Kur'an-ı Kerîm, Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammed'e (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakl edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır. Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:
"İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız" (el-En'âm, 155).
"Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. åhirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar" (el-En'âm, 92). * "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (en-Nisâ, 82).
"O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (el-Bakare, 185).
"Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir" (el-Bakare, 97).
"Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır" (Sâd, 29).
Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ali şöyle dedi: "Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm): "Yakında fitneler kopacaktır" buyurduğunu işittim. Bunun üzerine, "Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum. "Allah'ın kitabı, Kur'an'dır" buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı:) Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, Hak ile Bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir. Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik" demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur.
"Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."
"Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."
"Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."
"Kim Allah'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."
"Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."
Kur'an, insanlığın hakikî saadetini te'min edecek her türlü îtikad, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem de mânası itibariyle, en büyük ve ebedi bir mu'cizedir.
Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları kadar mu'cize verilmiş olmasın. Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiği (Kur'an)dır. Bunun için kıyâmet gününde ben, peygamberlerin en çok ümmeti bulunanı olacağımı ümid ederim."
Gerçekten de, diğer peygamberlerin mu'cizeleri devirleri geçtikçe bitmiştir. Kur'an mucizesi ise, kıyâmete kadar bâkîdir. Kur'an-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde Kur'an'ın mu'cize olduğu hususu, ısrarla belirtilir:
"De ki, bu Kur'an'ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım da etseler, onun gibisini meydana getiremezler..." (el-İsrâ, 88)
Nitekim, Kur'an'ın lâfzındaki üslûb ve belâgata, şimdiye kadar hiç kimse nazîre getiremediği gibi, bundan sonra da getiremiyecektir... Kur'an, lâfzı gibi, mânası bakımından da mu'cizedir. Peygamber Efendimiz okuma-yazma bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatları ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri 14 asır evvel haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya Allah kelâmı olduğunu göstermektedir. Meselâ, Güneşin kendi etrafında dönerek, ayrıca kendine bağlı birçok gezegeniyle birlikte sâbit bir noktaya doğru yol aldığı; ehramların açılıp Fir'avn'ın mumyalarının ortaya çıkarılması gibi ilmî ve arkeolojik keşifler, son asrın keşifleridir. Halbuki Kur'an bu ve bunun gibi birçok gerçeği, asırlar öncesinden haber vermiştir.
İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur'an'a aykırı düşemez. Bil'akis müsbet ve içtimaî ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın tefsîrini ve açıklanmasını kolaylaştırır. Bediüzzaman'ın ifade buyurduğu gibi "Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; ihtiva ettiği hakikatlar daha parlak şekilde ortaya çıkmaktadır." Kur'an-ı Kerîm'in diğer bir mu'cizelik ciheti de, sonradan olacak birçok şeyleri önceden haber vermesidir. Verdiği haberler, sonradan aynen çıkmıştır. (Bizanslıların ateşperest İranlıları yeneceği; Mekke'nin fethedileceği haberleri gibi...) http://www.kuranikerim.com/ kuran dinleyebileceğiniz ve okuyabileceğiniz bi adres
"(Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir. Kevser,108/1,2,3.
Zorluklar karşısında nereye sığınıyoruz? Hastalandığımızda, fakirlik kıskacına düştüğümüzde hangi kapıyı çalıyoruz? Bereketin kaynağının Yüce Rabb’imizin kutlu hitabında saklı olduğunu unutmayalım.
Vakıa Sûresi elli altıncı sûredir. Mekke’de nâzil olmuştur. Vâkıa, “olay, savaş, çarpışma ve belâ” demektir. Ayette ise, kıyâmet olayı, sayhası, hadisesi anlamındadır. Kıyâmet olayında çeşitli şiddetler meydana geleceği için, burada “Vakıa” diye anılmıştır. Sûreye “Vakıa” yani kıyâmet hadisesi ile giriş yapılmaktadır: “Olacak vâki olduğu (kıyâmet koptuğu) zaman, onun olduğunu (şimdi olduğu gibi) yalanlayacak kimse çıkmaz!” (Vakıa 1, 2) Ondan sonraki ayetlerde, kıyâmet olayı kısa bir şekilde anlatılmış, ardından da insanların üç sınıf olduğu haber verilmiştir:
“Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman, sağın adamları (amel defterleri sağ tarafından verilenler), ne uğurlulardır onlar! Solun adamları (amel defterleri sol tarafından verilenler) ne uğursuzlardır onlar! Ve o sâbıklar, (o inançta ve amelde duraklamadan) ileri geçenler!” (7-10)
Bu âyetlerde ifâde edilen amel defterleri sol tarafından verilenler, tevhid inancını kabul etmeyen, İlâhî emirlere karşı çıkan ve her türlü kötülüğü işlemekten çekinmeyen inançsızlardır. Amel defterleri sağ tarafından verilenler ise, tevhid inancına sahip olan, ameli salih ve imânı bütün olan müminlerdir. Sâbıklar da, Allah’a en yakın olan, hiçbir şüpheye kapılmadan imân ve salih amelde ileri giden, imân sahibi kişilerdir. Ondan sonra gelen âyetlerde, amel defteri sağ tarafından verilecek mü’minlerle, imân ve salih amelde önde giden sâbıklara cennette verilecek nimetlerle mükâfatlar ve Allah’ın emirlerine muhalefet eden kâfirlere cehennemde verilecek cezalar geniş bir şekilde açıklanmıştır. Bilhassa küfür ehlinin inkâr ettiği ölümden sonraki diriliş için detaylı açıklamalar yapılmış, insanın acizliği ve yüce Allah’ın (celle celâluh) üstün kudret ve irâdesi dile getirilmiştir.
