|
|
Pırıl pırıldı o dünya apaydın ufukları, apaydın insanlarıyla. Dört bir yandan herkes merakla ona koşar ve bir kere onun nurefşân iklimiyle tanışanlar da ülkelerini bırakır gelir onun ovasında, obasında yaşarlardı. Bu dünyada geceler meleklerin iklimi kadar nurlu, gündüzler de cennet yamaçları gibi şendi. Gam-keder iğreti dururdu gelip üzerlerine çökse de. Sevinç-neş’e tamdı en tozlu-dumanlı durumlarda bile. Genç-ihtiyar herkesin yüzünde, gözünde parıldayan ışık, gamzeden vefa ve samimiyet sayesinde o ülkede hayat âdeta bir şölene döner ve her hâliyle ruhanîler iklimini andıran o dünyada yaşama, ütopyaları aratmazdı. Civanmertti, yiğitti insanları. Vefa soluklanırdı her bucakta. Yerde kalmazdı mazlumun ahı ve haddi bildirilirdi zalimin anında.
İnanılmaz bir incelik, bir terbiye göze çarpardı her yanda. Sıradan insanlar bile hiç mi hiç kaba davranmaz ve hep bir centilmenlik sergilerlerdi her zaman. Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, rüzgârlar ne kadar muhalif eserse essin, onlar, asla itidali elden bırakmaz, herkesin öfke ile köpürdüğü durumlarda dahi içinde neş’et ettikleri toplumun saygı kurallarına göre hareket eder ve kat’iyen kaba davranmazlardı. Mâbed, mektep her zaman kendi mânâlarının kat kat üstünde bir ışıkla tüllenir, çarşı-pazar her yanda dolaşan enderunîleriyle bu mânâya farklı bir lezzet katardı.
Nazar mı değdi, yoksa bizde nazarlar mı sathîleşti; toplum yavaş yavaş karbonlaşmaya başladı. Zamanla içimizden bazıları ve yakınımızda bulunan bir kısım nankörler kendi değerlerini, kendi ruh ve mânâ köklerini baltalamaya durdular. Nefret ediyorlardı kendi özlerinden ve bağrında neş’et edip geliştikleri millet ruhundan. O güne kadar saygı duyduğumuz her şey horlanıyor ve yüzlerce senelik tarihî müktesebat ve millî kazanımlar değersiz bir metâ gibi sokağa fırlatılıyordu. Herkesi büyüleyen, çevremizdeki hasımlarımızı bile hayran bırakan en füsunlu yanlarımız bir kısım müstağriplerce âdeta iç bulandırıcı nesneler gibi algılanıyordu. Yer yer bizi ayakta tutan temel dinamikler bir bir budanıyor ve ruhumuza inat çöplüğe atılıyordu.
Böylece her gün biraz daha millî ruhun benzi sararıyor, tarihî renkler matlaşıyor ve milletin ufkunu her yandan korkunç bir kozmopolitlik sisi-dumanı sarıyordu. Gün geldi, çoklarının, düşünceleriyle beraber eda, endam ve üslûpları da değişti. Yüreklerindeki nurla beraber ufuklarındaki ışıklar da karardı ve her yanda fitili-yağı millet ruhundan asırlardan beri par par yanan meşaleler söndü, onların yerini içi boş kandiller aldı. Artık, her yerde, ruhlarda bir gevşeme, iradelerde sendeleme ve heyecanlarda da tekleme göze çarpıyordu.
Âdeta bütün bir tarih boyu harıl harıl koşan at da, yiğit de yorgun düşmüştü. Her tarafta bir çözülme manzarası hâkimdi ve her yanda hazan ağlamaları duyuluyordu. Çevreden yükselen husumet homurtularına içte ve vesâyetteki çatlak sesler de katılınca vatan evlâdına oturup ağlamak kalıyordu. Fuzûlî’nin ifadesiyle:
“Dost bîvefa, felek bîrahm, devran bîsükûn, Dert çok, derman yok, düşman kavî, talih (de) zebun(du).”
Her tarafta öyle bir sam yeli esiyordu ki hiç sorma..! Ne yeni nesillerde direnme gücü kalmıştı ne de hayatî müesseselerde tâkat. Peşi peşine devriliyordu mîâdı dolmuş gibi her şey.. ve anında devrilenlerin yerini bir kısım derme-çatma şeyler alıyordu. Gayrı Nilüferin başında toprağa kök salıp göklere ser çeken o muhteşem ağaç çürümeye yüz tutmuştu; yenileyemiyordu kendini ve karşı koyamıyordu içten-dıştan bünyesini kemiren parazitlere. Koyamazdı da, yorgundu, sarsıktı ve üzerine baltalarla gelenlerin haddi hesabı yoktu. Bin senelik bir hınçla geliyorlardı üzerine.. kesip biçiyorlardı keyiflerince. Dilim dilim koparıyor ve paylaşıyorlardı aralarında. “Evvelâ başı” deyip onu koparıyor, sonra göğsünü yarıp kalbini çıkarıyor; ardından kolunu-kanadını buduyor; bilmem kaç kere öfkeyle homurdanıyor ve dinme bilmeyen bir gayz ve hınçla gelip gelip bu enkaz üzerine çullanıyorlardı. Hakkından gelindiğine inandıkları zaman bile bir türlü yakasını bırakmıyor; dirilir, kalkar, bütün oyunlarımızı bozar vehmiyle başında nöbet tutarcasına onu sürekli göz altında bulunduruyorlardı.
Bununla da yetinmiyor, bölgede onun şuuraltı müktesebatına karşı savaş ilan ediyor, onu hafızalardan silmek ve herkese unutturmak istiyorlardı. Onun hatırlanması, şöyle-böyle zihinlerde yeniden canlanması korkutuyordu evhamzedeleri, paranoyakları. Ona karşı hayallerinde oluşturdukları ürperten kurgular aslında onların uykularını kaçırıyor ve hayatı onlar için yaşanmaz hâle getiriyordu.
Ama yıkan için de, yıkılan için de olan olmuş ve dünyanın en önemli bir denge unsuru yerle bir edilmişti. Ne var ki, kin, nefret ve gaflet öylesine derindi ki, kimse bölgede huzur bendinin yıkıldığının farkında değildi. O gün olup bitenler, bugünleri gören vicdan insanlarının sinelerine birer zıpkın gibi saplanıyordu ama onların da yapacakları fazla bir şey yoktu…
Artık bir zamanlar o taptaze, o olabildiğine canlı ve huzur edalı olan mübarek ruhun ne rengi ne deseni ne de ümit vaadeden bir yanı kalmıştı. Yerle bir olmuş ve İsrafil sûru bekler gibi bir hâli vardı. Böyle bir sûr olur muydu ve o dirilir miydi, bilemem. Bizim ölüden diri, diriden ölü çıkarılacağı konusunda itikadımız tamdı; ama görünen o ki artık asırlarca bölgede muvazene unsuru olan o ruh ve onun çelik iradeli temsilcisi hiçbir mazluma kanat geremeyecek, hiçbir düşkünün elinden tutamayacak, hiçbir azgına dur diyemeyecek, hiçbir felaketi göğüsleyemeyecek, hiçbir çığlığa cevap veremeyecek ve hele kat’iyen “Ben de varım!” diyemeyecekti.. dolayısıyla da gayrı hiç kimse merak edip bu efsanevî ruhu görmek için bölgeye gelmeyecek, kimse bu dünyadan huzur iklimi diye bahsetmeyecekti; zira orada görülen bütün tatlı rüyalar sona ermiş, emeller dibe vurmuş, gürül gürül olduğu döneme ait sesler kesilmiş, mehter susmuş, kös de rafa kaldırılmıştı... Gurbet derindi, dönüşü olabilir miydi bilinemezdi ama hasımların onun hakkından gelmiş ve onu bütün bütün bitirmiş gibi bir hâlleri vardı.
