...:::İYİ BAYRAMLAR:::...


resm


__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!4/8/2009

ABDULLAH AYMAZ

 ABDULLAH AYMAZ

Aile Sağlık

24 Kasım Öğretmenler Günü

Öğretmenler Günü'nde elbette bütün öğretmenleri, öğretmenlerimizi, Anadolu'nun gülen yüzünü dünyaya tanıtan, yüz akımız, eğitime adanmış, fedakâr, cefakâr eğitim gönüllülerini hatırlamamız gerekir.

Onlar hayat cevherlerimizin ve saf güzelliğin temsilcisi masum evlatlarımızın ruh mimarları olan hârika sanatkârlardır. Onlar mermere sûret vermeye çalışan heykeltıraş veya altına, elmasa şekil vermeye gayret eden sanatkârlardan çok daha mühim ustalarımızdır.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca'mızın, Avustralya'da bulunduğu zaman orada karşılaştığı Türk okullarının öğretmenlerinin şahsında gurbetteki bütün öğretmenlerimiz için yazdığı şiiri, Öğretmenler Günü münasebetiyle takdim ediyorum.

Gurbetteki Öğretmenler

Öğretmen dervişler çağdaş dervişler

Kılıçsız cihaddır yaptığı işler

Melekler tebrike koşup gelmişler

Allah yolu deyip koşan dervişler

***

Allah'ın nurunu taşımak için

Birer ampul gibi ışımak için

Muhtacın başını kaşımak için

Dumanlı dağları aşan dervişler

***

Allah rızasını önceye alan

Karaya, denize, havaya dalan

Her gittiği yerde bir rehber olan

Bir hizmet aşkıyla coşan dervişler

***

Şehiddir ölenler, gazi yaşayan

Yapıp ettikleri övgüye şayan

Küçükleri seven büyüğü sayan

Hak ediyor şeref ve şan dervişler

***

Ne vatan hasreti ne evlat ne eş

Bütün insanları bilmişler kardeş

Aydınlık kaynağı bir cömert güneş

İbadette daim, her an dervişler

***

Allah'ın nurunu söner mi sandın

Mümini yolundan döner mi sandın

Bâtıl gelip hakkı yener mi sandın

Allah'ın nuruyla bakan dervişler

Avustralya, 24 Nisan 2002

Sadece Romanya'ya gidip de dönmeyen eğitim gönüllülerimizden pek çok ismi bir yazımızda saymıştık. Yine de biz hemen aklımıza gelen Yâsin Çalkım, Abdullah Güven (ki daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi bu Abdullah Yâsin'in kabrine gitmiş ve şehitlik mesajını almıştı. Onun için Yâsin'in mezarının yanına gömüldü), Adem Tatlı, Erkan Çağıl, Ali Aytekin, Mustafa Doğan, Bilal Kaya, Ramazan Güner, Hüseyin Demirtaş, Cengiz Taştan, Erdal Kirman, Ubeyde Türkyılmaz ve hatırlayamadığımız merhumlara, şehitlere Cenab-ı Erhamürrâhimin'den rahmetler diliyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

23 Kasım 2008, Pazar
************************************************

__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!25/11/2008

Temelleri öyle sağlamdı...

 ABDULLAH AYMAZ

Aile Sağlık

Temelleri öyle sağlamdı...


Yurtdışında eğitim hizmetleri veren adanmış ruhlu öğretmenlerin bilhassa Orta Asya'ya gittikleri ilk günlerini, çektikleri sıkıntılarını, hatıralarından takip ederek bu eğitim faaliyetlerinin ne kadar ihlaslı ve sağlam bir zemine temellerinin atıldığını görmeye çalışalım.

Muzdarip ve Yüce Nebî'nin (sas ) çilekeş, mağdur torunlarının isimlerini taşıyan Hasan Hüseyin Bey'in hatıra defterinden bazı bölümleri aktarmak istiyorum:

"1995'te Atırav'a geldik. Uçaktan inerken havaalanının yakınında koşan develer gördüm. Oranın çöl olduğunu anladım. Çok bozuk yollardan bir eve geldik. Genelde yollar topraktı. Evin girişinde kanalizasyonlar evin altında birikmiş, bodruma inen merdivenlerin bazı basamakları pislik içinde kalmış. Ağır bir koku da ortalığı sarmış. Bu koku evimizin içinde de hissediliyor. Evde eşya olarak iki kişilik Rus çekyatı ve bunların üzerinde de çok ince iki yatak var. Onları üst üste koyunca ikimiz sığmıyoruz. Yan yana koyunca da sabah her yerim ağrı içinde kalkıyorum. İlk iki haftada koku ve suya alıştık. Artık ne evin altındaki kanalizasyon ne de suyun kokusu bizi rahatsız ediyordu. İki ay sonra, havalar soğudu. Bodrum katı buz tuttu. (Eklemem gerekir ki, bağımsızlıktan dört-beş yıl gibi kısa zamanda elektrik, su ve kanalizasyon problemleri çözüldü. Şu anda Kazakistan'da böyle bir problem yok.) Ekonomik sıkıntılar o kadar fazlaydı ki, iki yıl, eksi kırk derece soğuklarda bile bir yatak alamamıştık. Türkiye'den tek esnaf Hüseyin Bey fabrika kurmak için malzeme getirdi. Onlarla beraber benim bir kısım eşyalarım ve yatağım da gelmişti. Eşyaların içinde nar, elma, portakal gibi meyveler de vardı. Eksi 40 derecelik soğuk sebebiyle hiç bozulmamışlardı. Bunları gönderen kayınvâlideme özel dua etmiştim. Çünkü iki yıl meyve yiyememiştim. Bahar mevsiminde karlar eriyince Atırav'da çok ciddi çamur olduğundan herkes işyerine giderken özel uzun çizmeler giymek zorundaydı. Çünkü bazı yerlerde çamurlar yarım metreyi geçiyordu. Her işyerinin önünde çizmeleri temizlemek için yapılmış su kovaları ve bez parçaları vardı. Herkes çizmelerini temizleyerek poşete koyar ve poşetteki yedek ayakkabıyı giyerek içeri girerdi. Valilik dahil o zaman herkes böyle yapmak zorundaydı."

"Benim botlarımın altı yırtılmıştı. Çizme alacak param yoktu. Okula gelinceye kadar botlarımın içine çamur doluyordu. Ayakkabımı değiştirirken çoraplarımı da değiştirmek zorundaydım. Halimi kimse görmesin diye müdür olarak geç gelenleri kontrol ediyor gibi beklerdim ve herkes girince kimse görmeden ayakkabı ve çorabımı değiştirirdim. Ayaklarım ıslak olduğu için çok üşüyordum. Bazen yardımcım gelir 'Üşüdünüz, hasta olacaksınız, beklemeyin.' derdi. Eve gittiğim zaman da hanıma göstermemek için uğraşırdım. Çoğu defa çoraplarımı gizliden yıkardım. İkinci binadaki Ali Rıza Bey'in derse gelmediğini öğrenince, araştırdım. Hastaymış. Sonra öğrendim ki, 10 tengesi (bir dolar) olmadığı için otobüse binememiş ve eksi 30 derecede evine 8 km yol yürüyerek gelmiş. Ama, dizlerine kadar donmuş. Arkadaşlar ayaklarını karla ovmuşlar. Ben üzülmeyeyim, diye bana söylememişler. O soğuklarda herkes kafasına börük (kalpak) dedikleri şapka giyerdi. Biz alamamıştık..."

İşte temeller bu fedâkarlıklar üzerine atılıyordu...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=755826
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!14/11/2008

Yetmeyeni Allah yetirir

 ABDULLAH AYMAZ

Aile Sağlık

Yetmeyeni Allah yetirir


Hüseyin Demirtaş, Kazakistan'da bir eğitim gönüllüsü. Ama gönül koymayan, ne söylersen tebessüm eden bir öğretmen... Elektronik mühendisi aslında... Bilgisayar ve İngilizce biliyor.

300 dolar maaş alıyordu. Babası vefat etmişti. Annesi ona kendi memleketinde aylık 2.500 dolarlık iş bulmuş. Ama o eğitim hizmeti demiş, yurtdışına gitmişti. İlk zamanlar büyük sıkıntılar olduğu için söz verdiği halde annesine bir türlü 300 dolar gönderilememiş. Bir gün okul müdürünün odasına morali çok bozuk bir şekilde girmiş. Annesinin kendisini telefonla arayıp, küçük kardeşinin komada olduğunu, çünkü Bitlis'te askerlik yaparken teröristlerle girdiği çatışmada yaralanmış, vücudunun değişik yerlerine beş kurşun isabet etmiş, dalağı parçalanmış olduğunu söylemiş, âcil para istemiş, ihtiyaç olduğunu ifade etmiş. Müdür bey hemen gerekli yerlerle görüşmüş. Ama aradan yirmi gün geçtikten sonra bile bu istek yerine getirilememiş...