Ben kızlarıma Vakıa’yı miras bırakıyorum
Abdullah b. Mesûd’u, ölüm hastalığında ziyâret eden Hz. Osman (ra), “Sana bir bağışta bulunulmasını emredeyim mi?” demiş. Abdullah, buna ihtiyacı olmadığını söylemiş. Hz. Osman, “Senden sonra kızlarına kalır.” demiş. O zaman Abdullah ona şu cevabı vermiştir: “Sen kızlarımdan korkma. Ben onlara Vakıa Sûresi’ni okumalarını emrettim. Ben, Hz. Peygamber’in (sas) şöyle dediğini işitmiştim: “Her kim her gece Vâkıa Sûresi’ni okursa, ona fakirlik dokunmaz.” (Kaynak: Rezin, Hadis No: 798)
Bu yaz Kur’an’ı öğreneceğim çocuklarımın da öğrenmesine vesile olacağım
DR. İSMAİL BÜYÜKÇELEBİ
Kur’an ancak sevgiyle öğretilirse değer kazanır. Kur’an’ı öğreten de, öğretmeye vesile olan da çocuklara sevgiyle-muhabbetle yaklaşmalı. Onları güzel sözler ve hediyelerle de mutlu etmeli.
Müslümanlar olarak çoğumuz Kur’an okumasını gereken seviyede bilmiyor, çocuklarımıza da yine o seviyede öğretemiyoruz. Faydalı olabileceği ümidiyle bu önemli eksiğimizin birkaç sebebini hatırlatmak istiyorum.
Bunlardan birincisi, Kur’an-ı Kerim’i harflerin hakkını vererek tecvit üzere okumanın ehemmiyetinin bilinmemesi; ikincisi, Kur’an öğrenmenin, üstesinden gelinemeyecek derecede zor telakki edilmesi; üçüncüsü de yaz tatilinde 15-20 gün bir camide veya dedemizden, ninemizden yarım-yamalak öğrendiğimiz miktarın kafi görülmesidir.
İzaha üçüncüsünden başlayacak olursak; evvela , fem-i muhsin sahibi olmayan herhangi bir insandan ta’limsiz, tecvidsiz öğrenilen Kur’an ile Kur’an bilinmiş sayılamaz. Bu ancak bir başlangıç olur; devam edilirse bir temel vazifesi görür.
İkincisi, Kur’an okumak, öğrenilemeyecek kadar zor değildir. Ama onun büyük bir iş olduğunu bilip gerekirse yıllarımızı dahi vermeyi kabul ederek işe başlamamız gerekir.
İnsanlar bir kariyer elde edebilmek ve bir iş bulabilmek için bir yabancı dil bilmesi gerektiğinde onu öğrenebiliyor. Ama onu mühimseyen, senelerini verebilen, lügatlerle, bilgisayarlarla, teyplerle sabahlara kadar çalışan insanlar öğrenebiliyor.
Kur’an öğrenmek bir yabancı dil öğrenmekten daha zor olmadığına göre onun ehemmiyetine inanıp gecesini gündüzüne katarak Allah’ın verdiği kabiliyetleri seferber edebilen insanlar Kur’an’ı da öğrenebilirler.
O zaman iş, gelip ehemmiyetine inanmaya dayanıyor.
Öncelikle, her Müslüman’ın ‘namazı sahih olacak kadar’ Kur’an’ı öğrenmesi farz-ı ayn kılınmıştır. Aks-i takdirde bir kısım hatalarla namaz fâsit olmaktadır. Bu mevzuda ‘bilmeme’ sadece yeni Müslümanlar için mazeret kabul edilmiş, o da öğrenebilecekleri bir zaman dilimi ile sınırlandırılmıştır.