İşi bitirilen ve sonra da derin bir çukura itilen, şair-i şehîrimizin hüzünlü kaleminden damlayan iki kızanla bir zeybek değildi. Önce kıyılan sonra da kıyım kıyım hâle getirilen bölgede muvazene unsuru bir ruh ve Asyalı bir yiğitti; evet,
Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra... Arkadan kefenini, gömleğini soydular. “Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular, Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni! Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım... Ağlayıp da sinelerimizi dağlayalım, Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok, Tarihi yağmaladı bir düzine tâlihsiz; Değerler altüst oldu, mukaddesat sahipsiz, İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok.
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel! Beyaz atının üzerinde bir sabah erken; Gözlerim kapalı ruhumda seni süzerken Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Ümit ve beklentilerimizin rengi, şivesi ne olursa olsun, yıkık bir rüyaya dönmüş o altın çağların ruhumda birer hicrana dönüşen elemini dindirmede zorlanıyor ve yer yer göz yaşlarımla serinlemeye çalışıyorum. Sağda-solda şafak emareleri arıyor, iç içe hatıralara inkılâp etmiş hülyalar içinde dolaşıyor ve tam bir çerçeveye oturtamadığım, belki de sığdıramadığım o tasavvurları aşkın pırıl pırıl çağları ciddî bir dâüssıla ile bir kere daha yâd ediyor ve inliyorum. Hâdiselerin daha bir karmaşıklaştığı ve her şeyin boz bulanık bir hâl aldığı şu günlerde bazen bütün bütün mazileşiyor, aydınlık günlerimize yöneliyor, onların üzerine abanıyor ve yaralı gönlümü yaşaran gözlerimle nefeslendirerek “Meğer ne âlî bir milletmişiz!” diyor, yüzümü, gözümü o muhteşem köke sürer gibi bir hülyaya dalıyorum.
Sızıntı, Ocak 2005, Cilt 26, Sayı 312 Başyazı
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©SIZINTI | Yorum (1) :: Yorum yaz! | 19/2/2007 |
|
|
Okuldaki Şiddet Dr. Hasan AYDINLI
Bugünkü her pişmanlık; dünkü ihmâl, gaflet ve umursamazlığın acı birer meyvesi olarak karşımıza çıktı. Yarınlar da, acı-tatlı her türlü semeresiyle bugünün bağrında gelişip hazırlanmaktadır. Bu itibarladır ki, çok yakın bir gelecekte, milletçe ya keşkelerle kadere taşlar yağdırıp geçmişi hasretle anacağız, yahut onu ve kahramanlarını hayırla yâd edip tâlihimize tebessüm edeceğiz.
Son yıllarda okullarda şiddet giderek artmaktadır. Henüz erişkinliğe adım atmamış çocukların, kendilerinden beklenmedik bir şekilde şiddete meyletmesi, uzmanları konu üzerinde düşünmeye sevk etmektedir. Anne-babalar çocuklarını okula gönderirken, onların şiddete mârûz kalmasından veya bu tür hâdiselerin içinde bulunmasından endişe etmektedir. Önceleri Batılı ülkelerde vuku bulan ve kendimizden çok uzakta gördüğümüz bu tür hâdiseler, ülkemizde de artık sık karşılaştığımız bir durum hâline geldi. ‘Saldırganlığın ve şiddetin sebebi nedir? Gelişme çağındaki insanlar, niçin kendilerinden beklenmeyen bu tür davranışlara başvururlar? Bu durum karşısında anne-baba ve eğitimciler neler yapabilir? Toplum ve medyanın konuya yaklaşma tarzı ne olmalıdır? vb.’ soruların cevabı artık bugün herkesi ilgilendirir duruma gelmiştir.
Okullarda görülen menfî davranışlar; silâh taşıma, eşyaya zarar verme, kavga etme, öldürme, psikolojik baskı, ahlâk dışı davranışlara zorlama, intihar girişimi, kabadayılık ve çeteleşme şeklinde sınıflandırılabilir. Bu tür davranışlar bir kişi ile sınırlı kalmayarak, toplumu ve eğitim câmiasını tesir altına alır. Bu durumda okullarda güven eksikliği oluşur, emniyetin olmadığı bir yerde çocuk ve gençler kendilerini eğitim ve öğretime veremez, neticede eğitimin kalitesi düşer. Şiddetin önünün alınamaması, bu tür menfî davranışların daha da artmasına sebep olur. Şiddet, kullanıcılarının elinde âdeta sihirli bir güç hâline gelir. Şiddet kullanan talebeler mesuliyetten kaçar, çeşitli menfaatler elde eder (para toplama, dersleri kolayca halletme, okuldaki kurallardan kurtulma, arkadaşlarına hükmetme vb.), nüfuzlarını artırır ve ilgi odağı olur. Fâsit bir daire içinde şiddet, menfî duygu ve davranışları besler; bu ise yeni şiddet hâdiselerine basamak teşkil eder.
Önceleri şiddete başvuranların; zekâ seviyesi düşük, toplumdan dışlanmış, uyuşturucu madde kullanan ve ailevî problemleri olan çocuklar olduğu düşünülürdü. Ancak daha sonraki dönemlerde zâhiren ailevî problemi olmayan, refah seviyesi yüksek, uyuşturucu madde kullanmayan ve normal zekâlı talebelerin de sıklıkla şiddete yöneldiği fark edildi. Ebeveynleri de hayrete düşüren bu vak’alar, son zamanlarda medyada sık sık yer almaya başladı (15-16 yaşlarındaki kızların kavgası, okuldan kaçan çocukların birbirini yaralaması, çete kavgaları, ölümle neticelenen saldırılar, öğretmenleri tehdit etme ve haraç toplama gibi).
Suçu azaltmanın bir yolu da, şiddete meyilli çocuklara gerekli ilgi ve alâkayı göstermektir. Erişkin suçluların çoğunun çocukluk ve gençlik dönemlerinde de şiddete başvurdukları fark edilmiştir.1 Şiddete meyilli çocukların problemlerinin çözümü hususunda atılacak adımlar, yarının toplumunu daha büyük hasarlardan koruyacaktır.
