Teravih, “20 rekat mı, yoksa değil mi?” gibi anlamsız tartışmalara kurban edilmeyecek derecede kıymette bir nafile namazdır. Ramazan gecelerini manevi nuruyla aydınlatan, ruhlara hayat bahşeden teravihi ihmal etmeyelim.
Teravih ramazan ayına mahsus bir gece namazıdır. Yatsı namazından sonra kılınır. Kadın erkek her müslüman için sünnet-i müekkede bir namazdır. Kılınmadığı takdirde kazası gerekmez. Tek başına kılınabildiği gibi cemaatle kılınması kifai sünnettir. peygamberimiz cemaatla namaz kılmaya olan iştiyakına rağmen farz namazları dışında sadece teravih namazını cemaatle kılmışlardır.
Teravih namazını ilk olarak Sevgili Peygamberimiz (sas) bir ramazan gecesi ashabı ile birlikte kılmışlardır. Ertesi gün duyulunca cemaat artmış yine teravih namazı beraber kılınmıştı. Üçüncü gece cemaat daha da çoğalmış yine Resulullah (sas) hanesinden çıkıp teravih namazını ashabıyla kılmışlar ancak dördüncü gece cemaat mescide sığmayacak derecede çoğalınca Peygamberimiz yalnız yatsı namazını kıldırarak hanesine çekilmiş teravih namazı için çıkmamış ve sabah namazına kadar bekleyen cemaata namazdan sonra “Teravih için beklediğinizi biliyordum fakat üzerinize farz olur da edasından aciz kalırsınız diye korktum.” (Buhari 2/252; Müslim 1/524) buyurmuştur. O günden sonra herkes teravih namazını evinde veya mescidde kendi kendine kılmaya devam etmiştir.
Hz.Ömer (ra) hilafeti sırasında bu konudaki dağınıklığı önlemek için Ubey İbn-i Kâ’bı imam tayin ederek teravihin cemaatle kılınmasını başlatmıştır. Daha sonra Hz.Ali (ra) de hilafeti döneminde bu namazı teşvik etmiş ve “Ömer mescidlerimizi teravihin feyziyle nurlandırdığı gibi Allah da (cc) Ömer’in kabrini öyle nurlandırsın” diye memnuniyetini belirtmiştir.
Hz.Ömer zamanındaki cemaatla kılınan teravihin kaç rek’at olduğu hakkında iki rivayet vardır: Vekî’ın malik İbn Enes’den onun da yahya İbn Sa’d’dan rivayetine göre Hz.Ömer görevli birisine cemaatına yirmi rek’at kıldırmasını emretmişti.(El-Kitabu’l Musannef Li İbn-ı Ebi Şeybe 2/163-164)
Hz. Aişe’den Hz.Peygamber’in ramazanda ve sair gecelerde, bir rivayette onbir, diğer rivayette onüç rek’attan fazla namaz kılmadığı hakkındaki sahih rivayete ilaveten Hz.Ömer’in de Muvatta’daki rivayete göre onbir rek’at kıldırması için Ubey İbn Kâ’b’a emir verdiği hakkındaki rivayetleri karşısında Beyhakî’nin Said İbn Yezid’den Hz.Ömer döneminde teravihi yirmi rek’at kıldıklarına dair rivayetini İmam Nevevî izah ederek “Hz.Ömer’in onbir rek’at emri, döneminde ilk kılınan teravih gecelerine aitti. Sonra teravih yirmi rek’at olarak yerleşmişti. Şimdiye kadar devamedegelen de budur.” (İbn-ü’l-Hümam Fethu’l-Kadir C.1 Sh.334) demiştir.
Namazdaki hareketler ne anlama geliyor? Kıyamın ruhu nedir?
ESMA SAYIN EKERİM
İnsanın bir bedenî ve şeklî yönü vardır. Bir de ahlakî güzelliklerini, psikolojik yapısını içinde barındıran, Allah ve Rasûlü’yle aşkını perçinleyen manevî ve ruhanî bir yönü vardır. İnsanın şekli gözle görülür; görebilen her insan için çaba gerektirmez. Ancak insanın ruhundaki güzellikleri keşfetmek için, özel bir çaba ve emek gerekir. İnsanın güzelliklerini keşfe dalmak için senelerce onunla dost kalmak ya da fedakârane bir şekilde onunla bağlantı kurmak lazımdır. Namazın da canımızdan bir can gibi, herkes tarafından görülebilen bir şekli vardır; bir de derinlerde saklı huşu ve ikâme ile ortaya çıkan bir ruhu vardır. Huşu; gönlümüzü, zihnimizi ve ruhumuzun her noktasını namaza verme, odaklanma halidir. İkâme ise namazı ne dediğimizin ve yaptığımızın şuuru içerisinde dosdoğru bir şekilde kılmak; namazı Efendimiz’in kıldığı şekilde şartlarına uygun ifâ etmektir.