Diğer taraftan hiçbir fıkıh kitabında Kur’an-ı Kerim Arapça olduğu için ‘şu hatalar Arap olanların namazını bozar da, Arap olmayanınkini bozmaz’ diye bir hüküm görmüyoruz. Çünkü Allah herkese öğrenme kabiliyeti vermiş. Diğer taraftan dünyanın neresine gidilirse gidilsin hem öğretecek hoca hem de öğrenecek yer bulmak mümkün; Çin’e kadar, Rusya’ya kadar.
Bu durumda insanın öne sürecek bir mazereti de kalmıyor. O zaman buna ehemmiyet vermeyip vakit ayırmayanlar, emek sarf etmeyenler kendilerine zulmetmiş, kendilerine yazık etmiş demektir.
İnsan bir de mahşerde Allah’ın huzurunda hesap vereceği ânı, ‘Büyük Buluşma’yı düşünmeli. Allah (celle celâlühû), “İngilizceyi öğrendin, matematik, fizik, kimya vs. onlarca ilmi öğrendin de, Kur’an’ı niye öğrenmedin?” derse, “Televizyonun başında ya da bir kısım oyunlarla, yüzlerce belki binlerce saatini harcadın; ya Kur’an öğrenmek için kaç saatini harcadın?” derse ne cevap verebileceğini düşünmelidir.
Bir başka husus da, o gün Kur’an, insanlar hakkında ya şefaatçi veya şikayetçi olacak. Kur’an o gün bazıları hakkında, “Bunlar benim için vakit ayırdılar, emek çektiler, beni düzgün okumayı öğrendiler, öğrettiler, beni gece-gündüz okudular, benimle amel ettiler” diyerek onlara şefaat edip onları Cennet’e götürürken, biz şikayetçi oldukları arasında kalırsak, bizi kim kurtarabilir?” diye düşünmeli değil miyiz?
Öyleyse, “Girdik reh-i sevdaya, bize onur, bize gurur lazım değil” deyip yaşımıza, başımıza bakmadan, Kur’an öğretebilecek fem-i muhsin sahibi isek öğretmeye, değilse öğrenmeye seferber olmalı ve şu yaz mevsimini bir Kur’an mevsimi haline getirmeli değil miyiz!?
İlkokuldan üniversiteyi bitirinceye kadar en az onaltı yılını veren çocuklarımızı sekizinci sınıfı bitirdikten sonra bir sene de Kur’an kursuna gönderip, Kur’an’ı ta’limiyle, tecvidiyle öğretmeli değil miyiz!? Bir de dünyanın her yerinde Kur’an öğrenme ve öğretme imkanından bahsettik. Bunun Allah’ın bir lütfu, bir nimeti olduğunu, bunu değerlendirerek şükrünü eda etmezsek Rabbimiz’in bir şekilde bu nimetini geri alacağını hatırdan çıkarmamalıyız.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Re’fet abiye yazdığı bir mektubunda (oğlu için), “Mübarek ve bahtiyar Bedreddin’in başından öperim. O, Kur’an okudukça bana dua etsin. Öyle masumların duası inşaallah hakkımızda makbuldür. Onun validesi olan ahiret hemşireme ayrıca dua ediyorum. Bedreddin gibi bir evlat sahibesi olduğundan tebrike şayandır.
Bedreddin’in okuduğu her bir Kur’an harfinin on sevaptan tut tâ bine kadar meyveleri vardır. Hem validesinin defter-i a’maline, hem hoca ve üstadının defter-i a’maline o sevaplar kaydolunur.” (Barla Lâhikası, s. 310)
Kur’an okumaya giden çocuklarınıza sevdikleri şeylerle kahvaltı yaptırın
Ey anne-babalar ve Kur’an öğreten hocalar! Şu yaz mevsiminde gerek camilere, gerek Kur’an kursu gibi yerlere Kur’an öğrenmeye gelen cıvıl cıvıl, oğlanlı-kızlı, birbirinden güzel, nur yüzlü çocukların hepsi sabî. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesinden anlıyoruz ki, “Essebebü ke’l-fâil/Vesile olan işleyen gibidir” sırrıyla onların aldığı sevabın bir misli de sizlerin amel defterlerinize yazılacaktır.