Şiddete uğrayan çocukların tehdit neticesi yaşadığı şahsiyet zedelenmesi; utanç duymalarına ve sessiz kalmalarına sebep olabilir. Bu durumda, çocukların baskı ve şiddete mârûz kalması devam edebilir. Bu da sebepsiz korkulara, aileye bağımlılıktaki artışa, strese, başarı düşüşüne, depresyona, intihar girişimine veya şiddete karışmaya sebebiyet verebilir. Anne-babaların, çocuklarındaki sıra dışı davranışları erken fark etmeleri önemlidir. Şiddete mârûz kalmış bir çocuk, bunu gizleme yoluna gider. Dolayısıyla anne-baba ve eğitimciler, çocuktaki bu tip değişiklikleri fark etmeye çalışmalıdır. 2.245 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmada, anne-babaların çocuklarının durumlarını takip etmemelerinin, çocukların şiddete mârûz kalmalarını tetiklediği tespit edilmiştir.6
Aşağıda şiddeti oluşturan faktörleri, kimlerin şiddete meylettiğini, kimlerin şiddetten uzak durduğunu incelemeye çalışalım:
Bilgisayar ve tv’nin şiddete tesiri Şiddet ihtiva eden bilgisayar oyunları, çocukların başarısına doğrudan menfî tesir eder.2 Araştırmalara göre bilgisayar oyunlarının % 89’u şiddet ihtiva etmektedir.3-4 C.A. Anderson ve arkadaşları, 4.262 çocuk üzerinde yapılmış araştırmayı değerlendirmiş; bilgisayar oyunlarının, çocukların, saldırganlık ve tedirginliğini artırdığını, içtimaî münasebetlerini azalttığını tespit etmişlerdir.5 Başka bir çalışmada ise, günlük tv izleme süresi ile şiddet davranışı arasında güçlü bir bağlantı olduğu gösterilmiştir.6 Çocukların tv izlemesini azaltmak için hazırlanan müdahale programında, üç ve dördüncü sınıf öğrencilerinin tv izleme, bilgisayar oyunları oynama süreleri kontrol altına alınmıştır. Tv izleme ve bilgisayar oyunları oynama süreleri azaltılıp, bunların yerine yaşa uygun aktiviteler yerleştirilen çocuklarda, aktiviteleri azaltılmayan diğer çocuklara nazaran sözlü ve fizikî saldırganlığın önemli ölçüde azaldığı görülmüştür.8 Sekiz ve dokuzuncu sınıf öğrencilerinin nasıl vakit geçirdiğini araştıran bir diğer çalışmada ise, gençlerin haftada ortalama 9 saat video oyunu oynadığı, 25,3 saat tv seyrettiği, 20,7 saat müzik dinlediği ve 3,4 saat kitap okuduğu tespit edilmiştir.10
Müzik ve şiddet Ülkemizde giderek yaygınlaşan bazı müzik türlerinin gençlerimizin şiddete başvurmalarında tesirli olduğu görülmektedir. Amerika’da gençlerin günlük ortalama 4-5 saat müzik dinlediği yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılmıştır. Bir çalışmada annelerin % 47’si, ‘rap’taki şiddet mesajlarının çocuklarına menfî tesir ettiğini belirtmiştir.7 Müzikte kafiyeli ve nakaratlı bazı menfî mesajların, şiddeti ve cinsî davranışları dışa vurmaya yol açtığı görülmüştür. Özellikle ‘heavy metal’ dinleyen gençlerin kendilerini toplumdan izole etmeleri, uyuşturucu madde kullanmaları ile şiddet davranışları arasında önemli bağlantılar tespit edilmiştir. Bir görüşe göre bu tip davranışları sergileyen gençlerin, kendilerini ifade için bu tarzı seçtiği ifade edilmiştir.
Son yıllarda müzikte müstehcenlik, şiddet ve isyan gibi menfî mesajlar daha sık vurgulanmaktadır. Çeşitli suçlara karışmış rap sanatçılarının birçoğunun, eserlerinde şiddeti körükledikleri görülmektedir. Amerika’da çok seyredilen bir müzik kanalının yayınlarının % 22,4’ünde aşırı şiddetin, % 25 kadarında ise silâhların özendirildiği fark edilmiştir. Model arayışında olan çocuklarda bu durumun nasıl tesirli olduğunu tahmin edebilirsiniz. Çok seyredilen sanatçıların, kendi davranışları hususunda da sorumlu oldukları unutulmamalıdır.7 Maalesef ülkemizde bu konuda hâlâ yeterince araştırma bulunmamaktadır.
Saldırganlığın medya ile bağlantısı Saldırganlık teorisine göre medyaya yansıyan şiddet, çocuk ve gençlere çeşitli şekillerde tesir eder. Medyaya yansıyan şiddet hâdiseleri çocuklarda şiddet göstermeye meyilli saldırgan bir kişilik yapısının oluşmasına ve çocukların otomatik ve kontrolsüz davranışlarla şiddeti dışa vurmalarına sebep olur.9 Kısa süreli bilgisayar oyunlarının saldırganlığı artırdığı, medyadaki şiddetin de, insanlardaki öfke, kin ve intikam duygularını tahrik ettiği, bütün bunların saldırganlık ve şiddeti beslediği gösterilmiştir.
Cemiyette şiddet Aile içi cinnet vak’aları, bir hiç uğruna yapılan kavgalar, ölümle neticelenen ihtilâflar ve her ortamda şiddetin ilk çözüm görülmesi bugün cemiyetimizin kanayan önemli bir yarasıdır. Televizyonlara yansıdığı kadarıyla toplumumuz âdeta şiddet üreten bir toplum hâline gelmiştir. İnsanların birbirine tahammülü azalmış, şiddeti temsil eden güçler (mafya, çete vb) topluma hâkim olmaya başlamıştır. Toplumdaki şiddeti gören çocuk ve erişkinlerin, şiddetin gücünü fark etmeleri uzun sürmemiştir. Çocuk ve erişkinler, tesiri altında kaldıkları bu menfi gücü, dış dünyaya yansıtmaya başlamışlardır. Cemiyetin şiddet konusundaki hassasiyeti ve topluma ait şiddet sebeplerinin bertaraf edilmesi, çocuk ve gençlerin müspet davranışlarını artıracaktır.
Şiddete uğrayan, şiddet uygular Küçük yaşlardan itibaren şiddetle karşılaşmış, dışlanmış kişilerin şuuraltı, mârûz kaldıkları hâdiselerin menfi tesirleri sebebiyle kirlenir. Psikolojik olarak şiddete uğrayan kişiler, şiddete meyilli olur. Çocuklarda bu, daha net görülür. Sevgi yerine nefret ile büyütülmüş, kendisine gereken değer verilmemiş veya aşırı derecede benliği şişirilmiş çocuklarda, şiddete eğilim daha da artmaktadır. Bu çocuklar akranlarına saldırmaktan çekinmemekte, küçük hâdiseleri büyüterek karşısındaki kişiye baskı kurmakta, şiddeti alternatifsiz bir çözüm olarak görmektedir. Çocukların ruh sağlığı açısından aile içinde şiddetin olmaması ve anne-baba arasında iyi bir diyalog zemininin olması önemlidir.
Gençlerin kendilerini ifade etmeleri İlk gençlik dönemindeki kimlik arayışları sağlıklı şekilde yönlendirilmezse, şiddete zemin hazırlayabilir. Kendilerini ifade etmek ve fark edilmek isteyen gençler, müspet yaklaşımlar görmezse, menfî davranışlar sergileyebilir. Hususen ergenlik döneminde mafyavarî davranışlara özenenlerin kılık-kıyafetten, saç-sakal tıraşına kadar mafya babalarını kendilerine model aldıkları görülür. Kendini ifade edebilen, hedefini belirlemiş, başarılı kimselerin çevrelerini müspete kanalize ettiklerini görürüz. Model olabilme adına, öğretmenlerin ideal davranışlar sergilemeleri gerekmektedir. Müspet vasıflarla her gün karşılaşılması, bu davranışların yansıtılması açısından önemlidir. Bazı eğitim müesseselerinde şiddetin az görülmesi, oralarda ideal modellerin bulunmasından kaynaklanmaktadır. Gençlerin kafaları bilgi ile dolarken, kalbleri de mânevîyatla takviye edilmektedir. İnsanı ruh ve beden olarak ayırmak mümkün olmadığından, beden-ruh dengesinin korunup beslenmesi önem kazanmaktadır. Ruhu beslenmeyen kişilerde saldırganlık eğilimleri artmaktadır.
