Bir yaz hastalığı olarak bilinen ishale aslında bu aylarda daha sık rastlanıyor. Bilhassa bebekler bu dönemi daha sıkıntılı geçiriyor. Bunun en etkili tedavi yöntemi anne sütü, daha sonraysa rotavirüs adı verilen bu hastalığın virüsüne karşı geliştirilen aşı.
İshalin bir yaz hastalığı olduğu düşünülürse de, çocukluk çağında ishaller, özellikle de rotavirusun sebep olduğu ishallere kışın daha sık rastlanılır. İshal (diyare), dışkının su içeriğinin ve sıklığının artması olarak tanımlanabilir. Bağırsak hareketleri artar, bağırsakta emilim azalır, günlük dışkı miktarı fazlalaşır ve dışkı daha sulu olup kıvamı değişir. Yeni doğan ve süt çocuğunda ishal daha kolay oluşur ve daha ağır seyreder. Bu, çocukların henüz besin değişikliklerine kolay adapte olamaması, sıvı kaybına tolerans kapasitesinin az olması ve bağışıklığın tam olarak gelişmemesi ile açıklanabilir.
İshal sıklığı ve sebepleri toplumun sağlık koşullarına göre farklılık gösterir. Ülkemizde enfeksiyonlar yani mikroplar sonucu oluşan ishaller daha sık görülür. Sık ve uygun şekilde el yıkama, yiyecek hazırlarken hijyenik kurallara dikkat etme, temiz su kullanımı, düzgün çalışan şehir altyapısı ile önlenmeye çalışılır. Çocuğun besinlerini hazırlamadan önce, tuvaletten çıktıktan ve çocuğun bezini değiştirdikten sonra, çocuğu beslemeden hemen önce ellerin bol sabunlu suyla yıkanması çok önemlidir. İshal için diğer bir risk faktörü ise, dengesiz beslenmedir. Genellikle ilk yaşta un, nişasta ve şeker gibi karbonhidrattan zengin beslenme uygulanan bebeklerde ishale eğilim fazladır.
Anne sütü en etkili tedavi
Memorial Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Seydi Battal Gölgeli, anne sütü ile beslenmenin, süt çocuklarında ishal gelişmesini önleyen en etkili ve en iyi koruyucu faktör olduğunun tüm tıp dünyasında kabul gören bir görüş olduğunu ifade ediyor. Anne sütünün, bebeğin bağışıklığını artıran ve bağırsağı koruyan destekleyici faktörleri içermesi, onu bebekler için kaçınılmaz kılıyor.
İshal ile birlikte kusma, ishalin oluşturduğu sıvı kaybını artırır. Sıvı kaybının ileri olduğu durumlarda bu, açığı ağızdan verilecek sıvılarla yerine koymayı imkânsızlaştırır ve damar yolu verilmesini gerekli kılar. Özellikle küçük çocuklarda, kısa süren ishal ve kusmalarda bile, ciddi sıvı ve elektrolit kayıpları meydana gelebilir.
Rotavirus, tüm dünyada çocuklarda en sık ciddi ishal yapan mikroorganizmadır. 5 yaşına kadar her çocuk en az 1 kez rotavirus enfeksiyonu geçirir. Özellikle 4 ile 36 ay arasındaki çocuklarda rotavirus daha ciddi ishallere sebep olur. Gelişmekte olan ülkelerde 0-2 yaş arası çocuklarda ani ortaya çıkan ishallerin yüzde 50’sinin etkeni rotaviruslardır.
Rotavirus teşhisinde, dışkı örneklerinde, rotavirusun antijenlerini saptayan testler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu testler hızlı ve doğru teşhis konmasını kolaylaştırmışlardır. İshal durumunda ve bunun rotavirus kaynaklı olduğunu öğrendiğimizde ailelere alınması gereken tedbirleri, beraberinde olabilecek belirtileri ve hastalığın süresi hakkında bilgiler verilmeli ve özellikle diğer çocuklara bulaştırmaması için önlem alınmalıdır.
Etken ağız yoluyla bulaşır. Mikrop bulaşmış besinlerin yanı sıra, oyuncaklarda ve diğer yüzeylerde bulunması, kişisel eşyaların da bir bulaşma mekanizması olduğunu göstermiştir. Aile içi yayılma sıktır ve evde birden çok ferdi aynı anda etkileyebilir. Ayrıca yuva ve kreşlerde de bulaşma hızlı olabilir.
Çocuk, virüsü aldıktan 1-2 gün sonra belirtileri göstermeye başlar. Dışkı genellikle yeşil, sulu ve kansızdır. Kusma ve ateş de olabilir. Karın ağrısı bu tabloya eşlik edebilir. Bu belirtiler 1 hafta sürebilir.
Rotavirus aşısı geliştiriliyor
Rotavirus enfeksiyonunda en çok korkulan şey, sıvı ve elektrolit kaybıdır. Vücut sıvısı ve elektrolit kaybının derecesi, tedavinin ne şekilde olması gerektiğini belirler. Bu durumda hekim yardımı gereklidir. Hastalık sırasında günde 10-20 kez ishal olabileceği gibi, sık kusma da söz konusu olabilir. Bu gibi ciddi durumlarda hastaneye yatırılıp, uygun sıvı tedavisine başlamak doğru olacaktır. Hafif vakalarda, evde ağızdan sıvı tedavisi ile düzelmesi mümkündür. Ateşi kontrol altına almak için ateş düşürücülerden yararlanılır.
Korunması güç bir hastalıktır. Kolay bulaşır. Bir kez rotavirus sebebiyle ishal olan çocuk, ileride yeniden rotavirus enfeksiyonu geçirebilir. Burada iyi olan tek şey, bağışıklık sisteminin biraz daha hazırlıklı olmasıdır. İlk rotavirus enfeksiyonundan sonra geçirilen diğer rotavirus enfeksiyonları, biraz daha hafif geçirilebilir. Şimdilerde umudumuz halen çalışmaları süren rotavirus aşılarında… Rotavirus aşısı ilk 1998’de uygulanmaya başlandı; fakat o zaman geliştirilen aşıda yaşanan bazı sağlık sorunları nedeniyle aşılamalar sonlandırıldı. Üzerinde çalışılan 2 farklı aşı için yapılan denemelerden iyi sonuçlar alınmıştır. İleride, ağızdan damlatılacak bu aşılarla, rotavirus nedenli ishalleri bu kadar sıklıkla görmeyeceğiz.