Bunu nazar-ı itibara alarak anneler yavrularını Kur’an okumaya gidecek diye onlara sevdikleri şeylerle kahvaltı yaptırsalar, melekler temizliği ve güzel kokuyu sever diyerek, onları bayram namazına hazırlar gibi şefkatli elleriyle tertemiz giydirip, güzel kokular sürerek; “şimdi sen Kur’an okurken daha çok melek dinleyecek, sen ve hepimiz daha çok sevap kazanacağız deseler” ve onları öpücüklerle, dualarla uğurlasalar; babalar da yine güleryüz ve şefkatle ellerinden tutup onları bayram namazına götürür gibi bir sevinçle götürüp hocalarına teslim etseler, Hocaları da onları güleryüz ve şefkatle hoşâmedî etseler, onların yaşları icabı yaramazlıklarını, gürültülerini anlayışla, sabırla karşılasalar, teneffüs vakitlerinde onların seveceği bazı yiyecek ve içecekler ikram etseler, yine teneffüslerde ve derslerden sonra onları yaşlarına göre gruplara ayırıp sevdikleri oyunlardan oynatsalar, derslerini geçtikçe birer çikolata, birer şeker dahi olsa küçük birer mükafat, birer puan verseler, haftada bir velilerine onların öğrendikleri ve geçtikleri dersleri bildiren tebrik mahiyetinde birer not gönderseler ve sonunda güzel bir merasim yaparak birer sertifika ile onları uğurlasalar, çocuklarımız Kur’an öğrenmeye daha çok severek gelecek, derslerine daha çok ehemmiyet verecek, veliler ve hocalar da daha güzel neticeler alacaklardır inşaallah.
Kur’an’ın mucizelerinden biri de O’nun bizzat Allah (cc) tarafından korunuyor olmasıdır. Bu anlamda Kur’an’ın hakikatini kimse bozamaz.
Bediüzzaman Hazretleri 28. Mektub’un 7. Risale’sinin Birinci Sebebi’nde; Birinci Dünya Savaşı’ndan önce gördüğü bir vâkıa-ı sâdıka (doğruluğu şüphesiz bir olay veya bir rüya) anlatıyor.
Bir kere olayın olduğu yer Ağrı Dağı... Bu dağ, Nuh Aleyhisselam zamanındaki meşhur tufanın da olduğu yer. Önce Nuh Aleyhisselam insanlığın ikinci atası yani bir nevi ikinci Âdem... Tufan da insanlık tarihinde hiç unutulmayan, hem semavi dinlerin mukaddes kitaplarında hem de semavi olmayan dinlerde anlatılan cihan çapında bir hâdise... İşte Üstad burada Ağrı Dağı’nın altında bulunuyor. Birden dağ müthiş şekilde infilak ediyor. Dağlar gibi parçalarını dünyanın her tarafına dağıtıyor. O dehşet içinde annesini yanında görüyor ve ona, “Anne korkma, bu Cenab-ı Hakk’ın emridir, O Rahîm ve Hakîm’dir.” diyor. Bir de bakıyor ki, mühim bir zat kendisine “Kur’an’ın mucize oluşunu beyan et” diye emrediyor. Bundan sonra uyanıp anlıyor ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an, kendi kendini müdafaa edecek. Kur’an’a hücum edilecek; onun mucize oluşu, çelik bir zırh olacak. Kur’an’ın pek çok mucizelik yönlerinden bazılarını, şu zamanda kendisi izhar edip açıklamak üzere namzet olacak... Evet bu mühim hizmete namzet olduğunu anlıyor...
Demek ki, Nuh Tufanı gibi bütün insanlığı alakadar eden bir olay olacak. Önce Kur’an etrafındaki koruyucu surlar kırılacak. Yani İslam’ın ve Kur’an’ın bayraktarlığını yapan Osmanlı parçalanacak. Kur’an, artık cihangir bir devlet koruması altında değil; bizzat mucizelik gücüyle kendi kendini müdafaa edecek... Hatta cihana meydan okuyacak. Onun harikalığı bütün cihana haykırılacak... Elbette bu ağrısız, acısız bir olay olmayacak. Onun hizmetkârları dertli, sancılı insanlar olacak. Ama anne şefkati gibi bir himayeyi her zaman yanı başlarında bulacaklar... Kur’an’ın Mübelliğ-i Âzamı Hz. Muhammed Aleyhisselam için vaat edilen; “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” teminatı Kur’an ve iman hizmetinde olanlara da olacaktır. Onlar Rahîm ve Hakîm ismine mazhar olacak, bütün işlerini, hikmetle, uygun stratejilerle ve Allah’ın engin rahmet ve şefkat gözetlemesi altında yürüteceklerdir.
Kur’an’ın mucizeliğini beyan etmesini Üstad’a söyleyen zat, (kanaatimce) Hz. Ali Efendimiz’dir. Çünkü Üstad eserlerinin çok yerinde ona “Üstadım”, diyor. Hz. Ali (ra) Celcelûtiye isimli kasidesinde de hem Bediüzzaman Hazretleri’ne hem de Risale-i Nur’lara işaretler ediyor. Birçok kişinin rüyasında da Hz. Ali (K. Vecheh), tomar tomar yazılmış risaleleri, Bediüzzaman Hazretleri’nin kucağına koyuyor. Yani kaynağın bizzat kendisi olduğuna, Bediüzzaman’ın ise hem bir talebesi ve hem de evladı olduğuna işaret ediyor...
