www.haber7.com'dan Yaşar İliksiz'in haberi ne kadar derin bir uykuda olduğumuz konusunda bizi uyandırıyor: "NASA'nın 2003 yılı Şubatı'nda uzaya yerleştirdiği Columbia uydusu inanılmaz bir anı fotoğraflamayı başardı. Dünya ufkunda gecenin bittiği ve günün ilk ışığının atmosferin en dış tabakasına çarptığı "o an" Columbia uydusu tarafından görüntülendi. Dünyanın tümüyle karanlığa gömülmüş yüzünün ışıkla buluştuğu o ilk anda, güneş ışığı dünyanın en dış katmanında parçalanarak görünmez olan atmosfer tabakasınında işte böyle yay şeklinde parçalanıyor. Ve o ana dek var olan ama görünmeyen o tabaka böyle naif bir görüntüyle varlığını gözler önüne seriyor. Bu arada biz ne mi yapıyoruz? Uyuyoruz aşağıda; yukarıda olan bitenden habersiz. Uyuyoruz aşağıda; yukarıda olan bitenin bizim için olup bittiğinden habersiz. İyice iyice karanlığa gömüyoruz başımızı; yukarıda olan bitenin bizim için olduğundan haberli de olsak, hayretsiz ve minnetsiz. Dünya ufkunda karanlığı parçalayan ışık gönlümüzün ufkuna bir hayret, bir minnet, bir heybet ışığı olsun düşürüyor mu? http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2356
“10 dakika TV izleyip ders çalışacaktım.” dediniz ama yine olmadı. Çalışamadınız. Peki bu pişmanlığı hangi sıklıkla yaşıyorsunuz? Eğer başarı istiyorsanız, TV’nin güdümünden çıkmanız gerekiyor.
Öğrenciler, televizyondaki diziler ve yarışmalardan vazgeçemeyeceklerini düşünürler. Bunu ispatlayan en iyi örnek, konuyla ilgili olarak öğrencilerin kurdukları cümlelerdir: ‘Hocam, inanın kısa bir mola verecektim. Ayaklarım televizyona götürdü, dalmışım. Saatin nasıl geçtiğini anlayamadım.’
Öncelikle şunu belirtelim: Ayaklar, televizyona götürmez. Daha doğrusu götürür de, tabii beyin isterse. Ayaklar tüm diğer organlar gibi beyin tarafından yönetilir, bunu hiç kimse inkâr edemez. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleştirdiğimiz davranışlar vardır. Ancak yalnızca refleks ve içgüdü türü davranışlar, bilinçsiz davranışlar kapsamına girer. Gök gürültüsü karşısında irkilme, ışık karşısında gözbebeğinin küçülmesi, leyleklerin göç etmesi gibi.
O halde, söylenen cümleyi düzeltelim: ‘Hocam, molamı televizyon karşısında vermek istedim. Yaptığım davranışın farkındayım.’
Şimdi doğru olanı söylemiş olduk. Öğrencilerin söylediği diğer cümlelerde yanlışlık yok.
***
TELEVİZYON BİREYE NASIL EGEMEN OLUR?
Televizyon karşısında vaktin nasıl geçtiği anlaşılamaz. Çünkü televizyon -özellikle de seçici olunmazsa- bireyi esir alır. Kaç yaşında olursak olalım; televizyon karşısında savunmasız kalırsak yani izleyeceğimiz programa karar vermeden karşısına geçersek, bize hükmeder. Televizyonun bize bu denli hâkim olmasının nedeni, duyu organlarının birçoğuna aynı anda hitap ederek, bireyi sersemletmesidir.
Televizyon, öncelikle göze hitap eder ve bireyin tüm dikkatini onun üzerinde yoğunlaştırması için gerekli olan her türlü unsuru kullanır. Hareketli, renkli ve büyük objeler, ekranları süsler.
Kulağa hitap eder. Ani ve yüksek seslerin, zihni gereksiz yere meşgul eden konuşmaların adresi, yine televizyondur. Bu nedenle; kalabalık bir odada birçok farklı uyarıcıyla bir arada bulunsak da, algıda seçiciliğimiz(dikkatimiz) yine televizyona yönelir. Ders çalışmaya dalmak; çok ender görünen bir durum olmasına rağmen, televizyona dalmak sık rastlanan bir durumdur. Çünkü televizyon, bireyin düşünmesine engel olur ve onu bulunduğu ortamdan soyutlar.
Uzun süre televizyon seyretme, bireyde yorgunluğa neden olur. Ancak öğrenciler, mola vermek yani dinlenmek için televizyona yönelirler. Burada sizce bir çelişki yok mu?
***
TV KARŞISINDA GEÇİRİLEN SAATLER KAYIP MI, KAZANÇ MI?
Televizyonda önümüze gelen her programı; hiçbir saat sınırı koymadan seyredersek, öncelikle hayallerimizi bir başka hazirana ertelememiz gereklidir. ‘Yok, ben dizilerimden hiçbir zaman vazgeçemem’ diyorsanız, üniversite hayalinizi rafa kaldırmanız gereklidir. Yalnızca hayallerinizi mi rafa kaldırmanız gereklidir? Tabii ki, hayır. Aile içi iletişiminizi, özgün ve bağımsız düşünme yeteneğinizi ve daha sayamayacağımız birçok şeyi. Gerçek olmayan, kurmaca bir dünyanın içinde silik bir yaşam sürmek, sürekli yönlendirilmek, insan olma onuruna yakışmayan bir durum. Gerektiğinde ailenize karşı bile bildiği doğruları savunmaktan çekinmeyen gençler, neden bu kadar sessizsiniz?