Kulakları yanlış temizlemek kulak hastalıklarına davetiye çıkarıyor
Kulak hassas organlarımızdan biri. Kulaklar genelde kulak çubuğuyla temizleniyor. Halbuki bu bazı tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Genellikle de kulak temizliği yapayım derken kirler içeri itiliyor.
Uzmanlara göre, kulak kiri, kulağı korumakla görevli normal bir sıvı olarak kabul edilmeli ve temizlik işi kulağa bırakılmalı. Aksi takdirde, işitme kaybına varan çok önemli rahatsızlıklarla karşılaşılabilir.
KORUMA AMAÇLI YARARLI BİR SALGI
Dış kulak yolundaki yağ bezleri tarafından üretilen ve deri döküntülerini de içeren kulak kiri, dış kulak derisini sudan ve iltihaptan koruyan, dış ortamdan gelen tozun ve diğer partiküllerin kulağın daha iç kısımlarına gitmesini önleyen bir tabaka oluşturan faydalı bir salgıdır diyor Sema Hastanesi KBB Uzmanı Ömer Faik Sağun.
Kulak kirinin içeriği ve miktarının kişiden kişiye değiştiğini belirten Sağun, ‘Kulak kirinin az üretilmesi enfeksiyon riskini artırırken, fazla üretilmesi ise tıkaç oluşumu ve buna bağlı işitme kaybına sebep olabilmektedir.’ dedi.
KULAK ÇUBUĞUNU KULLANMAK ZARARLI OLABİLİR
Dr. Ömer Faik Sağun şunları söyledi: “Normalde kulak kiri, dış kulak yolu derisinde yer alan kıllar tarafından içeriden dışarıya doğru taşınarak vücut dışına atılıyor. Kulak temizleme çubukları ve benzeri cisimlerle kulak temizleme alışkanlığı olan kişilerde ise bu mekanizma bozuluyor. Yani bu kişiler aslında kulaklarından temizlemiyor, kiri içeri itip birikmesine ve tıkaç oluşumuna sebep oluyorlar. Tıkaç oluştuğunda; işitme kaybı, ağrı, anormal ses veya çınlama, yabancı cisim hissi, yüzme veya banyo sonrası kulakta tıkanıklık şikâyetleri ortaya çıkabiliyor. Ayrıca, bu hastaların dış kulak yolu enfeksiyonlarına, kulak zarı yırtıklarına ve bunların yol açtıkları kronik orta kulak enfeksiyonlarına maruz kaldıklarını biliniyor.”
Kulak temizliği ile ilgili tavsiyelerde bulunan Sağun; “Dış kulak yolu girişine gelen buşonu, havlu kenarı veya küçük parmağınıza dolayacağınız bir parça pamukla alabilirsiniz. Tozlu ortamlarda çalışanlar, kulak tıpaları kullanabilir ve böylece dış kulak yoluna toz kaçmasını önleyip kulağın işini hafifletebilirler. Eğer kulak zarınızın yırtık ya da delik olmadığından eminseniz, haftada bir kez banyo öncesi birkaç damla gliserin damlatmak işinizi kolaylaştırabilir.” şeklinde uyarılarda bulundu.
Dr. Sağun, özellikle ileri yaşlarda kulağın kendini temizleme hızının yavaşlamasından dolayı kulak kiri birikmesinin daha fazla olduğunu vurguladı.
Kulak birikintisinin çok olup dış kulak yolunu tıkayarak işitmeyi bile engelleyecek duruma gelebildiğini belirten Ömer Faik Sağun “Böyle durumlarda kulağı aspiratörle, özel aletlerle temizliyoruz.” dedi.
Glokom, görme sinirinde ilerleyici tahribat yapan, yıllar boyu sessiz sedasız ilerleyen, körlüğe kadar götürebilen, genellikle göz içi basıncı yüksekliğiyle seyreden kronik bir hastalık. Ancak bazı glokomlu hastalarda göz içi basıncı normal sınırlar içinde de olabilir.
Glokom, nadiren bazı hastalarda şiddetli ağrı, kusma, kızarıklık ve görme azalması tablosuyla acil bir hastalık olarak da karşımıza çıkabilir. Maalesef, glokom nedeni ile oluşmuş hasar düzeltilemez, ancak zamanında tedavi ile gelecekteki hasarları önlemek mümkün.
Gözün içinde hümör aköz denilen bir sıvı var. Bu sıvı sürekli olarak salgılanır, göz içindeki damarsız yapılar olan lens ve korneanın beslenmesini ve metabolizmasını sağlar ve trabekülüm denilen bölgeden göz dışına çıkarak tekrar kan akımına karışır. Hümör aközün salgılanması ve boşaltılması hep bir denge içindedir ve gözde gün boyu hafif değişkenlikler gösteren bir basınç sağlar. Hümör aközün salgılanamaması gözün sönmesine, gözü terk edememesi ise göz içinde birikime ve basınç artışına yol açar.
Memorial Hastanesi Göz Merkezi uzmanlarından Op. Dr. Mustafa Temel’in verdiği bilgilere göre; normal göz içi basıncı genellikle 6 ile 21 mmHg arasındadır ve gün boyu değişkenlik gösterir. Gün içinde 5 mmHg’lık basınç farkı glokom şüphesi uyandırır. Gözün göz içi basıncına dayanıklığı kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bazı gözlerde normal sayılan değerler bile glokom hasarı yapabilirken -ki bunlara normal tansiyonlu glokom denir-, bazı kişilerde ise yüksek sayılan 22-26mmHg göz içi basıncı bile göze hiç zarar vermeyebilir -ki bunlara da oküler hipertansiyon diyoruz. Glokom teşhisi koyabilmek için detaylı göz muayeneleri, göz tansiyonu ölçümleri, OCT, HRT gibi çeşitli görüntüleme yöntemleri, görme alanı incelemeleri gibi testlerden yararlanılır.
