...:::İYİ BAYRAMLAR:::...


İrfan mektebinin kutlu hocası Mehmed Zâhid Kotku (rh.a)

İrfan mektebinin kutlu hocası Mehmed Zâhid Kotku (rh.a)
83 yıllık hayatının her ânı, Allah rızasına ulaşma gayretiyle geçen merhum Kotku (rh.a), çağın hastalıklarıyla ruhları kararan insanımıza ümit, şevk, hizmet şuuru ve fedakârlık duyguları aşıladı.

Mehmed Zâhid Kotku (1897-1980), ünlü bir İslam mutasavvıfı, kalem, ilim ve kalp ehlidir. Bursa’da, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı’ndaki baba evinde doğmuştur. Nüfus cüzdanının başına soyadının “mütevâzı” manasına geldiği babası tarafından not edilmiştir. Baba ve annesi Kafkasya’dan Hicri 1297’de göç eden Müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi Müslüman, halen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi’nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmıştır. Seyyid’dir; 1929’larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnolunmuştur.

Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı’na gömülmüştür. Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (Hicri 1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs’te, Çanakkale’de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme’ye defnolunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.

Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan göçmenlerinden, Fatma Hanım’la olmuştur. Bu anneden üç kız kardeşi vardır. Bunlardan Pakize Hanım’ın kocası da, Bursa Ulu Camii imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi’dir.

.: CİHAN HARBİ’NE KATILDI :.

Mehmed Zâhid, ilkokulu Oruç Bey İbtidaisi’nde okudu, Maksem’deki liseye devam etti. Sonra Bursa Sanat Okulu’na girdi. Bu esnada I. Dünya Savaşı çıkınca 18 yaşlarında askere alındı. 1 Nisan 1916’da asker oldu, senelerce askerlik yaptı, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, güçlükle İstanbul’a döndü. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1922 Mart’ında da bu vazifede olduğu görülüyor.

.: İLİM MECLİSLERİNE DEVAM ETTİ :.

İstanbul’da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantıları, dersleri, camilerdeki vaazları, özellikle Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi takip etti. Bu arada 3 Temmuz 1920 Cuma günü Ayasofya Camii’nde kıldığı cuma namazdan sonra valilik önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhaneli Tekkesi’ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisâb etti. Günden güne durumunu geliştirdi.

Ömer Ziyâeddin Efendi’mizin 5 Kasım 1921 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında eğitimini olgunlaştırmaya devam etmiş, birçok defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü’l-Ehadis, Hizb-i A’zam ve Delâilü’l-Hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Cami ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere çeşitli kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.

.: CUMHURİYET’TEN SONRA :.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya dönmüş, evlenmiş, 1929’da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi’nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşmiştir. Burada 1945-46’dan 1952’ye kadar hizmet etti.

1952 Aralık ayında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Şeyh Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a naklolarak Fatih’te İtfaiye Caddesi’nin Bulvar’la kesiştiği noktadaki Zeyrek Ümmü Gülsüm Mescidi’nde görev yaptı.

1 Ekim 1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi’ne vazife nakli oldu ve vefatına kadar bu görevde kaldı.

.: AHİRET YURDU ÖZLEMİ :.

Mehmed Zâhid, ömrünün son yıllarında rahatsızdı. Ayaklarında şiddetli ağrıları vardı. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubat’ında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980’de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı. Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazan’ında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüksetmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980’de çok ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın, dualar, yasinler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken vefat etti. Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde kalabalık bir cemaat tarafından kılınarak, merhum Kanûnî Süleyman Han’ın türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki ebedi istirahatgâhına defnolundu.


Eserleri

1. Tasavvufî Ahlâk (5 Cilt)

2. Cennet Yolları

3. Mü’minlere Vaazlar (2 Cilt)

4. Ehl-i Sünnet Akaidi

5. Ana Baba Hakları

6. Hadislerle Nasihatlar (2 Cilt)

7. Nefsin Terbiyesi

8. Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi

9. Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi

10. Evrâd-ı Şerif

11. Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası

12. Yemek Âdâbı

13. Zikrullahın Faydaları

14. Özel Sohbetler

15. Peygamber Efendimiz

16. Tenbihler


Damadı merhum Prof. Es’ad Coşan:
Sormadan cevap verir, gittiği yere bereket yağardı

“Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir güler yüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.

Hafızası çok kuvvetli, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.

Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve lâtifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.

Fevkalâde mütevâzı idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti alemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâalettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.

Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.

Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.

Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.

Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.

Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sorusunu sormadan cevaplar, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket, gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.


Kızı Hacer Muhterem Coşan anlatıyor:
Babam çok halîm, selimdi

H. Muhterem Coşan, Es’ad Coşan merhumun eşi, merhum Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin de kızıdır:

“Biz iki kız kardeşiz. Ben, anne ve babamın küçük kızları oluyorum. 1941 yılı KurbanBayramı sabahı, babam camiye gitmiş ve ben doğmuşum. Artık evde bayram edilmiş. Rahmetli annem bayram sabahı doğduğum için “Hacer” ismini arzu etmiş. Büyükannem, “Muhterem” demiş; Hacer Muhterem Kotku olmuşum.

Çocukluğumun bir kısmı, dedemden sonra sevgili babamın da imamlık vazifesi gördüğü İzvat köyünde geçti. Sonra babam Bursa içindeki Üftade Cami-i Şerifi’ne naklolduğu zaman, Hisar içindeki dede yâdigârı bahçeli eve taşındık.

Rahmetli babam her Ramazan ayında camide i’tikâfa girerdi. Biz ona yemek götürür, caminin hemen yanında, sur üstündeki şahane manzaralı bahçede iftar yemeklerini beraber yerdik. O tatlı günleri hiç unutamam.

Bursa’da hafızlığa başlamış, üçüncü sayfaya kadar çıkmıştım. Bu sıralarda İstanbul’a naklimiz oldu, Zeyrek Yokuşu’ndaki Ümmü Gülsüm Camii’ne taşındık (1952). O sırada bulvara ve Haliç’e karşı çok manzaralı bir yer idi. İhvân çok kere, güzel havalarda bahçedeki incir ağacının altında toplanır, zikir yaparlardı. Ben de ikinci kattan onları seyrederdim.”

“Muhterem babacığım Rahmetullahi Aleyh, çok halim selim idi. Bizlere güler yüzle, lütuf ve latîfe ile muamele eylerdi.

Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar camiden gelmez, heralde evrâd-ı şerîfe ile meşgul olurdu. Biz evde sofrayı hazır ederdik. Ekseriya misafirlerle gelir, kahvaltı ederdi. Cemaat olursa sabah, ikindi ve yatsıda zikir ve hatm-i hacegân yaparlardı. Yatsıdan sonra ihvanın evlerine gidilir veya bize topluca gelinir, sohbet olurdu. Akşam soframızda da misafir eksik olmazdı, elhadülillâh...

- Bize Hocaefendimiz Hazretleri’nin bazı fevkalade hallerini nakleder misiniz?

Birçok kereler olmuştur. Bazen hanımlar gelir, “Babanızı filanca yerde gördük.” derlerdi. Biz de, Nasıl olur? Hep evde idi bugün; hiç dışarı çıkmadı ki...” filân diye itiraz ederdik. O zamanlar, bunun keramet olabileceği aklımıza gelmezdi.

Bir kere de bir içki müptelası, galiba Antepli bir zat hep tövbe etmek istermiş; ama gene de kurtulamazmış. “Bir de İstanbul’da Hocaefendi’ye git, sana dua etsin!” demişler. Babama gelip ziyaret etmiş. Giderlerken babam ellerine bir kâğıt yazıp vermiş, “Bunu, falanca yere gelince açacaksınız!” demiş. Vedalaşıp yola çıkmışlar. O falanca yere geldikleri zaman arabaları kaza yapmış, hastaneye kaldırılmışlar.

Neden sonra kâğıt akıllarına gelmiş, açmışlar. Bir de ne görsünler, içinde “Geçmiş olsun!” yazıyor. Bunun üzerine o sarhoş kişi çok duygulanmış, derhal tövbe etmiş, salâh-ı hâl sahibi bir insan olmuş.

BU HANIM ÇOK TUTUMLU SENİ HACCA GÖTÜRÜR!

“Annem Râbia Edîbe Hanım, çok çalışkan bir kadındı, eli hiç boş durmazdı. Babama hizmeti çok itinâ ve şevkle yapardı. Çok Kur’an okur, az uyur, erken kalkardı. İhvana çok fedâkârca hizmet eder, misafirleri bıkmadan usanmadan güzelce ağırlardı.

Halamlar ona görücü gidince, kahveyi pişirirken şekeri israf etmemek için, şekeri özel makasla kesip küçültmüş. Halamlar da eve gelince babama:

“- Ağabey bu kız tutumlu, seni rahat ettirir; paranı israf etmez, hacca götürür.” demişler.

Annem gülerek:

“- Gerçekten hem karadan, hem havadan kaç defa hacca götürdüm!” der idi. (Kaynak: Kadın ve Aile, 15 Ekim 1990)

FEDÂKÂRLIK VE GAYRET İSTERDİ

Abdülaziz Bekkine Efendi Hz., üniversite öğrencilerini fakültelerin kapısında ziyaret ederek, daha namaz kılmayı bilmeyen gençleri evlerine götürerek, böyle böyle bugün ismi siyasette, ticarette, ilim dünyasında çok meşhur bir çok insan İslam’ı bu tekkede öğrenmişler. Zâtın vefatı ardından Mehmed Zâhid Kotku (rh.aleyh) emaneti daha iyi yerlere götürmek için gayret etmiştir. İlk kez sosyal hayata ve sosyal organizasyonlara imzalar atılmıştır. İlim Yayma Cemiyeti, Sönmez Neşriyat gibi merkezler o kaynağın irşad ve yönlendirmeleriyle ihya edilmiştir.

Bu tekkeden nasip alan insanlar daha çok Devlet Su İşleri, Yol Su Elektrik İdaresi, Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumlarda hizmet görerek, bugün bile yetmeyen ama zamanında büyük öngörülerle planlara alınan büyük barajların, yol, su ve elektrik hizmetlerinin verilmesinde gayret sarf etmişlerdir. Gümüş Motor firması onun teşvikleriyle kurulmuştur.

Ülkenin manevi imarı yanında maddi imarında da Kotku Hazretleri’nin bu vatan ve fakir milletle ilgili tavsiyelerini bir emir bilen insanların gayreti çoktur. Çıkarılan dergiler, yapılan neşriyat, aileye, ailenin ve bir toplumun yeniden maddi-manevi inşasına yönelik faaliyetler takdire değer. “Çok ortaklı ticari müesseseler kurulması” fikrini ilk olarak merhum Mehmed Zâhid Kotku öğütlemiştir. Siyaset alanında Türkiye’nin 80’li yıllarından sonrasına damga vuran önemli siyasi hareketlerin liderleri onun sohbetlerinden istifade edebildiği ölçüde ülkeye faydalı olabilmiştir.

O BİR İNANÇ MANZUMESİYDİ

Merhum Raif Cilasun (1906-1988) anlatıyor: “Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii’nde her cumartesi yatsı namazını müteakip onun sarih ifadeleriyle açıkladığı Ramuz derslerini dinlerdik. Müslümanlık nasılmış, onun dilinden öğrenirdik. “Sözle Müslümanlık olmaz. Onu yaşamak gerek” diyordu. O bir inanç manzumesiydi. Müslümanlık; haramı, helali tanımaktır. Müslümanlık insanım diyenlerin şiarıdır. O şeriattır, bütün kainata seslenir. Medeniyetin ta kendisidir. İlme, irfana dayalıdır, tevhide dayanır.” derdi. “İlmihal bilgisi Müslüman’ın mihenk taşıdır.” derdi.