Aileye dikkat Şiddete meyilli kimselerde görünürde ailevî, ekonomik veya sosyal bir problem fark edilmese bile, şiddet göstermelerinin normal olmadığı kabul edilmeli ve bir yerlerde hata yapıldığı düşünülmelidir. Bu hususta, özellikle aile ortamı göz önüne alınarak, yetişkinlerin şiddete eğilimi belirlenebilir ve tedbir alınabilir. Bütün çocuklar meşru daire içerisindeki huzurlu bir aile yapısını hak etmektedirler. Çocukların ruh ve kalb dünyasında yıkıma yol açacak aile içi sıkıntıların en aza indirilmesi mühim bir meseledir. Aile içi diyaloğun sağlıklı olması ve ailede mânevî bir atmosferin teneffüs edilmesi, menfî durumların engellenmesinde önemlidir. Alkol, kumar, israf ve bencillik gibi kötü alışkanlıkların ön plânda olduğu ailelerde yetişen çocukların, kalb ve ruh dünyaları oldukça büyük yaralar almaktadır. Bu tür aile ortamlarında yetişen çocukların gelecekleri maddî olarak düşünülse bile, mânevî yönleri eksik kalmakta, hayatları huzursuzluk içinde devam edip gitmektedir. Toplum sağlığı açısından risk altındaki bu çocukların durumlarının tespit edilmesi ve onlara gerekli müdahalelerin yapılması (devlet, sivil toplum kuruluşları, vakıflar vb) oldukça önemlidir.
Din eğitiminin karaktere tesiri Din, müntesiplerini kötülüklerden koruyucu bir güce sahiptir. Dinini hakkıyla yaşayan kişiler başkalarına karşı hoşgörülü ve tahammüllüdür. Çocukların daha bebeklik döneminden itibaren, ahlâkî gelişmelerine müspet tesir edecek, vicdan mekanizmalarını harekete geçirecek en önemli esaslardan biri dinî eğitimdir.11 Allah (cc) sevgisi ile büyüyen kişilerde, O’nun yarattığı her şeye karşı sevgi ve saygı vardır. Allah (cc) sevgisini hakkıyla hisseden kimselerin karıncayı dahi incitmedikleri görülmektedir. Dindâr ailelerin çocuklarında şiddetin daha az görülmesi, bu çocukların vicdan mekanizmasının din eğitimi ile desteklendiğinin açık bir delilidir.
Okullarda şiddeti önleyebilecek bazı tavsiyeler - Çocuklara kendilerini nasıl ifade edebilecekleri misâllerle gösterilerek, olanların diyalog kabiliyetlerini geliştirmeleri sağlanabilir. - Çocuklar problem çözerken şiddete yöneldiklerinde, ebeveyn veya eğitimciler uygun tavır sergileyerek onlara problemi mâkul bir yolla çözmelerini gösterebilir. - Davranışlarında şiddet gösteren çocuklara karşı, okul idaresi ve öğretmenler, ortak ve uygun bir tavır sergileyerek, çocuğun kendine çekidüzen vermesi sağlanabilir. - Yaralayıcı ve öldürücü âlet taşıyan çocuklara, rehberlik servisi aracılığıyla gerekli müdahaleler gerçekleştirilebilir. - Şiddet sergileyen çocuklara anında müdahale edilerek, hâdisenin büyümesi engellenebilir. - Şiddete uğrayan çocukların yardım almak için rahat ulaşabileceği rehberlik servisleri kurulabilir. - Çocuk ve gençlere benimseyebilecekleri iyi modeller sunulabilir. - Çocukların ders başarısı belli seviyelerde tutularak, onlara yaşlarına uygun meşguliyetler verilebilir. - Vicdan mekanizmasının işletilebilmesi için, çocukluktan itibaren gerekli eğitim verilebilir. - Okullarda din eğitimi önemsenerek, model olabilecek insanların davranışları hikâyelerle anlatılabilir. Allah sevgisi ve âhiret inancıyla çocuğun kalbî ve hissî dünyası beslenebilir. - Şiddetin; psikolojik, biyolojik ve sosyolojik zararları derslerde anlatılarak, çocuklara muhtemel tehlikeler gösterilebilir. Netice olarak, şiddete bulaşmış çocuk ve gençleri, toplumdan dışlamadan tekrar kazanmak ve vicdan mekanizmalarının çalışmasına yardımcı olmak; anne-babaların, eğitimcilerin, uzmanların, kısacası bütün toplumun vazifesidir. Dinimizdeki değerlerin gençlere aktarılması, bu tür problemleri önemli seviyede azaltacaktır. Okullardaki şiddet daha da yaygınlaşmadan, herkesin üzerine düşeni yapmaya çalışması gerekmektedir. Özellikle bazı eğitim kurumlarında şiddete eğilimin, diğerlerine göre çok daha az olması, dikkate alınması gereken hususlardandır. Huzur dolu bir toplumun, huzur dolu eğitim yuvalarının tesisinden geçtiğini asla unutmamalıyız.
_________________
Dipnotlar 1. Taub, J. (2002). Evaluation of the Second Step Violence Prevention Program at a rural elementary school. School Psychology Review, 31(2), 186-200. 2. Walsh, D. (2000). Testimony submitted to the United States Senate Committee on Commerce, Science, and Transportation. Hearing on the impact of interactive violence on children. Available at: http://www.senate.gov/ commerce/hearings/0321wal1.pdf. 3. Children Now (2001). Fair play? Violence, gender and race in video games. Los Angeles, CA: Children Now. 4. Dill, K. E., Gentile, D. A., Richter, W. A., & Dill, J. C. (2001). Portrayal of women and minorities in video games. Paper presented at the 109th Annual Conference of the American Psychological Association, San Francisco, CA, August 2001 5. C.A. Anderson and B.J. Bushman, Effects of violent games on aggressive behavior, aggressive cognition, aggressive affect, physiological arousal, and prosocial behavior: A meta-analytic review of the scientific literature. Psychological Science 12 (2001), pp. 353–359 6. Mark I. Singer, David B. Miller, Shenyang Guo, Daniel J. Flannery, Tracy Frierson, and Karen Slovak Contributors to Violent Behavior Among Elementary and Middle School Children PEDIATRICS Vol. 104 No. 4 October 1999, pp. 878-884 7. Youth and Violent Music, Issue Brief Series (2000). Studio City, CA: Mediascope Press. 8. Thomas N. Robinson, MD, MPH; Marta L. Wilde, MA; Lisa C. Navracruz, MD; K. Farish Haydel; Ann Varady MS. Effects of Reducing Children’s Television and Video Game Use on Aggressive Behavior. A Randomized Controlled Trial. Arch Pediatr Adolesc Med. 2001;155:17-23 9. Anderson & Bushman (2002). Anderson, C. A., & Bushman, B. J. (2002). The general aggression model: An integrated social-cognitive model of human aggression. Annual Review of Psychology, 53. 10. Douglas A. Gentile Paul J. Lynch, Jennifer Ruh Linder and David A. Walsh. The effects of violent video game habits on adolescent hostility, aggressive behaviors, and school performance. Journal of AdolescenceVolume 27, Issue 1 , February 2004, Pages 5-22 11. Aydınlı Hasan, 0-3 Yaş Çocuklarda Ahlâkî Gelişmenin Temel Taşları, Sızıntı Dergisi, İzmir, Şubat 2006.
