış, daha sonra bunun adına Risale-i Nur Külliyatı denmişti.
***
RİSALE-İ NUR ŞÜPHELERE KARŞI ANTİVİRÜS GİBİDİR!
Risale-i Nur Külliyatı’nın ilk ve asıl eseri “Sözler”dir. 1925 yılı öncesi yazılanlar dışında diğer eserler hep Sözler’in bölümlerinden ibarettir: Mesela, Mektubat kitabı 33’üncü Söz’dür! 27. Mektup Lâhikalar, 30. Mektup İşârâtü’l-İ’caz, 31. Mektup da Lem’alar risalesidir.
Bundan dolayı Bediüzzaman bazen Risale-i Nur Külliyatı diyeceği yerde “Sözler” der ki, esasen Sözler bütün külliyatı ifade ediyor demektir. Sözler ve diğer eserler asrın getirdiği sorulara, şüphelere bazen uzun uzun ve açıktan, bazen de kısaca ve işaretle cevaplar vermektedir. İçinde bulunduğumuz zamanın iman, İslam ve Kur’an’a dair soruları bellidir. Risale-i Nurlar’da da bu sorulara aklî ve mantıkî cevaplar vardır. Dolayısıyla külliyatı benimseyerek ve özümseyerek okuyan bir insan fen ve felsefeden gelip inanca tuzak kuran bütün sorulara yerinde cevaplar verebilir. Zira o, işin ruhunu ve felsefesini bilmektedir. Ayrıca Bediüzzaman işe kendinden başlamaktadır. Zira kendisi ikna olmamış, kendi nefsini ikna edememiş kimselerin insanlara verecekleri bir şey yoktur. Risale-i Nur, müellifinin kendi nefsine yüksek perdeden söylediği hususları herkesin anlayabileceği şekilde yine kendi nefsine tekrar etmesidir. Ancak isteyen onunla beraber dinleyecektir.
Her bir bölüm veya Üstad’ın ifadesiyle her bir risale, imanî bir meselenin, bir veya birkaç ayetin tefsiridir. Mesela, Birinci Söz, her işe başlarken niçin Besmele çektiğimizi veya niçin çekmemiz gerektiğini ifade ederken, İkinci Söz imanda ne kadar büyük bir saadet, nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu temsili bir hikâye ile aklın çok rahat anlayacağı şekilde anlatır.
Murat öğretmen o sabah derse girerken çok neşeliydi. Gönlünün keyfi yerinde olduğu böyle zamanlarda, ağzından bal damlar, dersinin tadına doyulmazdı. Neredeyse iki aydır ailesiyle haberleşememiş, onlara bir cümlecik olsun “merak etmeyin ben iyiyim” diyememişti. Nihayet, her gece belki daha çabuk bağlanır umuduyla “yıldırım olsun” kaydıyla yazdırdığı telefon, nasılsa bağlanmış, annesi, babası ve kardeşleriyle hasbihal etmişti. İyi haberler almıştı... Annesinin hastalığı şifa bulmuştu. Babasının işleri fena sayılmazdı. Kardeşlerinin dersleri “aferinlik”ti. Mahallede, akraba çevresinde kötü sayılabilecek herhangi bir durum yoktu. Eh bundan iyisi can sağlığıydı artık. Murat öğretmenin adı aile içinde “anacı”ya çıkmış, anasına olan düşkünlüğüyle dillere düşmüştü. O gece, anasının ahizede çın çın şakıyan sesini duyunca adeta zembereği boşalmış, kendini tutamayıp dakikalarca ağlamıştı. Murat öğretmen kaç zamandır ilk defa o gece, güzel rüyaların beşiğinde, huzurlu bir uykunun koynuna girmişti. Annesi o gece düşünde bir şiirdi Murat öğretmenin... Beyaz başörtüsüyle savrulur gider sanki Yakalar büyük sırrı her ezan sesinde Kehribar tesbihinde sabır boynunu büker Şükür çiçek açar seccadesinde...