Glokomlar, yaşa, nedene ya da oluşum mekanizmasına göre sınıflandırılırlar. Konjenital ve infantil glokomlar: Ortalama 10.000 doğumda bir görülür. Glokomlu bebeklerde göz içi basıncı yükselince kornea saydamlığını yitirip buğulanır, göz yaşarmaya başlar. Bu belirtiler anne babanın ilgisini çekmelidir. 3 yaşından önce göz içi basıncı artmış ve bu durum fark edilmemişse göz büyümeye başlar. Bu durum tek taraflıysa rahatça tanınır, çift taraflıysa tanı gecikebilir.
Açık açılı glokomlar: Yüksek ya da normal basınçlı olabilir. En sık görülen tipi yüksek göz içi basınçlı olanıdır. Yaklaşık % 2-2,5 oranında görülür ve hastaların yarısından çoğu durumunun farkında değildir. Tedavisiz kalırsa yıllar içinde sinsi bir şekilde retinanın sinir liflerini tahrip etmeye başlar ve zamanla gözü kör edebilir. Sinir lifi tahribatı çeşitli görüntüleme yöntemleri ve görme alanı incelemeleriyle takip edilir. Ailede glokom olması, miyopluk, diyabet ve hipertansiyon bu tip glokom için risk faktörüdür.
Normal basınçlı açık açılı glokomda ise göz içi basıncı genel olarak normal kabul edilen sınırlar içindedir, yani 22 mmHg’yı aşmaz. Bu gözlerin görme siniri lifleri normal sayılan göz içi basınçlarına dahi dayanamamaktadır. Migren ve Reynaud fenomeni (soğukta parmakları çok üşüyüp moraranlar) gibi vazospastik durumlar, antihipertansif tedavi kullanıp tansiyonu gece çok düşen kişiler normal tansiyonlu glokom için risk faktörü taşırlar. Asya ırkında bu tip glokom daha sık gözlenir. Özellikle yaşlılıkta sıktır. Kortizon kullanımı, travma ve enfeksiyonlar da ikincil etkiyle açık açılı glokoma neden olabilir. Açık açılı glokomda amaç, göz içi basıncını azaltarak sinir lifleri tahribatını engellemektir. Tıbbi tedaviye görme sinirindeki tahribat durdurulabildiği sürece devam edilir. Tedaviye rağmen hasar artıyorsa cerrahi müdahale yapılır. Ayrıca takip güçlüğü olan, ilaç kullanımında veya kontrole gelişte ihmalkâr davranan kişilerde göz uzmanı erkenden glokom ameliyatı yapmak gereğini duyabilir. Açık açılı glokomların ameliyatında hümör aközkün gözü rahatça terk etmesini sağlayacak bir kanal açılır. Lazer uygulanması da glokom tedavi seçenekleri içindedir. Seçilecek yöntem hastadan hastaya değişebilir.
Açı kapanması glokomu (Glokom krizi): Daha çok hümör aközün gözü terk ettiği bölümdeki açı dar veya kapanmaya meyilli gözlerde gözlenir. Açı kapanmadığı sürece bir sorun olmaz. Açının tıkanması hümör aközün göz içinde sıkışmasına sebep olur, göz içi basıncı 50 mmHg’nın üstüne çıkar. Böylece korneada ödem oluşur, görme bozulur ve ışık etrafında renkli haleler görülür. Bu seviyelerdeki göz içi basıncı gözbebeğini felç eder. Göz aşırı duyarlı ve ağrılı olur. Göz ağrısı kusmaya neden olabilecek kadar şiddetlidir. Bu durum glokom krizidir. Kriz çoğunlukla öncelikle tıbbi müdahale ve ardından cerrahi tedavi gerektirir. Genellikle drenaj açısı dar kişiler, doktorları tarafından böyle bir kriz için uyarılırlar. Glokom krizi, ortalama 60 yaşlarında, kadınlarda 4 kez daha sıklıkla ve ailesel yatkınlığı olanlarda daha fazla gözlenir. Bunun yanında diyabet, göz damar tıkanıklıkları, üveit, komplikasyonlu katarakt ameliyatları ve çok çeşitli durumlar ikincil olarak açı kapanması glokomuna sebep olurlar.
Oküler hipertansiyon: Göz içi basıncı 22mmHg ve üstü olup görme sinirinde ve görme alanında herhangi bir glokom hasarı saptanmamış duruma denir. Bu durum tedavi gerektirmez; ama ileride olabilecek hasar ihtimaline karşı sıkı bir şekilde takip edilir.
Türkiye de dâhil olmak üzere tüm dünyada her yıl yüz binlerce kadına rahim kanseri tanısı konuluyor. Rahim kanseri çoğunlukla 60 yaş üzerinde ve menopoz sonrasında görülen bir hastalık. Vakaların %75’ini 50 yaşın üstünde kadınlar oluşturuyor.
Rahim kanseri, kadın üreme sisteminde en sık rastlanan kötü huylu tümör. Bunu, görülme sıklığı açısından, rahim ağzı (serviks), yumurtalık ve vajina kanserleri takip ediyor. Kadınlarda görülen tüm kanser türleri arasında ise meme, bağırsak ve akciğer kanserlerinden sonra dördüncü sırada yer alıyor. Ayrıca kanserlere bağlı ölüm nedenleri arasında yedinci sırada.
Türkiye de dâhil olmak üzere tüm dünyada her yıl yüz binlerce kadına rahim kanseri tanısı konuluyor. Bu konuyla ilgili olarak ‘Amerikan Kanser Derneği’nin yaptığı istatistiksel araştırmalara göre, 2006 yılında sadece ABD’de 41 bin 200 kadına rahim kanseri tanısı konulacağı ve 7 bin 350 kadının ise bu hastalıktan hayatını kaybedeceği tahmin ediliyor. Genel olarak bakıldığında kadınların yaşamları boyunca % 2-3’ünde rahim kanseri gelişeceği hesap ediliyor.
Rahim kanseri çoğunlukla 60 yaş üzerinde ve menopoz sonrasında görülen bir hastalık. Vakaların % 75’ini 50 yaşın üstünde kadınlar oluşturuyor. Bununla birlikte bazı risk faktörleri varlığı ve genetik yatkınlık söz konusu olduğunda ise nadir olarak, menopoz öncesi dönemde ve hatta 20’li, 30’lu yaşlarda da görülebiliyor.
Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü hekimlerinden Uzm. Dr. Banu Göker Özdemir’in verdiği bilgilere göre; menopoz sonrası oluşan vajinal kanama ve kötü kokulu akıntı gibi durumlar, rahim kanserinin ilk belirtileri olabilir. Dolayısı ile menopoz sonrası gelişen kanamalar ve akıntıları, miktarına bakmaksızın, mutlaka dikkate alınmalı ve vakit kaybetmeden bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanına muayene olmalı. Bunun dışında, menopoz öncesi kadınlarda, düzensiz ve adet dışı ara kanamaların varlığı ve sık aralıklarla fazla miktarda kanama olması halinde de rahim kanseri ihtimali akılda tutulmalı.
Rahim kanserlerinin gelişimi için bazı özel durumların ve hastalıkların risk faktörü oluşturduğu bilinmekte. Bunların en başında yumurtalıkta salgılanan östrojen ve progesteron hormonlarının dengesizliği gelir. Normal bir kadında yumurtalıklarından belirli bir düzene bağlı olarak östrojen hormonu salgılanır. Regl siklusunun ortasında meydana gelen yumurtlama sonucu, yumurtalıktan progesteron hormonu da salgılanmaya başlar. Progesteron hormonunun salgılanamadığı yumurtlayamama problemlerinde ise karşılanmamış östrojen hormonu, yani östrojen/progesteron dengesizliği, zaman içinde rahim içindeki hücrelerde değişikliklere yol açar. Karşılanmamış östrojene maruz kalma, süregelen bir hal alırsa, bu hücresel değişikliklerin kansere dönüşümü söz konusu olur. Dolayısı ile yumurtlayamama problemi olan, polikistik yumurtalık sendromu bulunan hastalar eğer tedavi edilmezlerse, yaşamlarının ilerleyen yıllarında bu rahim kanseriyle karşılaşma riski yüksektir.
Ayrıca, östrojen hormonunun etkinliği artırması nedeniyle, yağ dokusunun fazla olduğu, vücut kitle indeksi yüksek kadınlarda, rahim kanseri görülme sıklığı artıyor. Yapılan çalışmalar, şişman ve durağan bir yaşam tarzı olan, yüksek tansiyon ve şeker hastalığı bulunan kadınlarda, rahim kanseri görülme riskinin yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Bunların dışında menopoz döneminde, rahmi alınmamış hastaların, sadece östrojene dayalı bir hormon tedavisi alınması da risk faktörleri arasında. Daha da nadir olarak meme kanserli olguların tedavisinde kullanılan ‘tamoksifen’ içeren ilaçların kullanılmasında rahim üzerinde olumsuz etkileri olduğu biliniyor.
Maalesef, rahim kanserinin erken tanısı için günümüzde bağırsak ve meme kanserlerinde olduğu gibi, etkinliği kanıtlanmış bir tarama testi bulunmuyor. Bununla birlikte yıllık, hatta altı aylık yapılan jinekolojik muayene ile olguların büyük bir kısmında hastalığı çok erken evrede ve hatta henüz kanser gelişmeden, hiperplazi dediğimiz hücresel değişim aşamasında tanıyıp tedavi edilmesi de mümkün olabiliyor. Jinekolojik muayene esnasında genel bir değerlendirmeden sonra ültrasonografi yardımıyla rahim içi zarı görülebilir. Bunun dışında, rahim ağzı kanseri için tarama testi olan PAP smear ile de olguların birçoğunda rahim kanserini de gösterecek anormal hücrelerin tespiti yapılabilir. Şüphelenilen durumlarda ise rahimden küçük bir işlem ile alınan doku parçalarının patoloji laboratuvarında incelenmesi ile kesin tanı konulabilir.
Rahim kanserinin tedavisinde ilk basamak cerrahi müdahale. Rahim, yumurtalıklar ve etraftaki lenf dokularının çıkarıldığı bir cerrahi işlem yapılır. Erken dönemde tanı konulmuş hastalarda, cerrahi girişim, tam tedaviyi oluşturabilir ve ek bir tedavi gerektirmeden hasta iyileşebilir. İlerlemiş olgularda ise cerrahi tedaviye ek olarak veya gerektiği diğer durumlarda cerrahi yapılmadan da kemoterapi (ilaç tedavisi) ve ışın tedavisi uygulanıyor.. Çok genç, doğum yapmamış ve çocuk isteği bulunan hastalarda ise erken evre rahim kanserlerinde cerrahi uygulanmadan uzun dönem yüksek doz ilaç tedavisi uygulanarak doğurganlık korunmaya çalışılır. Hasta doğum yaptıktan sonra ise gereken cerrahi tedavi uygulanır.
Hepatit C, hepatitis C virüsünün sebep olduğu karaciğer hastalığı. Bugün dünyada 200 milyona yakın kişi HCV taşıyor. Bunların yarıdan fazlası da virüsü taşıdığını bilmiyor. Türkiye’de HCV taşıyıcıların sayısı ise bir milyona yakın.
İnsan vücudunun hayati organlarından biri olan karaciğer, başta albümin olmak üzere binlerce proteini sentezler. Enfeksiyonlarla mücadele etmekten kanama ve pıhtılaşma olaylarına; ilaç ve diğer zehirli maddelerin atılmasından enerji depolamaya kadar pek çok fonksiyonun da merkezindedir. Hepatit C, hepatitis C virüsünün (HCV) sebep olduğu iltihabı bir karaciğer hastalığıdır. Bugün dünyada 200 milyona yakın kişinin HCV taşıdığı tahmin ediliyor. Bunların yarıdan fazlası da virüsü taşıdığını bilmiyor. Türkiye’de HCV taşıyıcıların sayısının bir milyona yakın olduğu hesaplanıyor.