“Müslümanlığı ciddiye almayan kişinin Müslümanlıktan söz etmesi kandırıcı olmaz mı?’’ der ve arkasından “O münafıktır.’’ derdi. En çok iman ve akaid üzerinde dururdu. “Ortalıkta dinsizlik ve dine karşı düşman kesilenler türedikçe bu afete karşı çok dikkatli olmak lazım; Müslüman görünen sapıkların Batılılaşma, çağdaşlaşma laf ve hezeyanlarına kapılmayın!’’ derdi.

“Ecdat malını mülkünü feda etti, 3 kıtaya böyle hakim oldu. Dünyaya ışık saçtı. Tevhit bayrağını baş ucuna dikti. Böyle bir ecdadın torunlarını Cenab-ı Hak küfre döndürür mü hiç? Türkiye’mizde ezan sesleri susmayacak. Türk milleti Kur’an’dan kopartılamaz, ilâhi buyruklar Müslüman Türk milletinin benliğinde milletin şiarı olacak. İslâm’ın nuru parlayacak!’’ der, sesini yükseltir, kalbi heyecanla çarpardı. “Ye’se hiç gerek yok, Müslüman umudunu Allah’tan kesmez ve kesemez; çünkü bu Kur’an’ın buyruğu. Yeter ki Kur’an’a sarılsın, yolunu yol etsin, dünyaya ferman okur.’’ derken Hocaefendi’nin gürlemesi görülmeye değerdi, aslan kesilirdi.”

***
“Ezan sesleri susmayacak. Türk milleti Kur’an’dan kopartılamaz, ilâhi buyruklar Müslüman Türk milletinin benliğinde milletin şiarı olacak. İslâm’ın nuru parlayacak!’’
***


Pilavın içine gizlenen etler!

Prof. Dr. Yusuf Ziyâ Binatlı anlatıyor: Kendisi genç bir askerken, ben kendisinden 12 veya 13 yaş küçük olarak İstanbul’da bir arada bulunmak şerefine nâil oldum. Rahmetullàhi aleyh, İstanbul’da bir Osmanlı askeri olarak, inzibat bölüğünün kaleminde vazife görmekteyken; ben fakir de babamın [Ömer Ziyaüddin Gümüşhanevi/Dağıstânî] kanatları altında, Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlere tahsis edilmiş bulunan binasında, onun babamın mürîdi olduğu bir dönemde kendisiyle tanışma şerefine nâil oldum.

Rahmetullahi aleyh, babama intisab etmiş genç bir asker, daimâ sırtında o asker elbisesi ile tekkeye gelen yegâne sarıksız kişi idi. Başında kalabağı, üstünde askerî ceketi ile tekkeye gelirdi. Babamın kendi kumandanından aldığı müsaade ile bütün namaz vakitlerinde gelir; sonradan bir yıldırım düşmesi neticesi yıkılan minaresine çıkar, ezan okur ve tekkenin sofrasında da bulunurdu. İşte bu dönemlerde, ben de gençlik çağına yeni adımını atmak üzere olan bir çocuk olarak, onunla tanışma şerefine nail oldum. Bu dönem içerisindeki hatıralardan bir tanesini, bir vesile ile yine söylemiştim: Tekkenin sofrasında hep beraber yemek yerdik. Geniş bir sini... Sininin içerisine diyelim ki, etli pilav konur, getirilirdi. Rahmetullàhu aleyh çok zayıftı, çok zayıf bir zat idi. Tekkenin bu yemeklerini yapan aşçısı, Hafız Emin isminde bir zat, onun bu zayıflığından, incecik vücudundan o kadar müteessir olurdu ki; yemek sofraya gelmeden önce, herkes hücum etmesin ete diye etleri pilavın içine saklar, sofrayı kurduğu zaman getirirdi Mehmed Efendi’nin bulunduğu yere... Yâni, kaşığı attığı zaman et çıkacak mutlaka ve onu şişmanlatacak. Rahmetullàhi aleyh, daha kaşığı daldırır da kaşığına et değdiği zaman, onu anlar ve yüzü kızarırdı. Biz mutfakta bu oyunu oynardık kendisine... Fakat o daha böyle kaşığı daldırır daldırmaz, etin sertliği geldiği zaman, o zayflığına rağmen şöyle iki eliyle siniyi tutar, şöyle hafifçe çevirir, etli kısmı başkasına aktarırdı. Hafız Emin Efendi, orada bir ses çıkartmaz; bu tarafta o eti bekleyenler onu hallederlerdi, yerlerdi.

Hafız Emin Efendi, ertesi günü aynı sistemi uygulayacak; bu sefer kendisine söylerdi:

“--Yâhu Mehmed Efendi! Bak sana et koydum, niçin almıyorsun?..”

O başını önüne eğer:

“--Herkes hakkını alsın, Allah verir benim hakkımı... Hafız Emin Efendi vermesin!” derdi.

Hiçbir zaman onun oyununa da gelmedi.” (Kaynak: Dr. Metin Erkaya, Anılarla M. Zâhid Kotku, s. 115, Seha Neşriyat, İstanbul 1997.)


Gümüşhanevi Tekkesi’nden İskenderpaşa Camii’ne

Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb eden Mustafa Feyzi Efendi, seyr-i sülûkünü Gümüşhanevi Dergâhı’nda, tamamlamış ve Gümüşhânevî Hazretleri’nden hilâfet icazetnâmesi almıştır. Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi’nin 18 Rebîül-evvel 1339/1921 senesinde vefatından sonra, Gümüşhânevi Dergâhı postnişîni olarak irşad vazifesine başlamış, 30 Kasım 1925 senesinde tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu vazifeyi sürdürmüştür. Yeni Cami’de bir müddet hadis dersleri okutan Mustafa Feyzi Efendi’nin ömründe yirmi dört defa halvete girdiği, halifelerinden merhum Kotku (ra) tarafından ifade edilmiştir. Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin dördüncü halîfesi olarak beş sene kadar vazife yapmış, pek çok talebe ve 10’a yakın irşad salâhiyetli âlim yetiştirmiştir. Her sene bir kere hatim etmek üzere Râmûzül-Ehâdîs okutmuştur. Son talebelerinden Serez’li Hasib (yardımcı) Efendi, Kazanlı Abdülaziz (Bekkîne) Efendi ve Bursalı Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’ye hilafet vermiştir. Aynı silsile, sırasıyla bu zatlar tarafından devam ettirilerek günümüze kadar canlı bir şekilde intikal ettirilmiştir. Serezli Hasib Efendi 1926-1949 yılları arasında, Kazanlı Abdülaziz (Bekkine) Efendi 1949-1952 yılları arasında, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri de 1952-1980 yılları arasında irşad vazifesinde bulunmuşlardır.

Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri zamanında dergâh hizmetleri yurt çapında çok yaygınlaşmış, imamlık görevi yaptığı camiden dolayı İskenderpaşa Cemaati adıyla meşhur olmuştur. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin vefatından sonra irşad vazifesine gelen Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi zamanında (1980-2001) ise çalışmalar yurtdışına taşmış; Kanada’dan Avustralya’ya, Sudan’dan Orta Asya’ya geniş bir alanda hizmetler yürütülmüştür. Halen bu hizmetler M. Nureddin Coşan tarafından devam ettirilmektedir.

***

M. Zahid Kotku:
Kapının önündeki otomobiller

“Bu kapının önünde cemaatin dizdiği otomobillerden rahatsız oluyorum, rahatsız oluyorum! Yabancı diyarlara ekmek parası için giden işçilerin gitmemesi var iken buna mecbur kılınması beni üzüyor. O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa ve bu vatandaşlara iş bulunsa, hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur hem de biz, yabancıların kölesi olmazdık.”


Kaybolan bir miras:
Fatma Sultan Camii

İstanbul Defterdarlığı’nın hemen yanındaki boşlukta bulunan Fatma Sultan Camii ve onun bahçesine inşa edilen Gümüşhanevi Tekkesi’nin ihya edilmesi gerekiyor. Ahmed Ziyaüddin, Ömer Ziyaüddin, Mustafa Feyzi Efendi (rh.aleyhim) gibi mübarek zâtların yıllarca dualarına ve gözyaşlarına mekân olan ve zaten bunun için vakfedilen bir yerin, aynı mekânda yeniden yaptırılması ecdadın hatırasına hürmetin en güzel nişânesi olacak. Zaten, Büyükşehir Belediyesi’nin yeni imar planında ve Vakıflar’da da o yer halen cami yeri olarak gözüküyor.
Sayı: 205
Bölüm: Portreler

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=26&hn=5068
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!15/11/2006

Nereden nereye? Sokullu Mehmet Paşa

Nereden nereye? Sokullu Mehmet Paşa
Sokullu Mehmet Paşa, gerek askerî gerekse siyasi dehasıyla hem Osmanlı döneminde hem de Osmanlı’dan bu yana kendisinden bahsettirmeyi başarabilmiş nadir devlet adamlarındandır. Daha küçücük bir çocukken Balkanlar’dan getirilmiş, devşirilerek okutulmuş şanslı bir şahsiyetti. Bu yönüyle bir bakıma geleceğini garanti altına almış, devlet kademesinde yükselme ihtimaliyle de itibar kapısını aralamıştı.

Yavuz Sultan Selim’in padişahlığının son yıllarında Edirne’ye getirilen bu şanslı çocuk, Bosna’nın Sokoloviç kasabasındandı. Zekâsıyla hocalarının dikkatini çekmiş, çok kısa bir sürede herkesin takdirini kazanmıştı. Neredeyse bütün hocaları kendisiyle özel olarak ilgileniyordu. İlmi mevzularda eğitilmeye çalışılan bu çocuk kendisini iyi bir asker olarak da yetiştirme gayretindeydi. Bu sahada da kendisini ispatlayan zeki gence hemen her ay farklı görevler veriliyordu. Bir süre sonra da donanmaya alındı. Lâkin bir acemi oğlan olarak değil, Kaptan-ı Derya Sokullu Mehmet Paşa olarak.

KUR’AN İKLİMİNDE BİR HAYAT

Sokullu Mehmet Paşa, siyasi kişiliğinin yanında insanî vasıfları ve İslâmî kimliğiyle de takdir gören mümtaz bir kişilikti. Ömrünün son demlerinde At Meydanı’nın hemen yanındaki konağında oturuyor, İstanbul semalarında okunan ezanları dinledikten sonra, Ayasofya’ya namaz kılmaya gidiyordu. Sokullu Mehmet Paşa, dini bütün bir kişiydi. Nafile ibadetlerini hiç aksatmaz, hemen her gece teheccüt namazına kalkar, sonrasında da yatmayarak Kur’an-ı Kerim okurdu. Bunun ardından da yardımcısı ona tarih kitabı okur, Sokullu da sessizce onu dinlerdi.

Yine böyle bir gecede Sokullu Mehmet Paşa teheccüde kalkmış, Kur’an-ı Kerim okumuştu. Sıra mutat olduğu üzere tarih okumaya gelmişti. O gün okunan eser Osmanlı Devleti’nin 3. padişahı Birinci Murat hakkındaydı. Kıssanın sonunda bahis, Birinci Murat’ın savaş meydanında kendisinden su isteyen Sırplı bir asker tarafından şehit edilmesine gelmişti. Sözün bittiği yerde Sokullu’nun gözleri yaş içinde kalmış, ağlıyordu. Bu hâlde ellerini gökyüzüne kaldıran Sokullu, Allah’tan Birinci Murat gibi güzel bir ölüm diledi.