Annesi o gece düşünde bir duaydı Murat öğretmenin; Anamın duaları üzerimde olmasa Yıkılır sırtımı verdiğim duvar Kopar, elime gelir uzandığım dal Kapımı çalmaz bahar...
Annesi o gece düşünde çocukluğuydu Murat öğretmenin; Anneciğim ninni söyle, Sar da beni kollarına Uyut beni dizlerinde, Kurban olam yollarına... İşte Murat öğretmenin o sabah bütün neşesinin sebebi bu telefondu... Gönlündeki huzur, gözbebeklerine ışıltı, dudaklarına tebessüm olarak akmış, sınıfa bu halet-i ruhiye ile girmişti. Sınıf başkanı Azamat’a takılarak yoklamayı yaptı. Sınıf defterini imzaladı. “Evet çocuklar” deyip ayağa kalktı ve ekledi: – Bugün size canlılarda beslenme konusunu anlatacağım... O sırada bakışları, sınıfın en arka sırasının bir önünde oturan Nikola’ya takıldı. Nikola yetim bir çocuktu. Murat öğretmen bunu biliyordu. O babasız çocuk, Anadolu türküleri gibi bir tarafı hep ezik dolaşırdı arkadaşlarının arasında. Onun bu hali Murat öğretmene çok dokunurdu. Nikola’nın yanına yaklaştı. Çocuğun içinin ısıtan bir sesle sordu: – Neyin var Nikola? – Annem dedi Nikola, Annem çok hasta öğretmenim. – Nesi var? – Bilmiyorum öğretmenim. Doktorlara göre çok kötüymüş durumu. Nikola’nın çocuk yüreği daha fazla dayanamadı. Başını önündeki sıraya kapadı ve “anneciğim” diyerek ağlamaya başladı. Sınıf üzgün bir sessizliğe gömülmüştü. Murat öğretmen kendini zor tutuyor, ne diyeceğini kestiremiyordu. Nikola’nın yumuşacık sarı saçlarını okşadı. – Üzülme diye fısıldadı. Bunun hiçbir işe yaramayacağının farkındaydı. Nikola’nın yanına ilişti, küçük ellerini avuçlarının arasına aldı. Olanca şefkatiyle seslendi: – Nikola, hastalıkların çaresi var. Dersten sonra beraberce hastaneye gider, doktorlarla konuşuruz. Yapmamız gereken ne varsa yaparız. Ne olursun, ağlama artık. Hala içini çeke çeke ağlamaya devam eden Nikola’nın konuşmaya mecali yoktu. Öğretmenine tamam manasında başını sallayarak cevap verdi. Bütün neşesi kaçmıştı Murat öğretmenin. Bir yetim çocuğun yaşadığı keder, iliklerine kadar ele geçirmişti kendisini. Nikola’nın yerine kendisini koyuyor, koydukça yüreğinden kan gidiyordu. Ne kadar zorladıysa da ders anlatamadı. Öyle-böyle tüketti zamanı. Dersin sona erdiğini haber veren zil sesinden bu defa sahiden memnun oldu. Sınıftan çıkar çıkmaz, Nikola’yla beraber soluğu hastanede aldılar. Annenin yattığı odanın kapısından içeriye adımladıklarında, Nikola’nın annesine koşuşu, annenin çok istemesine rağmen yerinden doğrulamayışı, yavrusunu sadece dokunarak sevebilmesi “öldürdü” Murat öğretmeni. Annenin durumu ciddiydi. Vücudu iğne-ipliğe dönmüş, yüzünün rengi kireç kesilmişti. Zor nefes alıp veriyordu. Konuşmaya dermanı yoktu. Murat öğretmen, “ne olursa olsun, direncimi yitirmemeliyim” diye geçirdi içinden. Annenin yatağının baş ucundaki sandalyeye oturdu. – Geçmiş olsun Elena Hanım dedi. Nikola’nın annesi Murat öğretmeni gördüğüne sevinmişti. Tanıyordu onu. Oğlunun en sevdiği öğretmeniydi. Bir defa evlerinde ağırlamışlar, çok güzel vakit geçirmişlerdi. Elena Hanım, gözleriyle