sızıntı dergisi
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©SIZINTI | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 19/12/2006 |
|
|
Su Tabancası İle Gelen Mutluluk
Sanırım 1998 yılıydı. Bulunduğumuz mahalleye yeni taşınmıştık. Dört katlı, 7 girişi olan bir binanın ikinci katında 3 odalı bir evde yaşıyorduk. Alt katımızda Özbek, yan tarafımızda Vietnamlı genç bir aile vardı. Öbür yanımızda ise ihtiyar bir Rus babuşka (nine), onun bitişiğinde ise genç bir Rus çift yaşıyordu. Komşularımız arasında Ermeni, Azeri, Tatar, Koreli başta olmak üzere pek çok milletten insan vardı. Âdeta birleşmiş milletler lojmanında yaşıyor gibiydik.
Kısa zamanda komşularımızla kaynaştık. Kaynaştık dediysem, ‘sıkı fıkı olduk, komşuluk ziyaretlerine başladık’ zannetmeyin. Buralarda bizdeki mânâda komşuluk bağı yok. İnsanlar merdivenlerde karşılaşınca birbirine selâm veriyor ve hemen evlerine giriyor. Bir kapıyı çalıp komşusunun adını söyleyerek, “Evi neresidir?” deseniz, bu insanlar genelde tanımadığını söyleyecek ve kapıyı yüzünüze kapatacaktır.
Biz de komşularımızla merdivenlerde karşılaştığımızda selâm alıp veriyorduk. Özellikle alt katımızda ve en üst katta yaşayan Özbek aileler tam bir Türk dostuydu. Bu iki aileyle biraz daha fazla konuşuyorduk. Alt kattakinin telefonu yoktu ve bize telefon etmeye geliyordu. Bu sebeple onunla komşuluk münasebetlerimiz biraz daha fazlaydı. İşin en sevindirici yanı, komşu çocuklarıyla bizim çocukların birbirlerine çabuk alışmasıydı. Beraberce oynuyorlar, futbol maçları yapıyorlardı. Taşındıktan birkaç ay sonra Ermeni komşularımızın bizimle hiç selâmlaşmadıklarını fark ettik. Bu durum önce çocukların dikkatini çekmiş. Çocuklar bir gün; “Baba, Ermeni komşunun oğlu bizimle oynamıyor, ne zaman biz oyuna girsek oyunu bırakıp gidiyor.” dedi.
Ermeni ailenin en küçüğü altı-yedi yaşlarında, üç oğlu ve yetişkin iki kızı vardı. En küçük oğulları benim üçüncü oğlanla akran gibiydi. Çocukların bu sözleri üzerine hanım da; “Biz ne zaman evin önünden geçsek bize ters ters bakıyorlar, doğrusu korkuyorum.” dedi. Çocuklar haklı olarak; “Biz onlara ne yaptık ki bize böyle davranıyorlar!” diyorlardı. Onlara Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan Ermeni meselesinin iç yüzünü anlattım. Demek ki, bu aile de tarihî hakikatlerden bîhaberdi. Çocuklar; “Gidelim, işin aslını onlara anlatalım, katliam yapmadığımızı bilsinler.” diyorlardı. Biz ne diyebilirdik, ne yapabilirdik? Hele hele herkesin Rusça konuştuğu bir yerde Rusça bilmeden onlarla nasıl konuşabilirdim. Konuşsam da değişen bir şey olacağını sanmıyordum. En iyisi meseleyi zamana bırakmaktı. Merak etmemelerini söyleyerek onları yatıştırmaya çalıştım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Okulların kapanacağı günlerdeydik. Bir gün kapının zili çaldı. Gelenler, Ermeni komşumuzun hanımı ve en küçük oğluydu. Kadının elinde küçük bir kâğıt vardı. Bana uzatarak Azeri Türkçesiyle konuşmaya başladı: - Kusura bakmayın, sizi rahatsız ediyorum. Fakat şu kâğıtta yazılanları bize okuyabilir misiniz?
Bu, sakızların içinden çıkan bir hediye kâğıdıydı. Kâğıtta; “Su tabancası kazandınız” yazıyordu. “Bir su tabancası hediye kazanmışsınız.” dedim. Su tabancasının nasıl bir şey olduğunu izah ettim. Kadının gözleri parladı. İkisi de sevinmişlerdi. Ancak kim bilir bu kampanya ne zaman yapılmıştı. Kâğıtta herhangi bir tarih yoktu, sadece Adana’daki bir ciklet fabrikasının adresi vardı. Kâğıdı geri uzatarak, “Bu hediyeyi almanız zor, hem belki de kampanya bitmiştir. Burada tarih de yazmıyor.” dedim. - Şimdi bu hediyeyi alamaz mıyız? - Bu sakız Türkiye’de üretilmiş. Buradaki Türkler üretseydi kolaydı, ben gider hediyeyi size getirirdim. Şimdi yapacak bir şey yok, dedim. Kadının moralinin bozulduğu belliydi. Birden aklıma bir fikir geldi. - Durun, ben fabrikaya mektup yazayım, sizin hediyenizi göndersinler. Siz adresinizi verin, ben ilgilenirim, dedim. Kadının sevinci görülmeye değerdi. Adresi, verdiğimiz kâğıda yazıp, teşekkür ederek gittiler.
Oturdum, fabrika yöneticilerine bir mektup yazdım. Mektupta özellikle müşterinin Ermeni olmasından dolayı hediyeyi göndermelerinin önemini anlattım. Allah rızası için ilgilenmelerini rica ederek, bunun Türkiye’nin ve Türklerin itibarı için önemli olduğunu belirttim. En sonunda kendi adres ve telefonumu da vererek, “Eğer her hangi bir hediye göndermeyecekseniz, sizlerden rica ediyorum. Beni arayın, sizin adınıza alacağım bir hediyeyi bu aileye vereyim.” dedim. Mektubu, yaz tatilinde Türkiye’ye giden öğretmenlerden biriyle gönderdim. Aradan 15-20 gün geçti, geçmedi. Ermeni kadın, her gördüğü yerde “Hediye ne zaman gelecek?” diye sormaya başladı. Sabretmelerini, hediyenin mutlaka gönderileceğim söyledim. Bir taraftan da Türkiye’ye giden arkadaşa telefon edip, mektubu postaya verip vermediğini sordum. Mektup postaya verilmişti, hediyenin gelmesi inşallah yakındı. Bu arada komşumuz devamlı soruyordu. Aradan iki ay geçmesine rağmen fabrikadan bir cevap yoktu. Yaz bitti, Türkiye’ye giden arkadaşlar geldiler. Derken okullar açıldı. Fakat beklenen paket bir türlü gelmiyordu. Biz de iyiden iyiye huzursuz olmaya başlamıştık.