Gerçeğin gerisini müdür beyden dinleyelim:

"Hüseyin Bey odama geldi, yüzünün rengi çok değişmiş bir şekilde sessizce oturdu. Ben galiba kardeşi vefat etmiş diye düşündüm. 'Az önce annem aradı, hâlâ para gönderilmemiş. Annem beni burada 3.000 dolar maaşla çalışıyor zannediyor. Param var da göndermiyorum sanıyor. Onun için 'Sen ailemizin en zor gününde bize sahip çıkmadın. Kardeşine ilaç parası bile göndermedin. En zor günümüzde yüzüstü bıraktın. Benim artık Hüseyin diye bir oğlum yok. Bizi bir daha arama' diyerek beni evlatlıktan reddetti.' dedi. Gayri ihtiyari, içimden gelen bir hisle 'Hüseyin hocam şimdi sen git bavulunu hazırla, seni yarın gönderelim. Annen haklı... Sinirlenip öyle söylemiştir. Sen varıp boynuna sarılınca bunları unutur, hakkını helâl eder.' dedim. Ayağa kalkıp 'Gerçekten mi?' dedi. "Böyle ciddi ortamda şaka olmaz ki!" dedim. 'Parayı nereden bulacaksınız?' dedi. 'Sen ne yapacaksın, koskoca müdüre güvenmiyor musun?' dedim. Tebessüm etti, sevinçle ayrılıp gitti. O gidince telefona sarılıp gerekli yerleri aradım ama beni şoke eden cevapla karşılaştım. Çok üzüldüm. Yarın Hüseyin'e ne diyecektim? Oturup uzun uzun ağladım. Borç alacak kimseler yoktu. Türkiye'den hemen temin etmem mümkün değildi. Satışa çıkarabileceğimiz bir şey yoktu. Evime on dakikada varıyordum, ama o akşam bir saatte zor varabilmiştim. Yarın nasıl olacaktı? Üzüntü ile kapımın zilini çaldım. Hanım kapıyı açtı ve mutfağa koştu. Bir buçuk yaşındaki oğlum Enes her zamanki gibi koşarak bana sarılmaya geliyordu. Yaklaşınca elinde bir deste doları bana uzattı... Hanıma sordum, ama onun hiçbir şeyden haberi yoktu... Bu, resmen Allah'ın bize gönderdiği bir ikramdı! Bu Hüseyin Bey'in bir kerâmetiydi. Bir anda bu bir rüya mı diye düşündüm... Öbür gün 2.000 dolarını Hüseyin Bey'e verdim. Çoktandır paralarını veremediğim arkadaşları da çağırdım. Ama iki gün hiç kimse gelmedi. 'Niye gelmiyorsunuz?' diye sorunca 'Bizi para almamaya alıştırdınız!' dediler. Çünkü paranın gelmediğini biliyorlardı. Ben hiçbir izahatta bulunmadan, maaşlarını verdim... Bereketi kaçmasın diye de o parayı hiç saymadım. Epey zaman onunla idare ettik."

Cenab-ı Hakk'ın ihlasla hizmet edenlere her zaman buna benzer ikrâmları olduğuna gerçekten inanıyorum. Buna mümâsil kerametvârî olaylar, cefâkâr muhlislerin başından çok geçmiştir...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1021
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!14/11/2008

Peygamber Efendimiz (sas)’in izinde...

ABDULLAH AYMAZ Yorumlar
Peygamber Efendimiz (sas)’in izinde...

Talha Uğurluel, “Farklı Bir Umre Programı” ile Mukaddes Toprakları ziyaret ederken görüp yaşadıklarını, kitabî bilgilerle de besleyerek yazıya döküp bir kitap haline getirdi. Gerçekten Mekke ve Medine’ye uğradığımız veya yanından geçtiğimiz yerlerin ne mânâ ifade ettiğini hangi tarihî olaya şâhit olduklarını öğrenmek istiyorsak bu hatıralara bir göz atmamız gerekiyor. Eminim kitabı okuduktan sonra tekrar umreye gitmeyi arzu edeceksiniz... Bazı bölümlerini aktarmaya çalışayım:

 

    “Peygamber sevgisiyle dolu bir kalbe sahip olan Abdülmecid Han, İstanbul’da bir hat yarışması açtırır. İster ki, Medine’de yeniden yaptırırcasına tamir ettirdiği Peygamber Mescidi’ni en güzel hat yazıları ile donatsın. Yarışmayı Ahmed Fâik adında bir hattat kazanır. İstanbul’dan Medine’ye gelen Ahmed Fâik, çalışmalarına başlar ve kısa sürede Mescid’in tavanını kaplayan kubbelerin tamamını ve kıble duvarını o muhteşem hat yazıları ile süsler. Ayrıca bu Osmanlı kubbelerinin her bir tarafına binlerce gül çizilir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) remzi güldür.”

    Medine Müdâfii Fahreddin Paşa’nın ihtiyat mülâzımlarından İdris Sabîh Bey’in yazdığı “Dünya ve Âhiret Efendimiz (sas)” isimli şiiri:

    Bir ulü’l-emr idin emrine girdik;

    Ezelden bîatlı Hakanımızsın.

    Az idik, sâyende murada erdik,

    Dünya ve âhiret Sultanımızsın.

    Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u;

    İşledik seni gözbebeğimize,

    Bağışla ey Şefi’ kusurumuzu

    Bin küsûr senelik emeğimize.

    Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur.

    Şımardık müjde-i sahabetinle.

    Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur,

    Doyarız bir lokma şefaatinle.

    Nedense kimseler dinlemez, eyvah!

    O kadar saf olan dileğimizi

    Bir ümmî isen de yâ Resûlallah,

    Ancak Sen okursun yüreğimizi.

    Suları tükendi gülâbdanların,

    Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet

    Külleri soğudu buhurdanların

    Aşkınla bağrını yakmada millet.

    Gelmemiş Türkçe’de lebîd, Hassan’ın,

    Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.

    Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın

    Lâl ile yazdığı tarihten başka.

    Ne kanlar akıttık hep Senin için

    O ulu Kitab’ın hakkıçün aziz...

    Gücümüz erişsin ve erişmesin,

    Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

    Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,

    Can verir, cânânı vermez Türkler.

    Ebedî hâdimü’l-Haremeyniniz,

    Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekler.

“(Cennetü’l-Baki’de) Etrafta sadece taş yığınları ve uçsuz bucaksız bir toprak uzanıyor. Üzüntü içinde ‘Osmanlılar döneminde olsaydı hepsini bilerek gezerdik’ diye düşünüyordum. ‘Biz burada yatanları nereden öğreneceğiz?’ derken tam bu sırada biraz ilerimde duran ve elindeki kâğıda dikkatle bakan bir siyahî kişi gördüm. Bu, iri yarı bir zenci idi. Yanına yaklaştığımda elindeki kâğıdın Cennetü’l-Bakî’de yatanları gösteren bir kroki olduğunu anladım. Yarım bir İngilizce  ile kâğıda bakmak istediğimi söyledim. Adam önce biraz çekindi. Sonra Türkiye’den olduğumuzu söyleyince, tebessüm etti ve ‘Türkler sağlam Müslüman’ dedi. Ben de kendisinin nereli olduğunu sordum. Sudanlı imiş. Ben de, Sudanlıları tanıdığımızı ve sevdiğimizi anlattım. Gelelim ilginç hâdiseye. Elindeki kâğıt Cennetü’l-Bakî’nin krokisi idi; ama anlamadığı bir dilde hazırlanmıştı. Kendisi, başka bir tarafından haritanın yanına karalanmış Arapça notlara bakarak kimlerin isimleri olduğunu çıkarmaya çalışıyordu. Haritaya dikkatle baktığımda şoke oldum. Çünkü harita Türkçeydi. Haritanın bizim dilimizde olduğunu ve kendisine yardım edebileceğimizi söyleyince çok sevindi ve kabul etti. Artık birlikte gezmeye başlamıştık. İşte ilk Cennetü’l-Bakî tecrübemi bu şekilde kazanmıştım.”

    “Muhammed İkbâl, hacdan gelenlere ‘Oralardan ne getirdiniz?’ diye sorarmış. ‘Tesbih, takke, seccade vb.’ cevaplar alınca da; ‘Keşke oralardan tesbih yerine Hz. Peygamberin (sas) güzelliklerini, takke yerine Hz. Ebu Bekir’in sıdkını, seccâde yerine Hz. Ömer’in adâletini, Hz. Osman’ın hilmini, şefkatini getirebilseydiniz.” dermiş. Sizlere birkaç örnek vermekle kitap hakkında bir fikir vermeye çalıştım.

24.04.2007
http://www.eurozaman.com/euro/yazarDetay.do?haberno=4627
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!28/8/2008

Adanmış bir gönül insanı Hacı Ata

ABDULLAH AYMAZ Yazarlar
Adanmış bir gönül insanı Hacı Ata

Muhittin Küçük Bey, uzun bir çalışmadan sonra Hacı Kemal Ağabey’le ilgili beklenen kitabı istifadeye arz etti... 22 Nisan 1926’da doğup 13 Mart 1997’de vefat eden Hacı Kemal Erimez’in hayatını, büyük gayret ile onu tanıyanlarla görüşerek anlatmaya çalıştığı bu kitap biz okuyucuların ufkunu açacak mahiyette... Şahsen 1962’lerden beri Hacı Kemal Ağabey’i tanıyorum. Onunla çok beraberliğimiz de oldu; ama bu çalışmadan pek çok şey öğrendim... Benim gibi pek çok kimsenin de aynı kanaata varacağını tahmin ediyorum.