teşekkür etti genç adama... Murat öğretmen anneye moral vermeye çalışıyordu. – İyileşeceksiniz inşallah Elena Hanım. Ben de yine gelip sizin o güzel pastalarınızdan yiyeceğim. Fersiz gözlerini Murat Bey’e çevirerek, belli belirsiz gülümsedi kadın. Derin bir nefes aldı. Bir şeyler söylemek istiyordu. Güçlükle konuştu. Sesi zor duyuluyordu. Dudaklarından dökülenler, cennetin niçin annelerin ayakları altına serildiğinin belgesiydi. Aldığı her nefeste ölüme yaklaşan annenin tek tasası yavrusuydu. – Oğlum size emanet. Onun artık sizden başka hiç kimsesi yok... Ciğeri parçalandı Murat öğretmenin. Bir şey diyemedi. Sükut tam bir çığlıktı şimdi hastane odasında. Murat öğretmen duramadı, oturamadı orada. Nikola’ya beklemesini söyleyerek, kaçarcasına çıktı odadan. Doktorla görüşecekti. Üzülmek hiçbir şeyi halletmiyordu. Yapabilecek bir şey varsa eğer, ona bakılmalıydı. Bir-iki görevliye danıştıktan sonra doktoru buldu. Doktor çok net konuşuyordu. – Ortada çaresiz bir durum yok aslında. Bu hastaya iki şey lazım. Dört ünite B rh (-) kan ve ameliyat için bin dolar para... Bunlar bulunamadığı için kadın iyileşemiyor ve her geçen gün durumu daha da kötüleşiyor. Doktor sözlerini hayıflanarak noktaladı. “Oğlundan başka kimsesi olmayan zavallı kadın bunları nereden bulacak ki?” Murat öğretmen ferahlamıştı. Hastalığın korktuğu kadar ciddi olmadığını, çarenin tükenmediğini, yapılabilecek bir şeyler olduğunu öğrenmek sevindirmiş, umutlandırmış, heyecanlandırmıştı onu. O heyecanla Nikolaya’yı da hastanede unutarak hemen bir taksiye atlayıp okula döndü. Konuyu okul müdürü Kadir Bey’le paylaştı. Müdür Bey vakit geçirmeksizin öğretmenleri topladı. Biraz sonra meşveret meclisi kurulmuştu. Üç saat sonra Murat öğretmen yine doktorun karşısındaydı. – Doktor bey dedi. Kanı da, parayı da bulduk. Şimdi ne yapmamız lazım. Doktor afallamıştı. Kadınla hiçbir akrabalığı olmayan bu yedi kat yabancının böylesine canhıraş gayretinin sebebi ne olabilirdi? Bir beklentisi mi vardı acaba? Anlayamamıştı. O şaşkınlık içinde “gelin benimle” dedi. ... Konuyu müdür beyin riyasetinde istişare eden onüç delikanlı önce aralarında parayı denkleştirmişler, sonra da dört ünite (B rh-) kanın peşine düşmüşlerdi.İçlerinden üçünün bu kan grubundan olması Allah’ın bir lütfuydü onlara... Okul içinde yaptıkları kısa bir araştırmadan sonra müzik öğretmeni Dinara Hanım ve okulun bekçisi Daniyar’ın da aynı kan grubuna sahip olduğunu öğrenmişlerdi. İkisine de kısaca durumu anlatıp hiç zaman kaybetmeden hep beraber, umutla hastaneye koşturmuşlardı. Kendilerine düşen de zaten buraya kadardı. ... Ameliyat çok başarılı geçmiş, anne kurtulmuştu. Nikola hayatında hiç bu kadar mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Doktorun, burnuna fiske vurarak, “artık sevinebilirsin” sözünü işittiğinde doğruca Murat öğretmene koşmuş, kucağına atlamış, yanaklarından defalarca öpmüştü. Mutluluk ne güzeldi. Nikola’nın annesini üç gün sonra yoğun bakımdan eski odasına aldılar. Üç hasta daha vardı bu