Dağılan Yugoslavya’dan 1992’de bağımsızlığını ilan ettikten sonra Sırp ve Hırvatların saldırısına uğrayan Bosna Hersek’te 4 yıl süren savaş sonunda, geriye yüz binlerce şehit, bir o kadar dul ve yetim kaldı. Avrupa’nın ortasında bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşen kuşatma ve saldırılar sırasında binlerce sivil Müslüman Bosnalı katledildi. 40 bin kadın toplama kamplarında sistemli tecavüze uğradı. Bu şekilde 22 bin çocuk dünyaya geldi. Boşnakların uğradığı soykırıma, zulme ve vahşete insan haklarını ve adaleti dilinden düşürmeyen Batı ülkeleri seyirci kaldı. Ne zamanki, Boşnaklar Aliya İzzetbegoviç’in önderliğinde cephelerde başarı kazanmaya başlayınca Amerika müdahale etti. Üç tarafın da katılımıyla Dayton Antlaşması imzalandı ve savaş sona erdi. Zafere doğru ilerleyen Boşnaklar için bu antlaşmanın şartları ağırdı aslında ama Bilge Kral Aliya için daha zor olan karar, ülkesine tekrar savaş kararı ile dönmekti.
Bosna-Hersek’te 12 yılda çok şey değişti. Savaşın izleri yavaş yavaş siliniyor. Savaştan sonra birkaç yıl tamamen biten karışık evlilikler yeniden başlamış. Saraybosna’da Sırp bombaları ile yıkılan bina ve evlerin, kimisi yeniden yapılmış, kimisi tamir edilip yaşanacak hale getirilmiş. Bazı binaların tamir edilmeyen dış cephelerinden savaşın dehşetini okumak hâlâ mümkün. Şehri kuşattıkları 4 yıl boyunca özellikle Osmanlı döneminden kalma eserleri hedef alan Sırplar kısmen de olsa amacına ulaşmış. Ancak, Saraybosna her şeye rağmen camileri, minareleri, eski çarşısı, ıhlamurları, çınarları ve köprüleriyle, en önemlisi de ‘Selamün aleyküm’ ve ‘Allah’a emanet’ dilekleriyle bir Osmanlı şehri olduğunu ispat ediyor.
***
Sevgi Derneği’nden sevgi gezisi
Sevgi Derneği tarafında organize edilen Bosna gezisine katılanlar (soldan sağa): Özlem Albayrak (Yeni Şafak), Rümeysa Şişman (Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi), Ayşe Böhürler (Kanal 7), Sevinç Gökşen (Yazar), Nazife Şişman (Yazar), Emine Eroğlu (Timaş), Fadime Özkan (Star), Fatma K. Barbarosoğlu (Yeni Şafak), Şemsinur Özdemir (Zaman), Müşerref Özer (Sevgi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı).
Biz, bir grup gazeteci ve yazar, tam da ıhlamurlar çiçek açtığı zaman Bosna-Hersek’te idik. Sevgi Eğitim ve Kültür Derneği’nin davetlisi olarak, Fidan Turizm’in rehberliğinde Başkent Saraybosna başta olmak üzere, Mostar, Potiçel, Blagay, Travnik ve Ayvaz dede şenliklerinde savaşın yaralarını sarmaya çalışan Bosnalı Müslümanların dirayetine, Osmanlı’ya olan vefasına ve samimi dindarlıklarına şahit olduk. Yemyeşil ormanların ve berrak nehirlerin arasında cenneti andıran Saraybosna’da şehitleriyle koyun koyuna yaşayan bu insanların her birinin hüzünlü bir hikayesi vardı. Sırp kuşatmasının yarıldığı ve şehre tek giriş yeri olan İgman dağı destanî kahramanlar yatağıydı. Biz oradan sadece birini, Çedomir Domuz’u (Soyadının, Türkçe'deki anlamıyla ilgisi yok) ve onun savaştan sonra yeni bir aile kurarak ayakta duran eşi, 5 yetime analık eden, soyu kesilmeye ahdedilmiş bir milleti Kevser gibi besleyip çoğaltan damarlardan biri olan Vesna Hanım’ı anlatabileceğiz. Bu ailenin hikayesini önce Bosna Sema Eğitim Kurumları Genel Müdürü Fatih Gürsoy’dan dinledik ve sonra da evlerinde ziyaret ettik.
***
Çedomir’in hikayesi
Polis Çedomir’in bu fotoğrafı savaş sırasında çekilmiş. Haç, tesbih, Ayetel Kürsi gibi bütün dinlere ait sembolleri üzerinde taşıyordu. Hepsinin hatırası vardı. Kimisini komutanı, kimisini yaşlı bir kadın vermişti.
1992-95 yıllarında 42 ay devam eden kuşatma sırasında Saraybosna’da kalan Ortodoks bir Bosnalı idi Vesna Domuz. Eşi Çedomir ile polis teşkilatında birlikte çalışıyorlardı. 10 yaşında Teo ve 6 yaşında Sanya adlı iki çocukları vardı. Sırplar Avrupa’nın en büyük 4. ordusu ile şehri bombalamaya başlayınca onlar gibi Ortodoks olan Çedomir, ülkesinin bölünmesine karşı çıkarak Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’in yanında yer aldı. Etrafına topladığı 30 kişilik birliğiyle İgman dağında Sırp güçlerine karşı savaşmaya başladı. Kahraman babasını sesi titreyerek anlatan Teo, onun zaten bütün insanları seven, haksızlıklara tahammül edemeyen biri olduğunu söylüyor. Ancak, babasını Boşnaklara yakınlaştıran taze bir olayı da anlatıyor. Çedomir, savaştan birkaç ay önce hastalanır ve ameliyat olması gerekir. Eşi ve annesi kan aramak için karakola gider. Kan vermeyi kabul eden 9 kişi de Müslüman’dır. Savaş başlayınca Boşnak, Hırvat ve Sırp polisler de kendi aralarında ayrılır. Sırplar, Çedomir’in de kendi saflarına katılmasını bekler. O ise eşi Vesna’ya düşüncelerini şöyle anlatmıştır: “Eğer bu insanlar benim hayatımı kurtardıysa bundan sonra onların beni öldürmek istediğine, benimle savaşacaklarına inanamam. Sırpları, Ortodoksları sevmediklerine inanmıyorum. Yaşadığım ülkeye karşı borçluyum, buna karşı sorumluyum. Ülkemi koruyacağım ve onun için savaşacağım. Benim için başka bir ülke yok.”
İgman dağına çıkan Çedomir, kendi grubuyla, Sırp cephesini yararak, dağdan şehrin girişindeki havaalanına kadar güvenli bir geçiş koridoru açar. Bu sayede günde 2 bin bomba düşen Saraybosna’da mahrumiyetler içinde yaşamaya çalışan Boşnak halka dış yardımlar ulaştırılır. Çedomir’in birliğinde Adnan isimli Müslüman bir arkadaşı vardır. İgman dağı kurtulmadan can verirlerse yan yana defnedilmek için sözleşir, vasiyetlerini yazarlar. Ayrıca, kim hayatta kalırsa, savaştan sonra diğerinin ailesine bakacaktır. O yılın temmuz ayında ‘Eğer sağ kalırsam savaştan sonra bir daha çıkmayacağım; ama savaş devam ederse sağ kaldığım sürece de inmeyeceğim.’ dediği İgman dağında vurulur Çedomir. Gömülmek için söylediği yer hâlâ Sırpların elindedir. Bir arkadaşı gizlice götürüp defneder oraya. 5 ay sonra da Adnan şehit olur. Bayramiç’teki şehitliğe götürülür naaşı. Eşyalarının arasındaki not defterinde komutanı Çedomir ile sözleştikleri vasiyet bulunur. Şimdi İgman dağında koyun koyuna yatıyor iki şehit. Komutan Çedomir’in mezar taşına kırık bir gül dalı işlenmiş, yüzlerce yıl barışın hakim olduğu bu topraklarda kırılan güzel duyguların sembolü olsun diye.
Bosna-Hersek’te herkes onun şehadetine inanıyor. Vesna Hanım, Müslüman olduktan sonra eşinin mezarında ne okuyacağını düşünür. Rüyasında onu tabutunun içinde ellerini ağzına kapatmış bir durumda görür. Danıştığı bir cami hocası, kelime-i şehadeti diliyle söylememiş olsa bile eşinin şehit olduğu şeklinde yorumlar bu rüyayı.
***
Teo, Türkiye’de askerî okulda okumuş
(Teo’nun elindeki kırmızı bereyi Bosna-Hersek cumhurbaşkanı merhum Aliya İzzetbegoviç, başından çıkarıp hediye etmiş.)
Merhum Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, savaş sırasında bu şehit ailesine yardım eder. Çedomir’in arkadaşları kendi aileleri gibi, sahip çıkar, yardımcı olur onlara. Savaştan sonra Sırpların yıktığı evlerini tamir edip yerleşirler. Vesna Hanım, eşinin arkadaşlarından Yasmin Evliç adlı Boşnak subay ile 1999’da evlenir. Yasmin Bey’in eşi Ortodoks’tur. Savaş çıkınca çocukları Aliyana, Ale ve Dino’yu alıp Sırbistan’a ailesinin yanına gider. Barıştan sonra da geri dönmez. Vesna Hanım şimdi 5 yetim çocuğa annelik yapıyor.
Teo, Türkiye’de askerî okulda okumuş. Şu anda Bosna-Hersek ordusunun genç bir teğmeni. Asker olmaya ne zaman karar verdiğini sorduğumuzda “Ben zaten askerdim.” diyor. Sanya ise, Türkoloji ve sanat tarihi okuyor. Vesna Hanım, içişleri bakanlığındaki görevinin yanı sıra, belediye meclisinde danışmanlık yapıyor ve barış için çalışan, gençlere ve çocuklara yardım eden teşkilatlarda görev alıyor.