KABUL EDİLEN DUA

Aynı günün sabahı, Sokullu’nun konak kapısı içeriye girmek isteyen bir meczubun sesiyle titredi. Sokullu’nun emriyle içeri alınan meczup, kapının eşiğinde durdu. Sanki içeriye buyur edilmesini bekler gibi bir hâli vardı. Sokullu Mehmet Paşa meczubu görünce gülümsedi. “Gel bakalım koca deli, dedi. Kaç gündür nerelerdeydin? Aç mısın, açıkta mısın?” Sokullu, bu cümlelerin ardından elini kesesine attı. Tam içinden birkaç gümüş akçe alıyordu ki, Sokullu’nun yanına sokulan meczup kendisinden beklenmedik bir hızla belinden çıkarttığı hançerini Sokullu Mehmet Paşa’nın böğrüne sapladı.

Herkes ne yapacağını şaşırmış beklerken Sokullu Mehmet Paşa, çevresindekilere sakin olmaları gerektiğini söylüyordu. Yanındakiler Sokullu’nun bu hâline bir anlam veremiyorlardı. Lâkin o, bu şahadetin dün gece yaptığı ihlâslı duanın bir neticesi olduğunu anlamakta gecikmemişti. Onu Bosna’nın küçük bir kasabasından alıp kendi rızası istikametinde görevlendiren yüce Allah, kulunun şahadet dileğini kabul etmiş ve yüzlerce yıl önce Kosova Savaşı’nda milletinin imanını selamette görmek için çalışan Birinci Murat gibi şehit edilmişti.


HAZIRLAYANLAR:
HASAN AHMET GÖKÇE, HASAN CANDAN, ERSİN OSMAN SÖĞÜTLÜ

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=4986
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!24/10/2006

[AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ] Makam nedir, mertebe nedir?

[AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ] Makam nedir, mertebe nedir?
Aziz Mahmut Hüdâyî Hazretleri, makamı mertebeyi, şanı şöhreti kısacası dünya nimetlerini hiçe sayarak Rabb’ine yönelmenin adres isimlerinden birisidir. Kısacık dünya hayatında, “Bana seni gerek seni…” diyen Yunus gönüllüler kafilesinin altın halkalarındandır. Hayatı boyunca insanlara hizmet etmeyi talebelerinin gönüllerini iman hakikatleriyle aydınlatmayı kendisine birinci vazife edinen bu kutlu yürek, arkasında padişahları yürütürken de kır çiçeklerinin üzerinde salınırken de yöneldiği hedefe doğru seyretmekten bir an için vazgeçmemiştir. Allah’ın bu dünya hayatında kendisine imtihan vesilesi olarak verdiği her şeyi elinin tersiyle iten Bursa Kadısı Sivrihisarlı Mahmut Efendi’nin hayatı, nefis gemilerini yakmanın zamanını ve zeminini iyi belirleme uğraşında olanlar için ibretli sahnelerle doludur.

DOĞRU ADRES

Kendisi gibi hayatı da örnek olan bu devasa yüreğin, mübarek hedefi doğrultusunda uğradığı ilk durak, Eskici Mehmed Dede olmuştur. Mübarek zatın “Senin nasibin bizden değildir! Üftâde Hazretlerine gitsen gerek!” cümlesi onun beraatına vesile teşkil etmiştir. Doğru adresi alan Kadı Mahmut Efendi hiç vakit kaybetmeden Üftâde Hazretleri’nin yoluna koyulur. Az gider uz gider derken, Üftâde Hazretleri’nin dergâhına yaklaşır. Tam bu sırada atının ayakları, kayalara saplanır. Atını oracıkta bırakıp, hedefe doğru yürümeye devam eder. Dergâha yaklaşınca karşısına çıkan ilk kişiye, “Allah’ın selâmı üzerine olsun ey derviş!”. “Ben, Bursa kadısıyım. Var git, geldiğimi söyle Üftâde Hazretleri’ne, onu göreceğim!”der. Kapıdaki yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra, “Üftade benim evlâdım!” der. “Ama bu kapı, yokluk kapısıdır; varlıkla girilmez. Eğer şanını, şöhretini, servetini, sâmânını bu kapının önünde bırakamayacaksan, var git işine. Kendine yazık etme!” Bu sözler karşısında iyiden iyiye mahcup olan Sivrihisarlı Mahmut Efendi, mahcubiyetten ne diyeceğini bilemez bir hâlde ve pişmandır. Üftâde Hazretleri, devam eder: “Bu yol çilelidir. Görmüyor musun, atın bile döndü geriye!” her şeye rağmen bu kapıya geldiğini söyleyen Kadı Mahmut, dünyanın yalancı yüzünden sıyrılır ve Rabbine şu yakarışta bulunur: “Allah’ım! Ne olur beni bu kapıdan ayırma. İçime dolan bu huzur hiç bitmesin.”

NEFSİN ISLAHI ZORDUR

Fakat girdiği yol çetin bir yoldur. Halkın tabiriyle “koskoca kadı” bir dervişin her dediğini yapmakta, nefsini ıslah edebilmek için gâh sırtına vurup ciğer satmakta gâh hamal gibi yük taşımaktadır. Fakat nefsi ıslah etmek kolay değildir. Bunun kolay olmayacağının farkında olan Sivrihisarlı Mahmut Efendi’nin, kalbini ıslah için giriştiği bir başka sahne “Kadı Mahmut’u Aziz Mahmut Hüdâyî’ye çevirecek sırlı anahtar gibidir. Kadı Mahmut, bu sırlı anahtardan habersiz, tekkenin tuvaletlerinin temizliğiyle ilgilenirken sokaktan geçen bir tellâlın sesi, bütün avluyu doldurur. Tellâl, Bursa’ya yeni kadının atandığını duyurmaktadır. Tam bu esnada nefis, Kadı Mahmut’a son darbesini indirir. “Sen!” der, “Devam et tuvaletleri temizlemeye, bak başkaları senin koltuğuna oturdu bile!”

Nefsinin bu son kuvvetli saldırısına hazırlıklı yakalanan Kadı Mahmut Efendi, “Boş versene!” der, “Senin bu hizmetlere dahi lâyık olduğun söylenemez!” İşte bu his ve düşünce ufkunun zaman gergefine işlendiği vakit, tarih sahnesinde “Kadı Mahmut Efendi” isminin Aziz Mahmut Hüdâyî’ye çevrildiği vakittir. Zira artık kalbi perdeyi sıyırmış, perde ötesi güzelliklere aşina olmuştur.

AZİZ MAHMUT HÜDÂYÎ KİMDİR?

1541 yılında Şerefli Koçhisar’da doğdu. Medrese eğitimini İstanbul’da tamamladı. Edirne, Mısır, Şam ve Bursa’da kadılık ve müderrislik yaptı. Bursa’da Üftade Hazretleri’nin müridi ve halifesiydi. Yedisi Türkçe, otuz kadar eser yazan Aziz Mahmut Hüdâyî, 8 Ekim 1628 tarihinde Üsküdar’da vefat etti. Külliyesi içinde bulunan türbeye defnedildi.


HAZIRLAYANLAR:
HASAN AHMET GÖKÇE, HASAN CANDAN, ERSİN OSMAN SÖĞÜTLÜ

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=4957
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!19/10/2006

Yavuz Sultan Selim İhtişamdan uzak yaşadı

Yavuz Sultan Selim İhtişamdan uzak yaşadı
Yavuz Sultan Selim, her biri birbirinden değerli Osmanlı padişahları arasında sade yaşayışı, övülmekten, iltifattan, debdebeden hoşlanmayan tavırlarıyla ilk bakışta ayırt edilenler arasındadır. İnsanlardan bir insan olma ve yaradılış gayesine uygun hareket etme konusunda o denli duyarlıdır ki etrafında hâlelenen insanlar, yaptıkları hatalar dolayısıyla, sık sık bu hassasiyetten paylarına düşen nasibi almaktan geri kalmamışlardır. Öyle ki bu husustaki tavizsizliğinden gözünün nuru, şehzâdesi Süleyman dahi zaman zaman nasiplenmiştir. Hatta bir defasında süslü bir elbiseyle Yavuz’un karşısına çıkınca, Yavuz, “Annene de giyecek bir şeyler bıraksaydın ya Süleyman!” diyerek şehzadesini ikaz etmiştir.

İLME HÜRMET...

İhtişamdan uzak; insanî vasıflarıyla önderliğini yaptığı hareketin örnekliğini de üstlenen Yavuz Sultan Selim, gerek dinî gerekse dünyevî ilimlere olan vukûfiyetiyle de hususî bir insandır. Kendi hocalarının, velilerin hatta -hayatta olsun olmasın- bütün din büyüklerinin kıymetini hakkıyla bilmekte ve onların huzurunda edebinden iki büklüm durmaktadır. Bu hassasiyet bazen zirveleri zorlamaktadır. Öyle ki hocası İbn-i Kemâl’in atının ayağından, kendi kaftanına sıçrayan çamurları bir şeref nişanı bilmiş ve o kaftanın kabrinin örtüsü olmasını vasiyet ederek, büyüklerde büyüklük alametinin küçüklük olduğunu tarihe bir kere daha not düşmüştür.


‘Hâkim’ değil ‘Hâdim’ oldu…

Büyük insan, Allah’ın izni, Efendiler Efendisi’nin rehberliğiyle Sina Çölü’nü geçip Mısır’ı fethedince, Mısırlı âlimlerin önerisiyle Osmanlıların ilk halifesi olma şerefine ermiştir. Halifeyken yaptığı belki de ilk ciddi icraat ise yine örnek hayatına altın harflerle yazdığı şanlı bir destandır. Yavuz, Şam’da Emeviye Camii’nde okunan ilk cuma hutbesinde “Hâkimü’l-Haremeyn” olarak adı geçince ayağa kalkmış ve, “Hayır, biz kutsal beldelerin hâkimi değil ancak hâdimi, hizmetkârı olabiliriz. Lütfen hutbeyi bu şekilde okuyunuz.” diyerek daha önceki halifelerin, hutbelerde kendi isimlerini “Hâkimu’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hâkimi) olarak okutmalarına mukabil, kendi ismini “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) olarak okutmuştur.


Kırkıncı hafız…

Sılaya dönme vakti geldiğinde, kutlu beldelerden Kâbe’yi süpürttüğü tavus kuşu tüylerinden birini tacına takarak ve Kutsal Emanetler’i yanına alarak ayrılan Yavuz Sultan Selim, Topkapı Sarayı’ndaki dairesini Mukaddes Emanetler’e tahsis eder ve kendisine yer arar. Akabinde çoğu Peygamber Efendimiz’in yadigârı olan Kutsal Emanetler’in başında, kesintisiz yirmi dört saat Kur’ân-ı Kerîm okunması için otuz dokuz hafız görevlendirilmesini emreder. “Neden kırk değil de otuz dokuz?” diye soranlara cevabı ise sünnete uygun bir hayat tablosunun kenar süsleri hüviyetindedir. Zira kırkıncı hafız olarak listeye yazılan isim, iki kelimeden ibarettir: E’l-fakir, Selim…

Yavuz Sultan Selim: Karakterinin sertliğinden dolayı “Yavuz” ve şehzadeliğinden beri “Selim Şah” olarak tanınan Sultan Selim, 7 Safer 918/Nisan 1512 tarihinde Osmanlı padişahı olmuş ve 8 sene, 9 ay Osmanlı’yı en iyi şekilde temsil ettikten sonra 8 Şevval 926/21 Eylül 1520’de vefat etmiştir. Cenazesi ancak 1 Ekim 1520 tarihinde defnedilebilmiştir.