odada. Durumları iyiydi. Biraz daha doktor kontrolünde bulunmaları gerektiği için kalıyorlardı. O gün ikindi sonrası, Murat öğretmen ve arkadaşları, Nikola’yla birlikte, ellerinde kocaman bir çiçek sepeti ile ziyarete geldiler. Kadın onları minnet dolu gözlerle seyrediyordu. Bir şeyler söylemek istiyor, ama ah söyleyemiyordu. İçinden geçenleri ah bir dillendirebilseydi? Hissettiklerini kelimelerle anlatabilmek ah bir mümkün olsaydı? Aslında anlatmak istediği her şeye, yüzünde açan gülücükler o kadar güzel tercüman oluyordu ki. Ötesi zaten gereksizdi. Aynı günün akşamında, Elena Hanımla günlerce aynı odayı paylaşan hastalardan biri taburcu oldu. Kırk yaşlarında bir bayandı bu. Adı İrina’ydı.Bir televizyon kanalında program yapımcısıydı. Başından beri tanık olduğu olayı hayretler içinde kalarak izlemişti... Ertesi gün kadının ilk işi bir kameramanla hastaneye, Elena Hanımın yanına gelmek oldu. Mikrofonu ona uzattı. Üç gün sonra, binlerce insan Astrahan’ın ORT kanalında Elena Hanım’ın, gözlerinden süzülen yaşlara aldırmaksızın anlattığı hikayesine ortak oluyordu. “Koca hastanenin bir odasında, elim-kolum bağlı ölmeyi bekliyordum. Babasını hiç hatırlamayan oğlum şimdi de annesiz kalacaktı. Onun üzüntüsüyle kahroluyordum. Ümidimi yitirdiğim bir anda imdadıma yavrumun okulunun öğretmenleri yetişti. Bana kanlarından kan, canlarından can verdiler. Yeniden hayata dönmemi sağladılar. Bir ömür düşünsem böyle bir şey aklıma gelmezdi. Bu öğretmenler bize Allah’ın bir armağanıdır.” Elena Hanımı izleyenlerden birisi de Murat öğretmendi. Onun, oğlu Nikola’yla sarmaş-dolaş görüntülerini seyrederken gözlerinin yandığını hissetti. Zihni annesine kaydı. Dudaklarına ilkokul çağlarında, annesinin kendisini öpüp koklarken mırıldandığı o çok sevdiği mısralar takıldı...
İlk kundağın Ben oldum, yavrum; İlk oyuncağın Ben oldum!
Acı nedir Tatlı nedir... bilmezdin... Dilin damağın Ben oldum! Belki kıskanır diye Gördüklerini Sakladım gözlerden Gülücüklerini... Tülün duvağın Ben oldum!
Artık isterlerse adımı Söylemesinler bana “Onun annesi” diyorlar... Bu yeter sevgilim bu yeter bana!
Kaynak: Gerçeği Rüyasından da Güzeldi, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2004, İstanbul, s. 57
"Mavi işte, cıvıl cıvıl, kıpır kıpır mavi...Deniz mavisi, karasız ve hırçın Aşk gibi, verem gibi işler içimize. Kâh yeşile, kâh su rengine dönüşerek çılgına çevirir insanı. Ah gece mavisi... Siyah saclarına dolanmış karanlığın. Yaz akşamlarının iç serinliği, yıldız şavklarında gezinen şarkılar...Mavinin en koyusu, şehirli ve evcil olanı boncuk mavisidir. Çinilere işlenince sabırla büyülenen aşk ve sanat rengi. Ve turkuaz, mavinin yeşille oluşturduğu cümbüş... Maviler saymakla bitmez, masal gibi bir dünyanın içine çeker sizi..."
Bu kitaptaki her yazıyı kendinize yazılmış bir mektup gibi okuyabilirsiniz.
Doğrusu da böyledir. Mavisini Yitirmiş Yaşamak, yazarın bir gazete köşesinden okurlarına gönderdiği mektuplardan oluşuyor.
Her biri sevgi ve içtenlikle örülmüş denemelerden...