Vesna Hamın ile Sanya 2002’de Müslüman olmuş; ancak bu karar uzun yıllara dayanıyor. İlkokulda bütün arkadaşları Müslüman olan Sanya, din dersi başladığında annesine ‘Ben de gidebilir miyim?’ diye sormuş. Annesinden izin çıkınca derslere katıldığını söyleyen Sanya, sonraki süreci şöyle anlatıyor: “Arkadaşlarım her şeyi benden daha iyi biliyordu. Bunları nerede öğreniyorsunuz, diye sordum. Pazar günleri gittiğimiz camide öğreniyoruz, dediler. (Bosna Hersek’te bütün çocuklar ilkokul ile birlikte hafta sonları da camilerde dini eğitim almaya başlıyor.) Ben de onlarla birlikte gittim. Namaz kılmayı öğrendim. Onlarla birlikte ilahiler okuyordum. İslam’a geçtiğim zaman İslam’ı iyi biliyordum ve zaten ben İslam’da idim.” Kızının İslam’a ilgisini takip eden, ona camide hediye edilen Kur’an-ı Kerim’i inceleyen Vesna Hanım da savaştan sonra bazı rüyalar görmeye başlar. “İlk rüyamda hacca gittiğimi gördüm. Orada ne yapacağım, diye sordum. ‘Hiçbir şey yapmana gerek yok. Elini bilgisayara koy. O Kevser Suresi’ni okuyacak.’ dediler bana. Bu rüyaya cevap aramaya başladım. İki yıl boyunca kimse yorumlayamadı rüyamı. O arada başka rüyalar da gördüm. Ondan sonra yaşlı bir imam buldum. ‘Sen anlarsın ya da anlamazsın; ama Müslüman olacaksın’ dedi. Sanya ile birlikte camiye gittik. 6 Haziran 2002’de Müslüman olduk. Sonra da dinimizi beraberce öğrenmeye başladık. Hacca henüz gidemedim.” diyen Vesna Hanım Esma, Sanya da Selma isimlerini eklemişler.
Vesna Hanım: Asıl fakir olanlar, ailesi olmayanlardır
“Bu kadar felaketten sonra yine de mutluyum. Çok şeye ihtiyacım yok. Herkesin maddi şeylerin geçici olduğunu bilmesini istiyorum. Maddi şeyler tekrar elde edilebiliyor. Çocuklarımızı az ile mutlu olacak şekilde yetiştirmeye çalışıyoruz. Aile içinde hoş bir ortam oluşturmak önemli. Asıl fakir olanlar, ailesi olmayanlardır. Çocuklarıyla konuşmayan aileleri anlamıyorum. Aile en önemli şey. Allah’ın yardımı ve sevgi olursa herkes mutlu olabilir.
***
Türk okulları bir arada yaşama kültürünü veriyor
Türkiye’den savaş sırasında Bosna-Hersek’e giden ilk eğitim gönüllüleri de 1994’te Saraybosna’ya tünelden girmişler. Boşnak halkın, canını, namusunu, vatanını korumaya çalıştığı o hengamede, bu toprakların geleceği olan nesilleri yetiştirmeye talip birkaç gönüllü öğretmen, günlerce süren aç, susuz, yaya yolculuktan sonra İgman dağını aşıp tünelin kapısına ulaşır. Sıra kendilerine geldiğinde ‘Mücahit misiniz?’ diye sorulur. Çünkü o dönemde Müslüman ülkelerden cephede savaşmak için gelen gönüllüler de vardır. ‘Evet, biz kalem mücahidiyiz. Buraya okul açmaya geldik.’ cevabına ikna etmek o şartlarda çok zordur; ama izni İlahi ile açılır yolları. Savaş sırasında bodrum katlarında bile olsa eğitime devam eden okullarda öğretmenlik yaparlar. Savaştan sonra okul açana kadar onlarca öğrencinin Türkiye’deki özel okullara gitmesi sağlanır. Harabeye dönmüş 2’şer katlı 3 binayı tamir ederek eğitime başlarlar.
Saraybosna’daki uluslararası okulun yanı sıra bir dil merkezi, Bihaç’ta lise, Tuzla’da ilköğretim okulu faaliyet gösteriyor. “Okullarımızda üç etnik grup aynı çatı altında okuyor. Bu ülkede bunu başaran tek okul bizimki. Uluslararası ilkokulda 20 farklı ülkeden öğrenciler var. Bugün yaşanan güzelliklerin hepsi ilk gelenlerin çabası ve duası ile oldu.” diyor Okul Müdürü Fatih Gürsoy.
Bugün İgman dağının eteğinde Ilıca ilçesinde 7 binadan oluşacak eğitim kompleksinin ilki olan uluslararası okul 2006-2007 döneminde eğitime açılmış. Daha önce kiralık binalarda eğitim verdiklerini belirten Gürsoy, okulla ilgili şu bilgileri veriyor: “900 öğrencimiz var. Eğitim dilimiz Türkçe ve İngilizce. Öğrencileri sınavla alıyoruz. Şehit çocuklarına ayrılmış kontenjanımız var. Onlara ücretsiz eğitim veriyoruz. İlk gelen öğretmenlerin Türkiye’deki okullara gönderdiği çocuklar bugün meslektaşımız oldu. ”
***
“İyi ki geldiler”
Bosna Hersek’te Türk eğitimcilere ilk günden beri destek olan eğitim aşığı Boşnak asıllı Prof. Tarık Obraliç, ‘İlk’leri tünelde karşılayanlardan biri. O günleri anlatırken “İyi ki geldiler.” diyen Obraliç şöyle konuşuyor: “Bosna’ya güzel kravatla, şık elbiselerle, parayla, uçakla gelmedi bu insanlar. Toprağın altından girdi buraya hizmet. Çiçek tohumunu toprağa atınca büyür, güzel olur, güzel kokmaya başlar. Topraktan çıkan şey güzel oluyor, hizmet de öyle. Bir gün tünelden 4 kişi girdi. Günde 2 bin bomba düşüyordu şehre. Mücahidiz, dediler. Hani nerede silahınız, dedim. Biz kalem mücahidiyiz, dediler. İyi ki geldiler. Ceplerinde sadece 200 dolar vardı. Bir onlar eksikti başımızda, dedik önce. Yıllar geçti. Okullarımız bugün Avrupa’nın en iyi okullarıdır. Ben bir eğitim hastası olarak buradayım. Avrupa kendileri gibi yaşamamızı istiyor. İslamsız Müslüman istiyorlar. Biz Osmanlı torunlarıyız. Gayri meşru ilişkiler, içki, sigara, uyuşturucu olmayan tek okul burası.”
***
7 şehit, 7 tohum oldu ve yüzlerce çiçek açtı Saraybosna’da
Fidan Turizm’in Genel Müdürü Ali Dokumacı, buraya gelen ‘ilk’lerden biri. Ilıca’daki okul açılınca yakında oturan yaşlı bir kadının ziyaretine giden Dokumacı, ona artık komşu olduklarını söyler. Ziyarete sevinen kadın “Benim de bir oğlum vardı. Tam okulun bulunduğu yerdeki cephede şehit oldu.” der. “Allah’a şükür, senin bir oğlun buraya tohum gibi düştü, bak yüzlerce öğrenciyle çiçek açtı.” cevabını verir Ali Bey. Teyzenin sözü bitmemiştir: “Oğlumuz, evimizin tek çocuğuydu. Burada tek çocuğu olan 7 aile idik. Onlar da hep aynı yerde şehit oldu.” Ali Bey ve arkadaşları bu sözler üzerine düşünürken okulun henüz tamamlanmamış projesine dikkat ederler. Yıllar önce toprağını korumak için nice şehidin kanı dökülen bu arazide kurmayı planladıkları eğitim kompleksinin 7 adet binası vardır. Yere düşen 7 şehit, tohum olmuş, onların üzerinde yükselen 7 bina ile yüzlerce çiçek serpilmiştir Saraybosna’ya. Üstelik onlar, savaş sebebi olan ayrılıkları bir kenara bırakıp barış içinde, aynı toprağın insanları olarak bir arada yaşama gayesi ile filizleniyor.
***
Ayvaz Dede günü hac havasında yaşanıyor
Boşnakların tarihe, kültürlerine ve dinlerine bağlılığının sembolü olan Ayvaz Dede şenlikleri, Bosna’nın fethedildiği 1463’ten beri 497 kez yapıldı. Savaş sırasında ise her haziranın son pazar gününe denk gelen şenlik zamanında 5-10 kişi dağa çıkıp dua edermiş. Bosna’ya su getirdiğine inanılan Ayvaz Dede’nin türbesinin bulunduğu Prusat (Akhisar) köyünden itibaren 7 km yürüyerek çam ormanının arasındaki şenlik alanına varan Boşnak halkının toplu namaz ve duaları, küçük bir hac havasında geçiyor. Şenliğe, riyaset makamının başı olan müftü Mustafa Seriç ile birlikte en üst düzey devlet görevlileri katılıyor.
İstiklâl mücadelesi sürüyor ve Âkif’in gönlü heyecanla dolup taşıyordu. İstiklal Marşı olacak bir şiir yazmak iştiyakı içindeydi ancak müsabakada 500 lira ödül konmuştu. Âkif, ödülü almamak şartıyla şiiri yazmayı kabul etti.