H. AHMET GÖKÇE-HASAN CANDAN-E. OSMAN SÖĞÜTLÜ

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=4957
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (3) :: Yorum yaz!16/10/2006

İman hakikatlerini kalplerine yazdılar

İman hakikatlerini kalplerine yazdılar
Asrımızın büyük alimi Bediüzzaman Said Nursi 1925’te Van’dan alınıp önce Burdur’a ardından Isparta’nın kuş uçmaz kervan geçmez, yolu bile olmayan Barla nahiyesine getirilmişti. Burada bütün zorluklara rağmen Risale-i Nur eserlerini telif etmeye başlayan Bediüzzaman’ın ilk talebeleri de civar ilçe ve köylerde yaşayan halktan kişilerdi. Risale-i Nurlar, devrin baskıları sebebiyle elle, gizli gizli yazılarak çoğaltılıyor ve dağıtılıyordu. Risale-i Nur’ları çoğaltma hizmetinin neredeyse tüm halk tarafından benimsendiği Sav kasabasında “bin kalem”, gece-gündüz demeden çalışıyordu. İlk zamanlar sadece Osmanlıca okuma yazmayı bilen erkeklerin başlattığı yazma faaliyetine daha sonra erkeklerin yapması gereken bağ-bahçe işlerini üzerlerine alan kadınlar da katıldı. Zamanla kadınlar ve yeni yetişen gençler de divit kalemi ellerine alarak yazı masasının başına geçtiler. Bediüzzaman’ın Barla’dan ayrılmasından sonra da yazma işi yıllarca artarak devam etti.

AYNADAN YANSIYAN IŞIK

İlk başlarda bakarak yazılırken, sonraları ayna ile ışık yansıtılıp kâğıt üzerinden kopyalandı Risaleler. Latin alfabesi ile matbaa baskıları yapılmasına rağmen bugün hâlâ eski türkçeyle Risale yazan, kâğıtla birlikte kalbine de yazmaya niyet eden hanımlar var.

O zor zamanlarda hizmet eden kadınlardan çok az kişi hayatta kaldı Sav’da. 13 yaşında Asâ-yı Musa adlı eseri yazıp Bediüzzaman’a gönderen ve ondan tebrik alan Hatice Soylu (76) ve ailesinin erkekleri sürekli Risale yazdığı için evin tüm işlerini üzerine alan Fatma Avşar (70) ile görüştük. Yaşayan tarih oldukları için anlattıklarının kayda geçmesi bugün ve gelecek nesiller için çok önemliydi. Onları dinledikçe Bediüzzaman’ın, “Bu eserleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir.” sözünün gerçek olduğuna bizzat şahit olduk. Basit bir köy evinde kıt kanaat imkanlarla hayat mücadelesi veren sıradan görünümlü bu insanların günlük konuşmalarında bile telaffuz ettikleri kelimeler ve dile getirdikleri hakikatler hayret verici idi. Yaklaşık 5 bin sayfa olan Risale-i Nur külliyatını birkaç kez yazmış, ömrünü yazmaya, öğrendiğini yaşamaya ve anlatmaya adamış Hatice Soylu, “Okumada iş yok, iş amel etmede.” diyor.

Annesi o daha 7 aylıkken vefat eden Hatice Nine’yi anneannesi büyütmüş. Babası Ahmet Altuğ, kendini hem hizmete hem de kızını en iyi şekilde yetiştirmeye adamış. Risale-i Nurları ilk yazmaya başlayanlardan biri olan Ahmet Altuğ, 9 yaşında iken kızına da Osmanlıca okuyup yazmayı öğretmiş. Latin alfabesiyle okuyup yazmayı hâlâ bilmeyen Hatice Nine okula da gitmemiş. Babasının vefatından sonra 14 yaşında iken yine Risale-i Nur hizmeti yapan Hacı Hafız ailesine gelin gelmiş. Bediüzzaman Hazretleri, babasının vefatından sonra, ‘Onu kendim evlendirmek istiyordum ne oldu?’ diye sorar talebelerine. Hacı Hafız’ın torunu ile evlendiğini öğrenince ‘Ben unuturum; ama Allah unutmaz! Hayırlı mübarek olsun.’ diye dua eder. Hatice Nine, Isparta’da kaldığı zamanlarda Sav’ı ziyaret eden Bediüzzaman ile bizzat görüşme imkanı da bulur. Eşi ile birlikte Risaleleri yazmaya devam eden Hatice Nine, o dönemde yaşanan sıkıntıları şöyle anlatıyor: “21 yaşımda idim. ‘Jandarmalar baskına gelmiş’, diye haber geldi. Evlerimiz teyzemlerle bitişikti. Yazdığımız nüshaları bavula koymuştuk. Jandarmalarıngözlerinin önünde bavulu aldım, içeriden öteki haneye götürdüm. Geçerken gördüler; ama sormadılar ne bu diye. Askerin biri ‘İçeride paran pulun varsa gir de al.’ dedi. İçeriyi arıyorlardı, ben yan taraftan girdim. Kalemleri, hokkaları pencereden öte yandaki boşluğa attım. Oradaki bir Cevşen nüshasını aldım da geri koydum deliğe, bir şey demezler diye. Girdiler o Cevşen’i oradan aldılar. Üzerinde ‘Said’ ismi yazıyor diye kaynatam iki sene mahkemeye gitti geldi. O risaleleri daha sonra yabanlardan gelenlere birer birer hediye ettik. Defterlere aslından bakarak yazıyorduk o zamanlar. Cilt yoktu. Baskılar sonradan çıktı. Üstad’ımız baskıyı tavsiye edince ona geçtik. Jandarmanın geldiğini haber verince saklardık yazdıklarımızı. Ortalarda nerede buluyorsun risaleyi! Evin gizli yerlerine saklardık. Duvarların içine oyulan gizli yerlere, tavana, hayata, avluya, evin altındaki ambara, mısırların arasına bile saklıyorduk. Ömrümüz böyle geçti; ama hiç sıkılmadık. Ölünceye kadar gidecek bu mücadele. Gözünü açana, evinin içi cennet. Gözünü açmayan yandı. Gözünü açana, güneşin altındayız... Gözünü kapatana karanlık. Çok şükür gençlerimiz iyi yetişti, geriden gelenleri de yetiştiriyorlar.”

HER ÂNIMIZIN HESABINI VERECEĞİZ

Hatice Nine gençliğinde, bir günde 16 satırdan 25-30 sayfa yazarmış. Şimdilerde en fazla 3-4 sayfa yazabildiğini söylüyor. Risalelerin tüm dünyaya yayıldığı bu devirde sadece yazının maneviyatından etkilenmek için yazdığını belirtiyor. Eskiden çoğu kişinin hizmetle meşgul olduğu Sav’ın bile her eve televizyonun girmesi sebebiyle çok değiştiğini ifade eden Hatice Nine, “Gençler pek laf dinlemiyor artık. Zevk-ü sefa çoğalınca ihlas da azaldı. ‘Ne yiyelim, nerede gezelim, nasıl yaşayalım?’ diye düşünüyor herkes. ‘İbadet edelim, Allah’ın huzuruna nasıl varacağım?’ diyen binde bir çıkar ancak. Sanki sadece yaşamak için gelmişler dünyaya, oysa burada hepimiz misafiriz. Bugün varız, yarın yokuz. Allah geçirdiğimiz saatlerden, dakikalardan sual soracak.” diye konuşuyor.

‘BEN BARLA’DAYIM NİYE GELMİYORSUN?

Sav’da Risaleleri ilk tanıyan kişi olan Fatma Avşar’ın dedesi Hacı Hafız Mehmet Efendi, Isparta’da Hacı Rıza’nın evinde bir nüsha görür ve okumak için ödünç alıp evine gelir. Sabah ezanı vaktinde kitabın birkaç yaprağı kalmışken gözleri dalar ve Üstad’ı görür. ‘Ben Barla’dayım, bu kadar özlemişken yanıma niye gelmiyorsun?’ diyen Üstad’ı ertesi gün ziyaret eder. Yolda karşısına çıkan Üstad, doğrudan ismiyle çağırarak onu evine götürür. Akşama kadar sohbet ettiği Üstad, Hafız Mehmet’e Risaleleri yazmasını ve yazdırmasını öğütler. Köye gelip arkadaşlarını toplayan Hafız Mehmet, onlara Üstad’ın isteğini iletir. Yazma bilen herkes kabul eder. İçlerinden biri ‘Nefislerimiz iyice canavarlaştı, istediğimizi yiyip içiyoruz. Önce nefsimizi terbiye edelim.’ diye teklif edince 40 gün yağsız tuzsuz bulamaç yerler. Babası Ahmet Altuğ’un da 10-15 kişilik bu grubun içinde olduğunu hatırlatan Hatice Soylu, “Bir gün merak ettik, kız arkadaşlarımla babamın tavasında yağsız tuzsuz bulamaç yaptık. Yiyemedik. Kendi halimize gülerken babam geldi. ‘Keçeliler siz onu yiyemezsiniz!’ dedi. O yerken sadeyağ katılmış gibi olurdu. Sürekli bulamaç yemesine rağmen hiç zayıflamazdı.” diyor.

SAV KÖYÜ: NUR FABRİKASI

Erkekler gece gündüz bütün vakitlerini Risale yazarak geçirirken bağ, bahçe işleri yazma bilmeyen kadınlara kalır. Ailelerine haksızlık ettiklerini düşünerek Bediüzzaman’a danışırlar bu durumu. Üstad, “Sizin yazdığınız yazı onlarla, onların çalıştığı da sizinle beraberdir.” deyince yazanların da, çalışanların da kalbi rahatlar. Kısa zamanda kadınların da katılımıyla Sav’da bin kalem Risale yazar duruma gelir. Bediüzzaman, ‘Nur Fabrikası’ diye anar Sav’ı. 70 yaşındaki Fatma Avşar, o günleri şöyle anlatıyor: “Biz kadınlar ayağımızda bir çarık, çocuksak önümüze mal kattılar çobanlık yaptık. Erkekler hizmet etti, yazı yazdı. Kadınlar, çocuklar da tarla işini yaptı. Evimizden hiç talebe misafir eksik olmazdı. Elhamdülillah evimiz dolar boşalırdı. Yine aynı şekilde devam ediyor çok şükür. Sonradan eskimez yazıyı okumayı-yazmayı öğrendim. Keşke onlar kadar okuyabilseydik.”

ÖNCE KALBİME YAZDIM

Fatma Nine, Risaleleri yazarken aynı zamanda okumuş olduğunu, kâğıtla birlikte kalbine de yazdığını söylüyor. El yazısının yerini hiçbir şeyin tutamayacağını belirten Fatma Nine, “Buzun üstüne bir şey yazsan, buz eriyince yazdığın da erir gider. Ama mermere yazsan o hiç silinmez. Risaleleri yazarken kalbimize de mermere yazılmış gibi oluyor. Yazıyı yazarken bırakıverdiğin an şefkat tokadını da yiyiverirsin. Eskiden yazmak da zor; ama o kadar da tatlıydı ki, tadını bilseydin o sırada?..” diyor.

YAPILAN HİZMETLER MAHŞERDE KARŞINA ÇIKACAK

Fatma Avşar, Risale-i Nur okuyup yazmanın suç sayıldığı dönemlerde yaşadıkları sıkıntıları şöyle anlatıyor: “Her gün, her an baskın korkusuyla yaşıyorduk. Sav köyünün namı ‘Nurcu’ diye çıkmıştı bir kere. Ekseri buraya geliyorlardı. Toplayıp götürdüler çoğu zaman. Hiç müteessir olan olmadı. Hapiste de yazdılar, okudular; çıkınca da aynı şekilde devam ettiler. Baskın yapılacağı zaman kitapları saklıyorduk; ama bize de saklamak zor gelmiyordu. Onlar gitti mi çıkarır, ertesi gün saklayacak başka yer düşünürdük. Bakmadıkları yer kalmazdı. Perihan isimli bir ebemiz vardı, baskın olacağı zaman askerlere çay ikram eder oyalar, haber gönderirdi evlere. Araba ile Senirkent’ten gelirken arabaları yolda kalmış. Üstad arabayla gelmiş arkalarından. Perihan ebeyi arabasına alıp Isparta’ya götürmüş. ‘Senin yaptığın görevler yarın mahşer gününde, güneş bir adam boyu tepene indiği zaman, nasıl ağustosta bulut çıkıyor da çalışanların üzerine şemsiye gibi gölge oluyorsa o yaptığın hizmetler sana mahşer gününde gergi olacak.’ demiş.”