Kitabı okurken geçmiş zamanların kıyısında gezinecek, bakışlarınızı insanların, şehirlerin ve mevsimlerin gizlerine yönelteceksiniz.
Çocukluğumu bir kasabada ve kısmen de o kasabanın bulunduğu havalinin biricik kitabevinde geçirdim. Gazete ve kitap satmak için kasa başında otururken bir yandan da okumayı sürdürürdüm. Okulların açılması yaklaşırken İstanbul’dan kitap kolileriyle yüklü bir kamyon gelirdi. Kamyonun kitabevi önüne boşalttığı kolilerden seçtiğim kitapları raflara dizerken oluştu belki, yığınlarla kitap arasından bana en yakın gelenleri ayırt etmeye ilişkin seçicilik. Bunun yanı sıra bir de uçsuz bucaksız olmasa bile büyük, yeşil bahçeler vardı bu kitabevinin çevresinde ve benim için cennet, yeşil bahçelerin böcek vızıltıları ve yaprak kımıltıları dışında pek ses duyurmayan ıssızlığında, elimdeki kitaba dalmakla ulaşılabilir bir yerde duruyordu.
Okumak, bahçelerde sürdürülen oyunların en önemli parçasıydı; limonlu, şekerli bastonlu, çikolatalı bir tadı vardı sanki Kemalettin Tuğcu’ların, Jules Verne’lerin, Teksas Tommiks, Karaoğlan ağırlıklı çizgi romanların, Gizli Bahçe, Küçük Prenses, Küçük Lord, Küçük Kadınlar gibi dünyayı hem genişleten hem de gizemli alanlara açan kitapların.
‘Rüzgar Gibi Geçti’ uçup gidince...
Babamın motosikletinin arkasında, kasaba dışındaki bir değirmenin kenarına kurulmuş tavuk çiftliğinde bekçilik yapmak üzere yol alıyordum; kucağımda Rüzgar Gibi Geçti ile. Bir dönemeçte kitap kucağımdan fırladığında, elimden kaçırıyormuşum gibi hissettiğim kitabın arkasından attım kendimi. Dizlerim kanasa da, yola devam ederken babam beni azarlamayı sürdürse de kitabı yuvarlandığı çukurdan almayı başarmıştım. Rüzgar Gibi Geçti, sonraki yıllarda bir başucu kitabım olmadı; ama o kitaptaki Kuzey-Güney çatışması veya zencilerin insanlıklarının kabulüne ilişkin acı dolu sürece ilişkin olaylar; Scarlett’in, davet edildiği düğüne olabildiğince ince bir belle katılmak için katlandığı sıkıntılar belleğimde yer etti. Esasında kitaplardan bize kalan, kendi zihinsel ya da varoluşsal yolculuğumuzu hem doğrulayan hem de destekleyen anlatımlar ve tespitler oluyor.
Kitaplar, kitabevine kolilerle geliyordu ve ben kolilerin arasında, bana okunur gelen kitapları seçiyordum. Afet Ilgaz Muhteremoğlu’nun Bedriye’si, Başörtülüler’i, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u, bu kolilerden çıkıp da kitaplığımda yer etmiş olan iki kitap. Kitap kolileri daha sonra hayatımdan hiç eksik olmadılar. Öğretmen lisesinde yatılı öğrenci olduğum dönemde arkadaşlarımın aileleri onlara yiyecek paketleri gönderirken, benim ailem bana kitap paketleri gönderirdi. Bu paketlerden birinden çıkan iki roman: Pol ve Virjini ile Uğultulu Tepeler. Öğretmen lisesinin kütüphanesinde okuduğum, sonraları da kütüphanemde bulundurma gereği duyduğum iki kitap: Atsız’dan Ruh Adam, Emine Işınsu’dan Küçük Dünya.