İstiklâl Marşı’nın yazıldığı tarihte güzel yurdumuzun büyük bölümü işgal altındaydı. Vatanperver birçok insan ailelerini, sevdiklerini, işlerini, rahatlarını bir yana bırakmış vatanın nasıl kurtarılabileceğine dair planlar hazırlıyordu. Kuvay-ı Milliye birçok yerde vaziyeti ele almış, terhis edilen ordunun boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. Doğu’da (Musa) Kâzım Karabekir Paşa, kahraman asker Yakup Şevki Paşa gibi ondan devraldığı 15. Kolordu Komutanlığı bünyesindeki askerlerini terhis etmemiş, cephanesini de vermemişti. Millî ve dinî heyecana dayanarak millî mücadele başladı. Bu azim ve irade karşısında zaman içinde önce İtalyanlar, ardından da Fransızlar Ankara hükümetiyle anlaşarak Anadolu topraklarını terk ettiler. İzmir başta olmak üzere bütün Ege’yi işgal eden Yunanlılar bir ara Ankara/Polatlı’ya kadar yanaşmışlar, ordumuzun Sakarya’nın arkasına çekildiği dönemde Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınması bile gündeme gelmiş, hatta Bakanlar Kurulu bu konuda karar almıştı. Ancak Meclis’ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: “Biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?” Millet temsilcileri, Ankara’yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara’nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verilmişti. İstiklâl Marşı böylesine coşkun duyguların yaşandığı bir süreç içinde yazıldı.
Genelkurmay Başkanlığı’nın isteği üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı 7 Kasım 1920’de gazetelere verdiği bir ilanla “İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500’er lira mükafat konulduğunu bildirdi. Gönderilen 724 şiir de istenen seviyede değildi. Büyük İslam şairi Mehmed Âkif Bey’in müsabakaya katılmaması Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin dikkatini çekmişti. Dostlarından sorulduğunda anlaşıldı ki, Âkif’in katılmamasının gerekçesi sonunda para ödülü olması dolayısıylaydı. Pürüz hemen halledildi, para bir hayır kurumuna bağışlanabilecekti. O günlerde Burdur milletvekili olan merhum Âkif, “Müsabaka oldu, ben de katılmadım. Şimdi nasıl olacak?” diye itiraz etmesine rağmen, Milli Eğitim Bakanı’nın ve arkadaşlarının ricasıyla marşı Ankara’daki Taceddin Dergahı’na kapanarak yazdı. Marş’la ilgili Meclis’te yapılan görüşmeler, kabulü, arka arkaya 3 kere okunup ayakta gözyaşlarıyla dinlenmesi eşsiz manzaralar oluşturmuştur.
Mehmet Âkif söz ve mana bakımından mükemmel bir “İstiklal Marşı” yazmış olup bunu Türk Milleti’ne armağan etmiştir. Marşın yazıldığı zaman maddi olarak çok zor durumda olmasına rağmen ki; soğuk havalarda evde bulunan bir paltoyu arkadaşıyla nöbetleşe giyebilecek kadar zorda olan bir insan karşılığında verilen parayı almamış ve bu marşı da Türk Milleti’ne armağan ettiğinden “Safahat” adlı şiir kitabına almamıştır. Hasta yatağında “Üstad İstiklal Marşı’nın yeniden yazılmasını ister misiniz” sorusu karşılığında yerinden fırlayarak “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı’nın yazıldığı günleri göstermesin.” diyerek çekilen sıkıntıyı anlatmaya çalışmıştır. Allah rahmetiyle Efendimiz’e komşu eylesin. Amin.
MİTHAT CEMAL KUNTAY ANLATIYOR: ÂKİF’İN İSTANBUL’U
Caddelerden, nutuklardan, düğünlerden, bir kelime ile, şehirden kaçan adamdı. Bir nevi tenhalığı vardı ki, bu inziva, bilmem nasıl anlatayım, kendi tahtelarzının karanlığında yaşaması demekti. Sokak hilekârdı, izdiham yalancıydı, şehir münafıktı. Onun arzu ettiği kadar temiz şehir ancak çöl olabilirdi. Sokakta bedbahttı. Her insanda şahsından bir parçasını bırakacakmış gibi evine kaçışı vardı.
Galata ve Beyoğlu... İşte Âkif’in İstanbul’una dahil olmayan iki yer. Âkif’in İstanbul’u Haliç’in sırtındaki Sultan Selim Camii’nden başlar, Marmara’nın yanındaki Kazasker Feyzullah Efendi Camii’nde biter. Köprüden Sarıgüzel’deki evine giderken Âkif beş caminin maneviyatında yürürdü: Yeni Cami’nin kudsiyetine dalarak Mercan yokuşunu çıkar, Bayezit ve Süleymanîye camilerinin iki kanadına bürünür. Şehzade Camii’nin nurunda uçar, Fatih Camii’nin şümulünde evine inerdi: Zaten Fatih Camii ve Âkif’in evi birbirinin müştemilâtı idi; babası, namazdan sonra, ahbaplarıyla, caminin maksurelerinde görünürdü. Cami evin selâmlık dairesiydi, ev de caminin harem tarafı.
Asrın demirinden ve dumanından kaçan Âkif, minarelerin dibinde cücelikleri artan dükkânlara ve evlere bakmayarak bankasız, borsasız manevî bir İstanbul’da yürür, caddelerde kendi kendinden ibaret kalarak, programlı bir dalgınlıkla sokaklardan geçerdi; bu dalgınlık yalnız bir minareler hıyabanından geçtiğini zannetmek içindi: O kadar dalgın olacaktı ki bunlardan başka bir şey görmeyecekti.
Mevlâna der ki: Kendinde gam hissedince hemen istiğfar et
KADRİYE BAYRAKTAR
Mevlânâ Mesnevi’sinde; “Zulmetten, gamdan, kederden sana her ne arız olursa, onun sebebi kayıtsızlık ve küstahlıktır.” diyor.
Günümüzde insanlarımızın en büyük dertlerinden biri de can sıkıntısı. Yediden yetmişe kadar her kesimden duyabileceğimiz sözler: “Benim canım çok sıkılıyor, ne yapmam lazım?”
İnsanın bazen kalbinde bir sıkıntı, huzursuzluk doğabilir. Bu durum kimi zaman kısa sürer. Bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelir insana. O anları yaşarken sebebini kendimize de sorarız; ama cevabını bulmakta zorlanırız. İşte bu gibi durumlarda sevgi ve aşk sultanı Mevlânâ, sıkıntının reçetesini şu güzel beytiyle bizlere sunuyor:
“Kendinde gam hisseyleyince hemen istiğfar et. Gam emr-i ilahi ile müessir olur.” der.
Mevlânâ, sıkıntının çoğaldığı, içimizi bir huzursuzluğun kapladığı, sanki kara bulutların bizim üzerimize akın ettiği zamanlarda samimi, ihlaslı bir gönülle günahlarımıza tövbe etmeye çağırıyor. Ruhumuzu yoran, inciten günahlar bize bir sıkıntı olarak geri dönüyor. İlacın ise ancak sıdk içinde tövbe etmekle olacağını söylüyor.
Yunus (as), balığın karnında karanlıklar içinde kalınca bu hale düşmesinin sebebini Allah (cc)’tan izin almadan kavmini terk edişinde bulur. Kendini Rabb’ine karşı suçlu hisseder. O haldeyken bütün karanlık ve zulmeti nuruyla aydınlatacak olan Allah’a (cc) sığınır. Onun yüce adını dili ve gönlüyle zikr eder. Onun güzel isminin nuruyla aydınlanır, balığın karnından kurtulur, felah bulur.
Rasûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Yunus’un balığın karnında iken yaptığı duâ olan: ‘La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.’ Senden başka ilah yoktur. Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen, her şeyin üstündesin, doğrusu ben yapılması gerekeni yapmamak suretiyle kendime haksızlık edenlerdenim.’ (Enbiya, 87) Bu duâyı herhangi konuda yaparsa Allah onun duâsını mutlaka kabul eder.” (Tirmizî, Deavât, 82; Ahmed b. Hahbel, el-Müsned, nr. 1383)
Şairliği, edipliği ve şeyhliği terk etmişti Hasan Feyzi Yüregil. Üstad Bediüzzaman’a talebe olmuştu. Üstad’ı mahkeme mahkeme dolaştığı şehirlerden birinde tanımış ve ona tabi olmuştu.
Hasan Feyzi Yüregil’in (Doğumu 1895 - vefatı 13 Kasım 1946 Çarşamba) iki evladından Fikret Yüregil’in Denizli’de, kız kardeşinin ise İzmir’de yaşadığını öğreniyoruz. Genç üniversiteli bir delikanlıyla birlikte mesleğinin ayakkabıcılık olduğunu duyduğumuz Fikret ağabeyi bulmak için Denizli sokaklarında dolaşıyoruz. Dükkana vardık; ama dükkan kapalı. Kapıdaki levhada; “Cami, park veya kahvehanedeyim” yazıyordu. Tanımadığımız birisini bulmak için dar sokaklarda ilerlerken, yanımdan birisi geçti. Yetmiş yaşlarındaki bu şahıs sanki koluma dokunmuş bana bir işaret vermişti. Yirmi metre uzaklaşmış olmamıza rağmen dönüp Fikret ağabey diye nida ettim. O an sanki kırk yıllık dostmuş gibi sarıldık birbirimize. İnsan aradığını temiz niyetle ararsa Allah güzel tevafuklarla aradığını bulduruyormuş.
Yüregil, Oğuzlar’ın yirmi dört boyundan bir boyun ismi. Anadolu’da adını bu boydan alan on yer ismi var. Yüregir, Denizli’nin Yatağan beldesinin bitişik bir köyü. Buranın insanları Adana Yüregir’den geldiği için buraya da aynı isim verilmiş. Hasan Feyzi Efendi de buralıdır.
Hasan Feyzi Efendi, alim, fazıl, muallim, şair, edip ve Melâmi şeyhi olarak biliniyordu. Yıl 1940... Üstad Bediüzzaman ve talebeleri mahkemeden hapishaneye, hapishaneden mahkemeye gidip gelişlerinde onları izleyen biri vardı. Dokuz ay sonra üstad ve talebeleri beraat etti. Talebeler köyüne-kentine yolcu oldu. Bediüzzaman Denizli’nin Şehir Palas Oteli’nde yapayalnız kaldı. Ankara’nın göndereceği yeni nefiy-sürgün yerinin haberini beklemeye başladı. Bu bekleyiş 15 Haziran-31 Temmuz 1944 tarihleri arasında oldu. Bu sırada Hasan Feyzi Efendi, üstadın bütün eserlerini satır satır takip ediyordu. Büyük oğlu Fikret’le Üstad’ın kaldığı Şehir Palas Oteli’ne çay, peynir ve zeytin gönderiyordu. Kimseden karşılıksız bir şey kabul etmeyen Üstad, bu sevgili talebesinin ikramlarını kabul ediyordu. Bu duygularını da Fikret Bey’e de ifade ediyordu:
- Bunlar bana Hasan Feyzi’den geliyor, diyerek gönül rahatlığıyla alıp yiyordu.