Hediyenin gelmeyeceğini artık anlamıştık. Hanım: “Gidelim pazardan bir hediye alalım, verelim.” dedi. Ben de aynı fikirdeydim. Bir gün metroyla, Taşkent’in en büyük pazarı olan Hipodrom’a gittik. Buradan Türk yapımı bir su tabancası aldık. Hanımla birlikte hediyeyi güzel bir paket yapıp, ertesi gün Ermeni aileye verdik. Evin içinde bir anda çığlıklar koptu. Ciklet fabrikasının hediyelerini gönderdiğini zannetmişlerdi. Onların sevinmeleri bizi de sevindirmişti. Mutluluk içinde eve döndük. Aradan bir gün mü, yoksa birkaç saat mi geçti bilmiyorum. Ermeni komşum ve oğlunun geldiğini söylediler. Kendilerini eve buyur ettik. Kadın: - Yok, girmeyeceğim. Teşekkür etmeye geldik. Sizi de sıkıntıya soktuk, sağ olun, dedi. Hepimizin gözleri doldu. Bilmem ki böyle bir durumda ne denebilirdi. Zaten bizim bir şey söylememizi beklemeden sevinç içinde uçup gittiler. Çocuk, dış kapıdan çıkarken bize el sallıyordu.
M. Zeki Aslan http://www.sizinti.com.tr/damla.sizinti?SIN=3b7aea6c49&k=3628&1432812912
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©SIZINTI | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 15/12/2006 |
|
|

Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru Sızıntı
SENİN için bu yola atıldık. Acılarına ortak olmak ızdıraplarını dindirmek, gönlünü abad etmek için. Bize gönül koyma, aheste - revlik ettik, vaktinde imdadına yetişemedik. Ama inan, sinemizde hep Yakub’un gadri efganı, içimizde Zeliha’nın aşkı hicranını taşıdık durduk. O ab-endam kametinin iki büklüm olduğunu her gördükçe, perişan kâkül’ün gibi kalbimde dağılıp durdu. Buruk boynun ve mahzun bakışların karşısında kaç defa kaddim büküldü, gözlerim doldu. Her feryadıma senin türkünden bir nağme katıp destanını dile getirmek istedi isem de, iniltin içimi yaktı; derdin gözümde büyüdü, içim burkuldu.
HEM de sana el uzatmağa utanıyordum.. Aba-ı kenaiseyye-i hatırlatan cali şefkatimle karşına çıkmağa ar ediyordum zira sana, gözümün önünde kıydılar, zülüflerini tar-u mar edip, bu hale koydular. Beynini söndürürken, kalbini kursağına yedirirken, görmüştüm olup bitenleri ve uzatamamıştım günahk6r elimi eline... Sızlanışına rağmen uzatamamıştım... Kader’in, Faust’un kaderi, ama Mefiston kim? Kim reva gördü bunları sana? Emin bir ülkede idin. Sıcak bir yuvan vardı. Rızkın başının ucunda ve işin yolundaydı. Sonra şu vahşetzare geldin. Geldiğine bin pişman oldun. Ama gelmek elinde değildi. Etrafını büsbütün boş bulup halini aşina kimse göremedin. Asıl efganını sadece sen duyuyordun. Ve koşanlar, midenin ahü vahına koşuyorlardı. Bu günkü canhiraş feryatların, ta o zaman başlamıştı. Ta o zaman terk edilmiştin. Hem de can-feza iken. Sen başkalarının keyif ve eğlencesi olarak elde idin, kucakta idin; bir gül gibi göğüste idin, dudakta idin Ama senin için yapılan şeylerde sana ait olanı bulmak mümkün değildi. Gariptin. Yalnızdın. Ve sahipsizdin.
DÜNÜN bu gününü doğurdu ve bu günün ne olacağı belirsiz yarınlarını hazırlamakta. Yolların ayrımındasın yavrucuk... Şimdi bana müsaade et de, şu badirede Bahadır’ın olayım. Mızrabımı senin için vurup, feryadımı ruhuna duyurayım. Bu fırtına ve bu yangında gerektiği an imdadına koşamadığım için de kaldırım taşı gibi şu mücrim başımı ayaklarının altına koyayım. Ve bütün mücrimler adına senden özür dileyeyim: Bir keyif uğruna varlığına sebebiyet verenleri, etme - kemiğine bağlanıp gönlünü unutanları, bir geçici dem için ebediyetine kıyanları, ruhuna hoyratlık aşılayıp sefaletini hazırlayanları affeyle yavrucuk.
..................................................................................................................
SIZINTI
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©SIZINTI | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 12/12/2006 |
|
|
Örümceğin Ağından Prof.Dr. Arif SARSILMAZ
Merhaba sevgili insanoğlu; Birbirinize "Örümcek Kafalı" diyerek bana ve karşınızdakine haksızlık ediyorsunuz. Bu tabirle, muhatabınızın kafasının benimkine benzer ve kötü olduğunu söylüyorsanız yanılıyorsunuz. Zira kafam hem çok mükemmel şekilde yapılmıştır, hem de çok iyi çalışır. Muhatabın kafasının içinin karanlık, ufunetli ve terkedilmiş fikirlerle dolu olup, orada örümceklerin ağ ördüğünü ima ediyorsanız, muhataba iftira atıyorsunuz demektir ve yine buna gönlüm razı olmaz. Çünkü düşüncelerinin nasıl mamur ve aydınlık olduğunu dıştan bilemezsiniz. Tıpkı bizi de dıştan görmekle tanıyamayacağınız ve üzerimizdeki mükemmel sanatları çok kolay değerlendiremeyeceğiniz gibi. Halbuki sizin Örümcek Kafalı diye suçladığınız insan, bizlerin tabiattaki yaratılış hikmetini ve bütün varlıkları yaratan Rabbimizi, sizden çok daha iyi tanıyor olabilir. Bu şekilde söze başlamak istemezdim, ama birbirinize hakaret etmede ismimi kullandığınız için temas etmeden duramadım.
Birçoğunuz bizden korkuyorsunuz, hattâ Arachnofobi (örümcekten korkma hastalığı) diye hastalık adı bile ihdas etmişsiniz. Aksine size hiç zararı dokunmayan, birçok zararlı böcekleri de tuzağıma düşürerek tabiatı temizleyen bir yaratığım. Hele atalarımdan birinin vesile olduğu o şerefli işi hatırladıkça gözlerim yaşarıyor. Kâinatın ve insanlığın iftihar tablosu Hz. Peygamber (sas)'i düşmanlarının şerrinden korumak için Rabbimiz, atalarımızdan birisine emir vererek, Hz. Peygamber (sas)'in gizlendiği mağaranın önüne çok kısa zamanda bir ağ ördürmüş ve kâfirleri onunla durdurmuştu. Bu şeref kıyamete kadar bize yeter. Siz de hiç olmazsa bu tarihî vak'ayı hatırlayarak, gördüğünüz yerde bizleri öldürmekten vazgeçin.