Şu ifadeler de dolu dolu yaşanmış güzel bir ömrü ne güzel ifade ediyor: “Türkiye’den doğan, bütün dünyayı kuşatan eğitim seferberliğinin ve gönüllüler hareketinin en önde giden neferlerinden biri... Hacı Kemal Erimez. Orta Asya’da bilinen ismiyle Hacı Ata... Onun yaptığı hizmetlerle gönüllere nasıl taht kurduğunu anlatan en güzel tablo 14 Mart 1997 tarihinde yaşandı. Bu tabloyu oğlu Celâl Erimez şöyle tasvir ediyor: ‘Cenazeye Türkiye’nin dört bir tarafından insanlar geldi otobüslerle. Çocuğu, yaşlısı... Belki çoğu babamı bizzat görmemişlerdi. Hepsi hüngür hüngür ağlıyorlardı. İşte bu, insana çok şey anlatıyordu. Babam meşhur bir insan değildi. O ne bir Necip Fazıl’dı ne de Turgut Özal. Ama onlarınki kadar kalabalıktı cenazesi...”

Mehmet Doğan Bey diyor ki: “Ya gözyaşları! İstabul’un her kaldırım taşında bir damla gözyaşının bulunduğunu söyleyen o asil ruh, ‘Hizmet hatırına çevirmediğim ayakkabı, tutmadığım ceket kalmadı.’ demişti. Hizmet hatırına, nefsini böylesine ayaklar altına alışla açıldı yollar. Hakk’ın hatırına herkese açıldı, uzandı o güçlü kollar. Beylikdüzü’nde, okul yapmak için bakılan o güzelim arsaya maddi imkân yetmeyince, koçlar gibi kükreyerek ağlayışını hiç unutamam. Ömrümde öyle bir erkek ağlayışı az gördüm.”

İstanbul Fatih’te esnaf Mustafa Topuz’un manav dükkanı, Hacı Kemal Ağabey’in uğrak yerlerinden biridir. Kaldığı eve çok yakın olan bu manav dükkanı, onun dostları ve arkadaşlarıyla buluşma yeri gibidir. Hacı Ağabey, orada yerine göre bir tabureye, yerine göre boş bir elma kasasının üzerine oturarak arkadaşlarını bekler. Manav Mustafa’nın dükkanı onun vefatıyla sanki yetim kalır. O diyor ki: “Hacı Ağabey geldiği zaman hep hizmetten bahsederdi. Onun işi gücü hizmetti. Ben onun sayesinde her yıl garip çocuklardan en az kırk-elli tane öğrenci gönderiyordum dışarıya. Fakir çocukları oraya gönderemediği zaman çok üzülürdü. O ne zaman ki öldü, fakirlerin yolu kesildi. Hizmete kendini adamış, şahsına ait parası pulu olmayan, ‘Bir yorganım olsa bana yeter.’ diyen, başka hiçbir şey düşünmeyen bir adamdı. Çok yerden davet ederlerdi, gitmezdi. Burada bir çeyrek ekmek ile bir salkım üzüm yerdi; ama yenmeyecek yerde en mükemmel sofralar bile olsa tenezzül etmezdi. Adam, iş adamıydı, nefes alacak vakti yoktu. Sokakta ne yerse, ne içerse: Bir salkım üzüm bir bardak çay, bir çeyrek ekmek... Gecesi gündüzü yoktu. Şimdi benim ölümüm olmuş oldu, öldükten sonra. Hacı Ağabey’in her şeyini özlüyorum; bağırmalarını, heyecanlarını, gülmelerini, ağlamalarını...”

İşte böyle bilmediğim pek çok hatıra ve malumatı ihtiva eden bu güzel kitap “Adanmış Bir Gönül İnsanı HACI ATA” ismiyle istifademize arz edilmiş...

 

30.04.2007
http://www.eurozaman.com/euro/yazarDetay.do?haberno=4977
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!28/8/2008

‘Herkes bilsin, bunlar benim evlatlarım’

ABDULLAH AYMAZ Yazarlar
‘Herkes bilsin, bunlar benim evlatlarım’

Filipinler’de Zamboangan şehrinde vali olarak,  Maria Clara Lobregat isimli yaşlı bir hanım vardı. Oradaki bazı radikal grupların hareket ve tavırlarından dolayı bütün Müslümanlara karşı  peşin ve yanlış bir hükme sahipti.
Oraya okul açmak için gelen eğitim gönüllülerimiz, kolej için uygun hiçbir yer bulamadıkları için, seneler önce orada İslâm Bankası tarafından yaptırılmış ve işletilemeyen bir okul binasını kiralamak zorunda kalmışlardı... Açılan bu Türk kolejine, bir gün devlet istihbaratının en üst komutanı tarafından “Bu okulu, yarın sabah hemen kapatın.” diye bir emir  geldi. Kolej idarecileri bu kapatma emri karşısında, ne yapacaklarını şaşırıp kaldılar. Tevâfukan Mehmet Ali Bey de o gün orada bulunuyordu. Okul idarecilerine, hemen emri veren zat ile gidip görüşmelerini tavsiye etti. Gece vakti saat 24.00’te istihbarat başkanının evine gidip sabaha kadar verdikleri eğitimle neyi hedeflediklerini ve asıl gayelerini anlattılar. Bu temiz ve samimi insanları sabırla dinleyen bu zat, onların iyi niyetli ve faydalı insanlar oldukları kanaatına vardı. Sabah olunca da kapatma emrini geri aldı.