Horasan Alp Erenler’inden birinci Hasan Feyzi’nin yolunda olan ikinci Hasan Feyzi muallimliği, müderrisliği, şairliği, edipliği ve şeyhliği terk etmişti. Her şeyi bir kenara bırakarak Üstad’a talebe olmak için çırpınıyordu.
Fikret Bey, babasıyla ilgili bir hatırasını anlatıp şunları söyledi:
- Bir ara bazı kıskanç insanlar, babam için “abdestsiz namaz kılıyor” şeklinde dedikodular çıkartmışlardı. Bunlardan birisi de Hüseyin Kambir isimli bir şahıstı. Bir ara bir kıra gitmiştik. Kırda namaz vakti girmişti. Namaz için hazırlanırken, bir anda babam Hüseyin Efendi’ye dönerek, “Bugün sen imam ol! Ben bir abdest tazeleyeyim. O zaman nurun ala nur olur!” dedi. Babamın bu sözü karşısında Hüseyin Efendi çok şaşırmıştı.
Fikret Bey, babasının Üstad’a hizmet etsin diye otele gönderdiğini söyleyerek Üstad’la aralarında geçen şu hatırayı naklediyor:
- Bir defasında Üstad, “Şu tırnak çakımı bilet, şu yırtılmış lastiğimi de kendin tamir eder, yapıştırırsın! dediğinde şaşırmıştım. Halbuki Üstad benim ayakkabı tamircisi olduğumu bilmiyordu.
Ankara’dan Bakanlar Kurulu kararı gereği Üstad’ın Denizli’den Afyon’a sürgün gönderileceği haberi geldi. Hasan Feyzi Efendi’yle Bediüzzaman’ın son görüşmesi de Denizli’nin Goncalı tren istasyonunda oldu. Hasan Feyzi Efendi bu son görüşmede Üstad’ının eteklerine bir ayrılık şiiri koymuştu. Bu firkat manzumesinin ismi “Hazretinize buradan ayrılırken söylemiştim!”di.
Üstad Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat adlı eserinde bu manzumeyi şöyle takdim eder: “Mekteb-i Fünun’da ve ulum-u İslamiye’de gayet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzi’nin bir şiiridir..”
Çekilip nur-u hidâyet yine zindan olacak! Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak. Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm.. Çünki hicran dolu kalbim yine hicran olacak.
Yine göç var diye mecnûna haber verme sakın! Yine matem, yine zâri, yine efgan olacak. Açılan ol gül-ü tevhid, sararıp solsa gerek; Kapanıp Kâ-i irfan, yine vîran olacak.
Bu ayrılık şiiri 26 sene önce Dr. Cahit Öney tarafından bestelendi. Bizim de gayretlerimizle bestelenen bu manzume eser Mart 1980 Köprü mecmuasında da yayınlandı.
1975’lerde büyük ilim ve fikir adamı Nureddin Topçu’yu Sultanahmet’in Dizdariye semtinde Topçu apartmanında ziyaret etmiştim. Bu güzide insan 1943-44 Denizli faslında Üstad Bediüzzaman’ı anlatırken, bir anda bahsi çok yakinen tanıdığı Hasan Feyzi Yüregil’e getirmişti. Topçu o gün bize şunları söylemişti:
- Üstad pısırıklığa ve miskinliğe taraftar değildi. Otelin kaldığı odadaki penceresi genişti. Bir gün ziyaretine gittiğimde oraya oturmuş, dışarıya bakarak, Denizli’de bir zaman 62 medresenin bulunduğunu ve bunların hepsinin kapatıldığını üzülerek anlattı: “Bu sebepten muallimlere dargınım.” dedi.
Akşam yemeği getirdiler, mükellef bir sofraydı. Getiren garsona yemeği iade etti: “Bunu fukaralara götür.” dedi. Yanında zeytini vardı, ekmeğini zeytin taneleriyle yedi. Bir ekmeği 15 günde bitirebiliyorum, dedi.
Üstad’ın Denizli’den ayrılmasının ardından Hasan Feyzi ile tanıştım. Sevimli bir insandı. Temiz ruhluydu. Sevgi ile yaşayan bir insandı. Bediüzzaman’a âşıktı. Sonra da vefat etti. Bediüzzaman’ın aşk ve muhabbetinden vefat etti. Ondan ayrılığa dayanamadı. Bilmiyorum insan böyle vefat eder mi?
Üstad’ın talebelerinden Mustafa Sungur 1950’lerde Emirdağ’da Üstad’la beraber kalırken Hasan Feyzi ağabeyin bir şiirini okuması için uzatır. Bu manzumeyi Üstad şöyle takdim eder: “Merhum Hasan Feyzi, nurlardan aldığı hakikat dersini, nurlara işaret ederek güzel tanzim etmiş. Lahikaya girsin.”
***
Bu manzumenin ilk ve son dörtlüğü şöyledir:
Güzel oku! Her zerrede coşkun birer mânâ var, Derd ehline bu mânâda canlar sunan edâ var. Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine, Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var!
Her zerrenin Kâ’besi’ndir kalbi yine kendine, Dikkat eyle, her birinde yine ancak Hüdâ var. Sakın Feyzi! Sen gözünü Hak yüzünden ayırma, Hakkı gören gerçeklere, hakkı kadar atâ var! Denizli kahramanı Hasan Feyzi
* Hasan Feyzi Bey, Denizli’de yapayalnız kalan Bediüzzaman’a oğluyla birlikte çay, peynir, ekmek götürüyordu.
** Üstad Bediüzzaman, sürgün edildiği her şehirde, her kasabada adeta yeni sürgünlere (filizlenme) vesile oluyordu.
16 yaşında kucağında bir çocukla İstanbul’a gelen Alman kızı Ulla’nın hikayesini Esra Nuray Sezer kaleme aldı. Bu ilginç hikaye Ulla Nasıl Müslüman Oldu adlı kitapta toplandı.
Almanya’da ilk eşiyle evlenirken sadece kağıt üzerinde Müslüman olan Alman kızı Ulla Kammer, yeni ismiyle Gülay Hanım, 37 yıl önce İstanbul’un o zamanlar mahalle bile sayılmayan tek tük gecekonduların olduğu bir tepesinde, kucağında ve karnında iki çocuğuyla terk edildi. 15 yaşında evlenmek zorunda kaldığı Türk işçi, Almanya’da geçinemeyince kucağında ilk çocuğu Gül ile İstanbul’a dönmüştü. Ancak burada da doğru dürüst bir iş tutamamıştı. Gülay Hanım ikinci kızı Filiz’e yedi aylık hamile iken, doğumu Almanya’da yapacağını söyleyerek geri döndü. Doğumunu komşularının yardımıyla yapan eşini aylar sonra görmeye geldi ve hemen geri döndü. Müslüman olduğu için ailesinin de reddettiği Gülay Hanım, bıkmadan mektup yazıp yardım istedi eşinden. Bu arada oğlu Yurdaer de doğmuştu. Üç çocuğuna dışarıya elişi yaparak çok zor şartlarda bakmaya çalışıyor ve yalnız bir kadın olduğu için çevresindeki erkekler tarafından sürekli rahatsız ediliyordu. Bir komşusunun gece kapıya dayanması bardağı taşıran son damla oldu. Yılların birikimi ile sinir buhranı yaşadı. Eşinin bu olaya da kayıtsız kalması üzerine geri döneceğinden tamamen ümidini kesip boşandı. Bir süre sonra evlendiği 2. eşi ile de mutluluğu kısa sürdü. Borçlanan eşi yüzünden yıllarca yoksulluk çekti. Üç çocuk da bu eşinden olmuştu.
Gülay Hanım’ın hayat mücadelesi o kadar zor ve ayrıntılı bir hikaye ki, tamamına bu sayfalarda yer vermek mümkün değil. En iyisi ayrıntıları Esra Nuray Sezer’in kaleme aldığı “Ulla Nasıl Müslüman Oldu” (Gülyurdu Yay.) adlı kitaba bırakıp, Gülay Hanım’ın İslam’ı öğrenme ve yaşama gayretini aktaralım.
Kapağında güller olan kitap namazı anlatıyordu
Gülay Hanım Türkiye’ye geldiğinde tek kelime Türkçe bilmiyor, İslam’ı tanımıyordu. Dindar bir Hıristiyan olan annesi sayesinde kalbine Allah sevgisi yerleşmişti; ama o zaman bile teslis inancını kabul etmiyor, bir olan Allah’a inanıyordu. Diğer kardeşlerine ve yaşıtlarına göre temiz bir ahlaka sahipti. Herkes mayo ve şort ile dolaşırken o daha kapalı giyinir, yalnızken bile ayak ayak üstüne atmaz, bütün çatışmalarına rağmen anne babasına sesini yükseltmezdi. Bu hallerini anlatırken, “Allah beni güzel vasıflarla yaratmış, ne kadar şükretsem az.” diyen Gülay Hanım, ilk eşi gittikten sonra yaşadığı boşluğu ve duaya sarılışını şöyle anlatıyor: “Eşim gittikten sonra yalnız ve boşluk içinde kaldım. Çok yakınımızda cami vardı. Ezan sesi gelince ağlardım; ama ne söylediğini bilmiyordum. ‘Allah’ım ben neyim, Hıristiyan mıyım, Müslüman mı?’ diye düşünür, bana yardım etmesi ve doğru olanı göstermesi için çok dua ederdim. O zamanlardan beri duaya çok önem veririm. Kadir Gecesi doğmuşum galiba. Çünkü Allah, gayrimüslimlerin Kadir Gecesi’nde doğan çocuklarına da rahmetini dağıtırmış. Bana yol göstermesi için Allah’a çok dua ediyordum. Çevreden çok rahatsız ediyorlardı. Yalnızlık ve insanların baskısı yüzünden daha çok Allah’a yönelmiştim. Geceleri hep ağlardım. Dua ettikçe içim rahatlardı. Allah’ın yardımını hissediyordum.”