Daha anlamlı ve huşu dolu bir namaz kılabilmek İslam dininde önemlidir. Bu noktada öncelikli tavsiyemiz namazın şeklî yönünün haricinde O’nun ruhu diyebileceğimiz manevî yönünü keşfetmektir. Mevlânâ’ya göre “Namazın özü, ruhun namazıdır. Sûreten ve şeklen kılınan namaz geçicidir, devamlı olmaz. Çünkü ruh, deniz âlemidir, sonsuzdur. Cisim ise deniz kıyısı ve karadır, sınırlı ve ölçülüdür. İşte bu yüzden devamlı namaz ancak ruhun olabilir. Ruhun da eğilmesi ve kapanması (rükû ve secde) vardır; fakat bunları açıkça şekillerle göstermek lazımdır. Çünkü mananın şekille bağlılığı vardır. İkisi bir olmadan fayda vermezler. Kızgınlık, şehvet ve hırs rüzgârları, ancak namazı olmayanlara zarar verir.”
İsmail Hakkı Bursevi’ye göre, gerçek manada namaz kılanlar bu âlemin maverasında Fahr-i Âlem Efendimiz’e uyanlardır. Zira Rasûlullah’a uyma namazda perdesizdir. Vahdet mihrabında imam olan Fahr-i Âlem Rasûlullah Efendimize söz, iş ve hal bakımından tabi olup engelsiz olarak uyanların namazları hakikidir.
“Huzur-ı kalp olmadan namaz olmaz.” Yani âlem-i sırda kalp Allah ile beraber olmadıkça hakiki namaza ulaşılmaz.
***
Kıyam, Allah’ın huzurunda saygı ile ayakta duruştur
Kıyam, Allah’ın huzurunda saygı ve sevgi duyguları içerisinde ayakta duruştur. Rabb’inin davetine karşı kulun davete icabet ederek ayakta O’nun huzurunda duruşudur. Kişi namaza niyetlenerek ayağa kalktığında kalbi, O’nun âlemlerin Rabb’i için ayakta durduğuna şahadet eder. Allah’a saygı ve sevgi duygusu kişinin bütün varlığına hâkim olur, her şeyi gözetimi altında tutan Allah korkusu ve sevgisi insanı içine alır.
Namaz kılan kişinin Allah’ın huzurunda saygı ile durması gereği, “Allah’a itaat ederek (gönülden boyun eğerek) ayakta durun (namaza durun).” (Bakara 2/238) ayetiyle vurgulanır. Hz. Peygamber de normal durumlarda namazın ayakta kılınmasını emretmiştir.
Elleri kaldırış: Sağ elle ahireti, sol elle dünyayı arkaya atış…
Kıyam duruşunda insan namaza başlama tekbiriyle ellerini kaldırdığında şunları ifade etmek ister; “Ben şu anda bütün dünyevi kaygıları ve maddî düşünceleri, Hakk’ın dışındaki her şeyi elimin tersiyle arkaya atıyor ve Yüce Mevla’nın huzuruna çıkıyorum.”
İsmail Hakkı Bursevi ise kıyam duruşunda iki elin kaldırılmasını şöyle yorumlar: “Sağ el ahiretten, sol el dünyadan ibarettir. Elleri kaldırmak ise, dünya ve ahiret ilgisini gönülden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır. İnsan kıyamda iki elini kaldırdığında, beden diliyle dünyayı ve ahireti arkaya atarken gönül diliyle de “Allah en büyüktür.”(Allahu Ekber); “Allah’tan başka ibadet edilecek hiçbir ilâh yoktur.” (velâ ilâhe ğayruk) diyerek Rabb’ine olan sevgi ve yakınlığını itiraf eder. Bir nevi namazda nefsinin köleliğinden kurtulan kulluk ve teslimiyetle yücelen kul, “Rabb’im, Sen’den başka Rab, kapısına gidilecek bir dost, duama ve dileklerime icabet eden sonsuz ikram sahibi Mevlâ bulamam ki… Ancak Sen varsın…” nidasıyla, dünyaya ve ahirete dair bütün isteklerini arkaya atar. Yunus Emre’nin “Bana Seni gerek Seni” sözünü bir nefes gibi içine çeker…
Yunus Emre ise kıyam duruşunda yaşanan bu manevî hali şöyle anlatır:
“Dünyayı bırak elden dünya gelmez bu yoldan İki aşk bir gönülden asla geçmez bu haber.”
Namaz, ruhen ve kalben incelmek, aczini ve fakrını bilerek Rabb’e (cc) yönelmektir. Namazın özü “tesbih, tahmid ve tekbir”dir. Kâinata baktığımızda aynı ibadetleri görebiliriz. Namaz, yaprakların hışırtılarında mevcudatın yaptığı tesbihi hissedebilme boyutudur.
İnsan, insan olarak yaratılmıştır, dolayısıyla belli bir idrak sahibidir. Bu özelliğiyle o, adeta bütün mahlukatı temsil makamındadır. O kadar ki, eşyayı, eşyanın ötesinde esmayı, esmanın ötesinde Allah’ın sıfatlarını bilme iddiasıyla Cenab-ı Hakk’ı bilme gayreti içinde atını mahmuzlar, o sahillere doğru yelken açar ve, “Seni bilmek ve tanımak istiyorum Allah’ım!” der.
