...:::::: MEDİNE::::::...


Ramazan’da ne yapalım, ne yapmayalım?

Ramazan’da ne yapalım, ne yapmayalım?
11 Ayın Sultanı'nın heyecanı tüm benliğimizi sarıyor. Bereketi şimdiden fukara mahallelerini hareketlendirmiş durumda. Öyle ya Ramazan oruç ayı olduğu gibi yardımlaşma mevsimi de. Ramazan'ınız mübarek olsun.

11 Ayın sultanı Ramazan-ı Şerif’i, içinde bulunduğumuz hafta içinde ihya ve idrak edeceğiz. Perşembe günü ilk orucumuzu tutacak, Rabbimiz’den başı rahmet, ortası mağfiret sonu da Cehennem azabından kurtuluş olan bu mübarek ay vesilesiyle bizi salih kullar zümresine dahil etmesini niyaz edeceğiz. Önümüzdeki sayıda inşallah çok daha geniş kapsamlı ve özel bir sayıyla karşınızda olacağız. Ama, şimdiden hazırlıklı olmak açısından bazı şeyleri hatırlamakta fayda var. Ramazan’da ne yapacağız ne yapmayacağız çok iyi bilmemiz gerekiyor.

***

Ramazan’da neler yapmalıyız?

Öncelikle Ramazan’la ilgili bilgimizi yeniden tazelemeli, ilmihalden oruçla ilgili bilgileri bir kez daha ailecek gözden geçirmeliyiz. Dinimizin beş temelinden biri olan oruç ibadeti bu ayda üzerimize farz kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de; “Sizden kim bu aya yetişirse oruç tutsun” (el-Bakara, 2/185) buyuruluyor.

Ramazan kelimesinin kökeniyle ilgili bir kaç rivayet vardır. Birine göre, yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına “ramdâ” kelimesinden alınmıştır. Bu yağmurun yeryüzünü temizlediği gibi, Ramazan ayı da müminleri günah kirlerinden temizler. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sas); “Kim inanarak ve alacağı sevabı Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Savm, VI) buyurmuştur. Bir başka rivayete göre ise, güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması anlamına olan “ramad” kelimesinden alınmıştır. Böyle kızgın yerde yürüyenin ayakları yanar, zahmet ve meşakkat çeker. Bunun gibi oruç tutan kimse de açlık ve susuzluğun hararetine katlanır, meşakkat çeker, içi yanar. Kızgın yer orada yürüyenlerin ayaklarını yaktığı gibi, Ramazan da müminlerin günahlarını yakar, yok eder.

Ramazan ayına “on bir ayın sultanı” denilmiştir. Hayır ve hasenatın ilahi terazide en yüksek kıymetini bulduğu bir zaman dilimidir. Hz. Enes (ra)’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber’e (sas) “Hangi sadaka daha faziletlidir?” diye sorulunca, “Ramazan ayında verilen sadaka” buyurulmuştur (Tirmizi, Zekat, 28).

Kur’an-ı Kerim’de ismi açık olarak geçen tek ay Ramazan ayıdır. Ramazan Kur’an ayıdır. Kur’an-ı Kerim bu ay içerisinde indirilmiştir. Yüce Rabbimiz; Ramazan ay’ı öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren, hidayeti ve hakkı batıldan ayırmayı açıklayan Kur’an, bu ayda indirildi” (el-Bakara, 2/185) buyurmuştur. Mukabele dediğimiz Kur’an okumalarına katılmalı, özel okumalarımızı ihmal etmemeliyiz. Okumayı bilmiyorsak, artık bu ay bizim için dönüm noktası olmalı, harekete geçmeliyiz.

Kur’an-ı Kerim’de, “bin aydan daha hayırlı” olduğu belirtilen Kadir gecesi bu ay içerisindedir. Sadaka-i Fıtr, bu aya mahsus bir ibadettir. Teravih namazı da bu aya mahsus ibadetlerimizdendir. Çoluğumuz, çocuğumuz eşimiz dostumuzla mümkünse her akşam başka bir camiye gitmeye çalışarak kılmaya gayret edelim. Ramazan ayının son on gününde itikafa girmek sünnettir. İmkanı olan girmeli, giremiyorsa girmesi mümkün olan dostlarını teşvik etmeli, itikafa girenlerin ailelerine yardım etmelidir.