Okula başlayan kızı ile birlikte Türkçeyi öğrenen Gülay Hanım, eline ne geçerse okur. Bir gün evinin önünden kolunda kitap dolu sepetle yaşlı bir amca geçer.
Roman olmayınca üzülür; ama kapağında güller olan kitaplardan rastgele üç tane seçer. Bunlar, Namaz Hocası, Güzel Ahlak, Cennet ve Cehennem adlı kitaplardır. Namaz Hocası’ndan başlar okumaya. 1970’ler, İslam’ın çok fazla yaşanmadığı, Avrupa özentisinin had safhada olduğu yıllardır. Diğer kadınlar onun açık giyimine, konuşmasına, kültürüne özenirken, o arayış içinde İslam’ın nasıl bir din olduğunu öğrenmeye çalışmış, ancak kimseden sorularına cevap alamamıştır. Bu yüzden namazı anlatan bu ilk kitap onda şok tesiri yapar. Kendisine uzun bir etek dikip namaz kılmaya başlar. İslam ile ilgili okuduğu hiçbir şeye itiraz etmeyen, Allah’ın bütün emir ve yasaklarına harfiyen uymaya çalışan Gülay Hanım, sadece başını örtme konusunda tereddüt yaşar. Nefsine bunu nasıl kabul ettirdiğini şöyle anlatıyor: “Başımı namazdan sonra açıyordum. Sıcak bir yaz günü Allah bana gösterdi. Bir bardak su içmiştim. Allah’ım bu duru suyun içine ekşi bir şey koyabilirdin. Bu kadar berrak olmayabilirdi. Sen her şeyi eksiksiz yarattın. Bana da her şeyi eksiksiz verdin. Gözüm, kolum yerli yerinde; ama benim senin emirlerini yerine getirmede bir eksiğim var, diye düşündüm. Hatamı anladım. Başımı örttüm ve bir daha açmadım.” Gülay Hanım, Kur’an okumayı da kısa sürede öğrenir.
‘BAŞIMIZA HOCA KESİLDİN’ DEDİLER
Gülay Hanım, inancına uygun yaşamaya başladıktan sonra çevresinde daha önce onu rahatsız eden insanlar artık saygılı davranmaya başlamıştır. İkinci evliliğini yaptıktan sonra bu anlamda rahat eder; ama bu sefer de eşinin sorumsuzluğu yüzünden ailenin geçimini yine kendisi üstlenmek zorunda kalır. Dışarıya elişi yapar, dikiş diker, küçük bir dükkan açıp 17 yıl işletir. Bu arada sürekli okuyarak imanını ve ibadetini artırır; ancak eşinin dini yaşama adına hiçbir gayreti yoktur. Haramlara karşı uyardıkça ondan ‘başımıza bir de hoca kesildin’ diye hakarete varan cevaplar alır. Buna rağmen kendini ve çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışır. 27 yıl süren evliliğinde yaşadığı tüm zorluklara, yoksulluğa, açlığa katlanmasına rağmen eşinin kendisini başka bir hanımla aldatması üzerine boşanır. Zaten çocuklarının beşini evlendirmiştir.
Gülay Hanım’ın annesi, ilk eşi ile evli olduğu yıllarda kızını görmeye gelir ve yaşadığı yoksulluğu görünce geri götürmek ister. Ancak, eşini sevmese de ülkesine dönmeyi kabul etmez Gülay Hanım. Şimdilerde ise, her şeye rağmen, kötü bir vesile ile de olsa Türkiye’ye gelip İslam’ı tanımasına vesile olduğu için dua ediyor artık vefat etmiş olan eşine. Annesinin Müslüman olması da ayrıca mutlu ediyor onu. 33 yıl önce annesi hastalanınca son kez gitmiş Almanya’ya. Kardeşlerinin kötü davranması üzerine bir daha gitmeyi düşünmemiş. Gülay Hanım, “Üç kardeşimle annem vefat etmeden görüştüm. Müslüman hanım gibi örtündüğümü görünce beni beğenmediler. ‘Barbar Türklerden korktun sen’ dediler. Onlara bakınca Allah’a şükrettim. ‘Türkiye’de kuru ekmek yesem de razıyım’ dedim. Benim kalbim de tok, gözüm de tok. Çayla kuru ekmekle yaşarım ben. Soframda bir kase çorba olsun şükrederim. Dünyaya ait bütün varlıklar benim için boş artık. Bunları aştım. Artık hayattaki tek üzüntüm Allah’tan gafil geçirdiğim zamanlar için. Rabb’im öyle bir hale getirdi ki beni, birisi tokat atsa, ağır laf söylese karşılık veremem.” diye konuşuyor.
MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZ İÇİN DUA ETMEK ÇOK GÜZEL
Abdülkadir Geylani’nin, İmam Rabbani’nin, İmam Gazali’nin eserleri ve Risale-i Nur Külliyatı Gülay Hanım’ın sürekli okuduğu kitaplar. Elbette öncelik her zaman Kur’an-ı Kerim’de. Sabahları namazdan sonra eşi kalkana kadar en az iki saat kitap okuyor. Duaya çok önem veren Gülay Hanım, nasıl dua ettiğini şu sözlerle anlatıyor: “Samimi olsun yeter ki, dua kabul olur. Kabul olmazsa da demek ki isteğimiz bizim için hayırlı değilmiş deriz; ama dua etmekten de vazgeçmeyiz. İçimden geldiği gibi dua ederim. Zaten makbul olanı da bu. Müslümanlar için çok dua ediyorum. Ağlamadığım gün yok. Müslüman kardeşi için ağlamak herkese nasip olmuyor çünkü yüreklerimiz katılaşmış. Bu dünyaya meyil verdik. Daha çok para kazanmak, yemek, güzelleşmek için. Dünya namına hiçbir şeyde gözüm yok. Ben, Allah ile beraber olmadığım zaman mutsuz olurum. Hatalara ben de düşüyorum, çünkü insanım, ama Allah ile öyle bir diyaloğum var ki, ‘Allah’ım beni Sensiz bırakma bir an olsun. Bana Seni anlamak için akıl ve iman ver. Seni sevmek için de gönül ver. Gönlümde sen ol. Senin hikmetlerini anlayabilecek göz ver.’ diyorum. Her yerde Allah ile beraber olmaya çalışırım. Dünyaya ait boş konuşan insanlar ile beraber olmak zorunda kaldığım zaman çok sessiz olurum. Onlar konuşurken içimden Allah’ı anar, sevgili Peygamber’ime salavat getiririm.”
33 senedir Almanca konuşmayan Gülay Hanım, kendisini bir Alman gibi değil, burada doğup büyümüş doğuştan Müslüman bir Türk gibi hissediyor. Yaşadığı semtteki birçok Kur’an sohbetine ve tefsir derslerine katılıyor. Kimi zaman da kendisi anlatıyor. Son zamanlarda internette kendine ait sayfalardan dünyanın birçok yerinde yaşayan Müslüman gençlerle iletişim kurarak, onlara İslam’ın güzelliklerini, Allah’a imanı, Peygamber sevgisini, güzel ahlakı anlatarak hayra sevk etmeye çalışıyor. “Bir kişiye bile olsa Allah’ı anlatmak benim görevim. O kadar doluyum ki her gün yazsam bitmez. Allah bana başka kapılar açsın.” diyen Gülay Hanım, Batman Akademi adlı aylık dergide ayda bir, Yeni Sakarya gazetesinde de haftada bir gün makale yazıyor.
Mazluma huzur, zalime korku veren hükümdar: Kanunî Sultan Süleyman
HASAN CANDAN-OSMAN SÖĞÜTLÜ
Osmanlı hükümdarları arasında, devletin bürokrasisini oluşturacak kanunlar çıkarmasıyla tanınan Kanuni, hem şair hem de kudretli bir padişahtı. Osmanlı, onun döneminde geniş bir alana yayılmıştı.
Osmanlı Devleti’nin onuncu padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman, 46 yıl süren padişahlığı süresince Orta Avrupa’dan Akdeniz’e, İran’dan Kuzey Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyayı hâkimiyet altına almış, saltanatı sırasında Osmanlı Devleti’ne en parlak dönemini yaşatmıştır. Askerî ve siyasi dehasının yanında edebi yönü de çok kuvvetli olan bu Osmanlı padişahı zamanında Osmanlı Devleti hemen her alanda Batı’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Yaptıkları sayfalara sığmayacak bu büyük kahramanın hayat kitabından size birkaç yaprak sunmak istiyoruz:
BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK!
Kanunî Sultan Süleyman devrinde bir gün İstanbul’un kenar semtlerinden birinde oturan yaşlı bir kadın, saray görevlilerine gelerek padişahın huzuruna çıkmak istediğini bildirir. Kadının bu isteğini hemen sultana ileten saray görevlileri sultandan onay alınca onu sultanın karşısına çıkarırlar. Yaşlı hanım, sultana evinin hırsızlar tarafından soyulduğunu söyler ve hırsızların bir an önce yakalanmasını ister. Padişah, kadının söylediklerini can kulağıyla dinledikten sonra:
-Bre hanım, bu ne kadar derin uyku ki evin soyuluyor da duymuyorsun? der.
Kadın gayet sakin ve rahat bir şekilde şöyle cevap verir:
-Padişahım! Kusura bakmayın, biz sizi uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk! Bu cevap üzerine Kanunî utanarak:
-Haklısın, der ve kadının çalınan mallarının bedelini kendi şahsi malından öder.
KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN VE KARINCA
İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusunda bulunan Has Oda’nın kapısı açıldı. Uzun boylu genç bir adam arka bahçeye doğru ilerliyordu. Bu kişi, Avrupa’yı titreten, koca Akdeniz’i hâkimiyet altına alan Osmanlı Devleti’nin kudretli hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’dan başkası değildi. Devlet işlerinden vakit buldukça soluklanmak için arka bahçeye çıkar, ağaçları, kuşları, denizi seyrederdi.
O gün deniz, ağaçlar bir başka güzeldi, yalnız ağaçlardan birkaç tanesinin yapraklarının buruştuğunu fark etti. Hemen yanlarına yaklaştı ve eliyle tutup incelemeye başladı. Biraz sonra ağaçların neden buruştuklarını anlamıştı. Karıncalar sarmıştı o güzelim dallarını. Aklına bir çözüm yolu geldi. Ağaçları ilaçlatacaktı. Böylece ağaçlar karıncalardan kurtulacak ve rahat bir nefes alacaklardı. Fakat birkaç dakika daha düşününce bu fikrin o kadar da iyi olmadığını anladı. Karıncalar da can taşıyordu, ağaçları ilaçlatırsa onlar ölebilirdi. İşin içinden çıkamayacağını anlayan Kanunî, bu konuyu danışmak için hocası Ebussuud Efendi’yi aramaya koyuldu. Hocasının odasına gitti. Ama hocası odada yoktu. Hemen oracıkta bulduğu kâğıt parçasına kafasına takılan soruyu edebî bir üslupla yazdı ve hocasının rahlesi üzerine bıraktı.
Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlenin üzerinde el yazısı ile yazılmış kâğıdı görmüştü. Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi, talebesinin soruyu yazdığı kâğıdın altına bir şeyler yazdı ve kâğıdı rahleye bıraktı.
Kanunî bir ara tekrar hocasının odasına uğradı. Hocası yine yerinde yoktu; ama rahlenin üzerine bırakmış olduğu kâğıdın üzerine kendi yazısı dışında bir şeylerin daha yazılmış olduğunu gördü. Merakla kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Yazıyı okuyunca yüzünde bir tebessüm belirdi. Kâğıdın üst kısmında Kanunî’nin hocasına yazdığı sual vardı. Kanunî şöyle diyordu hocasına:
Meyve ağaçlarını sarınca karınca Günah var mı karıncayı kırınca? Hocası Ebussuud soruyu şöyle cevaplıyordu: Yarın Hakk’ın divanına varınca Süleyman’dan hakkın alır karınca
BİR ŞAİR OLARAK KANUNÎ
Kanunî Sultan Süleyman, iyi bir devlet adamı olmanın yanında aynı zamanda iyi bir şairdir. Şiirlerinde ‘Muhibbi’ mahlasını kullanırdı. Yazdığı aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür şiirleriyle Osmanlı padişahları arasında mühim bir değer kazanmış, şairlik yönü en kuvvetli padişah olarak göze çarpmıştır. Hatta kaleme aldığı şu mısralar hâlâ dilden dile dolaşmaktadır:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Kanunî, gerek kullandığı edebi dil olsun gerekse kelime haznesinin zenginliğiyle olsun Osmanlı dönemi şairleri arasında müstesna bir yere sahiptir.
KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN
Kanunî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon’da doğmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. 15 yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, önce Şarki Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe Sancakbeyliği’ne tayin edilmiştir (1509). Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520’de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçmiştir. Kanunî, Belgrad’ın fethi ile Orta Avrupa’nın, şövalyelerin üssü olan Rodos’un zaptıyla da (2 Ocak 1523) Akdeniz hâkimiyetinin kapılarını açmıştır. Osmanlı orduları Avrupa seferinde Macar ordusunu yenerek, Viyana’yı kuşatmıştır. Kanunî Sultan Süleyman, Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etmiştir.
Yavuz Sultan Selim, “Önümüzde Fahr-i Kâinat Efendimiz yürümekteyken, at üstünde gitmekten hayâ ederim!” diyerek Mısır seferinde, Sina Çölü’nü ordusuyla birlikte yürüyerek geçmiştir.
Osmanlı Devleti’nin dokuzuncu padişahı olan Yavuz Sultan Selim, kısa süren padişahlık dönemine rağmen nice ülkeler fethetmiş, büyük işler başarmış, efsane kahramanlardan biridir. O, bu kısa süre zarfında dönemin iki büyük devletini yıkmış, İslam’ın bayraktarlığını üstlenmiş, halifelik makamının Osmanlı’ya geçmesini sağlamıştır. Yaptıkları sayfalara sığmayacak bu büyük kahramanın hayat kitabından size birkaç yaprak sunmak istiyoruz:
YAVUZ SULTAN SELİM’İN KAFTANI
Sekiz ay süren Mısır seferi sona ermiş, dönüş yolculuğu başlamıştır. Yavuz Sultan Selim dönüşte hocası Anadolu Kazaskeri İbn-i Kemal’in yanında bulunmaktadır. Hem yol almakta hem de hocasına merak ettiği meseleleri sorup onun ilminden faydalanmaktadır. Ordu ilerlerken bir ara çamurla kaplı bir sahadan geçilir. Bu arada hiç beklenmedik bir hadise olur ve Kemalpaşazade’nin atının ayağı sürçer. Yerden sıçrayan çamurlar Yavuz’un kaftanını kirletir. Herkesin yüreği ağzına gelmiş, ne olacağını birbirine sormaktadır. Büyük âlim Kemalpaşazade ise başını önüne eğmiş, endişeli gözlerle beklemektedir. Koca Yavuz, değerli hocasının edebi ve mahcubiyeti karşısında kızarır ve ilme ne kadar değer verdiğini anlatan şu sözleri söyler: “Hocam üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için bir ziynettir.” Ve kaftanını çıkarıp yaverine uzatırken: “Vasiyetimdir, öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine sersinler!” diye emir buyurur. Gerçekten de ulu hakanın vasiyeti yerine getirilmiş ve sözü edilen kaftan Yavuz Sultan Selim’in sandukasını süslemiştir.
YA SEN BİZİ KİMİNLE SANIRDIN?!
Hayatı muhteşem zaferlerle dolu olan Yavuz Sultan Selim, kısa fakat dolu dolu geçen hayatında küçük bir çıbana yenik düşer. Son anlarında yanında Hasan Can vardır. Yavuz, Hasan Can’a sorar:
- Hasan bu ne hâl?
- Şimdi Allah ile birlikte olma zamanıdır sultanım!
Cevap oldukça düşündürücüdür.
- Bre Hasan, sen bunca zamandır, bizi kiminle bilirdin?!
Yavuz Sultan Selim’in konuşmaya mecali kalmamıştır. Mushaf-ı Şerif’i işaret eder. Hasan Can güzel sesiyle Yasin-i Şerif’e başlar. Okumaya başlamasıyla yüzünde huzurun izleri halelenir. Sonra latif bir tebessüm yayılır etrafa. Koca Sultan belki de ilk kez böyle tebessüm eder dünyaya.
ÖNÜMÜZDE FAHR-İ KÂİNAT YÜRÜYOR!
Yavuz Sultan Selim, ordusuyla beraber Mısır seferine çıkmıştı. Mısır’ın merkezi Kahire’ye ulaşmak için Sina Çölü’nü geçmek gerekiyordu. Kurak ve çorak bu çölü geçmek neredeyse imkânsız gözüküyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Yavuz, Sina Çölü’nü ordusuyla geçmeye kararlıydı. Ordu içinde bunun imkânsız olduğunu söyleyenler olduysa da onları susturmasını bildi. Sina Çölü’nü geçerken yaşanan şu vaka ibretliktir:
Sina Çölü’nde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş sıcaklık ve kum fırtınası vardır. Çölde ilerlerken Sultan Selim Han, bir ara atından iner. Sultanın ardından tüm devlet adamları da attan iner. Başta Sultan Selim Han ve tüm ordu, kurak ve çorak Sina Çölü’nde yayan yürümektedir. Ordu harap ve bîtab hâle gelmiştir. Fakat Yavuz, büyük bir edeb ve huşu içinde yürümeye devam etmektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azametinden sıyrılıp, sükunet ve edeple şöyle der: “Önümüzde, Fahr-i Kâinat Resûlullah Efendimiz Hazreti Muhammed yürümükteyken, at üstünde gitmekten hayâ ederim!” Yavuz ve ordusu bir hafta gibi kısa bir sürede Sina Çölü’nü geçerek tarihte eşine az rastlanır bir başarıya imza atmışlardır.
PARLAYAN KILIÇ
Venedik’ten bir elçi gelmiştir. Herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi, Koca Sultan’la görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.
- Göremedim, der elçi. Merak ederler:
- Huzuruna girdiğin, yanına kadar vardığın hâlde nasıl göremedin?
Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:
- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.
Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler:
- Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama Allah korusun, bu kılıç ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar.
YAVUZ SULTAN SELİM
Osmanlı sultanlarının dokuzuncusudur. Amasya’da doğdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra Trabzon’a vali olarak tayin edildi. 1512’de babasının yerine tahta geçti. İlk seferini Safeviler üzerine yaptı. 1514’te Safevileri Çaldıran Savaşı’nda mağlup etti. İkinci seferini Memlüklülere yapan Yavuz Sultan Selim, onlara karşı Mercidabık ve Ridaniye zaferlerini kazandı. 30 Aralık 1517’de üç büyük din için de önemli olan Kudüs’ü fethetti. Daha sonra yönünü Batı’ya çeviren Yavuz, Batı seferine çıkacağı sırada şirpençe hastalığına yakalandı ve kısa bir süre sonra vefat etti. Naaşı kendi adıyla anılan Fatih’teki caminin avlusundaki türbededir.