RİSALE POSTACISI ŞÜKRÜ ALTUĞ

Sav’da 15-20 sene el matbaasıyla Risale çoğaltılır. Tahir Mutlu, İbrahim Gül’ün evinde kol gücüyle baskı yapar. Şükrü Altuğ, seyyar postacıdır. Okuma yazma bilmez. Başında takke, ayağında çarık, sırtında eski bir çoban torbası ile dolaştığı için ondan kimse şüphelenmez. Torbasında Risale nüshaları vardır. Sav’dan alır, Büyük Hacılar’a götürür. Oradan aldığını Kuleönü’ne iletir. Böyle köyler arasında Risale taşır son nefesine kadar. Hatice Nine ‘ilk’lerden bahsederken, “Onlar kuyrukluyıldız gibi geldiler geçtiler bu dünyadan. Allah katarlarına nail eylesin bizi de.” diye dua ediyor. Bize de, ‘amin’ demek düşüyor ancak.


Bediüzzaman, Hatice Soylu’dan bahsediyor

“Bana gönderdiğiniz Asâ-yı Musa’dan bir nüsha -cildsiz yalnız sarı kâğıt cild olmuş-, Hüsrev’in yazısına bir parça benzer, fakat üstünde ‘Mustafa’ ismi var. O kimdir? Hangi Mustafa’dır? Hem nüshanın üstünde “on üç yaşında Hatice, Ahmed’in kızı” yazılmış. Bu Ahmed, hangi Ahmed’dir? Hem ona, hem kızına bin barekallah! Bu yaşta bu koca kitabı hem dikkatli, tevafuklu, hem güzel sıhhatli yazmak, masumların taifesinin bir kahramanlığıdır. Kim görüyor, ‘maşaallah!’ der. Buradaki mektep görmüş hanımlarda bir şevk uyandıracak (Emirdağ Lahikası, sayfa 137).”

“Refet ameliyat oldu mu? Ne haldedir? Merak ediyorum. Ona çok dua edildi. Savalı kahraman Ahmed’in kerimesi Hatice’nin yazdığı Asâ-yı Musa Mecmuası’nı kahraman Tahiri, İstanbul’da birisine emaneten bırakmış. O nüsha hanımları Nurculuğa teşvik ettiği için zayi olmasın. Muattal kalmışsa, lüzum kalmamışsa bana gönderilsin (Emirdağ Lahikası, sayfa 154).”

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=4957
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!16/10/2006

Dimitri: Kendimi bir tüy kadar hafif hissediyorum

Dimitri: Kendimi bir tüy kadar hafif hissediyorum
ÖMER ŞAMİL KAFKAS
Dimitri Patraman. Ona kısaca Dima diyorlar... Moldova’nın Gagauziya bölgesindeki Komrat (Kömürat) şehrinde doğmuş. Şu an 23 yaşında olan Dima, İslam’la yeni tanışmış bir insan. Onun ve annesinin hayatı dinleyenlere ibret dolu tablolar sunuyor. Onlar aslında, gerçek imanla insanların ne kadar büyük bir huzura erebileceğinin canlı şahitleri.

Dima’nın çocukluğu Rusya’da geçmiş. Babası aslen Gagavuzlardan, annesi ise Rus kökenli. Anne ve babası Rusya’nın kuzeyindeki Magadan bölgesindeki altın madenlerinde çalışmışlar. Rusya’nın çok soğuk olduğunu, hava sıcaklığının eksi 50 derecelere düştüğünü anlatıyor. Dima, bu soğuklara dayananamış, hastalanmış, romatizma olmuş, bacaklarının alt tarafı bir süre sonra tutmaz olmuş. Onu muayene eden doktorlar, “Bu çocuğu sıcak yerlere götürün, yoksa asla iyileşmez!” demişler. Ve 1993’te Moldova’ya geri taşınmış aile.

Bu dönemi anlatırken Dima, “İlahi inayet!” diyor; çünkü onun hayatını değiştiren Türkler de o dönemlerde gelmişler oralara. Kaderin, onlarla yollarını kesiştirmek için oraya sürüklediğine inanıyor. Sovyetler yeni parçalanmış ve o dönemlerde de zaten Moldova’da ekonomik durumlar çok kötüymüş. Babası da bir umut, çalışmak için Türkiye’ye gitmiş. Dima da bir Rus okuluna başlamış. Oradaki bir Rus arkadaşı, “Buraya Türkler gelmiş, isteyenlere Türkçe öğretiyorlar.” demiş. Babasının da Türkiye’de olmasından dolayı ilgisini çekmiş. “Babam oradaysa, öğreneceğim Türkçe bir işime yarayabilir.” diye düşünmüş. Ayrıca o Rus arkadaşının, bu Türklerin misafirperverliğinden ve yardımseverliğinden bahsetmesi merakını daha da celp etmiş. Rus okuluna giderken, bir yandan da Türklerin yanına gidip gelmeye başlamış. Oradaki Hasan adlı bir Türk’ü hiç unutamıyor. Kış ortasında bile bahçede botlu, kabanlı futbol oynadıkları günleri zevkle anlatıyor ve ekliyor: “Artık romatizma ağrılarımı unuttum, tamamen iyileştim!”


Fedakâr Türkler

Oradaki Türklerden neden çok etkilendiğini sorduğumuzda, “Fedakârlıkları!” diyordu hemen ve açıklıyordu: “Fakirdik, elimizde hiçbir şey yoktu. Onlar ise çok fedakârdı ve paylaşmacı bir ruha sahiplerdi. İhtiyacımızı hissettiklerinde üzerlerindeki gömleklerini, ceketlerini bile çıkarıp verirlerdi. Oralarda böylesi şeyler hiç görülmemiş bir şeydi! Bir insanı mutlu etme ve iyilik adına böyle bir iyilik yapma... Biz ilk onlarda gördük!”

1994’te babasını kaybetmiş ve annesiyle baş başa kalmışlar. Kendisini toparlayıp okumaya devam etmiş. Bu sıkıntılı anlarında o Türklerin varlığı ona moral kaynağı olmuş. O dönemlerde Türkçe adına sadece iki şey biliyormuş: “ekmek” ve “n’aparsın?”

Türklerin yanında Türkçeyi öğrenmiş. Öğrendikçe de ilgisini çeken hususları sormaya başlamış. İlk sorusu da şu olmuş: “Çevremdeki insanlar içki içiyorlar, kötü sözler konuşup duruyorlar. Sizde neden yok bunlar? Sizin farkınız nereden geliyor?” Sonraki sorusu da: “Bu fedakarlığınızın kaynağı ne?” Onların cevabı, “Asıl biz senin şaşırmana şaşırdık; çünkü bizim kültürümüzde bunlar çok normal şeyler.” olmuş. Bu cevap onda daha bir hayranlık uyandırmış ve onlar gibi olma hayali uyanmış içinde.


İslam’a ilgi giderek artıyor

Yanına uğradığı bazı zamanlarda Hasan abisinin bir odaya çekilip namaz kıldığını görmüş ve bu çok ilgisini çekmiş. Bir gün onların evine ziyarete geldiğinde de Hasan abisi namaz kılması için müsait bir yer istemiş. O, namaz kılarken, o da ona bakakalmış.

Onu otobüs durağına uğurlarken de, uzun süredir içinde tuttuğu düşüncesini açmış: “Hasan abi artık ben de Müslüman olmak ve namaz kılmak istiyorum!” O da, “İyi düşün, bak böyle kararlar önemli kararlardır, geri dönüşü de olmaz. Ailenin, annenin de görüşünü al.” diye cevaplamış.

Bunun üzerine de düşüncesini annesine de açmış. Annesi de, “Oğlum; bu hayat senin ve karar verecek olan da sensin.” demiş. Bunun üzerine konuyu ikinci defa Hasan abisine açmış ve ondan yine aynı cevabı almış: “Bir başka zaman...”

“Gel bitirelim şu işi!”

22 Nisan 1997 tarihi onun için çok önemli bir tarih. Bu tarihte üçüncü kez meseleyi açtığında ve Hasan abisi yine, “İyi düşün.” dediğinde, “Yeter artık Hasan abi, ben Müslüman oluyorum!” demiş. Ve sormuş: “Müslüman olmak için çok şey lazım mı?” O da, “Kelime-i şahadet denilen bir cümleyi söylemen yeterli.” diye cevaplamış. Bunu duyunca çok şaşırmış Dima; çünkü o çok daha teferruatlı bazı “ritüeller” bekliyormuş. Bunun üzerine, “Hadi, ne gerekiyorsa yapalım, bitirelim bu işi!” demiş. Hasan abisi önce kelime-i şehadetin anlamını açıklamış, sonra da bu kelimeyi kalple tasdik ederek söylemesi gerektiğini anlatmış. Hasan abisi kelime kelime söylemiş, o da tekrarlamış, böylece kelime-i şahadet getirmiş. Sonra da Hasan abisinin tavsiyesi üzerine banyo yapmış, ona çok değişik ve etkileyici gelmiş; her şeyden arındığını simgeleyen bu davranış... Banyodayken kulağında hep Hasan abisinin sözleri yankılanıyormuş: “Şu andan itibaren bütün günahların temizlendi.”

Banyosunu yaparken bütün hayatı gözlerinin önünden şöyle bir geçip gitmiş; hata ve yanlışlık olarak gördüğü bütün davranış ve sözleri... Hepsinden arınmış olarak, büyük bir huzur kaplamış içini. “Bütün bu veballerimden arınıyorum şimdi!” diye sevinmiş.


Ve ilk namaz

“Benim için en önemlisi namazdı.” diyor Dima. Namazın nasıl kılındığını Hasan abisine tek tek yazdırmış. Hasan abisinin ona ilk öğrettiği şey “Besmele” imiş. “Bismillah her hayrın başıdır.” demiş, o da o mübarek kelime ile başlamış yola. Hasan abisi ona bir de namaz surelerinin olduğu bir kitapçık hediye etmiş. İlk namazlarını bu kitapla kılıyormuş. O zamanları gülerek anlatıyor: “Bir elimde o kitap, namazı öyle kılıyordum, rükua ve secdeye giderken onu bir kenara bırakıyordum, kalkarken tekrar alıyordum. Sureleri ezberleyinceye kadar böyle devam ettim.”

Mayıs ayında da lise sınavlarına girmiş ve birinci olarak, burslu okuma hakkı kazanmış. Bunu da mânâ âleminden bir teşvik olarak görmüş ve şöyle düşünmüş: “Git, doğru yoldasın!” Okulu başkentte imiş ve okulunun yurdunda kalıyormuş. Kimselere Müslüman olduğunu açıklamıyormuş o zamanlar. Namazlarını da tenhalarda eda etmeye çalışıyormuş.

İlk defa annesinden ayrıldığından bu hayat ona çok zor gelmiş. Yine orada da Hasan abisi imdadına yetişmiş. Annesiyle konuşması için ta uzaklardan ona telefon kartı gönderirmiş, oralara gelip gidenlerle... O da her gün annesini arar ve onunla konuşur, hasret giderirmiş gözyaşlarıyla...