İnsan, bütün mahlukatı idrak edebilen bir varlıktır. Hele hele günümüzde onun eşya ve hadiseleri hallaç etmesinden onun ne derece derinlemesine taşa-toprağa nüfuzlu olduğu görülmektedir. Yine o, fiziğin, kimyanın, astrofiziğin, tıbbın kanunları ile bunlara bir buud kazandırıp nice yüksek hakikatlere ulaşmaktadır. Buna rağmen günümüzde bir kısım insanlar, eğer hâlâ dalâlet ve cehalet vadilerinde dolaşıyorsa bu, onların ilme bakışlarındaki yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Onlar, bakış açılarını ayarlayamamışlardır. Çünkü ilim, imanın mihrabıdır. Bir insanın bilip de inanmaması, iman mihrabına teveccüh edememesi düşünülemez.
Mesela bir tıp diyelim; o baş döndürücü insan anatomisi, insan fizyonomisi karşısında bir insanın inanmaması hayret verici bir durumdur. Onlar o denli bir ahenk içinde çalışmakta ki, bu arızasız ve kusursuz sistemin hiçbirisi sebeplere bağlanamaz. Yine etrafa baktığımızda ağaçlar dimdik ayakta durur ve rüzgâr kendilerine dokundukça “Hu” “Hu” diye Allah’ı tesbih ederler. Sular “Hu” “Hu” diye başını taştan taşa vurarak akar. Hasılı bütün varlık O’nunla kaimdir ve O’nu tesbih ederler. Dolayısıyla hepsinin kendine göre bir ibadet şekli vardır.
Allah dostları ağaçların kendilerine has hışırtıları karşısında kendilerinden geçerler. Çünkü onlar, o seslerin içinde meleklerin ve diğer ruhanilerin adeta soluklarını duyar, onların kendi fıtrat kanunları içinde yatıp kalkmakla Allah’a karşı kulluk vazifelerini eda ettiklerini bilirler. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de: “Allah, her canlıyı sudan yarattı: Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye kadirdir” (Nur, 24/45) buyurmaktadır. Bu yönüyle insan, namazda kıyamda durmakla adeta ağaçlara ait bir durumu görür ve: “Allah’ım, bunlar yerlerinde duruyorlar, eşya ile çok münasebete geçemiyorlar. Bir arı kadar dahi eşya ile münasebete geçemediklerinden dolayı garip, kimsesiz ve yalnızlar. Allah’ım, bu ne lütufdur ki, ben bütün eşya ile münasebete geçebiliyorum” der.
***
SÜBHANE RABBİYE’L-AZİM NE DEMEK?
Yine yeryüzünde iki büklüm olmuş, dört ayağı üzerinde emekleyip duran varlıklar vardır. Fıtratın kanunları içinde onlar da Rabb’ilerine karşı yaratılış görevlerini yerine getirirler. Zira o fıtrat üzere yaratılmış olmanın, onların sırtlarına yüklemiş olduğu ödevler vardır. İşte insan onları bu vaziyette görünce: “Allah’ım, mahlukat içinde iki büklüm olanlar da var. Bir hayat boyu iki büklüm ve şuursuz yaşıyorlar. Her ne kadar şuursuz yaşasalar da, onlar Sen’i hisleri ile biliyor, seziyorlar veya Sen’in kanunlarınla sağa sola sevk olunuyorlar. Ve böylece hayatlarını devam ettiriyorlar. Ama Sen bana bir şuur, bir irade vermişsin.” deyip rükuya gider ve bütün bunları bana ihsan eden Sen’sin. Sen’i tesbih ve takdis ederim manasına, “Sübhane Rabbiye’l-azîm” der.
Sonra da yerde sürünüp emekleyen varlıkları görür, onlarla kendi arasındaki mesafeyi düşünür ve Allah’ın kendisine olan lütuflarını mülahaza ederek secdeye kapanır. Neticede tevazuun bu derece mahviyetle bütünleşmesi içinde Allah’a en yakın olma anını elde eder. Bu yakınlığı değerlendirerek, “Allah’ım, ben nefsime çok zulmettim. Günahları ancak Sen affedersin. Öyle ise beni, şanına layık bir mağfiretle bağışla, bana merhamet et. Sen affedici ve merhamet edicisin” der, inler ve istiğfar dilenir. İşte mümin, baştan sona namazın her rüknünde böylesi bir temsille ve duygu, düşünceyle Rabb’inin huzurunda durur. Bütün mahlukat adına O’na kulluğunu arz eder.
Bu yıl binlerce insanımız hacca gitmek için müracaat etti. Bir de gitmek isteyip de niyetini müracata çeviremeyenler var ki; onlara ilginç bir niyet belgesi hazırladık.
Bu sene 650 bin kişi hacca gitmek için kayıt yaptırmış. Türkiye’den yılda kontenjanla ortalama 100 bin kişi hacca gidebildiğine göre, önümüzdeki yıllarda bu izdihamın daha da artacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Yıllar içinde, artarak karşılanamayan hac talepleri, belki milyonları bulacaktır. Türkiye’den kabul edilebilecek hacı kontenjanının yılda 100 bin olarak sabit kalacağı farz edilse, bu insanların hacca gitme talebinin karşılanması yıllar alacak.
Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye tahsis edeceği hacı kontenjanının sayısının ne olacağını bilemiyoruz. Belki önümüzdeki 20-30 yıl içinde dünyanın ve âlemin büyük kıyameti kopmayabilir; fakat her gün yaklaşık 300 bin insanın küçük kıyameti kopmaktadır, yani 300 bin kadar insan ölmektedir ve bu sayıda azalmanın olması da beklenmemektedir. Peki, bunların kendilerine hac farz olmuş Müslüman olanlarından acaba kaç tanesi, “hac borcuyla” ve/veya “haccı tehirin günahı ile” âhirete gidecektir?
Hac, “gücü yeten” Müslümanlara kesin bir farzdır. Bu farzı inkâr eden İslâmiyet’ten çıkar. Fakat maalesef, geçersiz bazı mazeretlerin arkasına sığınmaya çalışarak, kendisine farz olmuş hac vazifesini inkâr etmese bile, ihmal ve tehir eden Müslümanlara, bu devirde ve bu ülkede çok rastlanmaktadır.
İLK HEDEFİM HACCA GİTMEK
Ben, yıllardır bu mevzuun önemi üzerinde durmaya çalışıyorum. Bu mevzudaki son muhataplarımdan biri, benzerini çok duyduğum o geçersiz mazeretlerini sıralamaya çalışırken, ben mevzuu kısa ve kesin çözüme bağlayabilmek için elime küçük bir kağıt aldım. Üzerine:
“NİYET BELGESİ
İlk hedefim hacca gitmektir. Allah (cc) buna muvaffak etsin. Âmin. Tarih:../.../2007 Niyet Eden (Adı, Soyadı, İmzası) Şahit (Adı, Soyadı, İmzası) Şahit (Adı, Soyadı, İmzası)”
Bu metni yazıp kendisine uzattım. “Bu kağıdı imzala, iki şahit de imzalasın; sonra bu kağıdı cüzdanının kolay görebileceğin bir yerine koy. Bu kağıdı sık sık oku, niyetini netleştirmene, pekiştirmene belki vesile olur.” dedim. Ve ilave ile; “Böylece, belki hacca gitmeye muvaffak olursun. Hem ecelin, her zaman gelebilmesi mümkün olduğundan, hacca gitmek fırsatını bulamadan ecelin gelirse, böyle bir niyet belgesini iki şahidiyle birlikte imzalamanın senin lehine olacağı ümit ve temenni edilebilir.” diyerek ekledim.
Muhatabım bir mühendisti, yabancı dil biliyordu ve mesleğini ilerletmek için birkaç yıl Amerika’da da bulunmuştu. Beş vakit namazını kılıyor, hatta cemaate de devam ediyordu; fakat dinî bilgileri noksan ve sâfiyane bir hali vardı. Hac için “NİYET BELGESİ” tanzimi fikrimi çok benimsemiş görünüyordu. Daha sonraki her görüşmemizde, cüzdanında itina ile muhafaza ettiği “NİYET BELGESİ”ni bana gösterdi. Bu “NİYET BELGESİ” ile, hac için Allah’a (cc) müracaat etmiş oluyordu; hac için müracaat yaptığını da öğrendim. Üzerinde Kâbe resmi olan boş tebrik kartlarından bulunca, “NİYET BELGESİ”ni o kartlara yazıp imzalattığım kişilerin de daha sonra hac kayıtlarını yaptırdıklarını gördüm.
Zaten bütün fiillerimizin sahibi Allah (cc)’tır. Bizimki, sadece niyetimiz ve sebeplerine tevessül ile fiilî duada bulunmamızdır. Allah (cc) bütün niyet ve gayretlerimizi, “Hakkı hak bilip ona tâbi olmak ve bâtılı da bâtıl bilip ondan sakınmak”ta kullanmakta bizi muvaffak etsin.
Kur’ân, hayırlı evlad olması istenen yavruya kazandırılması istenen kulluk bilinci ile sosyal kimliği Lokmân (as)’ın oğluna nasîhatinde şöyle özetlemektedir:
“Evladım namazını hakkıyla eda et, iyiliği yay! Kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir. Kibirli davranarak insanlara yüzünü eğme! Yerde yürürken çalımlı çalımlı yürüme. Çünkü Allah kibirle kasılan ve öğünüp duran kimseleri sevmez” (Lokman 31/15-19). Allah Rasûlü insanların hayır ve bereketinin üç şeyde olduğunu ifâde buyurmuşlardır: “İnsanoğlu ölünce amel defteri kapanır. Üç şey sebebiyle amel defteri açık kalır: Sadaka-i câriye, yararlanılan ilim ve hayırlı sâlih evlâd” (Tirmizî, Ahkâm, 36)
Cemaatle kılınan bir namaza sonradan yetiştiniz. Namazı nasıl kılacak ve nasıl tamamlayacaksınız? Her müslümanın bunları bilmesi gerekir.
Namaz, insanın ruh ve kalbiyle yıkanması, Allah’ın huzuruna kabul edilmeye hazır hale gelmesi demektir. Bu yönüyle o, insanın manen inşiraha kavuşmasını temin eden müstesna ve hususi bir ibadettir. Onun sayesinde kul, hem kalbî huzura kavuşur hem de Yaratan’ının rızasını kazanmış olur.