Bir müddet sonra Kayseri’den bir grup esnaf Filipinler’e gelmişler ve ziyaret için bu koleje uğramışlardı. Vali Maria Clara Lobregat Hanım’ın ziyaretine de gittiler. Türkiye’den getirdikleri hediyeleri takdim ettiler. İçlerinden birisi yanına yaklaşıp, “Bizde büyüklerin elleri öpülür. Şimdi seni bir vali olarak değil, bir büyük olarak görüyor ve eğer müsaade ederseniz Türkiye’den gelmiş evlatların olarak elinizi öpmek istiyoruz.” dedi. Sonra hepsi de sıraya geçip elini öptüler. Onlara “Size çok teşekkür ederim. Maalesef terör olaylarından dolayı Müslümanlar hakkında çok yanlış kanaatlarım vardı. Siz bana, ölmeden önce gerçeği gösterip, yanlış olan kanaatımı değiştirdiniz.” dedi.

Bir merasim sırasında resmî geçit anında Türk koleji öğrencileri geçerken onları durdurup, bütün halka karşı: “Bu öğrenciler, benim evlatlarım... Herkes bilsin!..” dedi. Tabiî öğrencilerin büyük çoğunluğu Müslüman ailelerin evlatlarıydı.

Türk koleji öğrencilerinden Bandhar Sunga  4-12 Aralık 2004’te Hindistan’da düzenlenen Dünya Matematik Olimpiyatları’nda gümüş madalya almıştı. Bandhar Sunga bulunduğu şehir ve bölgede hatta ülke çapında da birçok altın madalya ve ödül almıştı. Bayan Vali Maria Clara’nın milletvekili olan oğlu Celso Lorenzo Lobregat’a ve öğrenci Bandhar’a başarılarından dolayı madalyaları verilecekti. Celso’ya madalyası verilip boynuna asıldıktan sonra, o da Bandhar’ın ödüllerini vermeye başladı. Dokuz madalyayı öğrencinin boynuna taktıktan sonra, kendi boynundakini de çıkarıp “Sen, buna da layıksın” diyerek onu da Bandhar’ın boynuna astı...

Vali annenin vefatından sonra yerine oğlu  Celso Lorenzo Lobregat vali oldu. Aynen annesi gibi okula ve öğrencilere sahip çıktı... Zaten böyle olması,  annenin bir vasiyeti idi...

Okulda verilen eğitim ve öğretilen insanî evrensel değerler, Zanboangan gibi kesin hatlarla Müslüman ve Hıristiyan mahallelerine ayrılmış ve birbirine düşman cehennemnümûn bir bölgede bu Türk  okulu, öğrencileri ve velileri cennet-âsâ bir güzellik birlikteliği içinde huzur ve sûkûn içinde kucaklıyordu. Müslüman ve Hıristiyan veliler düşmanlığı bir tarafa bırakmış, sadece okul ve öğrencilerin faydasına neler yapacaklarını beraberce ve dostça düşünüp planlıyorlardı... 

 

01.05.2007
http://www.eurozaman.com/euro/yazarDetay.do?haberno=5086
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (1) :: Yorum yaz!27/8/2008

Hz. Ali’nin Celcelûtiye’si ve...

ABDULLAH AYMAZ Yazarlar
Hz. Ali’nin Celcelûtiye’si ve...

Veli kullar, ervah-ı tayyibe ile alâka kurabilirler. Fakat Kur’an’ın işaret ettiği celb-i ervah-ı tayyibe ise “Medenilerin yaptığı gibi hezeliyat (şaka ve eğlence sözleri)
sûretinde bazı oyuncaklara o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil, belki ciddi olarak ve ciddi bir maksat için Muhyiddîn-i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit ervah ile görüşen bir kısım ehl-i velâyet gibi onlara celb olup münasebet peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhâniyetlerinden manevî istifade etmektir ki, âyetler ona işaret eder ve o işaret içinde bir teşviki de hissettiriyorlar.”  (20. Söz, 2. Makam)

    Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin “Evrad-ı Kudsiye”si işte böyle Hz. Peygamber Alehisselam’dan âlem-i mânâda aldığı dersin kudsî bir evrâdıdır...

    Efendimiz (sas) “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır.” buyurmuştur. Bu bakımdan Hz. Ali’nin (ra) Ercûze ve Celcelûtiye kasideleri bu manevî ilmin bir nevi yansımasıdır.