Unutmayın! Televizyon ve başarı bir arada bulunmayacak bir ikilidir. Bunlardan birisini tercih etmemiz gereklidir. Rotasız gemiler gibi hareket etmeyelim. Televizyon bizi yönlendirmesin, biz televizyonu yönlendirelim. Enerjimizi, potansiyelimizi, sorumluluklarımızı yerine getirmek için kullanalım. Hayatımızın her döneminde, iradeli davranışlarda bulunmaya gayret edelim.
Eskiden anne olmak zordu, teknoloji sayesinde şimdi annelik çok rahat. Bebekler için özel yapılan teknolojik ürünler hayatı kolaylaştırmak ve annenin eksikliğini en aza indirmek için düşünülmüş olsa da, hiçbir zaman annelerin yerini tutmuyor.
Anneliğin artık tek zor yanı çocuğu dünyaya getirmekten ibaret oldu. “Daha ne olsun” diye düşünmemek lazım. Çünkü annelik eskiden zordu, bebeği dünyaya getirmenin yanı sıra bir anne akşama kadar bebeğinin her türlü ihtiyacına göz-kulak oluyordu. Ama şimdi öyle mi? Her şey kolay. Teknoloji çağı, ürettiği ürünlerle adeta tekno-anneler ortaya çıkardı. Kimse bebek bezi yıkamıyor, bebeğini uyutmak için saatlerce ayağında sallamıyor, “ayy başına bir şey gelmesin” diye dizinin dibinde tutmuyor, onunla oyun oynamak bir yana, masal okuma işini bile teknolojik ürünler yapabiliyor. Her ne kadar hiçbir ürün annenin yerini tutmasa da, annelerin işini kolaylaştırdığı şüphesiz. Masal makinesi, ninniçalar, sinek kovucu, bebek dinleme telsizi, dijital adres kaydedici, bebek kamerası, ninni söyleyen yatak koruyucu gibi ürünler annelerin koşuşturmasına katkıda bulunabiliyor. Ancak pedagoglar bu tarz teknolojik ürünleri alırken anne-babaların seçici olmasını, ürünün hangi amaçla geliştirildiğini, nasıl özellikleri olduğunu, hangi yaş dönemi için uygun olduğunu sorgulayıp ondan sonra satın almalarını tavsiye ediyor. Bu ürünler özellikle 0-3 yaş dönemi için yapılıyor. 0-3 yaş dönemi çocuğun bilişsel, duygusal, sosyal ve dil gelişimi için en önemli yaş dönemi. İletişim ve etkileşim ön planda. Bu dönemde çocuk ne kadar zengin uyaranla karşılaşırsa bütün becerileri de bu derecede gelişiyor. Psikolojik danışman Ece Akın, “Bu tarz buluşlar ilgi çekici, zenginleştirici bir ortam sağlıyorlar. Ancak kullanım yerine ve miktarına dikkat etmek lazım. Teknolojiyi çok erken yaşlarda bu kadar yoğun olarak yaşama dahil etmek, gelişim üzerinde nasıl etkileri olacağıyla ilgili soru işaretleri bırakabiliyor. Yanlış değil; ama ne şekilde ve dozda kullanıldığı ve çocuğun hayatında nasıl bir rol oynadığı önemli.” diyor.
* Sinek kovucu, sineklerin bebeğe belli bir mesafeden fazla yaklaştırmıyor.
* Kalbi atan ayıcık; annenin hamilelik dönemindeki kalp atış sesinin kaydedilip yerleştirildiği ürün, bebeğe güven duygusu veriyormuş.
* Bebek dinleme telsizleri, bebek olan her evin baş tacı. Mutfakta yemeğinizi yaparken, size bebeğinizin uyanıp uyanmadığını haber veriyor.
* Bebek kamerasıyla bebeğinizi evinizin başka bir odasından görebilirsiniz.
* Dijital termometre ile bebeğinizi huzursuz etmeden ateşini ölçebilirsiniz.
* Dijital adres kaydedici, çocuğunuzun adını ve size ulaşılmasını sağlayacak bilgileri bu ürüne kaydederseniz, çocuğunuz kaybolduğunda onu bulan kişilerin size erişmesini sağlıyor.
* Yatak kenarına kolayca asılabilen ninniçalarda, bebekleri rahatlatıcı sesler bir araya getirilmiş.
* Yıldızlı rüyalar seti, yumuşak melodiler eşliğinde tavana renkli görüntüler yansıtıyor. 5 ya da 10 dakika ninni çalacak şekilde ayarlanabiliyor.
* Bazı anneler için büyük bir sıkıntı olan ilaç verme seansı, ilaç emziği sayesinde bir çırpıda halledilebiliyor.
* Termometreler ise sadece ateş ölçmeye değil, annenin pek çok işine yarıyor. Mama ısısı, banyo suyu ısısı...
* İçinde sıcak su torbası bulunan ayıcık, bebeğinizin uyuyana kadar yatağını ısıtıyor.
* Buhar makinesi, nem düşüklüğü nedeniyle bebeğin nefes alışverişini zorlaştıran durumlarda işe yarıyor.