Namaz, insan hayatında günde beş defa bu inşirahı temin eder. Onda huzur bulamayan bir insan, hiçbir yerde huzur bulamaz. Günde kılınan beş vakit namaz, kalbî hayatında yükselmek isteyen gönüller için, günde beş defa mirac yapmak ve Allah’a ulaşmak için merdiven vazifesi görür. Bize düşen görev Rabb’imize yaklaşma noktasında bir merdiven vazifesi gören namazı hakkıyla kılmayı öğrenmek ve onu eda etmektir. Cemaatle namaz kılarken cemaate sonradan yetişen kişinin namazı nasıl tamamlayacağı hususu hep kafaları karıştırır. Aslında mesele hiç de zor değildir.
Öncelikle birkaç prensibi net olarak kavramak gerekir:
1. Cemaat namazına, imam ilk rekâtın rükûsundan doğrulmadan önce yetişen kimseye müdrik (cemaate yetişen) denir. Müdrik, imama namazın başından sonuna uymuş olduğundan, bütün namazı imamla birlikte kılar.
2. Cemaatle namaza sonradan yetişmede, herhangi bir rekât için rükû yapılıp yapılmaması esas alınır.
3. İmam, rükûdan kalkmadan önce yetişerek, çok kısa bir süreliğine de olsa, (en az bir defa subhâne rabbbiyel azim deme süresinde) imamla birlikte rükû yapan kimse o rekate yetişmiş olur. Dolayısıyla bu rekâtla ilgili herhangi bir işlemi kaza etmesi gerekmez. Mesela, imama ilk rekâtın rükûsunda yetişen kimse, namaza daha başında yetişmiş demektir.
4. İmam rükûdan kalktıktan sonra cemaata yetişen kimse, o rekâtı bütünüyle kaçırmış olur, secdeleri imamla birlikte yapar, sonraki rekâta kalkar. İmamla birlikte üç rekat kıldıktan sonra kaçırdığı bir rekâtı imam selam verdikten sonra tamamlar.
5. Namaza imamla beraber başlayamayan, yani imama sonradan uyan kimseye mesbuk denir. Mesbuk, kılamadığı rekât veya rekâtları, kural olarak (tıpkı matematikteki boş kümeler gibi) boş geçmiş kabul ederek, imamın sağ tarafına/ilk selâmından sonra, kendisi selâm vermeyip ‘Allahu ekber’ diyerek kalkar.
6. İmama sonradan uyan kimsenin kaçırmış olduğu rekâtlar ilk rekatlar olduğu için, imamdan sonra kılınacak olan rekâtlar namazın ilk rekâtları olur. Bu nedenle, tek başına namaz kılarken ilk rekâtta neler okunuyorsa, imam selam verdikten sonra kılınacak rekâtlarda da ona göre okuma yapılmalıdır. Bundan kastedilen şey şudur: İmam selam verdikten sonra kılınan ilk rekât, namazın ilk rekâtının kazası olduğuna göre, bu rekâtta sübhaneke duası okunur, ardından euzu besmele çekilerek Fatiha ve zammı sûre okunur. İmam selamından sonra (varsa) kılınacak ikinci rekâtta da zammı sûre okunmalıdır. Çünkü bu da namazın ikinci rekâtı yerine geçmektedir.
Sabah namazının ikinci rekâtına yetiştim
Sabah namazının ikinci rekâtında imama uyan kimse, tekbir alıp susar. Son oturuşta et-Tehiyyâtü’yü okur, imam selâm verince ayağa kalkar ve imamla birlikte kılmadığı ilk rekâtı kılmaya başlar. Sübhaneke’den, eûzü ile besmeleden sonra Fâtiha ile bir miktar daha Kur’an okur, rükû ve secdelerden sonra oturup Tahiyyât ile Salavatı ve Rabbenâ âtinâ dualarını okuyarak selâm verir.
Öğle namazının son rekâtında cemaate yetiştim
Kişi, dört rekâtlı namazlardan birinin dördüncü rekâtında imama uysa, (ayakta ya da rükûya yetişerek imama uysa) imam ile teşehhüde oturduktan sonra kalkar, Sübhaneke, eûzü besmele, Fatiha ve bir miktar Kur’an okur. Rükû ve secdelerden sonra oturur. Yalnız Tahiyyat’ı okur. Ondan sonra kalkar. Besmele ile Fatiha’yı ve bir miktar daha Kur’an ayetlerini okur. Sonra rükû ve secdelere varır, oturmaksızın kalkar. Yalnız besmele ve Fatiha ile bir rekât daha kılarak son oturuşu yapar. Tahiyyat’ı, salavatları ve duaları okuyup selâm vererek namazını tamamlar.
Akşam namazının son rekâtında imama yetiştim
Akşam namazının son rekâtını imamla birlikte kılan kimse, imam selam verdikten sonra ayağa kalkar. Sübhaneke, eûzü besmele, Fatiha ve bir miktar daha Kur’an-ı Kerim okur. Rükû ve secdelerden sonra oturur ve yalnız Tahiyyat’ı okur. Sonra “Allahu ekber” diyerek ayağa kalkar, yalnız besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur’an-ı Kerim okuyarak rükû ve secdeleri yapar. Sonra son oturuş yaparak selâm ile namazdan çıkar.