Gerçekten de ülkemiz, Kur’an’ın bu ikinci mühim intişarında dünyaya merkezlik yapmaktadır. Cihanın gözü, bilhassa bundan sonra, Hz. Nuh’un tufanın gerçekleştiği, Hz. İbrahim’in dolaştığı, (büyük bir ihtimalle) Hz. Meryem’in kabrinin bulunduğu Anadolu topraklarına çevrilecek, aç ve muhtaç oldukları maneviyat ile ilgili her türlü güzelliği buralarda bulacaklardır. Dünyaya, İslâmiyet’in insaniyet yönünü, kendine has rikkat ve derinlikle gülümseyerek takdim eden Anadolu insanı, artık insanlık için tam bir matmah-ı nazar olacaktır. Öyle sanıyorum ki, biz henüz daha işin başında ve emekleme safhasındayız.
İşte adım adım gerçekleşen asırlık bu rüyanın işaret ettiği hayır ve güzellik potansiyeli Anadolu’dadır. O muhteşem ve muazzam hazinelerini Kur’an-ı Kerim, Anadolu insanının eliyle bütün dünyaya cömertçe dağıtacaktır. Bunu tanıtma, dünya çapında bilhassa sazı-sözü dinlenen mühim insanları Anadolu’ya getirme ve bu güzelliklerden haberdar etme hepimizin işidir. Mutlaka bu işe gücümüz nisbetinde bir katkımız bulunmalıdır...
Muhammedü'l-Emin* hakkında bunları biliyor muydunuz? (*) Güvenilir Hz. Muhammed
Bir mağaraya tefekkür ve inziva için kısa süreli çekilmenin İsmailoğullarında eskiden beri devam edegelen bir gelenek olduğunu…
Server-i Ekrem (sas) Efendimizin peygamberlik gelmeden önce de Hira’da belli aralıklarla inzivaya çekildiğini. Hadis kitaplarında burada yaptığı ibadet hakkında “tehannüs” veya “tehannüf” ifadelerine yer verildiğini... Buhari şarihi Ayni’nin Umdetü’l-Kari adlı eserinde tehannüs kelimesini izah ederken; “Peygamberimiz’in burada ne surette ibadet ettiği sorulacak olursa bunu tefekkür ve ibretten ibaret olduğunu söyleyebiliriz” dediğini...
Resulullah’a ilk vahyin bir pazartesi günü geldiğini...
Resulullah’a (sas) ilk vahyin 6 Ağustos 610 tarihinde geldiğini... Bazı alimlerin ise bu tarihin 10 Ağustos olduğunu söylediklerini...
İnsanlığın İftihar Tablosuna (sas) ilk vahiy olan (Alak, 1-5) ayetlerinden sonra ikinci gelen vahyin (Kalem, 1-4) ayetleri olduğunu…
Resulullah’a bir keresinde deve üzerinde iken vahy geldiğini, Efendiler Efendisi’nde (sas) oluşan ağırlığın etkisiyle devenin bacaklarının neredeyse kırılacak hale geldiğini..
İbn-i Cerir, İbn-i Sad ve İmam Kastalani’nin İmam Şabi’den rivayet ettiklerine göre nübüvvetin ilk üç yılında İsrafil’in (as) Hz. Peygamber’in eğitimiyle görevlendirildiğini…
Resulullah’ın ilk vahiy kâtibinin Mekke döneminde Şurahbil bin Hasene el Kindi olduğunu... Hz. Peygamber’in (sas) Medine’de ilk vahiy kâtibinin Ubeyy bin Kab el Ensari hazretleri olduğunu..
Kur’an’ın fesahat ve belagatıyla Arabistan’ı sarstığını, mesela bir edibin Yusuf Sûresi’nin 80. ayetini işittiğinde; “Şehadet ederim ki hiçbir kimse buna benzer söz söyleyemez.” dediğini..
Furkan daha 5 yaşında. Henüz “r” harflerini söyleyemiyor; ama 4 ayda Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrendi. İlk besmelesinden sonraki 3 ayda da hatim indirdi. Onun başarısındaki en büyük pay ise annesi Fatma Türk’e ait. Oğlunun azim ve gayretine hayran kalan Fatma Hanım, Furkan’ı ödüllendirmek için evinde bir hatim töreni düzenledi. Furkan’ın arkadaşlarını ve annelerini davet etti. Onlara güzel ikramlarda bulundu. Oğlunun kalbindeki Allah ve Peygamber sevgisinin pekişmesi, gösterdiği başarı ile gurur duyması ve gelecek yaşlarında hatırlaması içindi tüm gayretleri. Gördüğü ilgi ve sevgi yüzünden mutluluktan uçan Furkan ise törenin sonunda hediye olarak getirilen arabaları saymakla meşguldü. Elbette çocuktu o da; ama eski zaman âlimlerinin küçük yaşta ilim sahibi olmasına gıpta ile bakan bizler için “Demek ki, her çocuk, bir mücevher ustası titizliğiyle emek verilip işlendiği takdirde çok harikalar gösterebilirmiş.” diyebileceğimiz güzel bir örnek olmuştu.