Memorial Hastanesi gastroenteroloji uzmanlarından Doç. Dr. Mehmet Sökmen, hepatit C belirtilerinin çoğu zaman farkına varılamadığını ve özellikle de küçük çocuklarda belirtisiz seyrettiğini ifade ediyor. Ancak yetişkinlerde, halsizlik ve kaslarda zayıflık hissi, baş ağrısı, karın ağrısı, eklem ağrıları, bulantı, kusma, kilo kaybı, nadiren sarılık ve koyu renkli idrar görülebiliyor. 6 aydan daha fazla sürmesi halinde, HCV hepatiti kronikleşir. Kronik hepatit C belirtileri, sürekli halsizlik, hafif şiddette karın ağrısı ve siroz belirtileridir. Başlıca siroz belirtileri ise vücutta kırmızı damar lekeleri, avuç içerisi kızarıklıkları, karında, el ve ayaklarda ödem ve şişliktir. Siroz 20-30 yıl gibi bir sürede ortaya çıkar. İleri yaşlarda, erkeklerde, alkol ve sigara kullananlarda ve AIDS hastalarında siroz daha şiddetli ve gelişimi hızlıdır.
Hepatit C, en çok kan yoluyla bulaşıyor. Uygun olmayan kan ve kan ürünlerinin alınması, hijyenik olmayan koşullarda yapılan ameliyat ve sünnet gibi operasyonlar, diyaliz makineleri, uyuşturucu kullananların iğnelerini birbirine uygulamaları, ortak kullanılan tıraş bıçağı, diş fırçası gibi gereçler bulaşmaya yol açabiliyor. Hepatit C, AIDS kadar olmasa da, cinsel yolla da bulaşabilmekte. Tek eşli çiftlerde bu olasılık çok daha da zayıf. Hepatit C’nin doğum sırasında anneden bebeğine geçmesi de mümkün. Ayrıca emzirme sırasında da meme başındaki çatlaklardan virüsün bebeğe geçmesi ihtimal dâhilinde. Ancak hepatit C’li hastaların yüzde 10’unda buluşma nedeni bilinmemekte. Hepatit C’yi saptamak ve takip amacıyla çeşitli testler kullanılır. Bunların başında, anti HCV ölçümü gelir. Ayrıca, karaciğer enzimleri, HCV RNA ve HCV tip tayini gibi testlere ve karaciğer biyopsisine ihtiyaç duyulabilir.
Hepatit C’nin tedavisinde interferon ve ribavirin gibi ilaçlar kullanılır. Tedavi dönemi uzundur. Genel olarak farkında olmadan geçirilmesi nedeni ile hepatit C akut dönemde tedavi edilmeden atlanır. Virüs çoğu hastada kronikleşmiş bir enfeksiyon halindeyken tespit edilir. Ancak bu hastalıkta birçok bilim adamı akut dönemde yakalanan hastalığa anti-viral tedavi uygulandığında hastalığın kronikleşmeyeceği konusunda fikir birliği içindedir. Bazı araştırmalarda akut dönemde yakalanan ve 6 ay boyunca interferon tedavisi verilen hastaların yüzde 98’inde hastalığın kandan tamamen kaybolduğu ve karaciğer enzimlerinin normale döndüğü saptanmıştır. Hepatit C tedavisi sırasında, alkol, sigara gibi karaciğere zarar veren maddelerin kesilmesi, her türlü ilacın kullanımında ilgili hekime danışılması ve hepatit A ve B aşılarının da yapılması gerekir.
Tedavisiz kalan vakalar ya da tedavi, cevap vermeyen vakalarda siroz gelişimi karaciğer fonksiyonlarını icra edemez hale getirebilir. Bu durumdaki hastalar için karaciğer nakli son çaredir.
Hepatit C istatistikleri
* Dünyada yaklaşık 200 milyon hepatit C’li var.
* ABD’de yılda 150-200 bin yeni hepatit C vakası görülüyor.
* 4 milyon ABD’li hepatit C taşıyıcısı.
* ABD’de yılda 8-10 bin ölüme sebep oluyor.
* Tüm akut viral hepatitlerin yüzde 15’i.
* Hepatit C taşıyıcılarının yüzde 75’inde kronik karaciğer hastalığı gelişiyor. Kronik hepatitlerin yüzde 60-70’ine,
* Tüm siroz vakalarının, son dönem karaciğer hastalığı ve karaciğer kanserlerinin yarısına sebep oluyor.
* Kronik hepatit C’lilerin yüzde 20’den fazlasında 10-20 yıl içinde siroz ve bunların yüzde 5’inde karaciğer kanseri gelişiyor.
* Erkekler, alkolikler, 40 yaşın üstündekiler ve 20 yıldan daha uzun süre kronik hepatit C taşıyıcısı olanlarda HCV kaynaklı kanser görülme oranı artıyor.
Dünya nüfusu giderek yaşlanıyor. Ortalama yaşam süresi, Türkiye dâhil, pek çok ülkede 70 yaşını geçmiş durumda. Yaşın ilerlemesi ile birlikte kronik hastalıkların çeşidi ve sıklığı artıyor. Hem kişi hem toplum hem de devlet bunlarla mücadele etmek zorunda...
Demans ya da diğer adıyla bunama, bunlardan önemli bir tanesi... Demans, özellikle yaşlı insanların son dönem hayatını önemli ölçüde etkileyen ve hastanın günlük faaliyetlerini yerine getirmesini ciddi bir soruna dönüştüren bir beyin hastalığı...
Yaşlı insanlar arasında en yaygın demans türü, Alzheimer hastalığı. Alzheimer hastalığı, adını aldığı Alman doktor Alois Alzheimer tarafından 1906'da tanımlanmıştır. Aradan geçen yüz yıl, hastalığın tanısı ve tedavisi hakkında bazı ilerlemeler getirmiş olsa da, yapılabilecekler hâlâ sınırlıdır ve tam bir çözüm henüz yoktur. 65 yaş üzeri insanların % 5'inde, 80 yaş üzerindekilerin % 20'si ve 90 yaş üzerinde olanların ise % 30'unda Alzheimer hastalığı bulunmaktadır.