İkindi namazının ikinci rekâtından itibaren cemaate uydum
Kişi, dört rekâtlı namazların ikinci rekâtında imama uyacak olsa, üç rekâtı imamla kılmış olur. Teşehhüdden sonra imam selâm verince ayağa kalkar. Sübhaneke’yi, besmeleyi, Fatiha’yı ve okuyacağı ayetleri okur. Rükû ve secdelere varıp son oturuşu yapar. Selâm verip namazını tamamlar.
Yatsı namazının üçüncü rekâtında imama yetiştim
Kişi, dört rekâtlı namazların üçüncü rekâtından başlayarak imama uysa, imamla beraber son oturuşta yalnız Tahiyyat’ı okur. İmam selâm verdikten sonra kalkar, Sübhaneke, eûzü besmele, Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okur. Rükû ve secdelere varır, sonra kalkar yalnız besmele ile Fatiha’yı okur. Biraz daha Kur’an-ı Kerim okur. Yine rükû ve secdelere gider. Teşehhüde oturur. Tahiyyat’ı, salavatları ve Rabbena âtinâ duasını okuyarak selâmla namazını tamamlar.
Cemaate imam dördüncü rekâtın rükûsunu tamamladıktan sonra yetiştim
Cemaatle kılınmakta olan herhangi bir namazın son rekâtına, imam rükûdan kalktıktan sonra katılan bir kimse, imamla beraber hiç rekât kılmamış sayılır. Bu durumda imam selâm verdikten sonra (selâm verilmeden) kalkılıp, bütün rekâtlar kılınır (tek başına, namaza yeni başlamış gibi). Kişi buna rağmen, cemaatle namaz kılmış gibi sevap alır.
Cemaate uymak için camiye geldiğimde ilk rekâtın rükûsunu yaptıklarını gördüm. Cemaatin ikinci rekâta kalkmasını beklemem gerekir mi?
Kişi, rükûyu kaçırdıktan sonra cemaatin diğer rekâta kalkmasını beklemesine gerek yoktur. Hemen imama uyup secdeye gidebilir. Her ne kadar o rekâtı kılmamış olsa da namaza bir an önce başlamak güzel bir davranış olur.
Şafii fıkhına uyan kimseler nelere dikkat etmeli?
Mesbuk kimse şudur: Herhangi bir rekata, o rekata Fatiha sığacak kadar bir zaman içinde yetişemeyen kimsedir. İmam rükudan sonraki bir yerdeyse, mesbuk iftitah tekbiri getirdikten sonra, Fatiha okumasına gerek kalmaksızın imama uyar. O rekatı sonra yeniden kılar. Ama imam rükuda veya rükudan önceki bir pozisyondaysa aşağıdaki hususlara göre hareket eder:
İmama yetişemeyeceği korkusu olan kimse, sünnetleri yerine getirmeksizin, iftitah tekbiri getirip hemen Fatiha'yı okumaya başlamalıdır. Buna rağmen, kişinin Fatiha'sı bitmeden imam rükuya giderse, Fatiha'nın kalan kısmı okunmadan rükuya gidilir ve imama yetişilir. Bu durumda o rekat kılınmış sayılır. İmam rükuya gittiği halde Fatiha'yı tamamlamakta ısrar ederse bakılır: İmam rükudan kalkmadan önce Fatiha'sını tamamlayıp rükuya yetişirse, o rekat kılınmış sayılır. Eğer kişi rükuya gitmeden imam rükudan kalkarsa, o rekat kaçırılmış sayılır; ancak namaz batıl olmaz (imamdan bir rükun geri kalma durumu). Eğer imam secdeye gitmek için eğilmeye başladığı halde o kişi hâlâ ayakta ise (imamdan iki rükun geri kaldığı için) namazı batıl olur; çünkü bunu geçerli bir özür olmadan yapmıştır.
İmama uyan kişi rükusunda eğer Fatiha'yı terk ettiğini bilir yahut bundan şüphelenirse, bir daha geri dönmez, imam selam verdikten sonra bir rekat daha kılar. Çünkü kıldığı rekat sayılmamış olur.
İmama uyan kişi Fatiha'yı terk ettiğini bilse, yahut bundan şüphelenirse, bu esnada imam da rükuya varsa, kendisi ise henüz rükuya varmamışsa, Fatiha'yı okuması vacib olur. Böyle bir kimse özrü sebebiyle imamdan geri kalmış sayılacağından, Fatiha'sını tamamlar ve kendi namazının sırasına göre imamın arkasından devam eder. Kıldığı rekat de sayılır. Ancak imamdan üç veya daha fazla rükun geri kalmamak şartıyla. Aksi halde, Fatiha suresini bitiren kimse hemen imamın bulunduğu harekete geçer (diğer hareketleri atlar) ve kıldığı rekat de sayılmaz, imam selam verdikten sonra o rekatı yeniden kılar.
İmam ile beraber kılınan rekatlar namazın ilk rekatları yerine geçer. İmam selamından sonra kılınan namazlarsa sonraki rekatlar yerine geçer. Bu nedenle, tek başına kılınan ilk rekatte istiftah duası okunmasına gerek yoktur. Çünkü bu namazın ilk rekatı yerine geçen bir rekat değildir. Ancak buna rağmen, şuna dikkat etmek gerekir: İlk bir ya da iki rekatı kaçıran kimsenin, imam selam verdikten sonra kılacağı rekatlarda zammı sure okuması sünnettir. Böylece zammı sure sayısının normalde olduğu gibi ikiye tamamlanması uygundur.