Anne Fatma Hanım, Taksim Yatırım Ortaklığı’nın genel müdürü. Baba Faruk Türk ise borsacı. Furkan bu ailenin tek çocuğu. Furkan’ın Kur’an öğrenme süreci, annesinin eylül ayında aldığı CD’ler ile başlamış. Fatma Hanım, Kur’an okumasını düzeltmek amacıyla çalışmaya başlayınca o da öğrenmek istemiş. Sabahtan akşama kadar işyerinde koşturan Fatma Hanım, eve geldikten sonra da bütün işlerini bir kenara bırakıp Furkan ile Kur’an çalışmış. Hafta sonlarını da hep bu şekilde geçirmişler. Furkan’ın öğrenmeye başladıktan sonra Kur’an’a tutkuyla bağlandığını ve çok sevdiğini söyleyen Fatma Hanım, kendisinin de öğrendikçe hediyeler vererek oğlunun gayretini ödüllendirdiğini belirtiyor. Hatta elifba’dan Kur’an’a geçince de küçük bir ‘geçti töreni’ yapmışlar.
Hatmini Mevlid Kandili’nde Efendimiz’e hediye etti
Hatmini Mevlid Kandili’ne yetiştirip çok sevdiği Peygamber Efendimiz’in ruhuna hediye edebilmek için büyük çaba harcayan Furkan, son 71 sayfayı sadece iki günde okuyarak bu hedefine ulaşmış. Bu zamana kadar evdeki tüm davranışlarını ve konuşmalarını Allah’ı ve Peygamberimiz’i sevdirme gayesine göre yönlendirdiklerini ifade eden Fatma Hanım, şöyle konuşuyor: “Furkan’a her fırsatta Allah’ın ve Peygamberimiz’in çocukları çok sevdiğini anlattık. Peygamberimiz’in çocukluğunu ve çocuklara davranışlarını örnek verdik. Bizim de elimizde sürekli kitap gördüğü için okumayı çok seviyor. Hep birlikte Peygamberimiz’i anlatan filmler izliyoruz. Çocuklar bildiğini değil gördüğünü yapıyor. O görsün diye yatmadan önce çok yorgun olsam bile mutlaka biraz kitap okurum.”
Henüz ‘R’ harfini söyleyemiyor; ama!
Törenin yapılacağı salonu renkli ışıklar, kağıtlar ve balonlarla süslemişti Fatma Hanım. Yiyecekleri koyduğu tabakları bile çocukların seveceği şekilde seçmişti. En güzel pastaları, kurabiyeleri ve içecekleri hazırlamıştı oğlunun arkadaşları için. Evin altüst olmasına, kırılan dökülen şeylere aldırmıyor; onların bu günü mutlu bir hatıra olarak zihinlerine yerleştirmeleri için güler yüzle hizmet ediyordu.
O güne has özel bir kıyafet giyen Furkan ve arkadaşları, törenin yapılacağı salona tekbir ve salavat-ı şerifeler okuyarak girdi. Rahlenin başına oturan Furkan, Yasin Suresi’ni hece hece; ama hiç yanlış yapmadan okudu. İhlas, Felak, Nas ve Fatiha’yı da tekbirlerle okuyarak duasını yaptı. Âminlerden sonra küçük arkadaşlarının tezahüratları başlamıştı: Çok güzel oldu, çok güzel oldu...
Dua ettim, araba istedim
Kur’an okumayı seviyorum. Hediye oyuncak almayı ve ödülleri de seviyorum. Peygamberimiz’i çok seviyorum. Bizi yarattığı için Allah’ı çok seviyorum. Dua ettim, araba istedim, verdi. Şimdi de uçan at istiyorum.
Gelsin hediyeler!
Sıra hediye vermeye gelmişti: Arabalar, deniz oyuncakları, kitaplar vs... Oyuncağını veren her çocuk Furkan’ı sıkıca kucaklayıp hayranlıkla öpüyordu. Gözlerdeki heyecan ve mutluluk görülmeye değerdi. Fatma Hanım, nezaketini hediyeleşmede de gösterdi. Bütün çocuklara günün hatırası olacak küçük oyuncaklar hazırlamıştı. İsteyen balonları da giderken götürebilirdi.