    Bediüzzaman Hazretleri’nin de Hz. Ali (ra) ile son derece irtibatlı olduğu pek çok Risalelerindeki ifadelerinde açıkça görülmektedir. Bu hususu, bir derece ifade etmeye çalışacağım... 1935-1936 seneleri arasında Eskişehir Hapishanesi’nde kalan Bediüzzaman Hazretleri, hapiste Hz. Ali (ra) ile rüyada veya mânevî bir âlemde görüşmüştür. Bunu şimdi 28. Lem’a’dan takip edelim:

    “Bir âlem-i mânâda Hz. Ali’nin (ra) ilminden sordum. (...) Sonra sordum, ‘Ercûze isimli kasidende benden bahsederek: - Kendini muhafaza et, demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maatteessüf kendimizi muhafaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler defa daha ehemmiyetli olan Risâle-i Nur’dan bahis ve işaretin yok mu? dedim. Dedi, ‘Yalnız işaret etmekle kalmadım, belki Celcelûtiye isimli kasidemde açıkça beyam ettim.’ (...) ‘Ya Rab! Benim yıldızımı nur eyle. Âhir zamana kadar bedi’ bir surette ışıklandır, şûlelendir...’ (...) Demek Hz. Ali (ra) bütün ilimlerin hazinesi olan Kur’an’ın bir mucizelik parıltısı olan Risale-i Nur’u, Cenab-ı Hak’tan âhir zamanda Kur’an’a çelik bir sur ve parlak bir yıldız olarak istemiş ve duası kabul olmuş. Daha Celcelûtiye’de bu zamana ve Risale-i Nur’a imâ eden çok emâreler var. Hayretimi mucib bir rüya Eskişehir hapsinde sorgudan bir gece evvel görüyordum ki, Celcelûtiye’nin Süryanî şu fıkrası imdadıma yetişti: “Bi hâlin ehîlin... yani Hak, Cemîl, Vedûd ve Mucîb olan Zâtın yardımıyla, insanlara kendisini sevdirecektir.” beyti imdadıma yetişti. Beni sıkıntıdan kurtardı. Ben birkaç defa tekrar edip okuyorum. Uyandım. Yattım, yine o (beyt) ile meşgulüm. Sabahleyin ümit edilmedik şekilde sorguya çağrıldım. Hem fevkalâde cevap verdim. Müdafaatımın en mühim ve memurları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezâhür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise... Bundan bu Celcelûtiye bize bakar. Bir hâtıra geldi. Baktım ki, o Süryânî fıkranın tam arkasında bir satır evvel (Hz. Ali’nin Risale-i Nur’u açıkça belirttim, dediği başta yazdığım gibi) ‘Tükâdü sirâcü’n-nûri sirran beyâneten / Tükâdü sirâcü’s-sürci sirran tenevveret’ ve iki satır evvel ‘Akid kevkebî bil ismi nûran mısra ve beytleri mânidar, müjdeli, kerâmetli fıkraları bulunuyor. Anladım ki, gecedeki meşguliyet kısmen bunun için imiş. (...) Ben üveysî bir tarzda bir kısım hakikat ilmini İmam-ı Gazalî’den almıştım. Şimdi anlıyorum ki, İmam-ı Gazalî de, aynı dersi üveysî bir tarzda Hz. Ali’den (ra) almıştır. Demek Hz. Ali’nin (ra) mühim bir talebesi olan İmam-ı Gazalî’nin başı üstünde bu bîçâre talebesine şefkâtkârâne, tesellîdârâne en sıkıntılı bir zamanda bakması acip değil, belki lâzımdır ve öyle olmak gerektir. Risale-i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işaret eden Hz. Ali’nin (ra) Celcelûtiye kasidesi hiçbir cihetle tesadüfe hamledilmez.”

    İnşaallah, Celcelûtiye kasidesindeki Süryânî isim ve kelimelerden İmam-ı Gazalî’nin beyan ettiklerinin dışındakiler de iyice anlaşılır hâle getirilir ve herkesin biraz daha iyi anlaması sağlanır...