* Bebeklerin bakteri ve diğer mikroplardan etkilenmemesi için çamaşırlarının ayrı yıkanması gerekiyor. Mini çamaşır makinesi bu konuda en büyük yardımcı.
* Anne sütünü besin değerini kaybetmeden saklayabilen süt poşetleri, her an çocuğunun yanında olamayan anneler için ideal.
İnternet dünyaya ulaşmak için bizlere fırsat sunuyor. Ancak her gün sayıları artan sayfaları takip etmek giderek zorlaşıyor. Küçük programlar olan ‘widget’lar sizin yerinize internette sörf yapıyor, haberleri, hava durumunu ayağınıza getiriyor.Bilgisayarın başına oturunca birçoğumuz belirli sayfaları gün boyunca ara sıra takip ederiz.
Gmail, Hotmail’den e-postamızı, Meteoroloji’den hava durumunu, dövizdeki hareketleri, gazetelerde haberleri ayrı ayrı sayfalarda bulmak gerekiyor. Hem vakit kaybı hem de can sıkıcı bir durum. Üstüne üstlük internette yapabildiklerimiz her geçen gün artıyor. Hepsini takip etmek giderek zorlaşıyor. 2006 yılında web dünyasına baktığımızda içeriğin kullanıcılar tarafından belirlendiği internet sitelerinin hızlı yükselişini gözlemliyoruz. Video, fotoğraflar, günlüklerin tutulduğu bloglar, kendi sayfanızı düzenleyebildiğiniz arkadaşlık siteleri sanal dünyanın yeni yıldızları arasına girdi. 2007 yılı da widget’ların yılı olabilir. Widget’lar site site dolaşıp görmeye çalışacağınız bilgileri size ait bir sayfaya getiren küçük programlara deniyor. Tek bir sayfada haberler, hava durumu, blog, e-posta gibi hizmetler eşzamanlı olarak widget’lar sayesinde görülebilecek.
Widget’lar internetin yaptığının tersini yapan küçük programlar olarak tanımlanabilir. Bilgiye, dünyaya ulaşmak için internete girip siteleri gezerken, widget’lar internet ile ulaşılabilen bilgileri sizin ayağınıza (ekranınıza) getiriyor. Google ve Yahoo şimdiden kendi sayfanızı organize etmenizi sağlayacak sayfalar sağlıyor. Takvimi görebilirken, bu arada yeni bir güzel söz öğrenebilir, bu arada gündemdeki haberleri aynı sayfadan takip edebilirsin. Bu sayılanların dışında binlerce widget arasında seçeceklerinizle anında her türlü bilgiye sayfa sayfa dolaşmadan erişebileceksiniz. Widget’lardan oluşan Google’ın kişiselleştirilmiş ana sayfası şu an en hızlı büyüyen hizmetlerden biri. Google bu alandaki gelişmelerin çok büyük olacağını ifade ediyor. İçerik sağlayıcılar da bu yöne gidişatı görmüş durumdalar. The New York Times, Wall Street Journal gibi gazetelere üye olanlar sayfalarına girdiklerinde görünümünü kendileri belirleyebiliyor. Flick.com sitesi sayfalarında oluşturdukları widget ile bloglarına veya web sayfalarına yeni bir şey eklediğinde anında arkadaşlarına bunu haberdar ediyor. Böylece arkadaşının sayfasını ziyaret etmeden yenilik olduğunu öğrenebiliyor. Geçtiğimiz kasım ayında Fox Medya şirketi (dünyanın en popüler arkadaşlık sitesi MySpace, Fox TV kanalı, Fox sinema şirketi web sayfaları sahibi) widget’lar ile oluşturulacak SprinWidgets adlı bir platformun yayınına başladı.
Markalar, reklamlarını Widget’le şekillendirecek
Widget’lar internet dünyasını çok ciddi şekilde sarsabilir. Şu an bir web sayfasının popülerliği ve iş yapma kapasitesi o sayfanın ne kadar çok “tık” aldığı yani ne kadar çok ziyaret edildiği olarak görülüyor. Ancak Google’daki kişiselleştirilmiş ana sayfadan Google Reader ile bir haber okuduğunuzda o gazete sayfası tıklanmamış olacak. Widget’lar bu yönleriyle internette yapılan ticareti kökten değiştirecek potansiyele sahipler. Öyle ki büyük kuruluşlar widget’ların kullanımını mümkün olduğunca geciktirmeye de çalışabilirler.
Windows’un yeni işletim sistemi Vista 11 tane widget ile geliyor. Apple bilgisayarlarındaki işletim sistemlerinin bahar ayında çıkacak yeni versiyonu da widget’larla dolu olacak. Öyle ki isteyen hazır widget’ları kullanabilirken isteyen kendi widget’larını oluşturup bunu arkadaşları ile paylaşabilecek. Bu tür küçük programlardan yakın gelecekte binlerce görüleceğini söyleyen Microsoft’un ürün müdürü Gabe Dorfman, widget’ların kolay yapılabileceğini ve son kullanıcı için çok kullanışlı olduğunu ifade ediyor.
Reklamverenler için widget’lar bulunmaz fırsatlar çıkarıyor. Sürekli ekranda duran bir nesnenin üstünde firmaların logosu veya ismi yer alacak. Nike ayakkabı şeklinde bir widget ile müşteri tavlamaya çalışırken kargo şirketi olan DHL paket şeklinde bir widget ile posta takibi imkânı sunmaya çalışacak. TV reklamı zaplanmaya, gazete reklamı bir göz dahi atmadan geçilmeye mahkum iken widget’lar kullanıcının sürekli ihtiyaç duyduğu bir araç olarak göz önünden hiç ayrılmayacak.