***

Neler yapmamalıyız?

Yazılı ve görsel medyadaki negatif yayınlara itibar etmemeli, özellikle “Nasıl oruç tutulmaz?” ya da “Nasıl zekat verilmez?” başlıklı konulara gülüp geçmeliyiz. Günlerimiz boş ve mâlâyâni şeylerle değil ahirete dönük düşünce ve eylemlerle dolmalı. Diğer yıllara nazaran nisbeten daha sıcak bir ortamda oruç tutacağız. Buna hazırlıklı olmalı, sağlık durumumuza uygun bir iftar-sahur düzeni kurmalıyız.
Sayı: 248
Bölüm: İbadet


__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ROPORTAJYorum (0) :: Yorum yaz!13/9/2007

‘İnsanlar başörtüsüyle de okuyabilsin’ diye AK Parti’ye oy verdim

‘İnsanlar başörtüsüyle de okuyabilsin’ diye AK Parti’ye oy verdim
FULYA ÖZLEM
Yönetmen Sinan Çetin’in yedi yıl önce çektiği, ancak rafta beklettiği Romantik adlı filmi nihayet vizyona girdi. Boş ve körü körüne inançlar uğruna hayatların harcandığını söyleyen Çetin, “İnsanoğlu kafasında bir gerçek yaratıp, o gerçek için savaşmaya başlıyor. Mesela komünizm için öldürülmüş yüz otuz milyon insan var. İkiz kulelere saldırıda beş bin kişi öldü. Tarihte pek çok savaş körü körüne inanmaktan kaynaklanır.” diyor. Özgürlüklerden yana olduğunu belirten Çetin, “İnsanlar başörtüsüyle okullara girsinler diye ben AK Parti’ye oy verdim.” şeklinde konuşuyor.

Vizyona dün giren “Romantik” filminin “rasyonel” (akılcı) yönetmeni Sinan Çetin, gerçekliğin insanın kurgusundan bağımsız var oluşuna dikkati çekiyor: Hiçbir şeye körü körüne inanmamalı; çünkü günün birinde, hayatınızı boş bir inancın, kendi kafanızda yarattığınız bir gerçeğin peşinde harcamış, anlamsızlaştırmış olarak bulabilirsiniz kendinizi. Ya Sinan Çetin’in körü körüne inandığı bir şey yok mu? Evet, var: Özgürlük. Ama bu bir paradoks değil; çünkü hiçbir şeye körü körüne bağlanmamanın önkoşulu zaten “özgürlüğe inanmak”. Çetin’le, ‘Cihangir Cumhuriyeti’ndeki Platofilm’de, hiperaktivitesine derman kıvamında “ciddi” bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Ne felsefeyi açıkta bırakmaya niyetimiz var, ne siyaseti ne de “akacak bir mecra bulma”nın taktikleri bunlar.

Film, size ait bir epigrafla başlıyor: “İnanç perdesi ne kadar kalınsa, akıl güneşi o kadar zor doğar.” Dolayısıyla akıl ile inanç arasında bir ters orantı kuruyorsunuz. Bu ters orantının mahiyeti nedir sizin için? Bir de burada söz konusu olan inanç ne tür bir inanç?

Burada Tanrı’ya inançtan söz etmiyorum. Çünkü sonuçta akıl da Tanrı’nın organı. Tanrı’ya ait bir şey. Tanrı’ya isyandan ziyade, insana isyan var bu cümlede. Çünkü inancı Tanrı değil, insanın kendisi yaratıyor ve inandıklarıyla aklını yok ediyor. Bu bir ideolojiye, bir düşünceye, bir fikre, bir yalana inanmakla eşanlamlı. Burada sözünü ettiğimiz şey Tanrı inancı değil, bunu açıkça belirtmek lazım. Çünkü Tanrı inancı insanların kendi özel seçimidir, kimi inanır, kimi inanmaz. Ama ben insanoğlunun, kendisini, kendi kendine inançlar yaratıp, kendini inanç tuzaklarına çok düşürdüğünü gördüm. Ve düşüncelerini inanç haline getirip, kendi inançlarının yaratmış olduğu trajedileri, hatta ölme ve öldürme noktasına getiren düşüncelerle ve inançlarla insanların yaşadığını gördüm. Yeryüzündeki bütün savaşların, bütün terör eylemlerinin, bir davaya ölesiye ve öldürmeye varan boyutta inanç fikriyle ortaya çıktığını gördüm. Eğer ortada bir dava uğruna ölmek ve öldürmek fikri yoksa ortada terör ve savaş da olmaz. Burada sözünü ettiğimiz inanç, bir dava inancı. Bir kurtarma, bir kurtarılma, bir kolektivizm ve korumacılık içeren bir inanç.