Furkan ve arkadaşları o gün çok eğlenceli ve mutlu birkaç saat geçirdi. Birlikte dua ettiler, meyve suyu içtiler, güzel pastalar yediler, oynadılar, güldüler, eğlendiler, yuvarlandılar. O gün, her birinin zihnine ve kalbine Kur’an sevgisinin ödüllendirildiği, dualarla, salavatlarla örülü eğlenceli bir hatıra olarak yerleşti. Belki, yetişkin birer insan olduklarında çocuk sevgisini, öğrenme azmini, Allah ve Peygamber aşkını, paylaşmayı, arkadaşlığı somut olarak hissettikleri ilk günü içlerinde aradıkları zaman bugüne ulaşacaklar. Ve yine orada, gül misali güzel insan yetiştirmek için gayret eden bahçıvanlar olarak annelerini bulacaklar.
Sorularına bıkmadan cevap verdik
Fatma Hanım, Furkan’ı yetiştirirken nelere dikkat ettiklerini şöyle anlatıyor: Furkan sakin ve uslu bir çocuktur. Şımarık olmadı hiçbir zaman. 3 yaşına kadar babaannesi baktı. 2 yıldır da yuvaya gidiyor. Babasıyla birlikte, oğlumuzun öncelikle güzel ahlaklı, doğru, dürüst, değerlerine sahip iyi bir insan olmasını istiyoruz. Mesela dua etmeyi çok önemser. Her şeyi Allah’tan istemesi gerektiğini bilir ve öyle yapar. Bütün sorularına hiç bıkmadan doğru cevaplar vermeye çalıştık. Onunla ilgili geleceğe dair çok hayalimiz yok. Özel okullarda okutayım, şu makamlara gelsin gibi zorlayıcı hedeflerimiz yok. Mutlu olması, iyi insan olması yeterli benim için.
Minik Furkan: Allah ve Efendimiz (sas) beni seviyor
Babamı ve annemi üzmemek istiyorum. Peygamberimiz çocukları çok seviyor. Beni de seviyor; çünkü iyi şeyler yapıyorum. Büyüklere iyi davranıyorum.
”Kur’ân, olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor.” diyorlar Bu doğru mu?
Kur’an insanın saadete ulaşmasını ister. Bu anlamda Kur’an sadece son asra hitap etmez. Her devir kendi anlayışı çerçevesinde ondan istifade eder. Kur’an’ın birçok ayetini bugünkü ilmi gelişmelerle birlikte daha farklı anlama imkanına kavuştuk. Bu da bir mucize değil midir?
“Kur’ân olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor.” diyorlar. Bu doğru mudur? Doğru ise, günümüzdeki bir kısım fen ve tekniğe ait meseleleri de bunun içinde mütalâa edebilir miyiz?
Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaade ettiği ve onun maddî-mânevî gelişmesine vesile kıldığı her şeyden çok kısa ve özet olarak bahsetmesi doğrudur.
Kur’ân’ın ele alıp tahlile tâbi tuttuğu şeylerde, takip ettiği bir yol vardır ki, o yol bilinmediği zaman, tahlilci aradığını onda bulamayabilir.
Bir kere, Kur’ân’ın en birinci hedefi insanı mutlak saadete ulaştırmaktır.
Saadete ulaştırmak için de her şeyden konu açar; ama o şeylerden önemine göre söz eder. İnsandan, onun ehemmiyeti kadar; yıldızlardan derecelerine göre bahseder.
Böyle yapmayıp da o, sadece yirminci asrın “tabu”su sayılan bir kısım medeniyet harikalarından bahsetseydi, pek çok şeyin anlatılıp tanıtılma hakkı zâyî olacak ve bir kısım sabit hakikatler, gelecek keşifler ve bilhassa insan, ihmale uğrayacaktı. Bu ise, Kur’ân’ın, ruh ve asıl maksadına bütünüyle aykırı bir durumdur.
Edebî dâhiler, onun büyüleyici ifadesine hayranlık destanları koşarken, bakışlarını iç ve dışta gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir. Psikologlar, sosyologlar; kitleler ve insan ruhuna âit en kapalı problemleri, onunla çözüme kavuştururken; ahlâkçı ve terbiyeciler de nesillerin terbiyesinde hep ona müracaatta bulunmuşlardır.[Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 14]
Şimdi söylemeye çalıştığımız hakikatlere birer misal ve sorulan soruya da cevap için, bir iki numune örnek sunuyoruz:
1- Ezelden ebede kadar her şeyi gören ve bilen Yüce Yaratıcı, önce genel anlamda geleceğin bir ilim, irfan ve bunun zorunlu neticesi olarak da bir iman devresi olacağına dikkati çekiyor: “Biz onlara, âfakta (bir baştan bir başa tabiatın sinesinde) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, o Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin.”[Fussilet Sûresi, 41/53] bu âyet, bilhassa ilim gözüyle ele alındığında, tek başına bir mûcize olduğu kabul edilecektir. Makro âlemden mikro âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mahiyetleriyle Kur’ân’ı doğrulayacak ve Yaratan’ın varlığını ve birliğini gösterecektir.