Sabah namazının ilk rekatında cemaate yetişemeyen bir kimse, cemaatle beraber ikinci rekatte kunut duası (sabah namazının ikinci rekatında, rükudan kalktıktan sonra okunan dua) okuyacaktır. O kimse imam selam verdikten sonra kılacağı diğer rekatte de kunut duasını okumalıdır. Çünkü aslolan kişinin kendi ikinci rekatinde, rükudan sonra kunut duasını okumasıdır. Bu durumda, iki tane kunut duası okunması sorun olmaz. Tıpkı üç oturuş yapılabilme durumu gibi.
Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna girerken nasıl bir fikrî hazırlık yapılmalı?
Namazda huşû, kendini namaza konsantre etme ve namazda derinlik hissedebilme birçok mü’minin sorunudur. Namazla kendini bulamayan bizler; ne gibi bir hazırlık yaparsak bu sıkıntıyı aşarız?
Namazın bizzat kendisi huzûrdur. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, Mi’rac gibi huzûrun en mükemmel ve en münevveriyle şereflendirilmişti. Bu çok önemli hâlin bizim mahiyet menşûrumuza aksi, namaz şeklinde olmuştu. Evet O’nun Mi’rac’dan bize getirdiği en kıymetli hediye namaz olmuştur. Bizler için mikro plânda namaz bir Mi’rac demektir. Bunu duyup buna doyabilmemiz için, bir rahmet eseri olarak, günde beş defa namazla huzura alınıyor ve Rabb’imize muhatap olma bahtiyarlığıyla şereflendiriliyoruz. Allah (cc) lütfuyla O’nu huzûruna aldı. Ve en çok sevdiği bu insanı bizim nâmımıza konuşturdu. Tahiyyatı ile O’na selâm verdi ve bize de selâm gönderdi. Efendimiz (sas) istifade ettiği gibi, biz de o teveccühten istifade ettik. Namaz işte böyle bir huzûru sembolize eder.
İnsan namaza gelirken, bu anlayış ve bu düşünce ile gelmelidir. Böyle kudsî bir işe hazırlanma çok önemlidir. Her şeyden evvel namaza hazırlanırken abdest alınır. Bazı hallerde de abdest yerine gusül yapılır. İnsan, abdestte her uzvunu yıkayışıyla ayrı bir mesafe alır, ayrı bir aydınlık idrak eder ve ayrı bir canlılığa ulaşır. Abdest içinde okunan duâlarla da belli bir metafizik gerilim içine girer. Zira namaz İlâhî huzûra ermek ve âdeta, vicâhî olarak Hakk’la görüşmek demektir.
Bir insan düşünün ki, kendisine çok mühim bir mes’elede, seçkin bir topluluk karşısında, bir konuşma teklifi yapılmıştır.. ve o insan ilk defa böyle bir topluluk huzuruna çıkacaktır. Dinleyenler arasında her sınıfın en üst seviyedeki temsilcileri de bulunmaktadır. O insan böyle bir durum karşısında nasıl sararır, solar, bocalar, kem küm eder ve müthiş bir heyecan içine girer; öyle de kul, namazında bu kişinin durumundan bin misli daha fazla bir heyecan ve helecan içine girer.. tabiî ne yaptığının şuurunda ise... Çünkü biraz sonra onun konuşacağı meclis, sadece misâl olsun diye sözünü ettiğimiz meclisten kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha mehabetli ve daha yücedir. Bu insan, her an ayrı bir şe’n ve tecellide olan Rabb’in huzûruna girecektir. Ve daha önceki namazdan bir sonraki namaza ülfet adına intikal edecek heyecan yatıştırıcı müsekkinlere karşı dikkatli olmalıdır.
Düşünmeli ki, Hz. Mûsa (as) gibi ulü’l-azm bir peygamber, Cenâb-ı Hakk’a ait mehabetle dopdolu olduğu halde, yine de Firavun’un yanına girmeden evvel (Rabbişrahlî) (Tâhâ, 20/25) demek suretiyle bir iç hazırlık yapıyordu; vicdanını konuşturuyor ve mukavemetini arttırması için Cenâb-ı Hakk’a duâ ve niyazda bulunuyordu...
Mü’minin abdesti ve mescide gidişi bir ilk hazırlıktır sanki. Hayalinde Allah Rasûlü (sas) temessül etmiş ve biraz sonra da namazında O’na cemaat olacaktır... Bu şuur ve bu iştiyak içinde namaza duracak.. ve namazında okuduğu Kur’an’ı bizzat Cenâb-ı Hakk’a takdim ediyor gibi okuyacaktır. Belki yer yer, mescidin dışında bırakmaya çalıştığı uygunsuz düşünceler onu rahatsız edecek; fakat o böyle eşkiya ve yol kesicilere kat’iyyen teslim olmayacak ve yoluna devam edecektir. Ayakta durmaya dermanı kalmadığını hissedince de, Rabb’in azameti karşısında iki büklüm olup rükû’a varacak, rükû’dan kalkarken de vicdanında Cenâb-ı Hakk’ın kendisine Rahmet nazarıyla bakışını yakalamaya çalışacak..