Filmde karşımıza ağırlıklı olarak çıkan iki tema var, biri intikam diğeri ise gerçeklik, daha doğrusu “gerçekliğin parçalı bulutlu görüngüsü” diyelim. Hangi tema sizin asıl üzerinde durduğunuz tema?

Gerçeklik. Bu film intikamla ilgili bir film değil. Tam tersi, intikama yol açacak kadar bir düşünceye inanmanın tehlikesini anlatan bir film. Film, bir düşünceye ölesiye inanmanın yanlışlığı filmi. Yani, akılsız inancın tehlikeleri üzerine bir film. Zaten sonunda o inanç, o inancın sahibini öldürüyor. Ama sonuçta, inanç, tehlikeli bir oyundur ve akıl dışı kalmaması gereken bir şeydir. Akılsız bir inanç tehlikelidir, onu söylemek istiyorum.

“Gerçeklik bir tanedir” diyorsunuz filminizde ve onun insan algısı tarafından çarpıtılması ya da bütünsel olarak algılanamamasını bir sorun olarak ortaya koyuyorsunuz. Gündelik hayatta ya da felsefî olarak düşündüğünüzde, gerçekliğin böyle, farklı olarak algılanması sizi rahatsız ediyor mu?

İnsanoğlu, kafasında kendi gerçeğini yaratmakta serbesttir; fakat bu, gerçeği bağlamaz. Gerçek, gerçektir. Herkesin kendi kafasına göre gerçeği yorumlama hakkı olabilir; ama bu, gerçeğin canını sıkmaz. Bu, gerçeğin umursadığı bir şey de değildir. Gerçek, bütün sertliği, kararlılığı, asık suratlılığı veya neşesi ile ortada pırıl pırıl parlar. Bu neşe ile, bu asık suratlılıkla, bu soğuklukla ilişki kurabilen akıllı insanlar gerçekle yaşarlar ve gerçeğe katlanamayıp, kendi gerçeğini kafasında yaratan, kendini kandırmaya meyilli “inançlı” insanlar da bu gerçekten uzaklaşmak isterler. Derken felsefe tarihi ve sanat tarihi gerçeği olduğu gibi kabul edenlerle gerçeği değiştirmek isteyenler arasındaki mücadeleden ibarettir.

Peki, “Kar beyazdır” cümlesi, “kar”ı ve “beyaz”ı algılayan kişiler olmasa da doğru olacak mıydı bu durumda?

Tabii. Kar’ın umurunda değildir, yani kar’ı algılayan kişiler. Elma, elmadır. Kimin ısırdığı ile ilgilenmez. Isırmasalar da elma elmadır. Onun tadına bakanlar veya bakmayanlarla ilgisi yoktur elmanın. Masa, masadır. Ne kadar basit değil mi? Bu basit gerçeğin insanlar tarafından kavranamaması ve milyonlarca insanın öldüğünü biliyor musunuz, bunun anlaşılmaması yüzünden? Örnek vereyim mi?

Tabii buyrun...

Veriyorum. İnsanoğlu kafasında bir gerçek yaratıp, o gerçek için savaşmaya başlar. Otuzyıl Savaşları, komünizmin kendisi, işte yüz otuz milyon resmi rakam, ölü sayısı için. Yani kafasında bir dünya yaratmış, onun için ölmüş yüz otuz milyon komünist var. Daha doğrusu komünistler tarafından öldürülmüş yüz otuz milyon var. İkiz kulelere saldırılması, ikiz kulelerde ölen beş bin kişi, dünyada bütün savaşlar, aşağı yukarı insanlık tarihinin bütün savaşları herkesin kafasındaki gerçeğe körü körüne çok net inanmış olmasından kaynaklanır. Ne acı değil mi? Ama insan böyle, inanmak ve ölmek, ölmek ve öldürmek istiyor.