Alzheimer hastalığı ilerleyici bir hastalıktır. Başlangıçta beynin hafıza, düşünce ve lisan yeteneği ile ilgili bölümlerini etkiler. Hafıza kaybı, günlük işleri yapmada zorlanma ve davranış değişiklikleri gibi yakınmalarla ortaya çıkar. Bazı insanlar, bu tür bulguları normal yaşlanmanın bir sonucu olarak kabul ederler; bazıları da hastalık bulgusu diye düşünüp tıbbi yardım ararlar. Bu tür bulguların depresyon gibi diğer hastalıklara bağlı olup olmadığını değerlendirebilmek için uzman doktor görüşü önemlidir.
Memorial Hastanesi Nöroloji Bölümü uzmanlarından Dr. Abdullah Özkardeş, Alzheimer hastalığı ve yaşla ilgili hafıza kayıpları arasındaki farkları şu şekilde özetlemektedir:
Alzheimer hastalığındaki hafıza problemleri; Yaşla ilgili hafıza problemleri; Tüm deneyimleri unutma; Deneyimin bir bölümünü unutma; Daha sonra hatırlama çok nadir; Daha sonra sıklıkla hatırlama; Yazılı ve sözlü direktiflere uymada zorlanma; Yazılı ve sözlü direktiflere genellikle uyma; Alınan notları giderek kullanamama; Genellikle notlarını kullanabilme; Giderek kendi bakımını yapamama; Genellikle kendi bakımını yapabilme.
Hastalığın tedavisi:
Hastalık semptomları, beyin hücreleri öldükçe ve hücreler arasındaki ilişkiler kayboldukça kötüleşmektedir. Alzheimer hastalığının kesin bir tedavisi yoktur. Fakat ilaç ve ilaç harici tedaviler, düşünce ve davranış ile ilgili yakınmaların azaltılmasına yardımcı olabilirler. Halen kullanılan ilaçlar bu ilerleyici hücre kaybını etkilemese de, bulguları azaltabilir veya hastalığı yavaşlatarak, evde bakım ihtiyacını da geciktirebilirler.
Hastalığın başlangıç bulguları:
1. Hafıza kaybı: Yeni öğrenilen bilgilerin unutulması Alzheimer hastalığının sık görülen erken bulgularındandır. Kişi daha sık unutmaya başlar ve daha sonra da hatırlayamaz.
2. Bilinen işleri yapmada güçlük: Günlük işlerini yapma ve planlamada zorlanırlar. Yemek hazırlama, oyun oynama gibi faaliyetlerde etap ve aşamaları karıştırırlar.
3. Konuşma ile ilgili problemler: Alzheimer hastaları, basit kelimeleri unutabilir ve uygun olmayan kelimelerle değiştirebilirler. Bunlar da konuştuklarının ve yazdıklarının anlaşılmasını zorlaştırabilir. Örneğin diş fırçası kelimesini bulamaz yerine “ağzım için olan şey” diyebilir.
4. Zamana ve yere yönelik oryantasyonda bozulma: Alzheimer hastaları kendi çevrelerinde, semtlerinde kaybolmaya başlarlar. Nerede olduğunu, oraya nasıl geldiğini ve eve nasıl geri döneceğini unuturlar.
5. Karar verme yeteneğinde güçlük ve azalma: Alzheimer hastaları uygun olmayan tarzda giyinebilirler. Sıcak bir günde birkaç kat veya soğukta ince giyinme gibi. Karar verme yetenekleri zayıflamıştır.
6. Düşünceyle ilgili problemler: Alzheimerliler karışık mental görevleri gerçekleştirmede zorlanabilirler. Rakamların nasıl ve niçin kullanılacağını unuturlar.
7. Eşyaları yanlış yerleştirme: Alzheimer hastaları eşyaları alışılmadık yerlere koyabilirler. Ütüyü buzdolabına veya kol saatini şeker kutusuna gibi...
8. Davranış ve mizaç değişiklikleri: Alzheimerli hastalar hızlı mizaç oynamaları gösterebilirler. Belirgin bir neden yok iken, sakin bir halde kızgınlaşabilir veya ağlayabilirler.
9. Kişilik değişiklikleri: Demans hastalarının kişilikleri, dramatik olarak değişebilir. Aşırı derecede korkulu, şüpheci veya aile üyelerine bağımlı olabilir.
10. İnisiyatif kaybı: Alzheimer hastaları çok pasif olabilirler, saatlerce televizyonun karşısında oturabilirler, olağandan daha fazla uyuyabilirler, günlük işlerini yapmak istemezler.
Sütün yoğurda dönüşmesini “Türk basili” denen ve laktik asit çıkaran bir mikroorganizma sağlar. Bu mikroorganizma en iyi vücut sıcaklığında gelişir. Yoğurt, süt şekerinin (laktozun), yoğurt mayasının etkisiyle kısmen laktik asit haline gelmesinden meydana gelen pıhtılaşmış bir sütten başka bir şey değildir.
Yoğurdun modern yaşamın moda hastalıkları kolit, alerji, osteoporoz, hazımsızlık, hipertansiyona yol açan kötü kolesterol ve kalp-damar hastalıklarına karşı güçlü bir koruyucu olduğu kanıtlanmıştır. Özellikle A, B, E vitaminleri, mineral tuzlar, kalsiyum, fosfor, magnezyum içerikli beslenme alışkanlığı olan kişilere çok yararlı bir gıdadır. Süt şekerini laktik asite dönüştürmesi nedeniyle kalorisi oldukça azdır. Bu nedenle diyet sofralarının vazgeçilmez gıdasıdır. Ayrıca süt şekerinin yol açtığı bağırsak problemleri nedeniyle süt içemeyen çocuklara da süt yerine yoğurt verilebilir.
YOĞURDUN YARARLARI
* Besin değeri süte göre daha yüksektir.
* Protein, yağ, vitamin ve mineral kaynağıdır.
* Sütü sindirmekte güçlük çekenler tarafından (laktoz intoleransı) daha rahat tüketilmektedir.
* Sindirimi daha kolay olduğu gibi sindirim sistemini düzenleyici etkiye de sahiptir.
* Yoğurt bakterileri zararlı organizmaların gelişimini engellemektedir. Kolesterolü düşürücü etkiye sahip olduğu belirtilmektedir.
* Yoğurdun bağışıklık sistemini uyarıcı etkisi bilinmektedir. Bu etkinin hastalıkların önlenmesinde önemli bir etken olabileceği belirtilmektedir. Fazla tüketildiğinde özellikle yaşlılar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış gruplarda savunma sistemi uyarılmakta ve bağışıklık sistemi ile ilgili hastalıklara karşı direnç artmaktadır.