Prizlere veda!
Evin içindeki elektronik eşyaların en çok rahatsız eden yönlerinden biri ortalıkta dolaşan elektrik kablolarıdır. Özellikle televizyon her evin baş köşesinde odaya uyumlu bir şekilde yerleştirilmişken sağından solundan çıkan kablolar göz zevkimizi bozar. Eğer bir de küçük yaşlarda çocuğunuz varsa estetik kaygılar yerini ölümcül düşüncelere bırakabilir. Telefon, uzaktan kumanda, oyun kontrolleri kablosuz olalı çok oldu. Ancak hâlâ şu elektrik kabloları ayaklarımıza dolanmaya devam ediyor. ABD’nin saygın üniversitelerinden MIT’te yapılan bir araştırma tamamen kablosuz hayata doğru gidişin ilk belirtilerini veriyor diyebiliriz. Bu teknoloji TV’leri çalıştırmadan önce yine cep telefonu, video kamerası ve fotoğraf makinesi gibi küçük aletlere yardım ile başlıyor. “Evanescent coupling” adı verilen işlemle ev içinde bulunan herhangi küçük alet (cep telefonu, video kamera vs.) fişe takmadan şarj edilebilecek. Bir düşünün, eve giriyorsunuz ve cep telefonunuz otomatik olarak şarj olmaya başlıyor. Eyvah şarj aletimi kaybettim veya telefonumu şarj etmeyi unuttum dertleri sona eriyor. Zaman içinde bu teknoloji daha çok güç gerektiren televizyon, buzdolabı için de geliştirilebilir.
Aslında bu teknolojinin daha az gelişmişi SplashPower adlı bir firma tarafından ürüne dönüştürüldü. SplashPad adlı üründe herhangi bir model cep telefonunu tepsi şeklinde aletin üstüne koyunca şarj etmeye başlıyor. Sistemin çalışması ise elektromagnetik dalgalar ile elektriğin iletilmesiyle sağlanıyor. Böylece arada fiziksel bir bağlantı olmadan cep telefonları, MP3 çalar, video kamera şarj edilebiliyor. İşin güzel tarafı ise birden fazla cihaz hiçbir güç kaybı olmadan aynı anda dolduruluyor. MIT ise bu teknolojiyi daha ileriye götürmek istiyor. SplasPad’de elektromanyetik dalgaların etkili olması için cep telefonunu çok yakına koymak gerekiyor ki SplashPad’de üstüne konuluyor. MIT’nin geliştireceği güç merkezi elektromanyetik dalgayı evin içinde her yerden etkili olabilecek şekilde yayacak. Böylece eve girildiğinde MP3 çalar, cep telefonu, fotoğraf makinesi şarj olmaya başlayabilecek. Bu konudaki prototip çalışmalarını MIT’li bilim insanları geçtiğimiz yıl Amerikan Fizik Enstitüsü’nün San Fransisco’daki toplantılarında dile getirdi. MIT’li Marin Soljacic, geçen kasım ayındaki toplantıda “Elektriğin kabloya ihtiyaç olmadan transfer edilebildiğini 200 yıldır bilim insanları ve mühendisleri biliyor. Ancak yeni mobil cihazlar böyle bir tekniğin uygulamasının işe yarayabileceğini akla getirdi.” dedi. Soljacic, aslında elektrik motorlarında ve güç transformatörlerinde elektriğin fiziksel temas olmadan aktarıldığını da sözlerine ekliyor.
Şimdilik televizyon ve buzdolabı elektrik kablolarına muhtaç olmaya devam edecek. Ancak bilim insanlarının çabaları sonuç verirse küçük cihazların şarj aletleri tarihe karışacak. Bundan sonraki adım ise evin içinde hiçbir kablonun kalmadığı kablosuz yaşam...
iPhone’da kimin sesi yüksek çıkacak?
Son yılların en çok beklenen ürünlerinden mobil müzik dinleme cihazı iPod’un cep telefonu modeli nihayet geldi. iPhone ismini alacak cep telefonu, müzik çalmasının yanında internette gezinmeye de olanak tanıyor. Akıllı telefonlar sınıfına giren iPhone rakipleri BalckBerry, iPaq’in aksine tamamen dokunmatik ekran olarak tasarlandı. Üstünde sadece bir tuş olacak iPhone tasarımı ve teknolojisi ile birçoğunu tatmin etti. Öyle ki Apple Başkanı Steve Jobs sahnede iPhone tanıtmaya başladığı dakikalarda New York’ta borsa Apple hisseleri hızla yükselirken rakip telefon üreticilerinin hisseleri düşüş yaşadı. Apple’ın iPhone ile yaşadığı bahar havası bugün biraz olsun bulutlandı. Network ve telekomünikasyon devi Cisco şirketi, iPhone isim hakkına sahip olduğu gerekçesiyle Apple’ı dava etti. Bu haber sonrasında Apple’ın borsadaki hisselerinde düşüş yaşandı.