Çiçek Abbas’tan, Prenses’ten, hatta Bir Günün Hikayesi’nden bu yana neler değişti Sinan Çetin’in sinemaya bakışında? Ya da kendi sinemanıza bakışınızda?

Çok şey değişti aslında. Bu sinemayla ilgili benim duruşum, yani aramdaki ilişki: Sinema benim için bir iş, bir endüstri. Yani şu anda Platofilm’de 300 kişiden fazla insan çalışıyor. Ben aslında “resimlerle hikaye anlatıcısı” olarak mesleği ele aldım ve hâlâ da öyle ele alıyorum. Resimlerle hikaye anlatmak konusunda bir üstünlüğümüz olduğuna inanıyorum, yoksa Platofilm diye bir şey olmazdı zaten. Ben Türkiye’nin en pahalı yönetmenlerinden birisiyim. İnsanlar, hele reklam filminde özellikle, resimlerle hikayeyi iyi bir şekilde anlatayım diye bana yüklü paralar ödüyorlar.

Sinan Çetin’in kendisini içinde “tamam, budur” diye hissettiği, hissedeceği politik sistem, siyasal liberalizm mi?

Değil. Ben hiçbir kalabalıkta yer almadım hayatım boyunca. Hayatımın hiçbir döneminde istesem de yer alamadım, ne solcuların arasında ne de sağcıların arasında; kendime yatacak bir yer bulamadım açıkçası. E, liberallerin arasına da koysanız, orada da herhalde duramam hissindeyim. Ama insanoğlunun en önemli meselesinin özgürlük olduğuna inanıyorum. Yani insanoğlu eğer özgür değilse, geri kalan hiçbir şeyin önemi yok. Ben AK Papti’ye oy verdim. İnsanlar başörtüsüyle okullara girsinler diye. Ama yarın öbür gün AK Parti’ye “başörtüsüz insanlar okullara giremez” derse AK Parti’ye de karşı çıkacağım. İnsanların özgürlük mücadelesi, benim, destekleyebileceğim tek mücadele. Ben başka bir mücadeleye de inanmıyorum zaten.

Platofilm’e baktığımızda bir sürü iyi eğitimli, üretken insanın “bir arada” ürettiğini, bununla da kalmayıp, üstüne bir de “kanka” olduğunu görüyoruz. Bu nasıl oluştu?

Aslında ben bunu duyduğuma çok sevindim; çünkü bana Cihangir’den gelen sesler böyle değil. O kadar mutlu oldum ki dışarıdan böyle gözüküyor olmasına; çünkü benim kulağıma çalan, gelen algı bu kadar pozitif değil. Biz sonuç olarak gerçekten çok masumca çalışan, iş yapmaya çalışan, iş yapmayı, neşe ve hürriyetle ele alan, tamamen masum bir iştahla çalışan insanlarız. Sonuçta bizim buranın öyle pozitif bir bakış açısıyla ele alındığını duyduğuma sevindim.
Sayı: 66
Bölüm: Röportaj

http://cumaertesi.zaman.com.tr/?bl=11&hn=4076
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ROPORTAJYorum (2) :: Yorum yaz!4/3/2007

Gençler tutunma arayışı içinde

Gençler tutunma arayışı içinde
ELİF TUNCA
‘Mustafa Hakkında Herşey’ ile farklı bir yönetmen olduğunu kanıtlayan Çağan Irmak ‘Babam ve Oğlum’ ile çıtayı iyice yükseltti ve yönetmen olmak isteyen gençlerin rol modeli oldu. Yeni neslin ciddi bir tutunma arayışı içinde olduğunu söyleyen Irmak, “Modellere tutunmak iyi olabilir; ama aynı zamanda kafa karıştırıcıdır.” diyor.