Hasan abiyi unutamam

Her sıkıntı anında Hasan abisinin yardım elini görmüş ve bunları hiç unutamamış: “Bir kış ortası izne annemin yanına gitmiştim. Annem de ekonomimize faydası olsun diye Türkiye’ye mal satmaya gitmişti. O akşam Hasan abi aramıştı, evde yalnız olduğumu duyunca, ‘Meraklanma, korkma. Çıkar gelirim yanına.’ demişti. İki saat sonra, bir gece yarısı kapım çalınmıştı. Heyecanlanmıştım, kim olabilir ki diye... Kapıyı açtığımda Hasan abim karşımdaydı. Kar içindeydi ve ona sımsıkı sarıldım. Üzeri keskin bir mazot-benzin kokuyordu. ‘Abi bu koku ne böyle?!’ diye sordum. Yolda otostop yapmış, bir kamyon denk gelmiş, onunla gelebilmiş buralara...” Bunları anlatırken sesi titriyor ve çok duygulanıyordu Dima.


Üniversite koşturmacası başlıyor

Dima önce hukuk fakültesine giriyor, orayı kendine uygun bulmuyor ayrılıyor ve yabancı diller bölümüne geçiyor. “Zaten İngilizceyi biliyordum.” diyor ve ekliyor: “İspanyolca gramerini de öğrendim. Bir 4 yıl daha okumama gerek yok diye düşünmeye başladım.”

Bir gün evine izne gittiğinde 2 yıldır hiç açmadığı bir çekmeceyi açtığında bir otomatik 0,5 kurşun kalem görüyor. Bunu, ilk Müslüman olduğu gün Hasan abisi hediye etmiştir. Onu elinde çevirirken üzerindeki bir yazı dikkatini çekiyor: “Journalist (gazeteci-muhabir)”. Bunu bir işaret olarak kabul ediyor ve şöyle düşünmeye başlıyor: “Yahu sen boşu boşuna uğraşıp duruyorsun, asıl kaderin ta başta çizilmiş de haberin yok!” Ve o zaman gazeteci olmaya karar veriyor. Bölümünü yeniden değiştiriyor.

Diğer öğrencilere elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışırken bir yandan da oranın en büyük radyolarından birisinde çalışmaya başlıyor. Onlar, onun haberleri sunmasını isteseler de o DJ’liği tercih etmiş.

Şu an 4. sınıfa geçmiş durumda ve bir haber ajansında muhabir olarak çalışmaya başlamış. Ajansta Rusça ve Romence haberlerin Türkçeye çevrilmesi işini de yürütüyormuş.


Anne Lubov Patraman: Ya kak pörişka!

Rus asıllı olsa da Moldova’da doğmuş annesi. Anneannesi ise Rusya’dan gelmiş. Anne Lubov Hanım şu an 46 yaşında ve Moldova Komrat’ta yaşıyor. Geçen Ramazan ayında o da İslâm’la müşerref olmuş. Dimitri yani kısaca Dima, annesinin Müslümanlığa giden sürecini şöyle anlatıyor:

“Annemin Müslüman olmayışına çok üzülüyordum. Kur’an okurken, Müslüman olmayanların ahiretteki hallerini gördükçe içim parçalanıyordu. Annem bir Yaratıcı’ya inanıyordu ve O’na dua etmenin yeterli geldiğine inanıyordu. Ben Kişinev’de, o ise Komrat’ta idi; ama benim üzüldüğümü biliyordu. Ve bir gün izinde iken, ‘Anneciğim, bu dünyada bazen ayrı kalıyoruz böyle. Belki de ahirette sonsuz ayrı kalacağız, işte ben buna üzülüyorum!’ dedim. Bunun üzerine o da çok üzüldü, sarsıldı ve o günden sonra düşünmeye başladı. Her yanına gittiğimde de Kur’an’dan önemli gördüğüm bazı yerleri okuyordum, özellikle de cennet ile ilgili kısımları.

2005 yılının Ramazan ayının 14. günü. Yine o sabah Allah’a bu meramı için dua ediyormuş; ama bu seferki halet-i ruhiyesi bir başkaymış:

“Hiç o kadar samimane dua etmemiştim. İçimde bir çığlık olmuştu dileğim! Eve gittim, annem akşam yemeği hazırlamıştı. İftarımı açtım. Annem yine beni üzüntülü görmüştü. Her zamanki gibi halimi hatırımı sordu, ben de, ‘Anne, her şeyim iyi, yolunda; ama bir şey var ki, beni devamlı olarak üzüyor.’ dedim.

Ne olduğunu sormadı, anlamıştı. Sustu epey bir, şöyle bir baktı ve, ‘E tamam o zaman, Müslüman olayım!’ deyiverdi. Çok şaşırmıştım. Sonra, ‘E nasıl olacağım?’ diye sordu, ben de, ‘Kelime-i şehadet getirmen yeterli.’ dedim.

‘İyi o zaman, yemeğini bitir de olayım.’ dedi. Ben de heyecanla; ‘Yok, o kadar beklemene gerek yok.’ dedim ve ona kelime-i şehadeti söyledim, o da tekrarladı ve Müslüman oldu! Sonra gitti bir duş aldı. Geldiğinde kendisini nasıl hissettiğini sordum: ‘Ya kak pörışka!’ yani, ‘Bir tüy kadar hafif!’ dedi. Tam da benim hissettiğimi hissetmişti o da demek.”

Annesine iki hafta sonra tekrar duygularını sorduğunda da Dima şu cevabı almış: “Dünya tam bir anlam kazandı. Bundan önce çok sıradan ve mânâsızmış!”


Ya diğerleri?!.

“Şimdi de annem; benim ona üzüldüğüm gibi, kendi annesi için üzülüyor.” diyor Dima. Annesinin üzüldüğü bir gün şöyle demiş ona: “Anne, sen de kendi annene dua et, Allah her kapıyı açar!”

Dima da boş durmuyor ve anneannesi Nadejda’nın (Rusça ‘ümit’ demekmiş) imanın tadına varması için bol bol dua ediyormuş. Sadece onun için değil; teyzesi Svetlana, dayısı Genadiy için, babaannesi Anna için...

Tam bir eski Gagavuz olan ve eski Osmanlıları çağrıştıran ve şu an 80 yaşında olan babaannesi Anna eskiden beri Zebur okurmuş. Dima son zamanlarda onu ziyarete gittiği bir gün, Babannesi onun oruçlu olduğunu öğrenince, onun inançlı birisi olmasına çok sevinmiş. Dima diyor ki: “O bana Allah’ı anlatırken ağlıyordu ve aynen şöyle dedi: ‘Allah pek kavi!’ İnşallah o da bu imanla Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i (sas) de tanıma şerefine nail olur.”
Sayı: 198
Bölüm: Hayatın İçinden

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=4933
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!5/10/2006

Her iki cihanda da saadetler dilerim...

Her iki cihanda da saadetler dilerim...
Mustafa Sarıtaş
Benim sorunumu daha önce hiçbir yerde okumadım. Sizin mukni cevaplarınızda hiç şahit olmadım. 5 sene önce bir hanımefendiyi sevdim. Muhabbetli günler yaşadık.
Ve bir dörtlük eklendi,
SAADETİM, aşkım sevdalım benim
SAADETİM, gözyaşım hüznüm benim
SAADETİM, sonsuzum, cennetim benim
SAADETİM, sevdiğim benim.

Ancak tüm bu muhabbet eski Türk filmi finali gibi olmadı. 26 yaşındayım ve şimdi de, dünya iyisi, masum, tertemiz bir “muhtereme” ile tanıştım ve bu geçmişimi biliyor. Kendime 1000 kere sorduğum ve size de soruyor olduğum soru şu: Allah’ın her günü aklıma giren eski mübareği unut(a)mamışken, şimdiki muhtereme ondan arta kalan sevgi kırıntısıyla mı yetinmek zorunda, hem de en iyisine layıkken? Bu konuyu çözdünüz, çözdünüz. Yoksa ben çözülücem!..


Dr. Can

Sevgili Mustafa,

A) İnsan aklı önce YILDIZ’lara TANRI nazarıyla baktı. Sonra AYI gördü. (Dr. Can cinsinden olanı değil. Kamer’i gördü yani). “Hah!” dedi. “İşte Tanrı bu olsa gerek!” Sonra sabah oldu. Güneş doğdu. Kıblesini ona çevirdi. Akşam olup da güneş batınca,

- “Zevale giden bir varlık YÂR ve YARATICI olamaz. O ölmemeli, doğmamalı, bakî kalmalı.” dedi…

B) Bir kızı seversin. Âşık olursun. Şiirler yazar şair olursun. Adını YILDIZ, ZÜHRE koyarsın. Tam BULDUM dersin, aşk biter. Adı olur: KAYIP YILDIZ. Onu KALBİNE GÖMERSİN. Sonraki kızın adı KAMER ya da HİLÂL’dir. Her şey 14’ünde çok iyidir. 28, 29’una gelince olay biter. Ertesi sabah, GÜNEŞ hanım doğar ufuklarına. Parlayan ışığı ile, AY yüzlü eskinin aydınlığını siler zihninde ve ayaküstü kıldığın cenaze namazı ile kuşluk vakti gömersin kalbine onu da. Bir müddet sonra DENİZ’e girersin ve GÜNEŞ’in yaktığı yerler COSS diye söner. Buyrun cenaze namazına.

- “Hatun kişi niyetine”…

Deniz yeterli gelmez, DERYA ile tanışırsın. Kulaçlarını; kâh yıldızlı gecelerde, kâh kamerin hilâl olduğu zamanlarda, kâh güneş altında, kâh denizin tuzu henüz damağındayken OKYANUSLARDA atmaya hatta yeni ufuklara yelken açmaya başlarsın.

* * *

C) Hiçbirini unutamazsın. Tıpkı sünnet olduğun ya da ilkokula gittiğin günü unutamadığın gibi. Unutmaya da çalışmamalısın. O zaman hem unutamazsın hem de kalbinde şişer, aritmi, extrasistol yapar. “YA NE YAPMALIYIM?” dersen, “KALBİNE GÖM, dersini al, yenisiyle de kıyaslama yeter.” derim.

* * *

D) Âşık olduğunda (gerçek) ALLAH’ı kalbine davet edersin. Kime âşık olursan ol, onunla birlikte Allah’a âşık olursun. Sevgilinin yüzünde Allah’ın yüzünü görürsün. Davet ettiğin Allah kalbinde ise, âşık olduğun hatun seni ona yaklaştırıyorsa; bu GERÇEK BİR AŞK demektir. Ona devam et. Zaten o aşk SONSUZLUKTA DA SÜRER GİDER. Baki kalır.

* * *

E) Allah insanın KALP EVİ’ne sığdığına göre, oraya; gömdüğün eski aşkının mezarını, ondan önceki sevdiğinin kemiklerini, yıldızları, ayı, güneşi hatta tüm kâinatı sığdırabilirsin demektir. Orası, yani kalbin sevdiklerinin KARACASAADET mezarlığı da olsa sadece bir köşesine hatta bir hücresine sığabilir. Ara sıra bir fatiha oku, geç git.

* * *

F) Esas korkacağın şey, oraya eski sevgilinin hatıratını değil, PUT’ları sokman olmalıdır. PUT’laştırılmış sevgili, kadın, mal, makam, şöhret, para, mansıp vb. tüm putlar buna dahildir. Zira put giren eve (kalp evi) Allah girmez. Oradaysa bile “çıkar ve çeker gider.”

G) İşte sevgili Mustafam…

Ne zaman ki, “muhtereme” dediğin yeni aşkında gerçek aşkı elde ettin; diğerleri söner gider. Sadece hatırlarsın. Sıcak bir yaz günü öğlen vakti güneşlenirken, dün geceki yıldızları “hafıza” olarak hatırlamanın, vücudunun bronzlaşması adına ne yararı ne de zararı vardır.

Bu konuda 3 yazı yazdım. Biri henüz beklemede, ikisi ise çıktı. Ama galiba sen o zamanlar YILDIZLARIN ALTINDA mutsuz biten Türk filmini seyredip SAADET hanıma şiirler yazıyordun olsa gerek, okumamışsın. Saadet kiminin adıdır, kiminin de bahtı. Her iki cihanda da SAADETLER dilerim Mustafam.