Pek çoğunuz, beni böceklerden sanarak yanılıyor. Biz örümcekler, böceklerden farklı bir grubuz. En kolay ayrım, bacak sayılarımızdan ve vücut kısımlarımızdan yapılabilir. Böcekler altı bacaklı, bizler ise sekiz bacaklıyız. Onların vücudu üç ana kısımdan yapıldığı halde, bizim vücudumuz baş ve gövde olarak iki kısımdır. Ayrıca gözlerimizin tipi ve sayısı bakımından da farklıyız. Böceklerin ekseriyetle petek şeklinde iki büyük gözü, bizim ise sekiz adet küçük basit gözümüz vardır. (Buradaki basitlik tabiri âdi ve sanatsız mânâsına değil, karışık olmayan ve sâde mânâsınadır!)
Rabbimizi reddetmek için evrim teorisinin çıkmazlarında kendilerine çıkış arayanlar, vücudumdaki organların hassas nakışlarla süslü yapısını ve muhteşem ağlarımla kurduğum tuzaklardaki sanat ve stratejiyi gördüklerinde, şaşırıp kalıyorlar; zekâmızın ve şuurumuzun olmadığını da bildiklerinden, çaresizlik içinde içgüdü diye bir kavrama sığınıyorlar. Bu halleriyle onları, ağıma düşüp çırpınan sineklere benzetebilirsiniz; kurtulmak için tabiat, sebep ve tesadüf deyip çırpındıkça daha fazla batmaktadırlar. Allah'ı kabul etmemek için, üzerimdeki sanatları muhal alternatiflere vererek kendilerini aldatıyorlar.
Antarktika dışında bütün kıtalarda, çok çeşitli iklim şartlarında ve çöllerden, yağmur ormanlarına kadar olan vasatlarda yaşayabiliriz. Kıtalardan çok uzak okyanus adalarına yayılmamızdaki en önemli sebep, ağ yapımında kullandığımız iplikçiklerimizdir. Bu iplikçikleri paraşüt gibi kullanarak rüzgârla çok uzak yerlere gidebiliriz.
Bizleri Kur'ân'da bahsedilecek kadar önemli kılan hususiyetlerimizin başında; küçücük vücudumuza yerleştirilmiş, farklı kalitede iplikler üretebilen fabrikalar gibi çalışan ipek bezlerimiz gelir. Karın bölgemizin alt kısmında meme şeklindeki konik çıkıntılardan salgılanan ipeğimsi maddeyi çok çeşitli maksatlar için kullanırız. Çoğumuza salgısı ve yapısı farklı en az iki çeşit ipek bezi hediye edilmiştir. Bize bu bezlerin ürettiği ipliği kimyevî hususiyetlerine göre farklı işlerde kullanma bilgisi de ilham edilmiştir. Her ipliğin esnekliği, dayanıklılığı, kalınlığı ve yapışkanlığı farklı olduğundan, hangi iplik, hangi işe daha uygunsa orada kullanırız. Bazı ipleri av yakalamak için tuzak ağları kurmada, bazı ipleri yuvamızın içini döşemede, bazı ipleri de yumurtalarımızı veya sperm topaklarını korumada kullanırız.
İpliğimiz herkes tarafından bilinse de, bu ipliğin üretim kademelerindeki biyokimyevî süreçler henüz tam olarak bilinmemektedir. Milimetrenin binde birinden daha ince olan ipliğimiz, aynı kalınlıktaki çelik telden beş kat daha sağlamdır. Kendi uzunluğunun dört katı kadar esneyebilir. Ayrıca çok da hafiftir; dünyanın çevresine sarılacak ipliğimin ağırlığı sadece 320 gramdır. Bu kadar mükemmel bir malzeme olmasına rağmen, Kur'ân'da ismimle anılan surede, "Allah'tan başka hâmi, sığınacak tanrı edinenlerin durumu, tıpkı kendine yuva edinen örümceğin haline benzer. Halbuki en çürük yuva örümcek ağıdır." (Ankebut, 41) şeklinde buyruluyor. Bu âyetin hikmetini hiç merak ettiniz mi? Dikkat ettiyseniz yuvamın zayıf ve dayanıksız olduğundan bahsediliyor, ipliğimin zayıflığından değil. Yani elinizdeki malzeme ne kadar mükemmel olursa olsun, eğer uygun işte ve yerde kullanmazsanız hiçbir işe yaramaz. İpliğim ve kurduğum yuva benim için çok uygundur, fakat aynı yuva avlarım için ise tuzaktır. En kaliteli malzemeyi, en ç
ürük işlerde kullanarak israf edersiniz; insan gibi çok mükemmel lâtifelerle teçhiz edilmiş bir varlık, kendisine hakikati olmayan çürük bir ilâh seçerse, sahip olduğu akıl, idrak ve vicdan gibi teçhizatını boşa harcamış olur. Ayrıca çok mükemmel ilmî hakikatler, keşifler ve icatlar da yapsalar, Allah'tan başka birini mabud olarak seçtiklerinde, bütün eserleri ve gayretleri heba olmuş demektir. Ağım büyüklüğüme göre çok geniş bir sahayı işgal eder, ama bu görüntü aldatıcıdır. Asıl yuvam ortada küçük bir yerdir, gerisi ise, sinekler için tuzaktır. Allah'ı inkâr edenlerin de iddiaları güçlü gibi görünse de, aslında esassız olup, ancak insanî kabiliyetlerini kullanamayan bazılarını tuzağa düşürebilir. Bu âyeti yukarıdaki şekilde anlıyorum. Muhakkak ki Kur'an gibi mucizevî bir kitabın, başka ilimlerin zaviyesinden, çok daha farklı tefsirleri yapılabilir. Benimki de sadece bunlardan birisi...
Sentetik ve tabiî liflerden daha güçlü olan ipeğimin üretimi, sentetik iplik üreten fabrikalarınızdakine kısmen benziyor. İpek yapımında kullandığım keratin isimli protein; tırnak ve saçlarınızda, kuşların tüylerinde, memelilerin boynuzlarında, yılanların pullarında kullanılan çok yaygın bir malzemedir. Birçok canlı grubunda aynı aminoasitler kullandığı halde, bir şeyden her şeyi yaratan Rabbimiz, sizde tırnak olacak proteini, benim bezlerimde ipeğe dönüştürecek ilme ve kudrete sahiptir.
Bir protein çorbası olarak ifraz edilen sıvı ipek maddesi, iplik haline gelmeden önce fışkırtılmak üzere bez kanalında ilerlerken, bu kanalın duvarını teşkil eden hücreler tarafından çok hızlı bir şekilde suyu çekilir, diğer kanaldaki hücreler de hidrojen atomlarıyla bu suyu asite dönüştürürler. Yoğunlaşmış proteinler asit havuzuna girince, köprülerle birbirine bağlanarak iplik haline dönüşür. Çok kaba hatlarıyla anlattığım bu sürecin alt birimlerinde cereyan eden biyokimyevî reaksiyonlar, farklı iplik çeşitlerine göre farklı keselerde, farklı yollara sokularak daha değişik iplikler meydana getirilir.