Türk sinemasının genç yönetmenlerinden Çağan Irmak, önceki hafta hem Umut Ödülü'nü almak hem de son projesi "Kâbuslar Evi"nin galasını yapmak üzere Bursa'da, I. Uluslararası İpek Yolu Film Festivali'ndeydi. Irmak'ı bulmuşken gençlik ve sinema üzerine sohbet ettik. Meraklısı "Babam ve Oğlum"la bütün Türkiye'nin diline düşmeden önce de tanır onu. Hatta önceki filmi "Mustafa Hakkında Her Şey"i çok daha cesur bulabilir ki yönetmenin bir itirazı da yok buna. Daha da geriye gidilirse kısa filmleri çıkıyor karşımıza. Şu andaysa bir yandan "Kâbuslar Evi" adlı seri hikâyeleri yazmakla bir yandan da yeni filmi "Ulak"ın hazırlıklarını tamamlamakla meşgul. Ama kendisi genç ve enerjik bir insan olduğu için onca iş gücünün arasında bize de vakit ayırıp sorularımızı cevapladı. Buyurun, Çağan Irmak'tan gençlik ve sinema üzerine samimi fikirler…

Festivalde "Umut Ödülü" aldınız. Bu ödül hem genç biri olarak hem de genç Türk sineması adına sana ne hissettirdi?

Aslında veriliş gerekçesi biraz ürküttü. Çok iddialı; insan 'inşallah layık olabilirim' diye düşünüyor. Çünkü sürekliliği yok; yani 'kitleleri sinemaya çekmek' her zaman mümkün olmayabilir. Belki ileride daha kişisel filmler yaptığımda bunlar olmayacak mesela.

Bu önemli. Çünkü sen "Mustafa Hakkında Her Şey" gibi çok daha farklı ama "Babam ve Oğlum" kadar seyirci çekmeyen bir iş yaptın. Onda da kalite anlamında belli bir çıtayı tutturmuştun. Daha sonra "Babam ve Oğlum"la da seyirciyle ortak bir dilde buluşabileceğini gösterdin. Bundan sonra hangi yolu seçeceksin? Bu senin üzerinde bir baskı oluşturuyor mu?

Çıta meselesini son bir yıldır herkes söylüyor: Sen şimdi kendini geçmek zorundasın. Ben böyle düşünmüyorum. Biraz baskı oldu üzerimde ama hiçbir zaman hesaplı kitaplı iş yapmadım. Hesaplı kitaplı filmler yapsaydım hepsi gişe başarısı getirirdi. "Mustafa Hakkında Her Şey"i yaparken çok gişe yapmayacağının farkındaydım. Bundan sonra yapacaklarım hakkında ise şunu söyleyebilirim; büyük konuşmak gibi olmasın; ama televizyona bir daha iş yapmayı düşünmüyorum. Daha alternatif şeyler olabilir, bu "Kâbuslar Evi" gibi DVD işi olabilir mesela. Ya da yazabilirim belki; ama yönetmem.

Neden?

Genel bir kalitesizlik var çünkü.

Kaliteli işler üretip bunda bir değişiklik yapabileceğini düşünmüyor musun?

Yok düşünmüyorum valla! Televizyonların son iki yıldır hiç olmadığı kadar kirlendiğini ve kalitesizleştiğini düşünüyorum. Ben kendi adıma utanıyorum. Artık otokontrol olmalı yani bir misyonu olması lazım. Bana bugün hiçbir televizyon kanalının misyonu yokmuş gibi geliyor. Mesela "Çemberimde Gül Oya" bu sene girseydi asla tutmayacaktı.

İlk soruya dönelim. Ödül alırken "Seneye bu ödülü belki ben vereceğim, hatta belki o genç sinemacı şu an bu salondadır." dedin. Bundan az evvel de Bursalı lise öğrencisi bir genç kız heyecan içinde gelip seninle tanıştı. "Babam ve Oğlum"u gördükten sonra sinemacı olmaya karar verdiğini ve sinema atölyesine katıldığını anlattı. Aynı şekilde İstanbul'dan henüz üniversiteye başlamış bir delikanlı da senin için Bursa'ya, festivale gelmişti. Bunlar sana ne hissettiriyor?