Ülkeden ülkeye taşıdığım kitaplar
Üniversite yıllarında, ağabeyim Ümit Aktaş’ın sanki birdenbire genişleyen kütüphanesinde keşfettim, Jung kitaplarını… Kazancakis’in El Greko’ya Mektuplar’ını, Cemil Meriç’in Kırk Ambar’ını aynı yıllarda, vapurda okumak için yanımda taşırdım. Sonraları kitap kolileri yapmakta mahirleşmeye zorlayan taşınmalara dayalı, bu nedenle de olabildiğince az eşyalı bir hayat sürdürmeye başladığımda, bütün kısıtlamalara karşılık en göze çarpan yüklerim kitaplar oldu. Evden eve, şehirden şehire, ülkeden ülkeye geçerken külliyatlarını okuduğum yazarlar arasında Knut Hamsun’dan Göçebe’yi, Tolstoy’dan Anna Karenina’yı, Dostoyevski’den Budala’yı, bir yerlerde yitirilme, birileri tarafından ödünç alınıp da geri getirilmeme durumlarında yerlerine yeni baskılarını koyarak, yanımda taşıdığım özleştirilmiş kitap kolilerinden eksik etmemeye çalışmışımdır. Thomas Mann’ın Seçme Hikayeler’i, Marguarite Duras’nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra’sı, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’si, Virginia Woolf’dan Deniz Feneri, Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir’i, Ali Şeriati’nin Kevir’i, Kollantai’nin Aşk Yolları, Boris Pasternak’ın Dr. Jivago’su, romancı olmaya aday muhayyilemin başvuru kitapları olarak, bana sevilen ve tekrar tekrar okunabilecek kadar kendini yenileme gücüne sahip romanın özelliklerini hatırlatmak üzere yanımda yöremde olmalıydılar.
Ve başka başka yazarlar...
Bu yazıyı sadece roman ve hikaye kitaplarıyla kısıtlamaya çalıştım; yanımda taşımaya çalıştığım kitapların oluşturduğu listenin bir hayli kabarık olmasını göz önünde bulundurarak. Bu kurguyu ihlal etme pahasına birkaç yazarı ve kitabı anmadan geçemeyeceğim: Kuşeyri Risalesi, İmam Şa’rani’nin İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli Sözleri, İbni İshak’ın Siyer’i, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsir ciltleri, Mekke’ye Giden Yol, Ali Şeriati’den İnsanın Dört Zindanı, Joseph Campbell’in Yaratıcı Mitoloji’si ve bu dizi içindeki öteki eserleri, Alex Haley’den Malcolm X, Hodgson’un İslam’ın Serüveni, İsmet Özel’den Sezai Karakoç’tan şiir kitapları, Rasim Özdenören’den Ruhun Malzemeleri, Karakoç’tan İslam’ın Şiir Anıtları…
Şehirler, evler değişse de yanımda bulunan kitaplar, tıpkı kaleme almaya devam ettiğim metinler gibi mekansal bir bütünlük oluşturmanın yollarını açıyorlar. Elimi attığımda ulaşıyor ve altını çizdiğim satırları kim bilir kaçıncı kez okuyorum. Okurken olduğu gibi yazarken de, onların okuyucularına sunduğu zamanla ve mekanla insanın pek az değiştiğini, bu dünya yolculuğundaki yalnızlığımızı unutmanın yollarını aramaktan ziyade bu yalnızlığı nasıl anlamlandırabileceğimizi ortaya koyan tanıklıklarına ve kurcalamalarına bir yerinden katılmayı hayal etmeyi sürdürüyorum.
Yanlış hatırlamıyorsam Tanpınar’dan okuduğum bir sözdü; modernleşme bağlamında her şeyde geç kaldık diyordu. Ben de hayata geç başlayanlardanım. İlkokula dokuz yaşında gittim. Kitaplarla karşılaşmam da öyle oldu. Dördüncü sınıftayken okulda tanıştım kitapla. İlk kitabı ben alıp götürdüm aile ocağıma. Benim kuşağımdan birçoğunun ilk okumaları Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla başlamıştır. Yetmişli yılların başlarında, Tuğcu’nun hikâyeleri, biz taşralı/kasabalı çocuklara büyük bir hayal dünyası sunardı. O zamanlar, dilin ve anlatımın ayrımında olmayan bir okuma heveslisi için neyin anlatıldığı önemliydi. Ve her kitabın sonunda gözyaşlarımın çoğunu içime akıtırdım. Geçmişe uzandıkça, dönüp baktıkça geri gelmez o altın yıllara, çocukluğumun buruşmuş ama hüzünlü, o derece füsunkâr bir damarı olarak beni sevgiyle karşılayan bir ilk konaktır Kemalettin Tuğcu kitapları.