Dr. Can’ımızın vefatından önce kaleme aldığı yazılardan...
Sayı: 199
Bölüm: Dr. Can

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=21&hn=4952
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!1/10/2006

Emel gümüşse Hümeyra altındır…

Emel gümüşse Hümeyra altındır…
Hümeyra Karagöz - Ankara
Merhaba Emel. Ben Hümeyra. 20 yaşındayım. İki fakültede birden okuyorum. Bunları neden yazdığımı merak ediyorsundur. Dr. Can’a yazdığın mektubu ve onun cevabını okudum.
Emel sen en azından kekeliyorsun ama ben hiç konuşa-mı-yo-rum. Biliyor musun? Evet (9) aylıkken havale sonucu konuşma merkezim felç olmuş. Yazarak anlaşıyor, yazarak tahsilimi sürdürüyorum. Ya Emel işte böyle, burası dünya ve hepimiz imtihandayız. Benimki konuşamamak, seninki kekemelik, birininki kanser, diğerininki görememek, birininki zenginlik, diğerininki fakirlik…

Ne olmuş kekeliyorsan, ne olmuş birileri sana âşık olmayacaksa? Dünyanın sonu mu? Unutma burada verilmeyenler, ötede verilecek sana da, bana da… Belki omuzlarımızda bir yük ama sabredersek göreceğiz ardındaki güzellikleri… Ayrıca;

1) Diğer insanların göremediği gerçekleri biz rahatlıkla görebiliyor, onları da uyarabiliyoruz.

2) Eğer bir erkek sırf sen kekeliyorsun diye seni istemiyorsa, sen haydi-haydi istemezsin. Zaten o sana layık değildir. Çünkü sevgisi gerçek değildir. Bunu sana kekemelik fark ettirdiği için de şükretmelisin.

3) Hiç mi görmedin etrafındaki özürlülerin evlendiğini? Kimi göremiyor, kimi konuşamıyor, kimi duymuyor, kimi yürüyemiyor. Ayrıca beni bugüne dek iki kişi evlenmek için istedi. İçin rahat etti mi? Kaldı ki senin terapi ile düzelme ihtimalin çok yüksek. Benim sıfır.

4) Hayat sürprizlerle doludur. Ne olacağını bilemezsin. Etrafımızda normal insanlar âşık olur evlenir, ama birbirlerini iyi tanıyamadıkları için mutsuzdurlar. Ama sana âşık olan kişi her şeye rağmen, yani gerçek aşk ile sever. O yüzden bunu sağlayan kekemelik için şanslısın diyebilirim.

5) Bir de şöyle düşün. Sen kekemesin. Konuşuyor olduğunu farz et. Ama gözlerin görmüyor diyelim. Kapat gözlerini ve 3 saat öyle evin içinde dolaş, yemek ye ve ÖSS’ye çalış. Ya da birkaç gün, “evet hayır” dahil hiç konuşma bakalım. Veyahut 1 hafta hiç el ve ayaklarını kullanma. Hangisine razı olacaksın?

6) Ölmek istemişsin… Emel’cim istersen nefes al ve 3 dakika tut içinde. Ya da ver nefesini ve 3 dk. nefes alma. Belki klasik olacak ama hayat her şeye rağmen çok güzel. Lütfen bu cümleyi basmakalıp zannetme. Anlamının derinliklerine in.

Elbette bir gün, biri bizi bulacak ve Rabbimden kalan o gerçek aşkı onunla yaşayacağız. Buna inan ve sabret. Çünkü Allah sabredenleri sever ve er geç onları mükâfatlandırır. Gözlerinden öptüm…


Dr. Can

Ey düşmez kalkmaz ve bir olan Allah’ım. Bu “kızımcım”larım eskiden de “deli” miydiler? Yoksa Dr. Can’dan sonra mı böyle oldular? Akılları normalden fazla, ruhları yıldızlardan öte, zihinleri açık ve yüksek, kalpleri okyanusları aşkın, gözyaşları kevserden kutlu, sevinçleri meleknümûn, duaları güvercin kanatları gibi göklerin kapısını çalan…

Hatice, Suna, Esra, Şule, Kübra, Emel, Şeyma, Yasemin, Züleyha, Fatma, Zeynep, Esma, Tuba, Azize, Dilan, Hilal, Bedia derken ve her harften yüzlerce Melek Türkiye’m semalarında kanat çırparken, bir de “Söz gümüşse Hümeyra altındır” çıktı karşıma…

Dr. Can olarak utanıyorum yazı yazmaya…

İstifamı lütfen kabul edin editörlerim.

Bundan böyle tarih susacak, Dr. Can lâl kesilecek; konuşmayan, konuşamayan Hümeyra yazacak.

İnsanlar susacak, melekler dinleyecek.

Pembe yanaklı Aişe Hümeyra konuşacak.

Dememiş miydim her Ailem okuru bir Dr. Can, Dr. Canan’dır diye. Sahi Hümeyra’cım. Bir de ‘tarama özürlüler’ için yazsan da şu kel doktor amcanın da hayır duasını alsan diyorum.
Sayı: 198
Bölüm: Dr. Can

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=21&hn=4937
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!29/9/2006

Özyurdunda hep ‘garip’ yaşadı

Özyurdunda hep ‘garip’ yaşadı


18 yıl önce trafik kazasında hayatını kaybeden Mehmet Özyurt, uzun yıllar geçmesine rağmen ilim, fedakârlık, hizmet aşkı ve diğergâmlığı ile hatırlanıyor.


1973 yılında gelmişti İzmir'e. Amacı Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarına girmekti. Sesine kasetlerden aşina olduğu hocası ile sabaha kadar süren bir sohbet yaptı o gece… Hocası, "30 yıldır aradım, ancak buldum." diyerek teveccüh etti ona. Yıllar sonra ondan bahsederken de "Gelecek nesillerin Mehmet Özyurt Hoca gibi hasbî ruhları tanıması ve onların izinden yürümesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü onlar, ömürlerinin her anına bir örnek hal, tavır ve davranış sığdırmış insanlardır. Onların sergüzeşt-i hayatları yarının hasbîlerine yol gösterecek işaret taşlarıyla doludur. Dolayısıyla, hem onları birer yâd-ı cemîl olarak anmak hem haklarında duaya vesile olmak ve hem de geleceğin fedakar ruhlarına hüsn-ü misaller göstermek için Mehmet Hoca gibi kahramanların hayat hi-kâyelerinin yazılması lazımdır." ifadelerini kullandı.

Bu teveccühlere mazhar olan kişinin ismi Mehmet Özyurt. Bundan tam 18 yıl önce, 18 Eylül 1988'de geçirdiği bir trafik kazasında kaybetti hayatını. İlminin genişliğini tevazusuyla örtmüş, imanın giremediği sinelere bir nebze de olsun ışık yansıtabilmek için gecesini gündüzüne katmış Özyurt'un şehadet parmağı dışında her yeri yanmıştı o meşum kazada. Aradan yıllar geçti. O ise hâlâ hizmetleri ile yaşıyor şimdi.

İLME VE İRFANA AŞIK BİR HİZMET ERİ

Mehmet Özyurt,1945'te Antakya'da dünyaya gelir. Altı yaşındayken hafızlık yapmaya başlar. Bir senede hıfzını tamamlar. O dönemde ailesi, tek odalı evlerinde kömür satarak geçimlerini sağıyordur. Daha küçük yaşlardayken, ilme ve irfana âşık biridir. Hatta çıraklık için verildiği akrabalarının tuğla ocağından sık sık kaçar ve çoğu kez köy camiinde talebelerin arasında bulur kendini. Kitaplara düşkündür. Annesi, onu yerdeki pöstekide, okuduğu kitabın yanı başında uyurken bulur çoğu zaman.

10-11 yaşlarındayken Hasan Okuyucu Hocaefendi'nin yanında eğitime başlar. Burada Arapça öğrenip, dinî ilimlerde tahsil yapar. Ardından İskenderun Çay Mahallesi Camii'nde müezzinlik görevine başlar. 16 yaşındayken caminin imamı olur. Sesine soluğuna hayran olduğu Fethullah Gülen Hocaefendi'nin kasetleriyle tanıştığı yıllardır bu dönem. En büyük isteği ise hocasını görmektir. Askere gidene kadar herhangi bir tahsili bulunmayan Mehmet Özyurt, çevresindekilerin teşvikiyle ilk, orta ve liseyi kısa sürede bitirir. Askerliğini Konya'da yapar. İzinlerinde, tanıştığı bir imamın camiinde sohbetler yapar, insanlara hak ve hakikati anlatır. Burada halk tarafından çok sevilir. Yıllar sonra bile Konya'ya gittiğinde eski dostları onu büyük bir sevgiyle karşılar.

Askerlik dönüşü İskenderun'da Şükriye Hanım'la (1967) evlenir. Bu evliliğinden üçü erkek, ikisi kız toplam 5 evladı olur. İskenderun'da imamlık yaptığı bu yıllarda Mehmet Hoca, anne babası ile beraber kalıyordur. Evlerinin misafirsiz kaldığı gün sayısı çok azdır. Hayatının dönüm noktası ise Yüksek İslam Enstitüsü'ne gitmesidir. Sınavlar için tercihini İzmir'den yana kullanır. Amacı sesine aşina olduğu hocasını da görmektir. 1973 yılında girdiği sınavda birinci olur. Sınav için geldiği günün gecesinde, Fethullah Gülen Hocaefendi ile görüşür.

HAPİSTEN SONRA AYAKLARINI GÖSTERMİYORDU

Mehmet Özyurt Hoca, İzmir hayatına bir yıl Gütepe Camii'nde görev yaparak başlar. Sonra Bornova Büyük Camii'ne imam olarak tayin edilir. Aynı camiye 1976 yılında Fethullah Gülen Hocaefendi vaiz olarak gelir. Caminin yakınlarında ev tutan Mehmet Özyurt, her cuma hanesinde Hocaefendi'nin vaazlarına gelen insanlara yemek verir.

Eşi Şükriye Hanım o günleri şöyle anlatıyor: "Cami, evimize çok yakındı. Eve hoparlör çekildi. Kadınlar bizde toplanır, vaaz dinlerdi. Daha sonra şehir dışından gelen misafirlere evde yemek verirdik. Her cuma 40-50 kişinin yemek yediği olurdu. Tek bir maaşımız olmasına rağmen bize yeterdi."

Bu süreç 1980 ihtilaline kadar devam eder. 1980-1983 yıllarında Bornova'da görev yapar. Şubat 1983'te asılsız bir iddia üzerine 28 gün arkadaşlarıyla birlikte cezaevinde kalır. Eşi, "Çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu." derken, hapishane arkadaşı Sami Çizginer, o günleri şöyle anlatıyor: "Medrese-i Yusufiye'de beraberdik. Orada bizden daha çok sıkıntı çekti. Ayrı ayrı hücrelerde kaldık. Bir seferinde koridorda karşılaşınca, ona 'Burada bulunmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?' diye sordum. Bana, 'Burada çekilen ıstıraplar, ebedi âlemde gül bahçesine dönecek. Burada ne kadar sıkıntı çekersek, çekelim. Biz ebedi âlemde gül bahçelerine talibiz. Hiç merak etme.' dedi."

Serbest bırakıldıktan sonra memuriyetine son verilir. O, ''Bunda da bir hayır var'' diyerek, gönüllere iman aşılamak için ailesiyle Diyarbakır'a gider. Orada soğuk karşılanmalarına rağmen, selam vermediği kişi kalmaz. Ailesiyle birlikte damdan dönüştürme bir eve yerleşir. Eşyaları azdır. Şükriye Hanım'ın bileziklerini satarak geldikleri Diyarbakır'da, kıt kanaat geçinir. Teklif edilen yardımları da birisi hariç kabul etmez. Eşi bu durumu şöyle açıklıyor: "Diyarbakır'a gittikten sonra evimize bir yıl meyve girmedi. Bir tanıdık evimize meyve getirince Mehmet Hoca ona, 'Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Alışmışlardı. Şimdi tekrar isteyecekler.' dedi.