Apple tarafından geliştirilen iPhone’un cep telefonu pazarını ciddi şekilde etkileyeceği teknoloji analistleri arasında ortak bir görüş olarak karşımıza çıkıyor. Müzik çalar sektöründe iPod tasarımı, teknolojisi ile benimsenmiş ve dünyada 70 milyonun üstünde satış rakamına ulaşmıştı. Apple, iPod ile yakaladığı rüzgârı cep telefonunda kullanmak için iPhone ile çalışacak. Geçtiğimiz yıl 1 miyara yakın cep telefonu satıldı. Haziran ayında ABD’de, yıl sonunda Avrupa ve Asya’da satışa sunulacak iPhone’dan Apple 2008 yılı sonunda 10 milyon adet satmayı hedefliyor. Ancak alkışlarla başlayan yolculuk Cisco’nun iPhone’un kullanım hakkını elinde bulundurduğu iddiasıyla soru işaretlerini davet etti. Bu mahkeme Haziran 2007’de piyasaya çıkacak iPhone’un başarısını köstekleyebilir.
Cisco internet üzerinden telefon görüşmeleri yapılabilen iPhone modelini yaklaşıl 1 ay önce piyasa sürdü. Cisco 2000 yılında InfoGear isimli firmayı aldığında iPhone isim hakkını elde etmişti. Cisco ve Apple iPhone isim hakkı üstünde görüşmeleri bir süredir yapıyordu. Ancak herhangi bir anlaşmaya varılmadan Apple geçtiğimiz hafta kendi iPhone’unu tanıttı. 174 miyar dolarlık Cisco iPhone markası isim hakkını kolay kolay Apple’a vermeyecek görünüyor. Apple ise Cisco’nun iPhone modelinin cep telefonu sınıfında olmadığı için böyle bir davayı kazanamayacağını iddia ediyor.
Son beş yıldır neredeyse herkes ‘cep’lendi. Bir yetmedi birkaç tane telefonu olan da var. Cep telefonları yanında her operatörden birer tane sim kart bulundurmak da alışılagelenler arasına girdi bile... Elden düşmeyen cep telefonları ile yapabildiklerimiz her geçen gün artıyor.
İlk önce kablosuz alo demek cazip geliyor ve yetiyordu. Sonraları müzik, radyo dinlemek eklendi mobil hayata... Renklenen cep telefonlarına küçük kameralar eklenmeye başlayınca fotoğraf makinelerinin pabucu dama atılmaya başlandı. Mobil hayat sadece telefon etmekten bir eğlence ve multimedya aracı olmaya doğru hızla yol alıyor. Cep telefonu abonelerinin önündeki en büyük engel altyapının teknolojik olarak artık yetersiz kalması... Bunun için cep telefonları için üçüncü nesil (3G) teknolojilerin getirilmesi gerekiyor. Türkiye’de önümüzdeki yıl lisansların verilmesi bekleniyor. Lisansların verilmesiyle GSM operatörleri yeni nesil hizmetlerini sunmaya başlayabilecek. 2006 Eylül ayında da bilişim fuarı CeBIT’te cep telefonu operatörleri 3G teknolojilerinin örneklerini ziyaretçilere sundular.
Peki, 3G kullanıcıya neler getiriyor? 3G teknolojisi cep telefonlarını konuşma yapmaktan öte bilgisayar, televizyon, çağrı cihazı, video-konferans merkezi, gazete, günlük, ajanda ve hatta kredi kartına dönüştürecek. Üçüncü nesil cep telefonu teknolojisinin getireceği en önemli özelliklerden biri görüntülü telefon görüşmelerinin yapılabilmesi... Artık görüşülen kişi ile yüz yüze görüşme yapmak mümkün olacak. Öğrenciler hasret gidermek için bir bilgisayara ihtiyaç duymadan ailesini, ailesi de öğrenciyi görebilecek. İşadamları bulundukları herhangi bir yerden iş toplantılarını düzenleyebilecek. Doktorlar acil durumlarda yaralının durumunu hastaneye gelmeden bu sayede görebilir, gerekli müdahaleler zamanında yapılabilir. İşitme engelliler için cep telefonu da iletişim aracı olabilecek. Videolu görüşmelerde el işaretleri ile görüşmelerini yapabilecek.
Görüntülü cep telefon görüşmeleri, 3G’nin getireceklerinden sadece biri. Hızlı bağlantı yapılabildiği için televizyon yayınları da ceplere taşınacak. Özellikle büyük şehirlerin yoğun yaşamında, trafiğinde sevdiğiniz dizileri, futbol maçlarını kaçırmak tarihe karışacak. Televizyon izlemek evde, koltukta yapışıp kalmaya engel olmayacak. Cep telefonunu iletişim aracından eğlence merkezine dönüştüren üçüncü nesil teknoloji müzik ve film indirme, arkadaşlarınla interaktif oyunlar oynama konusunda da devrim niteliğinde yenilikler sunuyor. Bağlantı hızları evdeki ADSL hızına erişeceği için bilgisayarınızda yapabildiklerinizin hepsini cep telefonuyla da yapabileceksiniz. Anında mesajlaşma servisleri olan MSN Messenger, Yahoo messenger, google talk, ICQ gibi programları ceplerden de bilgisayardaki gibi yapabileceksiniz.