Biraz korkutuyor açıkçası. Tabii ki birilerini sevmekle başlıyor, biz de birilerine hayran olduk; ama aslında biraz daha derin düşününce, son zamanlarda yeni neslin tutunmak için çok ciddi arayışta olduğunu görüyorsun. Birilerine tutunmak istiyorlar, sen de bunlardan biri olabiliyorsun. Bu bazen güzel evet ama aynı oranda, onların kendi yolunu bulması açısından kafa karıştırıcı olabilir mi, diye düşünüyorsun.

Hız ve rekabete dayalı bir çağdayız. Gençler de bundan nasipleniyor. Bunun sinema sektöründeki karşılığını nasıl görüyorsun?

Önümüzdeki yıllar onlar için bir anlamda çok kolay bir anlamda çok zor. Kolay; çünkü sektöre daha fazla film yapılacak ve insanlara daha fazla şans verilecek. Kötü tarafı ise o kadar çok kalitenin göz ardı edildiği işler yapılacak ki birilerinin çıkıp kendi yolunu bulması, mesela bir authour sinemacı olması giderek zorlaşacak. 80 tane dizi çekildiği için ekip ihtiyacı artıyor. Bu, yeni elemanların piyasaya girmesi gerektiğini gösteriyor. Ama yetişmek yerine çok hızlı bir şekilde gömlek atlıyor girenler. Dolayısıyla temelsiz bir büyüme bu, çok tehlikeli. Mesela dün işi sadece kostümleri düzenlemek olan sanat yönetmeni asistanı, bir gün sonra sanat yönetmeni oluyor! Tabii ki olacak, olmayacak değil; ama hiçbir şey öğrenmeden oraya geliyor. 3 yıl sonra olması gerekirken 15 gün sonra oluverince o setteki bütün iş aksıyor. Bunlar kademe kademe olsa böyle olmaz. Ya da madem ihtiyaç var; kurs falan açın bari!

Bir de akıllarda hep yönetmenlik var. Sinema-televizyon bölümlerinde de böyle.

Bir kere istediğimiz şeyin çok ciddi bir şekilde adını koymamız gerekiyor. 'Yönetmenlik de yaparım limon da satarım' diye bir düşünce olduğu zaman hiç yapma! Kendimize sorduğumuz soruların tam cevaplarını vermemiz lazım bu işle ilgili.

Özellikle kısa filmlerde bu daha belirgin sanırım. Pek çok kısa film dertten ziyade özenti eseri.

Kısa filmde çok ciddi sözler söylemek tehlikeli. Ortada bir kamera var, oyuncular var; bunlarla boğuşmayı becerebilecek miyiz? İlk etapta bunun derdi var zaten. Kısa filmlerde kısa kısa adımlar atmak daha mantıklı.

Sizi kısa adımlarınız bugüne nasıl getirdi?

Bana en çok yardım eden, kendi senaryolarımı yazıyor oluşum. O zaman reji asistanlığı yapıyordum. Kazandığım parayı biriktirdim, profesyonel oyunculara gittim. Asistanlık yaparken piyasayı, teknik ekipmanı tanıdım. Elinizde bir senaryo bir de kısa filminiz varsa daha kolay oluyor işler. Bu durumda şans verilmemesi için bir sebep yok. Eskiden projeleri yapımcıyla paylaşma noktasında korku vardı. Çalınır falan diye. Ama yapımcılar da artık iyi bir iş geliyorsa bir insandan, onun devamının da gelebileceğini biliyorlar. Diğer türlüsü altın yumurtlayan tavuğu kesmek gibi bir şey. Sektör de gençlere güvenmeyi öğrendi. Başarılı bir adamı saf dışı etmek yerine onu değerlendirmeyi öğrendiler. O yüzden genç arkadaşlara biraz daha serinkanlı, sakin olmalarını önereceğim; ben de yapamadım ama…

Peki sinema dışında nerelerden beslenmelerini tavsiye edersin?

Bir numaralı kaynak, edebiyat! Bununla birlikte özellikle sokak! Sokağa çıksınlar, zaten hayat seni her yönden besliyor.
Sayı: 4
Bölüm: Röportaj

http://genclik.zaman.com.tr/?bl=13&hn=69
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ROPORTAJYorum (1) :: Yorum yaz!7/1/2007
Sayfa Toplam:140
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||