Sonra, hemen hemen o yıllarda, sarışın ve sıcak yaz günlerinde at arabasıyla yaptığımız usandırıcı yolculuklarda babamın ince, yanık ve dokunaklı sesiyle söylediği türküleri fark ettim. Çocukluk cesaretiyle sorup öğrendim ki bu yanık, içli türküler, Âşık Ruhsati’ye aittir. Yanı başımızdaki bir köyde yaşamış olan Deliktaşlı Âşık Ruhsati’ye. Sivas’ta ortaokula başlar başlamaz ilk işim Meydan Camii’nin bahçe duvarı üstüne yayılan yer sergisinden Eflatun Cem Güney’in hazırladığı bir Ruhsati kitabı almak olmuştu. Ruhsati’yi ozan eden, diyar diyar gezdirip söyleten ve söylediklerini yöre insanın diline ve gönlüne bir köz gibi düşüren amillerden biri de, Gülten Akın’ın deyişiyle kocaman büyülü aydınlığın ortasında yani Sivas’ta bir kara leke gibi duran yoksulluktur. O zamanki kavlimce, Ruhsati, salt çeşme başlarında rast geldiği siyah beliği topuğuna değen Ayşelere, Fatmalara koşmalar söyleyen tenheves bir âşık değildi. Yöre insanının tüm cephelerini; acılarını, hayallerini, aşkını, umudunu, sevincini, alayını, mizahını, düşünüşünü hasılı insanî bütün katmanlarını şiiriyle duyuran bir halk filozofuydu. Ama ben yine de, o coşkun çağın delikanlı duygularıyla onun koşmalarını sevmiştim, nicesini ezberime almıştım: “Keklik gibi taştan taşa sekerek/ Gerdan açıp gelişini sevdiğim/ Sağa sola taksim etmiş örgüsün/ Onar onar bölüşünü sevdiğim.// On altıya karar verdim yaşını/ Yenice sevdaya salmış başını/ El yanında yıkar gider kaşını/ Tenhalarda gülüşünü sevdiğim.”
Kulağıma yerleşen bu nağme, acının, hüznün ve Anadolu’nun bu buruk tınısı, büyülü bir odanın kapısı önüne mıhlamıştı beni. Bu kapının, iç içe, yan yana, art arda binlerce odadan mürekkep muhteşem şiir sarayının ilk kapılarından biri olduğunu sonradan fark edecektim. Hemen aynı yıllarda modern bir halk şairiyle tanıştım, Abdurrahim Karakoç’la. On üç on dört yaşlarımın başucu kitabı Vur Emri hâlâ kitaplığımdadır. Kim ne derse desin, Karakoç’un okuduğum ilk şiirleri, berrak bir dağ gözesi gibidir. Anadolu insanının temiz ve hesapsız, kokuşmamış yürek çağıltısını duyurur.
Şiir okuma yolculuğum kısa sürede Çile durağında konaklamıştır. On beş yaşın zihin açıklığıyla Necip Fazıl’ın onlarca şiirini ezberledim; ama dönemin yüzeysel düşünüşü beni Üstad’ın estetik kıymeti yüksek şiirlerinden ziyade popüler, daha doğrusu sesi yüksek meydan şiirlerine yöneltmişti. “Elinde sükûtun nabzını dinle” ya da “Bu nasıl bir dünya hikayesi zor” mısralarının tadına yıllar sonra varacaktım.