CEPLERE FİLM İNDİRİLEBİLECEK
Saniyede aktarılan veri miktarına ‘bant genişliği’ denir ve birimi de “bit”tir. Tipik bir e-posta 20 kb’dir. Şimdi kullanılan altyapı ile kablosuz telefonlardan bu e-postanın indirilmesi 8 saniye sürerken, 3G’de bir saniyenin çok küçük bir parçasında tamamlanır. Bir video aktarımı için saniyede mb’ler seviyesinde veri aktarımı yapılmalıdır. Bunun için de daha hızlı silikon yongalar, sinyal işleme algoritmaları ve gelişmiş anten sistemleri gerekir. Üçüncü nesil kablosuz iletişime geçtiğimizde ise 2 mbps’lik bir hıza ulaşılacak. Yani cep telefonu ile şu anda kullanılan ADSL hatlarının maksimum hızına ulaşılabilecek. Bugün 2 mbps’lik bir ADSL hattına abone bir kullanıcının yapabileceği her şey cep telefonu üzerinden yapılabilecek. Kısaca 3G cep telefonu teknolojisi ile telefonunuza kablosuz geniş bantlı veri servisleri sunulmakta. Web sayfalarında dolaşmak, video klip izlemek, 3D oyunlar indirip oynamak, meslektaşlarınızla video konferans görüşmeleri yapmak mümkün oluyor. Cep telefonunun arayüzü farklı olmasına rağmen, internette dolaşmak, bir şeyler indirmek konusunda bilgisayarınızı aratmayacak bir teknoloji sunuluyor.
JAPONLAR MÜZİK İNDİRMEYİ TERCİH EDİYOR
Dünya çapında lisans ücretlerinin yüksekliği ve altyapı yatırımlarının maliyetleri dolayısıyla üçüncü nesile geçişte gecikme yaşanıyor. Ancak Japonya ve Güney Kore devleti teknolojik altyapıyı öncelik olarak gördüğü için 3G’ye geçiş hızlı oldu. Ayrıca lisans ücretleri de düşük tutuldu. Japonya’da 2005 yılında yüzde 40 sadece 3G ağları üzerinden iletişim kuruyor ve eğleniyor. 2006 yılında Japonya’da 2G’den 3G’ye geçişin tamamlanması bekleniyor ve 3,5G’ye (3 mbps hız) geçişin başlayacağı düşünülüyor. Yapılan araştırmalara göre dikkat çekici bir nokta ise insanlar videolu görüşme yapmaktan çok hızlı bağlantıyı müzik indirmek amaçlı kullanıyor. Avrupa’da lisans bedelleri çok yüksek tutuldu. Bu yüzden Avrupa’da 3G’ye geçiş başladıysa da istenilen seviyelere maliyetler yüzünden başarıyla geçilemedi. Şu an dünyada 25 ülkede yüzün üzerinde 3G operatörü var. Amerika ise üçüncü nesile geçişte Avrupa ve Uzakdoğu’ya göre acele etmiyor. Şu anki teknolojilerin kazançlarını tam olarak elde etmeden yüksek maliyetli yatırımlardan kaçınılıyor.
Cep telefonu kullanımı yaygınlaştıkça elektromanyetik dalgaların beyin kanserine sebep olabileceği korkusu herkesin kalbini yerinden hoplatıyordu. Hafta içi gazetelerde Danimarka’da cep telefonu kullanıcıları ve beyin kanseri üstüne yapılan bir araştırma yayınlandı.
Habere göre 420 bin kişi üstünde yapılan araştırma sonucunda cep telefonu kullanımı ve beyin kanseri arasında bir ilişkiye rastlanmadı. Bu güzel habere sevinirken hemen yelkenleri suya indirmemekte fayda var. Özellikle bayanların tedbiri elden bırakmaması gerekiyor. Aynı araştırmada çok cep telefonu kullanan bayanlarda rahim ağzı kanseri ve böbrek kanserinde artış olduğu görüldü. Rahim ağzı kanseri virüsle bulaşabilen bir hastalık olduğu için cep telefonu dışında sebeplerden olabileceği düşünülüyor. Ancak böbrek kanseri için bilim insanları bir açıklama yapamıyor. Erkekler açısından da sevinmek için erken sayılır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir başka araştırmaya göre de cep telefonunu çok kullanan erkeklerde sperm sayısında düşüklük saptanmıştı. Her ne kadar beynimiz sağlama alınmışsa da vücudumuzun geri kalanı konusundaki yeni araştırmaları takip etmekte fayda var.
Türkiye’de hayatını kurtarmak isteyen gençler için “tek” adres üniversiteyi kazanmak olarak gösterilir. Küçük yaşta çocukların çalışmak istediği meslekler de buna göre şekillenmiştir.
Doktor, mühendis, avukat vs... Üniversitelerin en yüksek puan isteyen bölümleri de bu meslek gruplarına aittir ve gelecek arayanların hücumuna uğrar. Türkiye’de gençlik yılları okul, dershane ve ev üçgeninde geçirilen saatlerce sınav hazırlığı ile geçer. Her yıl Forbes dergisi, dünyanın zenginleri listesini açıklar. Ancak ağzımız açık, hayranlıkla ve ilgiyle takip ettiğimiz zenginlerin hiçbirinin doktor, mühendis veya avukat olmaması birçoğumuzun dikkatine takılmaz. Onları başarılı kılan yapmak istedikleri işin peşinden koşacak özgür bir alana sahip olmak ve girişimcilik ruhunu yakalamak...