Ve o bakışı yakalamış gibi, hayretinden dizlerinin bağı çözülecek, tam ve ciddi bir teslimiyet içinde, kulun Rabb’ine en çok yaklaşabileceği sınır nokta olan secdeye kapanacak. Ümmetlerin âhirette diz çöküp oturmasına mukabil, o, bu ıstırarî hâli ihtiyarî olarak dünyada yapacak ve diz üstü çöküp, yalvarış ve yakarışlarla Rabb’ine müracaatta bulunacak ve gönül dünyası huzûrun ışıklarıyla dolup taşacaktır. O, böyle yapıp ve bunlara mazhar olunca, âhirette böyle bir duruma düşmekten de -İnşaallah- kurtulacaktır. Zira Allah (cc) iki korkuyu bir arada vermiyeceğini va’d etmektedir. İki emniyetin bir arada verilmediği ve verilmiyeceği gibi. Bu seviyeyi elde edebilmenin kendine göre yolları vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamamız mümkündür:
1. TEFEKKÜRDE ISRAR ETMELİYİZ
İnsanın tefekkürü, onu, bir taraftan semânın yıldızlarla yaldızlanmış ufuklarına götürmeli, diğer taraftan da mahiyetinin derinliklerinde seyahat ettirmelidir ki “kör ve sağırların” yediği damgayı yemiş olmasın. Çünkü böyle olanlar, kalplerini terk ve rabbanî latîfelerini ihmâl ettiklerinden dolayı, körler, sağırlar ve dilsizler gibi yaşamaktadırlar. Kendi mahiyetlerini görüp dururken de durumları daha farklı değildir. İnsan tefekkürle, bir saatlik ibadetini bin senelik ibadet hükmüne getirebilir ve bu seviyede sevap kazanabilir. Ve işte, bu tefekkür şuuruyla namaz onu, esmâ dâiresinden sıfat dâiresine, oradan da zât dâiresine sıçratır ve insan âdeta sonsuzluğa yelken açmış gibi olur.
2. ÖLÜMÜ DÜŞÜNMELİYİZ
Bu yapılırken de ihtimal ve faraziyelerle değil, bizzat ölümle burun buruna gelmiş bir insan hâletiyle yapmalıdır. Zaten Kur’ân-ı Kerimde “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” (Âli İmran 3/185) âyetiyle bu hakikata arz edilen çizgide parmak basmaktadır. Ayetin manâsı ise şöyledir: “Her nefis bilerek veya bilmeyerek ölümü tadıp durmaktadır.”
3. HUZUR DOLU İNSANLARIN YANINDA KILMALIYIZ
Başını secdeye koyduğu zaman soluklarında Muhammedîlik esip duran birinin yanında kılınan namaz da insanın o havaya bürünmesine bir vesiledir. Ondandır ki, cemaat olma tavsiye ve emredilmiştir. Çünkü ferdin iç mukavemeti her zaman huzur temin etmeye yetmeyebilir. Bu durumda, cemaat içindeki fertlerin ma’nevî desteği onun imdadına yetişir ve ona da huzur kazandırır. “Rukû edenlerle beraber siz de rukû edin.” (Bakara, 2/43) âyetinin işaretinden bu anlaşılır.
4. NAMAZIMIZA BİRAZ ÇEKİ DÜZEN VERMELİYİZ
İrâdemize hürmet, saygı duyarak ve irâdeli bir varlık olmanın gereğini yerine getirerek, namazımıza biraz çeki düzen vermeliyiz. Evet irâdemize temrinler yaptırmalı ve huzûra giden yolda biraz da onun mevcudiyeti esasına göre yürümeliyiz. Namaz, öyle dünyevî işlerimiz arasından geçiştiriliverecek kadar ehemmiyetsiz bir vazife değildir. O bizim için en mühim bir meşgaledir. Namaz ciddiyetle ele alınmalı ve öyle edâ edilmelidir. Değil başka bir iş yüzünden onun ihmâle veya aceleye getirilmesi, gerektiğinde her türlü işimiz ona fedâ edilmelidir.
Namaz, iman dediğimiz külli kabulün pratik hayata yansımış hâlidir. Namazın soluklaşması zamanla imanımızın da renginin solmasına vesile olabilir.
İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini, yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke girmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek’at nafile namaz kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.
NAMAZ KAHRAMANI OLABİLMENİN ÜÇ ŞARTI
1. HİMMETİNİZİ ÂLÎ TUTUN
Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.” buyurarak, himmetimizi âlî tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah akşam “Allah’ım, Cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede Cemâlinle bizi serfiraz kıl” diyoruz; Cemâlullah’ı müşahedeye, rıza-yı ilahîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.
Her birimiz şöyle demeliyiz: “Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabb’im, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Senden başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum. Ne olur Allah’ım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”
2. GÖNLÜNE İBADET AŞKI SALACAK ESERLER OKU
Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütâlaalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana aleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır.
3. BU YOLDA ISRAR ETMELİYİZ
Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namazın hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.
Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nispetinde ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.