2- Kur’ân, kâinatın yaratılışı mevzûunu da, yine kendine has üslûpla ele alır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi; Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık.”[Enbiyâ Sûresi, 21/30] Bu anlatış o kadar berraktır ki, ne dünkü Kant ve Laplas’ın, ne de modern çağın Asimow’larının faraziyeleriyle asla kirletilmemelidir.
3- Bir diğer âyette ise: “Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi? Yerin üstüne düşmesin diye, göğü O tutuyor. Gök ancak O’nun izniyle düşebilir.”[ Hac sûresi, 22/65] Gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğunu, fakat Allah’ın müsaade etmediğini anlatıyor ki; bu da, cisimler arasındaki çekme kanunudur. Bu mevzuda ister Newton’un “cazibe-i umumiye”si açısından, isterse modern astronomi çağının “hayyiziyle” ele alınsın anlatılan şey fevkalâde açık ve seçiktir.
4- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden, Ay’a seyahat mevzuu da bir işaretle hissesini alıyor; “Dolunay şeklini alan Ay’a kasem ederim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükselecek)siniz.” [İnşikâk sûresi, 84/18-19]
5- Son bir misal de Ay ve Güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki âyet (alâmet) yaptık. Gecenin âyetini (Ay’ı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık.”[ İsrâ Sûresi, 17/12]
İbn Abbas, “Gecenin âyeti Ay, gündüzün âyeti de Güneş’tir.”[ Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân 10/228] diyor. Bu itibarla “Gecenin âyetini sildik.” sözünden, bir zamanlar Ay’ın da Güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcı’nın, onun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki; bir yönüyle Ay’ın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de, diğer yıldızların kader ve âkıbetlerine işaret etmektedir.
İşaret edilen bu birkaç numune gibi, Kur’ân’da daha pek çok âyet vardır ki, hem insanı alâkadar eden her mevzuun hiç olmazsa- icmâli Kur’ân’da bulunduğunu, hem de bu meselelere dair, İlâhî beyanın herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifadesi imkânsız mûcizevî olduğunu göstermektedir.
Kur’ân’ın ilk âyetinin “OKU” diye başlamasındaki hikmet nedir?
“İkra/Oku” ilâhî emri, O en şerefli varlığın zâtında tecellî ile beşere emanet edilen sonsuz kemâlata muhatap ve mükellef olmak için bir vazife verme ve bir dâvettir.
Müşâhede edilecek, mânâ ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Hâlık’ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişâm ve güzelliğine vâkıf olunacak bu kâinat, Levh-i Mahfûz’un bir tecellîsi ve yansımasıdır.
Allah, insan haricindeki canlı ve cansız her varlığı “kalem” olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdî edilen, kendisinde tecellî eden vak’aları kaydetmiş ve kaydetmektedir.
Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu itibarladır ki, “Gör, müşâhede eyle!” suretinde değil de “Oku!” şeklinde bir emir vâki’ olmuştur. Zira, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kâinat elbette ve muhakkak ki, ilâhî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece “yazmak” ile mükellef tutuldukları hâlde, insan hem yazmak ve hele de mutlaka “okumak” vazifesi ile şereflendirilmiştir.
İlim, kâinatta tecellî edegelen nizam ve değişik şekilde tecellî eden şeylerin birbiriyle olan münasebetlerini idrakten ve bu idraklerin tasnîfi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kâinattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve denge, kat’iyen rastlantılara verilemez. Binâenaleyh, böyle bir nizamın elbette bir kurucusu ve vaz’edicisi vardır; hem de, varlığı her şeyden daha ayân bir kurucu.
Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kâğıda dökülüp çizilmeden önce bir mimarî plânın, mimar dimağında tasavvur edilmiş olacağı gibi... Beşerin karışık ve yoğun yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; kâinat çapındaki bu nizam, Levh-i Mahfûz ise, mukayyet nizam da, Kur’ân-ı Kerim’dir ve Levh-i Mahfûz’un aynasıdır.
Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hata-sevâp potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mâl etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdî etmek tamamen başkadır.
1. Kur’ân’da; körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zira yaratılışla ilgili emirler gözle okunduğu gibi, tenzîlî emirlerin (Kur’an) ilk mâkes bulacakları yer de kulaktır. Ve bu müşâhede ve duyuşa tercüman ise lisandır.
2. Kulağına çarpan ilâhî emirlerle uyanmamış bir gönül, şeriât-ı fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır.
3. “Oku”, bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşâhede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfana dili tercüman kılmanın ifadesidir ki, ilk emir olması, ne kadar mânidardır.
*Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.