Sergey Brin, Larry Page ile Google’ı 24 yaşında kurdu
İnternet dünyasını Google kasırgası kavuruyor. Google basit arayüzü ve hızla sonuç getiren bir arama motoru olarak kurucularını milyarderler listesine sokuverdi. Larry Page ve Sergey Brin, Stanford Üniversitesi’nde doktora çalışmalarında denedikleri arama yöntemi ile yola çıktılar. Doktora çalışmalarına ara verip bu fikrin peşinden koşan iki arkadaş kendilerine yatırım yapacakları işadamları aramaya başlarlar. Sun şirketi kurucularından Andy Bechtolsheim henüz ortada olmayan Google isimli şirkete 100 bin dolar yatırır. Öyle ki resmi anlamda Google şirketi olmadığı için çeki bankada nakde dönüştüremezler ve para bir çekmecede birkaç hafta beklemek zorunda kalır. Yatırımcılardan toplamda 1 milyon dolar toplamayı başaran Page ve Brin, Eylül 1998’de Kaliforniya’da bir arkadaşlarının garajlarında Google şirketini resmen kurarlar. Arama motoru olarak başlayan Google kısa zamanda dev bir şirkete dönüşmeyi başardı. O kadar ki kurulmasından 6 yıl sonra 2004 yılında Google’ın halka arz edilmesiyle Larry Page ve Sergey Brin, Microsoft kurucuları Bill Gates ve Paul Allen’dan daha hızlı milyarderler kulübüne katıldı. Şu an Larry Page ve Sergey Brin 32 yaşında ve her biri yaklaşık 13 milyar dolarlık bir servetleriyle dünya zenginler sıralamasında 12. ve 13. sırada yerlerini aldı. Google, arama motoru dışında birçok alanda faaliyet göstermeye devam ediyor.
Microsoft doğduğunda Bill Gates 20 yaşındaydı
80’li yıllarda bilgisayarın hayatın her alanına girmesiyle teknoloji şirketlerinin isimleri, sahipleri kulaklarımıza aşina gelmeye başladı. Bu dünyanın ortak özelliklerine bakıldığında göze çarpan iki nokta var: Garaj veya üniversiteyi terk etmek... Bill Gates 50 milyar dolarlık serveti, Windows işletim sistemi ve MSN Messenger ile artık aileden biri. Peki, son 13 yıldır dünyanın en zengini unvanını kimseye bırakmayan bu adam 50 milyar doları kazanmaya nasıl başladı. Harvard Üniversitesi’nde hukuk okumak için girmesine rağmen özel ilgisi bilgisayar programcılığıydı. 1 Ocak 1975 sayılı Popüler Elektronik dergisinde Altair8800 adlı bilgisayarı görünce bunun için bir program göstermek istediğini bilgisayar üreticisine söyler. Ancak elinde ne bilgisayar vardır ne de göstermeyi taahhüt ettiği program. Bill Gates ve Paul Allen 8 haftada programı yazarlar ve Altair8800 üstündeki denemede başarılı olur. Bill Gates, Harvard’ı bırakır ve Altair8800 firmasının üretim yaptığı şehre taşınır, Microsoft’u kurar. Her ne kadar Bill Gates kadar ön plana çıkmasa da şirketin kurucu ortaklarından olan Paul Allen da Washington Eyalet Üniversitesi’ndeki eğitimini bırakarak Microsoft’un kurulmasını sağlar. Nitekim Bill Gates’in Harvard’ı bırakmasında Paul Allen’ın etkisi büyüktür. Allen, 22 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zenginleri arasında ilk 10’daki yerini korumaya devam ediyor.
Garajda doğan YouTube 1,6 milyar dolara Google’a satıldı
Garajda kurulan şirketler listesinin son popüler örneği YouTube. Kullanıcılarının kendi çektikleri videoları paylaştığı bir site olan YouTube kurucusu ise 20’li yaşlardaki 3 arkadaştan oluşuyor. 2005 yılında kurulan şirket, 2006 yılında TIME dergisi tarafından yılın icadı seçildi. YouTube hızla yükselen popülerliği sayesinde 9 Ekim 2006’da Google tarafından 1,6 milyar dolara satın alındı ve sahiplerini zenginler kulübüne dâhil etti.
iPod ürecisi Apple’ın patronu Steve Jobs 21 yaşında yola çıktı
Her eve bilgisayar girme rüyası 1970’li yılların sonlarında Apple’ın kişisel bilgisayarının doğuşuyla hız kazandı. Renkli grafikleriyle ev kullanıcılarının ilgisini çekmeyi başaran Apple’ın kurucularından Steve Jobs, Apple bilgisayarlarını ilk önce yatak odasında, burası küçük gelmeye başlayınca evlerinin garajında üretmeye başladı. Jobs, Reed College’da bir dönem okuduktan sonra üniversiteyi bıraktı. Ruhsal aydınlanma aramak için Hindistan’a giden Jobs, dönüşte Hint kıyafetleri ve tıraş edilmiş kel kafası ile Atari bilgisayarda çalışmaya başladı. Kısa süre sonra da Apple I için çalışmalara başlayan Steve Jobs 21 yaşında Apple Computer firmasını 1976 yılında kurdu. 25 yaşına geldiğinde 1980 yılında Apple’ı halka arz etti ve milyonerler dünyasına adım attı. Apple şirketi şu an iMac kişisel bilgisayarlarının ve iPod müzik çalarların üreticisi konumunda bulunuyor. Steve Jobs, 4,4 milyar dolarlık kişisel servetiyle milyarderler listesinde yer alıyor.