Bir sosyolog olan Ümit Meriç, haccı bize farklı anlatıyor. Ümit Meriç’in gördükleri ve yaşadıkları ilginç sonuçlarıyla dikkat çekiyor. Meriç’in tecrübeleri bizlere yol gösterecektir.
Cenabı Allah’ın daveti üzerine O’nun evini ziyaret etmek, hac ibadetini yerine getirmek mü’minlerin hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Herkes bilgi ve bilinç seviyesine göre, kalp hanesinin genişliği nispetince nasibine düşeni alır bu yolculukta. En yoksul kişi dahi evine gelen misafire tebessümle bile olsa bir ikramda bulunmadan göndermezken, âlemlerin Rabb’inin evinden gönül sandıkları boş dönmek ne mümkün! 2000 yılında ilk kez umreye, 2002’de de hacca giden sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç de her mü’min gibi yeni kazanımlarla döndü bu ziyaretlerinden. Hac deneyimini AİLEM ile paylaşan Ümit Meri<ç, konuşurken sanki birebir tekrar yaşıyordu kutsal mekânları. Hacı olmanın sosyologluk kalıplarını kırdığını, hac sayesinde sosyologluk kimliğini çok aşan bir Müslümanlık idraki kazandığını anlattı Meriç. Haccı ‘içimdeki cehennemden içimdeki cennete bir yolculuk’ ifadesiyle tanımladı.
Haccın hayatta bir kere yapılan bir farz değil, manevi olarak her namazda yeniden gerçekleştirilmesi gereken bir görev olduğu kanaatini taşıyan Ümit Meriç, gerçekten namaz kılan her mü’minin günde beş vakit en azından umre yapmış sayılacağını düşünüyor. Hacı olmanın bir idrak meselesi olduğunu belirten Meriç, “Namazımızı her seferinde Kâbe’nin huzurunda gibi, kendimizi maddi ve manevi olarak donatarak kılıyorsak o namazlar da birer küçük umre sayılmalıdır. Zaten namaz bu şuurla kılınmalıdır. Hacca gidip gelen biri için bunu yapmak daha kolay; ama karıncanın dediği gibi haccın yolunda olmaya niyet etmek önemli.” diyor. Meriç, bu düşünce ile umreye gitmeden önce bir kimlik çoğalması yaşamış ve sanki varlığındaki ben’lerden birçoğunun kendisinden önce umreye gittiğini hissetmiş. Dönerken de varlığının bir kısmını orada bırakmış. Döndükten sonra da orada kalmış aslında. Namazın insanı bu duyguya hazırlayan günlük manevi bir jimnastik olduğunu ifade eden Meriç, bazen dostlarına ‘giderseniz orada bana rastlayabilirsiniz’ diye şaka bile yapıyormuş. Hatta haccın sonunda Kâbe’ye veda ederken Kâbe’nin şahs-ı manevisinden görünmeyen bir sesin ‘veda etme, yine geleceksin’ dediğini aktarıyor.
KÂBE’DE ZAMAN SIFIRLANIYOR
Prof. Dr. Ümit Meriç, Kâbe’nin insanoğlunun yeryüzündeki var oluşundan başlamak üzere bugüne gelene kadar beşer tarihi için en önemli sıfır noktası olduğu kanaatinde. Kâbe’nin Cennet’ten düştükten sonra Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın Arafat’ta buluşması hasebiyle dünyadaki varlığımızın sıfır noktası olduğunu düşünen Ümit Meriç, hac yaparken zamanın farklı katmanlarında kendi varlığını nasıl bulduğunu şöyle anlatıyor: Kâbe, ilk babamızın gördüğü ilk mekân. Orada evvela Hz. Âdem ile aynı mekânda olmanın getirdiği bir zaman sıfırlanması yaşadım. Zamanı aştım ve onunla adeta çağdaş oldum. İlk annemizle ilk babamızın buluştuğu, beşeriyetin ilk evinin olduğu yer orası. Sonra Hz. İbrahim (as)’in Hacer validemizi getirmesi, Hz. İsmail’in oradaki var oluşu, zemzemi çıkarmış olması ve benim hâlâ o sudan içmekte oluşum Hz. İsmail’den bu zamana kadar bütün beşeriyetin beslendiği ana kaynaklardan birisi olarak beni tekrar Kâbe’ye ve zemzeme bağlıyor.
KENDİMİ EFENDİMİZ’İN ARKASINDA HİSSEDİYORUM
Asıl benim için zirve olay Hz. Peygamber’in orada dünyaya şeref vermiş olması. Evi Kâbe’nin çok yakınında. Vahiy öncesi dönemde Hacerül Esved taşının O’nun (sas) mübarek eliyle oraya konmuş olması beni bu sefer asr-ı saadete taşıyor, Hz. Peygamber ile buluşturuyor ve kendimi ashaptdan birisi olarak hissediyorum. Hz. Ebu Bekir ile, Hz. Âişe ile görüşüyorum. Hz. Ömer’in adaletli tavrını tadıyor, Hz. Osman’ın hilmiyle rahatlıyor, Hz. Ali’nin ilmiyle cömertleşiyorum. Bütün ashabla bir arada yaşadığımı hissediyorum ve tavafımı onlarla yapıyorum. Hz. Peygamber’in hemen arkasında bir tavafa katılmış oluyorum. Hz Peygamber’in yaşadığı yerler hakkında bilgimiz var; ama mübarek adımlarının değdiğinden emin olduğumuz asıl mekân Kâbe’nin çevresidir. Bu bakımdan tavafı yaparken Hz. Peygamber’in mübarek ayak izlerine adımlarımı atmak gibi cesaretli bir şerefe layık görüldüğüm için Cenabı Hakk’a şükretmekten kendimi çok âciz hissettim. Şu halde asr-ı saadet de dahil kendimi var oluşun zaman yelpazesine yerleştiriyorum. Kâbe mekânında bulunmak benim için asr-ı saadete kadar yaşayan bir insan olma gibi yıllarımı binlere katlatıyor. Ömrüm uzuyor. Yaşamış olduğum zaman dilimi birdenbire bereketleniyor ve ben var oluştan asr-ı saadetin içine kadar gelen zamanı birden yaşamış olarak kendimi hissediyorum.”
MÜSLÜMAN OLUŞUM SOSYOLOGLUĞUMU AŞTI
Asr-ı saadetten sonraki zaman dilimi içinde de oradaki Osmanlı izleriyle karşılaşmak çok etkilemiş Ümit Meriç’i. Bir de hacı olan dedelerinin tavafta adeta tecessüm ettiklerini, torunları ile beraber yeniden tavafa katıldıklarını hissetmiş. Bu mülahazalarla, hem insanlık ailesinin bir ferdi olarak, hem Osmanlı Devleti’nin bir tebaası olarak, hem de kendi küçük ailesinin bir ferdi olarak bütün bu geniş halkaları kucaklayan tek bir mekân olarak değerlendiriyor Kâbe’yi. Böyle bir şuurla tavaf yapınca kendi için dua etmeye haya ettiğini dile getiren Ümit Meriç şöyle konuşuyor: “Ama kendim için de dua ettim. İnsanlık ailesinin bir ferdi olduğum için kendimi de dua etmeye layık gördüm. Beşeriyet ailesinin bir ferdi olduğumu hissettim. Bütün beşeriyet adına dua ettim. İslam ailesi içinde yaşamış olan Müslümanların günahlarının affı ve sevaplarının ind-i İlahi’de kabul olması için, yaşayan bütün İslam dünyası için dua ettiğim gibi yaşamakta olan 6,5 milyar insan kardeşim için de dua ettim. Demek ki hacca ve umreye gitmiş olmak bende çok geniş bir tarih ve coğrafya yayılmasına sebep oldu. Tarihi ve coğrafyayı orada sıfırlayarak Cenab-ı Hakk’ın yaratmış olduğu bütün coğrafyalardaki ve tarihlerdeki insanlık için dua ettim. Bu tecrübeyi yaşamadan önce böyle bir zenginleşme ve idrak açılımına erişeceğimi de tahmin etmiyordum. Demek ki bazı şeyleri yaşamak için belli zamanlarda belli mekânlarda olmak lazım. Bu bakımdan hac tecrübesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hac, yaşayan her insanın, her Müslüman’ın tecrübe etmesi gereken bir zenginleşmeyi getiriyor.”
Ümit Meriç’e hacda dünyanın farklı yerlerinden farklı ırk ve kimliklere sahip mü’minlerin bir araya gelmesini sosyolog olarak değerlendirmesini soruyoruz; ama o “Müslüman oluşum sosyologluğumu aştı.” diyerek şunları söylüyor: “Sosyolog olarak bu idrake hiçbir zaman gelemezdim. Dar bir sosyologluktan geniş bir sosyologluğa sıçramama yol açtı. Bütün beşer tarihi ve bütün beşer coğrafyası için düşündüm ve dua ettim. Benim sosyologluk kalıplarımı da kırdı hacı olmak. Hem bugün yaşayan Müslümanlarla tanışmak itibarıyla hem daha önce yaşamış olanlar için dua etmek dolayısıyla hem de benden sonra kıyamete kadar yaşayacak olan ve oraya gelecek olan Müslümanlar dolayısıyla tarih ve coğrafya eksenlerim sonsuza kadar uzamış oldu. Dolayısıyla sosyologluk kimliğini çok aşan bir Müslümanlık idraki kazanmış oldum hac sayesinde.”
KÂBE’YE EN UZAK YERLERDEN SECDE EDİYORUM
Hacca bir kere gidenin tekrar gitmek için can attığı bilinir. Hacdan sonra Kâbe’ye veda ederken tekrar geleceğini hisseden Ümit Meriç, Kâbe’ye en uzak noktalarda namaz kılarak Kâbe’nin farklı yüzlerine secde etmenin zevkini tadıyor. Bogota’dan, İstanbul’dan, Ümit Burnu’ndan, Tayland’dan secde yaparken mutlu olduğunu belirten Meriç “En uzak noktalardan Kâbe’nin farklı yüzlerine secde ederek adeta ışık hızıyla Kâbe’ye yaklaşıyorum. Mesafe ne kadar çok olursa o kadar zevk alıyorum. Bu psikoloji bir gün bitecek ve ben Kâbe’ye yine koşacağım. Bu, ayrılıktan sonra sevgiliye kavuşmanın mazoşist zevkine benziyor. İnşallah Allah nasip etsin.” diyor.