Yoğurdun tarihçesi
Yoğurdun ilk defa nasıl yapıldığına dair yeterli miktarda bilgi mevcut olmamakla beraber Hz. İbrahim’e (as) melekler tarafından öğretildiğine, bundan sonra babadan oğula sır halinde intikal ettiğine dair rivayetler vardır. Eski Türkçe’de yoğurt kelimesi bazen “yoğurt” bazen de “yogrut” şeklinde ancak 8. yüzyıldan sonraki metinlerde görülmektedir. Yoğurt, Türk yemek kültürüyle özdeşleştirilmiştir.
Günde kaç adım attığınızı saymaya, nabzınızı, kan şekerinizi ve kandaki yağ oranınızı ölçmeye var mısınız? Şaka değil gerçekten de yeni yeni hayatımıza giren pratik aletler hayatımızı kolaylaştırıyor.
İnsan hayatında en önemli şey şüphesiz ki sağlıklı yaşamak. Dolayısıyla sağlığa yatırım her zaman kutsal bir hizmet olarak görülüyor. Modern çağın hastalıkları arasında gösterilen diyabet, obezite ve kalp hastalıklarının tedavisi için sağlık sektörü de var gücüyle çalışıyor. Artık sadece basit bir derece ile ateşimizi ölçüp, tansiyon aletini kullanmıyoruz. Sektör, hastalara birbirinden ilginç cihazlar üreterek sağlıklarını kontrol altına almayı teşvik etmeye çoktan başladı. Örneğin bir diyabet hastası “kan şekeri ölçüm” cihazı ile şekerini kontrolü altında tutabiliyor. Kalp hastasına doktorunun tavsiye ettiği yürüyüş “adım sayar” cihazı ile kolayca sayılabiliyor. Bir tansiyon hastasının “tansiyon cihazı” bulundurması neredeyse şart. Ayrıca obez hastaları “yağ ölçer” ile vücudundaki yağ durumunu sık sık ölçebiliyor. Bunun gibi daha birçok pratik cihaz. Hele bir de orta yaş sınırını geçmiş ve yaşlılığa adım atmışsanız sektör fazlasıyla sizin hizmetinizde. Bu cihazları eczanelerden elektronikçilere kadar hemen her yerde kolayca satın alabiliyorsunuz. Üstelik kolay taşınabilir olması ve uygun fiyatlarda satılması da hastaların cihazlara olan ilgisini artırıyor.
Sürekli kendini yenileyen tıp sektörü sadece bilindik bu cihazları geliştirmekle kalmıyor. Farklı hastalıklardaki pek çok hastanın yardımına koşuyor. Felçli hastalar için özel imal edilen lazımlıklı sandalye bunlardan biri. “Hava temizleme cihazı” da astım ve alerji hastalarının oda nemini ayarlamak için kullandıkları bir cihaz. “İdrar kaçırmayı önleyen cihazı özellikle prostat hastaları tercih edebilir. “Nabız ölçer” ile özellikle kalp hastaları spor yaparken nabzını kontrol altında tutabilir. Çeşit çeşit hazırlanan “hap saklama kutuları” ise özellikle alzheimer hastaları için vazgeçilmez bir ürün. Kalori ölçerli atlama ipi, duman savar kül tablası ve ayıcıklı sıcak su torbaları da hastalar için cazip hale getirilmiş diğer ürünler.
Hastanın ve doktorun işini kolaylaştırıyor
Artık doktorlar bir kan ölçümü yapmak için hastaları ayaklarına çağırmak zorunda kalmıyor. Hasta kan şekerini kendisi evde cihazıyla ölçüp doktoruna telefonla bildiriyor. Doktorlar ilaç dozlarını ve hastaların ne yapmaları gerektiğini rahatça söyleyip yönlendirebiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi Dahiliye Uzmanı Dr. Sadi Rüştü Vural, şeker hastalarının hemen hemen tamamına “kan ölçüm cihazı”, hipertansiyon hastalarına da “tansiyon aleti” önerdiklerini söylüyor. Vural, bu tür cihazların hastaya büyük kolaylık sağladığı ve hastanede kalma süresini azalttığı görüşünde. Acıbadem Kocaeli Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Şevket Görgülü ise özellikle kalp yetersizliği hastalarının adım sayar, nabız vb. cihazları kullanmasının önemine dikkat çekiyor. Bu hastaların her daim hastaneye gidemeyecekleri için de kendi durumlarını bu cihazlarla kontrol altına alabildiklerini belirtiyor. Görgülü, ayrıca hastaların cihazlardaki dereceleri ile kendi derecelerinin uyumlu olması gerektiğinin de altını çiziyor.
***
Sürekli egzersiz yapması önerilen hastalar “adım sayar”ile kaç adım attıklarını ve kaç km yol yaptıklarını kolayca hesaplayabiliyor, nabızlarını ölçebiliyor.
***
Özellikle alzheimer hastaları, âmâlar ve yaşlılar için düşünülen hap saklama kutuları birbirinden şık ve hepsi farklı özellikler taşıyor. Haftalık ve günlük olarak hazırlanan kutular sabah-öğle-akşam alınacak ilaçların unutulmamasını sağlıyor.
Hangi cihaz ne işe yarar?
Kan şekeri ölçüm cihazı: Bu cihaz diyabet hastalarının “kan şekeri” ölçümü için gerekli. Özellikle insülin kullanan hastaların sabah ve akşam yemeklerinden önce kan şekerlerini ölçmesi gerekir. Doktorlar diyabet tedavisinde bu cihazın son derece etkili olduğu görüşünde birleşiyor. Glikometri adı verilen bu cihazla kısa sürede sonuç alınabiliyor ve laboratuvar masraflarından çok daha ucuz. Kullanılan diyabet ilaçlarının doz ayarını kolaylaştırıyor. Hastanın yaşam kalitesi artıyor ve hastaneye yatış süresi azalıyor. Ayrıca hipoglisemi ve hipegliseminin erken fark edilmesini sağlar. Şeker komalarını önleyebilir.