14.05.2007
http://www.eurozaman.com/euro/yazarDetay.do?haberno=6001
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!26/8/2008

İfritten her dönemde Allah’a sığınalım

ABDULLAH AYMAZ Yazarlar
İfritten her dönemde Allah’a sığınalım

Bediüzzaman Hazretleri, Hz. Ali (ra) ile ilgili irtibatını Hz. Ali’nin Celcelûtiye isimli kasidesine bağlıyor ve bu hususu izah için elyazması 28. Lem’a nüshalarında şöyle diyor:  
“Tevâfuklu bir kerâmetini beyan etmeye mecbur oldum. Şöyle ki (Eskişehir hapishanesinde) üç aydan beri her gün Celcelûtiye kasidesini okuyorum. Yalnız sekiz sayfayı halledemediğim bir vefka dair olduğu cihetle okumuyordum. Fakat âhirinde ‘Ve salli İlâhî...’den başlayan sonundaki iki sayfayı ötekilerle beraber okurdum. Yetmiş defa kati, belki tahminime göre yüze yakın defalarda her defa istisnâsız ne vakit elime alıp baştan okuduktan sonra âhirini açarken ‘Fe yâ hâmile’l ismillezî celle kadruhû’ yani ‘Ey kadri yüce olan İsm-i A’zam’ın hâmili olan ve onu okuyan kişi!..’ mısraı ile başlayan sayfa açılıyordu. Ben hayret ediyordum. Onu okumayarak iki sayfa sonra ‘Ve salli İlâhî...’ mısraı ile başlayan iki sayfa âhirini okuduklarıma eklerdim. Her ne vakit baştan okuduğum ve terk ettiğim sekiz sayfaya gelirken kitabın geri kalan yüze yakın sayfaları içinde açtıkça yine ‘Ey kadri yüce İsm-i Azam’ı okuyan kişi!’ sayfası açılıyordu. Hayret içinde hayret ediyordum. Elli defadan sonra dedim: ‘Acaba bu sayfa neden açılıyor? Onu da okusam ne olur?’ Baktım ki, Celcelûtiye kasidesini okuduğum maksadın neticesini o sayfa gösteriyor. Ben de terk ettiğimden hata ettiğimi bildim. Ondan sonra okumaya başladım. Ondan sonra belki kırk defadan fazla ele aldıkça yine o sayfa açılıyordu. Nihayet arkadaşlarıma hikâye ettim. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim: ‘Bu Celcelûtiye’nin bir kerâmetidir. Sizleri değil, başkalarını iknâ edecek maddî bir delil elimde yok. Yalnız benim müşâhedâtım var. Benim müşâhedelerim başkasına delil olamaz. Benim de şimdiye kadar delilsiz dâvâları yazmak âdetim değildi. Fakat madem bu tevâfuk aciptir. Elbette işârettir ki ‘Beni yaz.’ İnanmayana kendini inandıracak ki, yazdırmak istiyor. Cenab-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, bana hem büyük bir teselli, hem dâvâma büyük bir delil gösterdi. (...) ‘Ey kadri yüce İsm-i Azam’ı okuyan kişi!’ mısraı riyazî değeri ile 1353 (yani Eskişehir hapsi yılları) senesi zamanını tam gösterdiği ve o zamanda da Risale-i Nur ve talebelerinin en korkulu bir zamanıdır. (...) Ve bu isim sahibi, bu kitapta hususî murad olduğuna işaret ediyor ve mânâsıyla da ‘Ey 1353 senesinin tarihinde bu İsm-i Azam’ın hâmili yani İsm-i Azam’ı kendine muhafız ve koruyucu edinen şahıs’ demekle, o umumî hitapta böyle hususî bize bakıyor. Çünkü, Allah’a hamd olsun. 1353 tarihinde her yirmi dört saatte 171 defa ‘Kadri yüce olan İsm-i Azam’ı’ okuyordum ve kendimi onunla muhafazaya çalışıyordum.”

Hz. Ali’nin (ra) İsm-i Azam’ı, Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddûs isimlerinden meydana gelir. Bunlara Esmâ-i Sitte (Altı isim) denilir. 30. Lem’a bu altı ismi izah eder.

İşte Bediüzzaman Hazretleri, hapiste idamla yargılanırken Hz. Ali’nin İsm-i Azam’ı olan bu esmâyı okuyordu.

Günümüzde olduğu gibi ifritten her dönem sığınmak için bu mübarek isimlerin de bizim tarafımızdan her gün 171 defa okunması gerekir...

Kur’an-ı Kerim’de “Hiç olmazsa, kendilerine, şiddetimiz geldiği vakit yalvarsaydılar, tevbe etseydiler.” (En’am Sûresi, 6/43) buyuruluyor. İnsanların eliyle de olsa bu belâ ve musibetlerin bir kısmı bizi hatalarımızdan döndürmek içindir. Bir kısmı, yükseliş yolunda belli bir kıvama getirmek içindir. O kıvamı  yakalamamız için bizim bir yandan muhasebemizi ve bir durum muhâkememizi yapmamız, bir yandan da ciddî şekilde Allah’a dua, niyaz ve tazarruda bulunmamız gerekir...

 

15.05.2007
http://www.eurozaman.com/euro/yazarDetay.do?haberno=6063
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©YAZARLAR_VE_YAZILARYorum (yok) :: Yorum yaz!25/8/2008
Sayfa Toplam:8
| Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||