Hayatta kalmam için gerekli olan teçhizatı, en ince ayrıntısına göre hazırlayarak veren merhameti sonsuz Rabbim, bana altı farklı imalât odası vermiştir. Her bir odada farklı terkiplerde hazırlanmış kimyevî maddeler, ihtiyacıma göre farklı nisbetlerde karıştırılarak -çıkarılacakları muslukların açıklığı ve pompaların basıncı da en uygun ayarlara getirilerek- farklı hususiyette ip üretilmesine imkân sağlanır. Karnımdaki memeciklerin hassas ayarlarına ne ilmim, ne de kudretim yeter. Böylece avlanmada kullandığım iplikler yapışkan, avımla yuvama dönerken üzerinde yürüdüğüm ipler daha sağlam ve esnektir. Ayrıca avımı sarıp sarmaladığım ipler şerit şeklinde ve hareket ettikçe sertleşen özellikte, yumurta keselerimi koruyan ipler mikroplara karşı antibiyotikli, asansör olarak kullandığım ipler kaygan, yuvamın ilk kuruluşundaki temel ipler ayrı kalınlıkta, aralardaki atkılar ise daha incedir. Bütün bu ipliklerin ayaklarımın estetik hareketleriyle yönlendirir ve yerli yerine yapıştırırım. Bazı iplikleri ayağımdaki tarakla tarayarak düzeltirim. İpliklerim gerilime maruz kaldığında, üzerinde çatlaklar oluşmaması için her tarafı sıvı bir malzeme ile kaplanır.
Benim gibi aciz bir mahlukun bu kadar mükemmel ve çeşitli vasıflarda ipler üretmesi için, kullanılan proteinlerin atomlarının dizilimini, çatlakları engellemek için gerilim kuvvetlerinin özelliğini, kaplama malzemelerinin yapısını ve daha birçok fizik-kimya prensibini bilmesi gerekir. Böyle olmadığına ve evrim, mutasyon ve tabiî seleksiyon gibi şuursuz kavramlarla da yaratılışım izah edilemediğine göre, benim yaratıcım ve fiillerimin yaratıcısı Allah'tır. Estetik cerrahlarınız daha yeni yeni bazı türlerimize ait ipliği, hassas tendon ve eklem ameliyatlarında kullanmaya başlamışlardır.
Ağlarımı kurmada iplerimi yapıştırdığım noktaların, aralarındaki açıların, dengenin ve gerginliğin hesaplanmasında da hiçbir mimarî ve mühendislik tahsilim olmadığı halde, bunları sevk-i İlâhî ile yapıyorum.
Daha çok böcekler ile beslendiğim için, size faydalı hayvanlardan biriyim. Aklınıza gelmeyecek taktiklerle birçok böceği yiyerek ekolojik dengede mühim vazifeler görürüm. Aksi halde böceklerle baş edemez, onların çokluğu ve mahsullerinize verdiği zarar karşısında pes ederdiniz. Bunun yanında, balık hattâ kuşla beslenen bazı enteresan türlerimiz de vardır.
Aşağı yukarı otuz beş bin türümüz mevcuttur, bunların beş yüz kadarı sizin için tehlikeli sayılabilir. Hepimizde zehir bezleri bulunduğu halde, çoğumuzun ısırığı sizi sadece kaşındırır. Zaten bilerek de gelip sizi ısırmayız. En zehirli türümüz olan karadul (Latrodectus mactans) bile insan için nadiren öldürücüdür. Ortası huni şeklinde gerilmiş büyük ağlar ören bu tür, 250-750 kadar yumurtayı bir arada ipek kılıfla sararak saklar. Dişiler, üç cm, erkekler ise dişilerin ancak dörtte biri kadardır; dişiler, erkeğini, spermleri aldıktan sonra kaçmasına fırsat vermeden yer. Kurt örümcekleri ailesinden, 2,5 cm kadar boyu olan ve Avrupa'da yaşayan tarantula (Lycosa tarentula), çoğumuzun aksine ağ örmez, avlarını koşarak yakalar. Bunun da zehiri güçlüdür, fakat -mübalâğa edildiği gibi- öldürücü değildir. Güney Amerika'da bulunan iri bir türümüz de, tarantuladır. Fakat bu tür, tamamen farklı bir familyadan olup, Theraphosa cinsine aittir. Bu türün gövde büyüklüğü 9-10 cm, bacak arasındaki mesafe ise ortalama 25-30 cm'dir. İri yapılı ve tüylü olan bu tip geceleri faaldir. Bazısı toprakta açtıkları oyukta, kimisi de ağaçlarda yuva yaparak yaşar. Sizin için zararsız sayılsalar da, ısırıkları acıtır. Bunlar; küçük kurbağaları, kertenkeleleri ve kuşları da yiyebilir.
Çoğumuz yalnız yaşayan hayvanlarız. Ancak az da olsa, bazı türler yan yana yuva yapar ve birlikte avlanır. Avlanma tekniklerimiz çeşitlidir. Bolas örümceği (Cladomelea longipes), müthiş bir kement hazırlama ve atma tekniğine sahiptir. Görme duyusu çok zayıf olmasına rağmen, uçan bir güvenin titreşimlerini hisseden bu tür; avlarını cezbetmek için hususî kokular neşrederek, onların yaklaşmasını temin eder ve ani bir hareketle avını yakalar; ısırarak felç ettiği avını özel bir ipekle sarar. Bu hususî ipeğin özelliği, sarılan avı taze tutmasıdır. Böylece tek öğünde tüketilemeyen yiyecek bozulmadan saklanır.
Çölde yaşayan bir türümüz, o korkunç sıcaklıktan korunmak için toprağın içine bir tünel kazar ve kumları yapıştırmak için hususî bir salgı çıkarır. Ayrıca ipek ipliklerle de tünelin içini iyice izole ederek, dışarının sıcaklığından korunur. Tünelin ağzına ipekten bir kapak yapar, üzerine kamuflaj için kum ve çalı parçaları koyar. Etraftaki bazı taş ve ağaç parçaları arasına ince iplerini gererek, orada rızkını beklemeye başlar. Gündüz sıcak olduğu için geceleyin avlanır, ayaklarını tünelin kapağından çıkarır ve iplerini titreştirecek olan böcekleri bekler.
Suda yaşaması için teçhizatlandırılmış bir türümüz ise, su örümceği (Argyroneta aquatica)'dir.
Yuvasını su içinde bir hava kabarcığı içine yapan bu tür, zaman zaman su üstüne çıkıp karnının altına hava sıkıştırır ve bu havayı su altındaki yuvaya pompalayarak, yuvanın havasını tazeler. Dolomedes fimbriatus isimli tür de suda yürümeye uygun bacaklara sahip olup, balıklarla da beslenir.
Bütün eklem bacaklılarda olduğu gibi, biz de büyümek için derimizi değiştirmek mecburiyetindeyiz. Kitinden yapılmış dış iskelet sertleşince, büyümemizi engeller. Bu sebeple zaman zaman bundan çıkar ve yeni derimiz yumuşak iken, hızlı bir şekilde büyürüz. Bu arada kopmuş olan bacaklarımız da Allah'ın ihsanı olarak yenilenir.
Arkadaşlarım hakkında daha birçok şey anlatabilirdim ama, fazlası sizi sıkar sanıyorum. Bundan böyle sanatlı yapılarımızı ve davranış hususiyetlerimizi evrime ve tesadüfe vermeye kalkan olmaz herhalde! Akıl, şuur ve idrak sahibi insandan bunu beklemiyorum doğrusu!
KAYNAK: www.sizinti.com.tr
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©SIZINTI | Yorum (1) :: Yorum yaz! | 21/5/2006 |
|
|

| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©SIZINTI | Yorum (2) :: Yorum yaz! | 27/4/2006 |
|
|