Bu durum Hocaefendi'ye anlatılır. O da bir nebze olsun yardım edilmesini ister. Mehmet Hoca bunu öğrendiğinde çok üzüldü. Bir şey anlatmıyordu. Israr edince 'Ben Hz. Ebu Bekir gibi hizmet etmek istiyorum. Ücret almadan hizmet etmek istiyorum. Para aldıktan sonra bana ne faydası olur. Siz aç değilsiniz. Bir de Hz. Aişe validemizi görseydiniz. Sahabe annelerimizi görseydiniz ne yapardınız. Sadece lüksümüz yok.' dedi. Ama ısrar edilince kabul etti. Ama o parayla ne aldıysa evde misafirle yedi. 'Bu hizmetin parası. Tek başımıza yiyemeyiz.' diyordu."

Diyarbakır'da o zaman öğrenciye ev veren yoktur. Bir gece oturduğu evin eşyalarının bir kısmını alıp, olduğu gibi öğrencilere verir. Taşındığı birkaç evde de böyle yapar. Diyarbakır'da günlerinin büyük bir kısmını hizmet için evinden uzak geçiren Mehmet Özyurt'un eve geldiği gün sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordur. Evde kaldığı günlerde ise misafirin olmadığı gün yoktur. Evlilikleri boyunca baş başa çay içemediklerini söyleyen eşi, bir hatırasını şöyle anlatıyor: "İstanbul'dan dönmüştü. Erken geldi. 'Seni kimse gördü mü?' dedim. 'Ben kimseyi görmedim' dedi. Ben de, 'Bugün bizimle olacaksın. Gelen olursa daha dönmedi deriz.' dedim. Daha ben yemeği hazırlarken kapı çaldı. Çok sevdiğimiz Sakıp amcamız geldi. Onu sordu. Yok diyemedim. Ben sadece o var sandım. Ama gelen sadece o değildi. 10 kişiye yakın misafir vardı. Onları içeri buyur etti. Yemek yediler, gecenin geç saatlerine kadar sohbet oldu. Bir daha da baş başa çay içme fırsatı bulamadık."

Mehmet Özyurt, Medrese-i Yusufiye'ye Diyarbakır'da da girer. Burada mahkûmlardan gardiyanlara kadar herkese hak ve hakikati anlatır. Suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakılır. Bulunduğu bölgede hizmetin hüsnükabul görmesi için neredeyse mesaisinin tamamını harcar. Eşi bir gün, "Beş çocuğun var, biraz onlarla ilgilen." dediğinde, "Onlarla da ilgilenen çıkar. Ama öte yandan ilgilenme bekleyen binlerce çocuk var." cevabını verir. Yılları hizmet aşkıyla geçen bu insanın vefatına bir ay kala farklı şeyler yaşanır. Hanımı da bu durumu sezer. Bu dönemde gördüğü bir rüyayı eşine bile anlatmaz. Sadece "Hocama anlatırım." diye konuşur. Eşi bir anlam çıkaramaz. Vefatı yaklaştıkça ondaki düşünce daha da artar. Son hafta herkesle ayrı ayrı ilgilenir, eş dost, akraba ziyaretleri yapar. Tekrar Diyarbakır'a dönen Mehmet Hoca, dinlenmeden bu kez Van'a gider. Döndüğünde yorgun ve halsizdir. Eve geldiğinde eşi, "Ne zaman beraber olacağız?" deyince, "Dua et Allah ahirette nasip etsin." cevabını verir.

ANCAK YANAR KÜL OLURSAK CENNETE GİRERİZ

Sonra Urfa'ya gitmek için hazırlanmaya başlar. Evden çıkarken eşine şunları söyler: "Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yap arsın?" Eşi, bu konuşmalara bir anlam veremez o sırada. Sonra çocuklarını öper: "Ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. 'Ne oldu' dedim, 'Bir şey yok' dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. 'Ne oldu, bir şey mi unuttun' dedim. 'Hayır' dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. 'Bir şey mi var' dedim. 'Yok' dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. 'Allah'a ısmarladık' dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Onu son görüşümdü."

Mehmet Hoca, Urfa'dan Gaziantep'e gideceği günün gecesini Bayram Acar, Hasbi Hoca ve Memduh Hoca'yla birlikte geçirir. Sohbette, günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından dert yanılır. Bayram Acar, "Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi." der. "Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki!" denilince, Mehmet Hoca'nın verdiği cevap şu olur: Ancak yanar kül olursak cennete gireriz.

Sabah üç arabayla yola çıkılır. Urfa'yı 14 km geçildikten sonra Mehmet Hoca önde giden arabasını durdurur. Yorgun olduğunu söyler. Ortadaki araca geçer. Kısa bir süre sonra içinde Mehmet Özyurt Hoca'nın da olduğu araba bir tankerle çarpışır. Yanan araçta Mehmet Hoca ile birlikte Bayram Acar, Hasbi Hoca ve Memduh Hoca da hayatını kaybeder. Şehadet parmağı dışında her yeri yanar. Daha sonra bu gönül insanı doğduğu yere gömülür.


EŞİ ŞÜKRİYE HANIM: SECDEYE GİDERKEN SAPSARI KESİLİRDİ

Diyarbakır'da evimize ekmeğin zor girdiği günlerdi. Öğrencilere yardım Diyarbakır'da azdı. İstanbul'dan 3 top kumaş gelmişti. Öğrencilerin kaldığı eve perde dikilecekti. Benim de bir namazlık eteğim yoktu. Kumaştan bir parça aldım. Komşuya diktirmesi için rica ettim. Mehmet Hoca öğrenince bana, "Allah'tan korkmadım mı, o hizmetin değil mi?" dedi. Ben de, 'Biz de hizmetin değil miyiz?' dedim. 'Kesinlikle olmaz. Sen arkadaşına telefon aç, onu sofra bezi yapsın. Dershaneye vereceğim.' dedi. Bu kadar hassastı. Hatta bir defasında eve pakette baklava geldi. Bir hafta açmadım. Bozuldu. O da 'niye açmadın' dediğinde 'Sen kızıyorsun' dedim.' Namaza durduğu vakit ben ona bakamazdım. Sanki ağlıyor gibiydi. Secdeye giderken sapsarı kesilirdi. Her namazı böyleydi. Geceleri çok az uyurdu. Teheccüdü hiç kaçırmazdı. 'Ben eşimle baş başa hiç çay içmedim. İstanbul'da aldığı porselen demlik ile iki tane çay bardağı vardı. Çay içmek nasip olmadı. Hâlâ duruyor. Son gün evden çıkarken bana 'Ben de o çayı içmeyi çok istedim. Allah belki burada içirseydi orada içirmeyecekti. Belki orada içeceğiz.' demişti.


YAKIN ARKADAŞLARI ANLATIYOR

Sami Çizginer:

Onun sevgisi, duruşu, ilmi, asaleti ve mütevazılığı bizi ona yaklaştırdı. İlk tanıştığımızda Büyük Cami'ye Hocaefendi'yi ziyarete gitmiştim. Kendisi pek duygulu, vakarlı bir akşam namazı kıldırdı. Hocaefendi'nin odasında tanıştık. Ondan sonra da dostluğumuz devam etti. 1983'te Medrese-i Yusufiye'de de beraberdik. Mehmet Hocamın farkı alçak gönüllülüğüdür. Hiç kimseyi ayırmaz, kimsenin hakkında konuşmazdı. Hocaefendi Bornova'da vaazlara başladığında onda ayrı bir telaş olurdu. Sanki bir bayram havasıydı. Sohbet öncesi her bakımdan hazırlık yapardı. Herkesin durumuna göre konuşurdu. Gelen insanlara mutlaka ikramda bulunurdu. Sadece Diyanet'ten para almasına rağmen, eli boldu. Hizmetteki devamlılığı takdire şayandı. Gecesi gündüzü hizmet aşkıyla doluydu. Vefası ayrı bir takdir toplardı. Bir defasında Ankara'da ameliyat olacaktım. Diyarbakır'da telefonumu bulmuş. Hemen beni aradı. 'Ameliyat olmaya karar vermişsin. Beni kardeş olarak kabul edersen ilk kanı ben vereceğim. Kan gruplarımız aynı.' dedi. Uçağa atladı geldi. İlk kanımı o verdi.

Yılmaz Subaşı:

Kendisiyle yurtiçi gezilerine giderdik. 9 gün arabada yattığımızı hatırlarım. Bir gün Rize'ye gittik. Akşam namazı sonunda bir sohbet yaptı. İmam dâhil herkes ağladı. Daha sonra kaldığımız yere onları davet ettik. Herkes akın akın geliyordu. İlk gittiğimizde bir çabanın olmadığı Rize'ye, iki üç yıl sonra gittiğimizde her şeyin değiştiğini gördük. Bir yolculuk öncesi Mehmet Hoca bir kutu Sızıntı dergisini arabaya koydu. Yola çıktık. 1980 öncesi yollar tehlikeliydi. Karadeniz'de polis bizi durdurdu. Üzerimizi aradı. Mehmet Hocam bize, 'Allah'ın izniyle bir şey olmaz' diyordu. Polisler araçta Sızıntı'yı görünce bizi serbest bıraktı. Yolumuza devam ettik.

Naim Sarıcalı:

Çok farklı bir imamdı. İnsan psikolojisini çok iyi biliyordu. 1980'lerde Bornova'da bizi tutan kişiydi. Ondaki faziletleri görünce eksikliklerimizi daha çok fark ettik. Herkesle ilgilenirdi. Camideki görevi biter bitmez, insanları bir araya toplar, Hak ve hakikati anlatırdı. Birlikte seyahat yapardık. Mutlaka yeni bir kişiyi bu seyahatlere götürür, onunla ilgilenirdi. Öğrencilerin kaldığı evlere bizi götürürdü. Karşılıksız verme duygusunu ondan öğrendik. Görevli olarak Almanya'ya gitmişti. Çok az kişiyle görüşebilmiş. En sonunda 'onlar camiye gelmiyorlarsa biz onların ayağına gideriz.' demiş ve meyhaneyi ziyaret etmişler. İnsanlara orada anlatmışlar. Ve onları, 'biz geldik sıra sizde' diyerek camiye davet etmiş. O insanlar birkaç gün sonra sohbet dinlemeye gelmiş. İçlerinden sözü dinlenen biri 65 yaşında hidayete ermiş.


İbrahim Öztürk (İslam Enstitüsü’nden okul arkadaşı):

1973-1974 yılında ilk sene aynı evde kaldık. Mehmet Abi evde sürekli ilimle irfanla meşguldü. Önünde sürekli kitap bulunuyordu. Okumayla meşguldü. Uykusu azdı. Sık sık sohbet ederdi. Yarım saat uyur, kalkar ilimle meşgul olurdu.

Rıfat Bakan:

Mehmet Hoca bize bu işin aşk ve şevkini anlatan kişidir. Onun sayesinde evlerimizi bu işlere açtık. Hamdolsun haftalık gelirdi. Bir misafiri gelse bana getirirdi. İnsanlığı birinci dereceden hocamdan öğrendiysem, ikinci derecede Mehmet hocamdan öğrendim. Fedakarlığı, alicenaplığı, cömertliği, misafir karşılamayı ve misafir uğurlamayı ondan öğrendik.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=25245


__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©PortrelerYorum (yok) :: Yorum yaz!29/9/2006
Sayfa Toplam:6
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||