Nabız ölçer: Bu cihaz özellikle kalp hastalarının egzersizlerinde önemli bir yer tutar. Yapılan egzersizlerin süreleri, kalori miktarları ve nabız aralıklarını haftalık olarak gruplamasını sağlar. Vücudunuzun yağ oranını da verir. Ayrıca birçoğunun gece ışığı, kronometre, tarih ve saat göstergeleri de mevcut.
Adım sayar: Hastanın kaç adım attığından kaç kilometre yürüdüğüne hatta kaç kalori yaktığına kadar hesaplayan farklı türleri bulunuyor. Herhangi bir olumsuz duruma karşı (kalp krizi vs.) çevresini uyarabileceği alarm sistemli olanları bile var. Özellikle kalp kapakçığı rahatsızlığı olanlara doktorlar tavsiye ediyor.
Yağ ölçer: Yağ oranı ölçüm cihazını daha çok obez hastaları, spor yapanlar ve kilo vermek isteyenler tercih ediyor. Vücudunuzun yağ oranı, yağ ölçere baş parmaklarınızı dokundurarak hesaplanıyor. Cihaz vücut yağ dengesini ölçmekle kalmıyor, aynı zamanda oda sıcaklığını da ölçüyor. Kişiye ağırlık ve nabız bilgilerini de anında veriyor.
Tansiyon ölçme aleti: Diyabet, hipertansiyon ve kalp başta olmak üzere pek çok hastalıkta tansiyon büyük önem taşır. Büyük ve küçük tansiyon ölçümü bu cihazlarla kolay ve kısa sürede yapılır.
Hava temizleme cihazı: Özellikle alerji ve astım gibi kronik rahatsızlıkları bulunan hastalar daha çok tercih ediyor. Sigara dumanı, polen, virüs, bakteri, akar ve tozların hastalık oluşturmasını önleyici etkisi olduğu biliniyor.
Sebzelerden sonra birkaç yıldır büyük ilgi görmeye başlayan ‘saksıda meyve’lerde yok yok! Dut, kayısı, ceviz, portakal, vişne, limon, mandalina gibi tam 60 çeşit meyveyi, evinizdeki bir saksıda yetiştirerek dalından koparıp afiyetle yiyebilirsiniz…
Çarşıdan pazardan aldığımız ürünlerin hormonlu olup olmadığı tartışıladursun, son zamanlarda büyük ilgi gören ‘saksıda meyve' uygulamasıyla bu tartışmalardan ırak olabilirsiniz! Bir ara oldukça yayılan saksıda, salatalık ve Arnavut biberi yetiştirme hobisi (hatta bu sebzeleri saksılarıyla birlikte soframıza konuk etme hobisi), şimdilerde yerini meyvelere bırakmış durumda. Çok uygun fiyatlara alabileceğiniz elma, şeftali, vişne, ayva, erik, ceviz gibi tam 60 çeşit meyve fidanını, evinizin bir köşesinde süs objesi olarak kullanabileceğiniz gibi, istediğiniz an dalından koparıp yiyebilirsiniz de.
Saksıda meyve üreticisi Fidan Botanic Garden Genel Müdürü Muhammet Şirin, saksıda yetişen meyvelerin; ağaçta yetişen meyvelerden tat ve vitamin olarak hiçbir eksiğinin bulunmadığını ve son zamanlarda büyük ilgi gördüğünü söylüyor. Saksıda meyveye en büyük ilginin Anadolu'dan geldiğini ifade eden Şirin, bunun sebebini; İstanbul'da oturanların bu meyveleri memleketlerine götürerek orada bahçelerine ekmeleri olarak açıklıyor.
İlk yıl, saksıdan iyi meyve alınamadığını söyleyen Şirin, “Bu meyveleri satın alan insanlar zaten bunu önemsemiyor. İnsan balkondan elma, domates koparınca kendini mutlu hissediyor. Bir gidip pazardan 3-5 kilo domates almak var, bir de dalından 1 tane de olsa domates koparmak var. İnsanlar bu duygusal sevimliliği arıyorlar. Bu ürünleri tercih edenler nostalji olsun diye alıyorlar.” diyor.
Saksıda meyveler, ilk yıl herhangi bir kırılmaya karşı yanına dikilen çubukla hayata tutunmaya çalışıyor. İlk yıl bu süreçte geçtiği için meyve verememe durumları da var; fakat aşılı olduklarından yüzde 90 oranında meyve veriyorlar. İkinci yıl kendini toplayan meyve daha bol meyve veriyor. İyi bir bakım olduğu müddetçe 30 yıl kadar maksimum meyve alabiliyorsunuz.
Muhammet Şirin satılan meyvelerin sertifikalı olup olmadığının da kontrol edilmesini öneriyor ve ekliyor: “Bizim meyvelerimiz sertifikalı, sokakta satılanlar gibi değil. Onlardan gidip mürdün eriği fidanı alırsınız, dallanıp budaklandığında bir bakarsınız ki papaz eriği. Bizde böyle sürprizler olmaz!”
Şirin, saksıda meyvelerin yanı sıra son zamanlarda şehir hayatında bodur ağaçların da rağbet gördüğünü dile getiriyor. Genellikle; apartmanlarının ya da villalarının önünde küçük bahçeleri olan kesimin, bodur ağaçlara ilgi gösterdiğini dile getiren Şirin, bunun sebebini bodur meyvenin fazla büyüme yapmadığı için bahçeyi kapatmamasına bağlıyor.
Saksıda meyve yetiştirmenin ipuçları
* Ciddi bir beslenme süreci gerekli. Her türün kendine özgü bakım şekli olduğu için buna dikkat edilmeli.
* Her yıl toprak takviyesi yapılmalı.
* Alınacak meyve fidanının türüne göre suni gübre verilmeli.
* Her mevsimde o döneme uygun gübre verilmeli.
* Az su verildiğinde köklerinin kuruduğu, çok su verildiğinde ise kök çürümesi oluştuğu unutulmamalı.
Saksıda meyvenin bakımı her ne kadar zahmetli görünüyor olsa da, bu zahmet satın aldığınızda teknik elemanlar tarafından giderilmeye çalışılıyor.
*Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.