Michael Dell 19 yaşında Dell’in başına geçti
80’li yıllarda yazılım alanında Microsoft ile Bill Gates’in adı duyulurken Apple ve IBM’e bilgisayar dünyasından yeni rakipler de doğmaya başladı. Bunların arasından Dell bilgisayarları diğerlerinden pazarlama tekniği ile kendini ayırt ediyordu. Henüz 19 yaşında Texas Üniversitesi’nde okurken Dell bilgisayar şirketini kuran Michael Dell tüketicilere bilgisayarları bir mağaza aracılığı satmıyor, PC Limited dergisine verdiği ilanla müşterilere birebir ulaşmaya çalışıyordu. Bu strateji Dell bilgisayarlarının rakiplerine oranla daha ucuza mal olmasına ve kişilerin ihtiyaçlarına göre cevap vermesine imkan sağladı. İlk yılında 6 milyon dolar ciro yapan şirketin başarısı Dell’in üniversiteyi bırakıp tam zamanlı şirket yöneticiliğiyle sonuçlandı. 2004 yılında Dell dünyanın en çok kâr eden bilgisayar üreticisi olarak 49 milyar dolar ciro ve 3 milyar dolar kâr etti. Michael Dell 41 yaşında 17,1 milyar dolar kişisel servetiyle 2006 yılında dünyanın en zengin 12. milyarderi unvanına sahip. h.gokcan@zaman.com.tr
Tüplü televizyonlar evlerimizin köşesinden ince ekran modeller tarafından emekliye ayrılmaya başladı.
Plazma ve LCD TV’ler mağazalarda boy göstermeye başladığında fiyatları cep yakıyordu. Şimdilerde aile bütçelerinin menziline giren evlerimizin başköşesinin yeni misafirlerinin garip isimleri de ceplerimizi karıştırdığı gibi aklımızı da karıştırmaya yetiyor. Görünüşte birbirinden pek farkı olmayan LCD ve plazma TV’ler arasında teknoloji farklılıkları bulunuyor. Bu farklılıklarda elektrik faturasına, görüntü kalitesine, duvarınıza yerleştirmek için ekstra gayrete sonuç verecek kadar önemli ayrıntılar göze çarpıyor.
LCD (Liquid Crystal Diode) televizyonlarda ışık kırmızı, yeşil ve mavi hücreler tarafından süzülür ve görüntü buna göre şekillenir. Her bir hücrede sıvı kristaller mevcuttur ve ekranın ismi buradan gelir. Plazma ekranlarda ise her bir hücrenin kendisi ışık üretir. Hücrelerin içinde gaz bulunur. Gazdan elektrik geçirildiğinde plazma oluşur ve ışık üretilir. Bu iki teknolojinin en önemli farklarından biri elektrik faturanızın miktarına etkisidir. Plazma TV’ler LCD’lere göre yüzde 30 daha fazla elektrik tüketirler. Tasarruf sevenlerdenseniz plazma TV’den uzak durun. Ayrıca plazma ekranlar, sıvı kristal ekranlardan daha ağırdırlar. Bu yüzden duvara monte etmek için ekstra desteğe ihtiyaç duyar. Bu dezavantajlarına karşılık plazma TV’ler kontrast ve renk açısından LCD’lere üstünlük sağlamış durumda. Ancak bu fark giderek kapatılıyor. Ayrıca televizyonunun büyük ekran olmasını isteyenler plazma almak isteyecekler. Ekranda görüntü hızı plazmalarda daha iyi durumda iken son yıllarda LCD hızla bu açığı kapatıyor. Maç izlerken topun ceza alanında iken bir anda ağların içinde görünmesi futbolseverlerin hoşuna gidecek bir durum değil. İnce TV’lerin en büyük problemlerinden biri de ekranda hayalet görüntülerin kalması veya her bir hücrede oluşacak arızadan dolayı o noktada bozukluk olarak görülüyor. Uzun süre bir kanal açık kaldığında o kanalın logosunun izinin kalması buna örnek olarak verilebilir. Ancak bu sorun en son teknolojiler ile çözüme kavuşturuluyor. LCD’lerde hayalet görüntüler kalmasa da hücrelerin yanmasından kaynaklanan görüntü problemleri yaşanabilir.
Plazmalar görüntü kalitesi açısından LCD’ye göre üstünlük sağlamasına rağmen son yıllarda LCD üreticileri bu dezavantajı kapatmaya başladı. Özellikle büyük boy (40 inc üstü) TV’lerde plazmanın hükümranlığı gün geçtikçe azalıyor. Yüksek çözünürlükteki (High Definition TV-HDTV) TV’lere artan ilgi LCD TV’lerin artan pazar hakimiyetine yol veriyor.
Japonya’da bir yayınevi daha cep telefonlarından dinlenebilecek ‘sesli kitap indirme’ uygulaması başlattı. En fazla 8 dakika süren dosyalar halindeki eserleri cep telefonundan dinlemek isteyenlerin 105-200 yen (1,5-2,5 YTL) ödemesi gerekiyor.
Halen 100 ‘sesli esere’ sahip olduğunu duyuran Kotonoha yayınevi, yılda 1000 eseri satma umudu taşıyor. ‘Sesli kitap indirme’, cep telefonuna müzik indirmede kullanılan sistem gibi çalışıyor. Japonya’da ‘mobil yayın’ son zamanlarda önemli oranda arttı. Kadokawa gibi bazı büyük yayınevleri bu uygulamayı yakın zamanda başlatmıştı.