İki duam var: İlki, “Müslüman doğdum, beni İslam’a layık eyle yâ Rabbi.” Bir de, kendi hayatımda secde öncesi ve secde sonrası tecrübesi yaşadığım için, beşeriyetin de secde sonrası tecrübesini yaşamasını çok istiyorum. 6,5 milyar dünyalının da hac ve umre tecrübesini yaşamasının, onların hem kendi hayatlarına hem de beşeriyet tarihine ve yaşamakta olduğumuz bu güzel mavi baloncuk dünyamızla ilgili fikirlerine çok beklenmedik açılımlar getireceği kanaatindeyim. Yaşadıklarını idrak edecekler. İnsan yaşadığını gerçekten idrak ederse ölümü de aşıyor. Ölümü ve ölümsüz taraflarının ayrımını yapıyor. Bu manada haccı bir yolculuk olarak tanımlıyorum. Coğrafyadaki yolculuk içimizdeki yolculuk ile beraberlik arz etmezse çok da anlamlı olamıyor. Bu bakımdan ben, hac; içimdeki cehennemden içimdeki cennete yolculuk diyorum.
Yıkılış devrinin mahzûn şairi Yahya Kemal Beyatlı ‘Ezansız Semtler’ isimli makalesinde, Ezân-ı Muhammedî’nin günde beş defa ruhlara seslendiği bir çevrede yetişenler ile ezansız semtlerde yetişen nesillerin ‘anne millet’ karşısındaki nihaî tavırlarını mevzuubahis ederek, derin bir serzenişle der ki: “Biz ki, minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namazında anne millete dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!”
Şükürler olsun ki, bizler bugün, dünkü ezansız semtlerin çocuklarından verilen kayıpların âh ü efgânı ile onların yâdigârlarına sahip çıkma istikametinde gözyaşı ve alın teri döken ezan misyonlu hamiyetperver bir neslin varlığıyla müteselli oluyoruz. İstanbul’un şehâdet parmakları olan zarif minarelerin esrarlı gölgesinde coşan Yahya Kemal, ‘Ezân-ı Muhammedî’ şiirinde, ‘Muhammedî cihan’ dediği İslâm topraklarını, Ezân-ı Muhammedî’nin sadâsının kâmetine kâfi görmez; “Keşke sekiz yıllık padişahlığında doğuyu fetheden Yavuz Sultan Selim genç yaşta ölmeseydi de, onun kılıcıyla bütün bir âlemi, şân-ı Muhammedî fethetseydi!” temennisinde bulunur ve hislerini mısralara şöyle döker:
“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî, Kâfi değil sadâna cihân-ı Muhammedî. Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel, Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.”
Batıda Viyana kapıları, kuzeyde Kırım, güneyde Afrika kıtasının kuzey şeridi ve doğuda Mâveraünnehir’e kadar yayılan bir coğrafyada dalgalanan Muhammedî sancaklar, bir gün gerisin geriye çekilmek mecburiyetinde kalmıştı. Üsküp’ten, Edirne’ye kadar okunan Ezân-ı Muhammedîlerin yerini ıssız bir sessizlik kaplamıştı. Dün üç kıtada kükreyince sadâsı hemen her yerde duyulan muhteşem ecdadımızın, dişleri çekilip, tırnakları sökülerek üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadaya sıkıştırılmasından alınacak çok ders vardır. Ecdadımızın en büyük mefkûresi kuru bir toprak kavgası değil, onun üzerindeki bayrak sevdası, iman davası ve ezan aşkıydı. Bütün yeryüzü Allah’ın bir mülkü olduğu hâlde, neden O’nun yâd-ı cemîli sadece İslâm topraklarında yankılanıyor?!.. Neden yeryüzünün şehâdet parmakları minareler, dünyanın her yerinden göklere doğru yükselmiyor?!.. Neden minarelerden bütün kâinata Ezân-ı Muhammedîler yayılmıyor?!.. Ezana hasret ülkeler, şehirler ve köyler.. hiç ezan sesi duymamış dağlar, ovalar, yaylalar, vadiler, ağaçlar, hayvanlar var. Daha ilerilere yayılacak iken, ezanın bir de okunageldiği İslâm coğrafyalarının küçümsenmeyecek bir kısmından da sürgün edilişi ve en azından susturuluşu karşısında Yavuz Sultan Selim’e, Kanûnî Sultan Süleyman’a, Fâtih Sultan Mehmet’e, onların şahs-ı mânevîsinde temsil edilen Yüce Ruh’a (sas) davetiyeler çıkarmayalım da ne yapalım?!.. Gökler ötesinden gelen davete icabet etmiş çağın Yavuzlarına, Selimlerine, Süleymanlarına, Fâtihlerine, Mehmetlerine selâm ve sevgilerimizi sunmamak mümkün mü?!.
Üst üste yıkılışlardan sonra yaşanacak olan diriliş de, takdir-i ilâhîce ezan sesli olacaktı aşikâr. Şah Veliyyullah Dıhlevî’nin tespitiyle, ezan, risâlet vazifesinin Asr-ı Saadet’ten gelecek yüzyıllara bir uzantısı idi. Ve peygamber vârisleri âlimler, ârifler ve veliler, o ezan misyonunu, yani Hakk’a dâvet vazifesini îfâ ve icrâ ediyorlardı. İşte tam bu noktada devrin gürültülerini bastıran Davûdî bir ses yükseliyor ve diyordu ki: “Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zîrâ asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sûreten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mâzinin en derin derelerinde olanları câmiye dâvet ediyorum.”
O, çağının müezzini idi.Doğuya vâiz-i umumî atanmak istenmişti de, o bu teklifi reddetmişti. Çünkü vâiz başkası olacaktı ve bu sefer vaaz batıdan başlayacaktı. Işık doğuda yanmış, batıyı aydınlatmaya başlamıştı, mumlar gibi. Ezan ve müezzin birer sembol olmuştu. Müezzin milleti camiye toplayan ezanı okuyacak, daha sonra da beklenen vâiz gelecek, namaz öncesi ümmete va’z ü nasihatte bulunacak ve onlara dinlerini öğretecekti.Vaaz bir işaret, vâiz bir remiz, hatta bir Râmiz’in soyundan olacaktı.‘Orda uzakta bir cami’ vardı, ‘o caminin hatibi’ vardı. Minarelerin gölgesinde göz nuru, gönül aydınlığı nur topu gibi genç bir nesil yetişecekti ve –elhamdülillah- yetişmişti. Vâizler nesli, hatipler ordusuydu onlar. Kulaklarında Ezân-ı Muhammedî, kalblerinde sevdâ-ı Muhammedî. Edâlarında vâiz-i mev’ûdun edâsı, hâllerinde Hatîb-i Andelîb’in hâli vardı...
Hz. Muhammed’den (sas) aldıkları mukaddes mefkûreyi gerçekleştirmek için binlerce defa niyet, yüzlerce defa biat etmişlerdi mânen, fikren, hissen, kalben ve rûhen. Mademki Ezân-ı Muhammedî Hakk’a çağrıdır, o hâlde cihanın dört bir tarafında gözlerinin yaşını ve alınlarının terini döken eğitim gönüllüleri de insanlığı hakikate çağırmakla “ezan misyonu”nu îfâ etmektedirler. Onlar, ezan neslidirler; ezansız semtlerin halklarını secdegâha çağırırlar; bütün insanlığı camiye, mescide, namazgâha, seccadeye ve ibadete davet eden ‘Âhirzaman Bilâlleri’dir. Onlar ‘minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen çocukları’ ‘anne millet’e götürme işini üstlenmiş mürebbîler ve mürebbiyeler, muallim ve muallimelerdir; Bilâl-i Habeşî’nin (ra) Asr-ı Saadet’te okuduğu ezân-ı Muhammedî’nin Âhirzamandaki temsilcileridir.
Bilâl (ra) denilince, akıllara birçok güzellikle birlikte, onun Efendimiz’in (sas) vefatından sonra Medine’den ayrılışı, bir daha ezan okumayışı, yıllar sonra bir gün Medine’ye döndüğünde ise ısrarlara dayanamayarak okuduğu ezan gelir. Onun (ra) Medine’de bir defa daha başlattığı ezan misyonunu cihanın dört bir tarafında tamamlamaya azmetmiş o sahabe-misâl nesillerin yürekleri de, tıpkı Bilâl’inki (ra) gibi, Devr-i Saadet’in hasret ve hicranıyla yanıp tutuşmaktadır. Gönüllerinde ocaklar yananlara selâm olsun!
Birinde Bilâl-i Habeşî’nin (ra) sesi, diğerinde Amr İbn-i Ümm-i Mektûm el-A’mâ’nın (ra) nefesi, diğerinde Ebû Mahzûre’nin (ra) nağmesi, başkasında Sa’d el-Karad’ın (ra) yorumu. Kimdir onlar? Ülkelerin burçlarına tırmanmış, ellerini kulaklarına götürmüş, avazlarının çıktığı kadar Asr-ı Saadet’i bugüne üfleyen Âhirzaman garipleri...
Onlar; “Benim mesajım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” buyuran Allah Rasulü’nün (sas) bu müjdeli mesajını cihanın dört bir yanına taşımak için ağır bir yükün altına girmişler, yollara düşmüşlerdir.Âhirzaman Bilâlleri, Hz. Bilâl’in (ra) on dört asır önce Medine’de okumaya başladığı ezanı bugün bütün cihan coğrafyasında zamanın ruhunu yansıtan nefesleri, sözleri ve fiilleriyle tamamlamaya çalışıyorlar.
*Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.