Yirmi yaşına kadar hikâye ve roman türünde okuduklarımın bugün bir kıymet ifade etmediğini görüyorum. Günün getirdiği, birilerinin işaret ettiği ‘hafif’ kitaplarla o güzelim yılları heder etmişim. Bunda en büyük etken, dört yıllık lise hayatım boyunca, maalesef bir edebiyat hocasına tesadüf edemeyişimdir. Hiç unutmam, bu parasız yatılı yıllarının bir mütalaa saatinde, Peyami Safa’nın Yalnızız romanını okuyan üst sınıflardan bir öğrenciyi, belletici öğretmenin bir dövmediği kalmıştı.
Belki inanılmayacak ama Tanpınar’ın, Halide Edib’in, Yakup Kadri’nin romanlarıyla üniversite yıllarında tanıştım. Sezai Karakoç’un şiirini o zaman fark ettim. Türk dili ve edebiyatı bölümünün aynı sınıfında okuduğumuz arkadaşlar, Yeni Türk Edebiyatı derslerinde incelediğimiz Faruk Nafiz’in “Han Duvarları”nı, Kemalettin Kamu’nun “Bingöl Çobanları”nı, Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar”ını liseden ezbere bildiklerini söyleyince şaşıp kalmıştım. Dedim ya, geç kalmıştım, geç. O yıl (1981-82 öğretim yılı), aradaki açığı kapatmak için gece gündüz demeden kaç kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Bildiğim bir şey varsa, okudukça açlığımın arttığıydı. Çünkü her kitap bana yeni bir bahçenin kokularını getiriyordu. Sanırım dünyanın en güzel kokan çiçekleri de kitaplardı. Gecelerimi yıldız yıldız çiçeklendiren, Erzurum’un soğuk kış akşamlarını sımsıcak kılan nice kitaplarla okuma salonunda uykuyu erteleyip durdum. Bazan uyuyakaldım. O yıllardan unutamadığım, hâlâ tadı damağımda olan kitaplardan biri, Rasim Özdenören’in Çarpılmışlar’ıdır. Yine Rasim Bey’in o zaman Mavera dergisinde yayımlanan “Ocak” öyküsü beni allak bullak etmişti.
Büyük eserleri, iyi şair ve yazarların çoğunu geç yaşlarda okudum, okuyorum. Bir bakıma iyi ki de böyle olmuş, derim. Söz gelimi Tanpınar’ın Huzur’unun tadına ilk okuduğum yirmili yaşlarda değil de ikinci okuyuşumda (kırk yaşında) varabildim. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i hele “Babama Mektup” öyküsü erken yaşlarda okunabilir mi? Ahmet Haşim’in şiirleri, otuz yaşından önce okuyanlara gerçek sırrını ifşa eder mi? Asaf Halet’e, Sezai Karakoç’un birçok şiirine, Abdülhak Şinasi’ye ileriki okumalarda konaklamalı kanaatindeyim. Bütün külliyatını iki defa okuduğum iki sanatkârdan biri olan Sait Faik’in öyküleri, ilk okuma duraklarından olmamalı. Bendeniz, her kitabın bir okunma çağı/mevsimi olduğuna inananlardanım. Değerli değersiz kitaplar var kuşkusuz; ama zararlı kitap olduğu düşüncesine hep karşı çıktım. Vakti gelmeden okunan kitaplar var, işte bu durum, onları “zararlı” hale getirmiyor mu?
Kitaplığımı karıştırdıkça gözümü alamadığım, tadına doyamadığım, dönüp dönüp okusam dediğim/okuduğum kitaplar var. Burada özellikle “bizimkileri” zikretmek istiyorum. Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’su, Peyami Safa’nın Yalnızız’ı, Tanpınar’ın hikâye ve romanları, hatta Yaşadığım Gibi’si, Ahmet Haşim’in şiirleri, Om Mani Padme Hum, Çile, Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar, Alemdağda Var Bir Yılan, Sisler Bulvarı, Sezai Karakoç’un Şiirler III’ü (Körfez/Şahdamar/Sesler), Oğuz Atay’ın o büyük romanı Tutunamayanlar ve öyküleri, Mustafa Kutlu’nun Beyhude Ömrüm’ü, Salah Birsel’in, Ahmet Altan’ın denemeleri... Hangisini söylesem diğerlerine haksızlık edeceğim.
*Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.