...:::::: MEDİNE::::::...


İslam’da aile mahremiyetini koruma kuralları yok mu?

İslam’da aile mahremiyetini koruma kuralları yok mu?
“Yabancı mıyız?” diyerek hemen negatif düşünmeyin. Ailelerin içinde de bazı sınırların olması normaldir. Asıl böyle bir sınır yoksa anormaldir. Nitekim kuralsızlığın birçok aile içi istismara yolaçtığı çok açık ortadadır.

Almanya’da aile içindeki kuralsızlıklardan kaynaklanan cinsel sapmalardan rahatsızlık duyan okuyucum, İslam’ın aile mahremiyetini koruyacak kurallarının olup olmadığını sorduğu sorusunda diyor ki:

- Aileyi koruyan kurallar İslam’da nasıldır? Evde, aile içinde, özel odalara girerken belli bir kural söz konusu mu? Yoksa İslam’da da kaç göç olmadan aile bireyleri birbirlerinin odasına sormadan girer, tesettürsüz şekilde yüz yüze, göz göze gelebilirler mi? Lütfen bana bilgi verin. Yoksa burada benim çocuklarım da aile içinde kuralsız yetişecek, ayıpladığım yabancılar gibi dikkatsiz yaşamaya alışacaklar, diye korkmaya başladım?

İslam’dan önceki cehalet devrine baktığımızda aileyi koruyan hiçbir kuralın mevcut olmadığını görmekteyiz. Müşrikler her an istedikleri eve ve odaya izinsiz girebilir, tesettürsüz şekilde yüz yüze, göz göze gelmekte mahzur görmezlerdi. Nitekim bu kuralsızlıklardan İslam’a girdikten sonra rahatsızlık duyan Medineli bir hanımefendi, bir gün Peygamberimiz’e gelerek:

- Ya Resulallah! dedi, günün herhangi bir saatinde biri kapımdan odama dalabiliyor, görünmek istemediğim bir halde beni görebiliyor. Artık bir ikaz yapsanız da, kimse kimsenin evine, ayrıca odasına izinsiz girmese, istemediği bir görüntü içinde iken görmese?

O sıralarda benzeri bir teklif de Hazreti Ömer’den (ra) geldi: Keşke Rabbimiz bir ayet gönderse de evimize, odamıza kimse izinsiz giremese, kimse kimseyi tesettürsüz, açık halde iken görmese!. Buna benzer isteklerin çoğalması üzerine Nur Sûresi’ndeki aile mahremiyetini koruma kuralları koyan (izin isteme) ayetleri peş peşe geldi. Şöyle ölçüler veriyordu gelen ayetler:

- Ey iman edenler! Başkalarının evlerine girmek istediğinizde, önce selam vererek izin isteyin, izin verilirse girin! Verilmezse geriye dönün. Kendi evinizin içindeki hane halkı da, bir birinin odalarına geceleri izinsiz girmesinler. Gündüzleri de istirahat anlarında üzerlerinin açık olabileceği vakitlerde habersiz olarak odaya dalmasınlar!.. Sizin için hayırlı olan budur!.. (27-58-59)

***

“KİMSİNİZ?” SORUSUNA, “BENİM” YERİNE, “BEN FALANCAYIM” DİYE CEVAP VERİLMELİ”

Artık cehalet devri kuralsızlıkları kaldırılıyor, Müslüman’ın aile hayatı korumaya alınıyor, dışarıdan gelenin eve, evde olanın da odaya girme kuralları açık ve kesin şekilde tespit edilmiş olunuyordu. İslam terbiyesinde, dışarıdan gelen birinin izinsiz eve dalması yasaktı. Yabancılar önce hem de üç defa dışarıdan izin isteyecek, içeriden gelen ses izin verirse girecek, vermezse, dönüp gidecek, üçten fazla izin isteme ısrarında da bulunamayacaktı.

Ayrıca, kapı tıklatarak, yahut zile basarak selam verip izin isterken, kapının tam önünde değil de, sağına yahut da soluna çekilerek beklenecek, içeriden kapıyı açanı ansızın görmeyecek, evin içini hazırlıksız halde seyretmek gibi bir rahatsızlığa da sebep olunmayacaktı..

Bir diğer konu da, içeriden ‘kimsiniz?’ diye gelen soruya belirsiz bir kelimeyle ‘benim’ denmeyecek, ‘ben falanım, filan için geldim’ şeklinde tanıtıcı bilgi vererek izin istenecekti.. İslam’ın koyduğu bu gibi sosyal hayatı düzenleme kuralları büyük bir memnuniyetle Medine’de uygulanırken meselenin iyi anlaşılmasına sebep olacak acemilikler de yaşanıyordu. Nitekim bir gün sahabeden Hazreti Cabir, Efendimiz’in kapısına gelip:

- Esselamü aleyküm, ben geldim! diyerek izin istedi. Efendimiz bu tür izin isteyişi hoş görmedi de şöyle düzeltmede bulundu:

- Niçin kendini tanıtmadan sadece ‘ben geldim’ diyorsun? Önce sen kimsin, kendini tanıt, sonra izin iste!. Konumuzun en mühim sorusunu da bir başka sahabi şöyle sordu:

- Ayetler hane halkının dahi geceleri birbirlerinin odalarına izinsiz girmelerini yasaklıyor, şimdi ben anamın odasına da mı izin isteyerek gireceğim? Efendimiz, bu soruya da tereddütsüz cevap verdi:

- Evet, geceleri istirahate çekildikten sonra anan da olsa odasına ancak izinle gireceksin! İzinsiz girmek yoktur!.

İslam’ın aile içi mahremiyetini korumak için koyduğu kuralları böylece kesinleşmiş, yabancılarda görülen aile bireyleri arasındaki duygusal saplamalar Müslüman aile bireylerinde görülmemiştir. Bundan dolayı Batılılar, ‘Müslümanlarda aile kuralları çok kuvvetlidir, Müslüman aile kolay yıkılmaz’ demekten kendilerini alamamışlardır..
Sayı: 240
Bölüm: İlmihal

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=49&hn=5836
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (0) :: Yorum yaz!16/7/2007

Hanımların saç boyaması ve kaş aldırması nasıl yorumlanıyor?

Hanımların saç boyaması ve kaş aldırması nasıl yorumlanıyor?
SORU: Kadınların saçlarını boyamalarında mahzur olur mu? Bazıları boyanın saçın ıslanmasına engel olduğunu söyleyerek caiz olmayacağını söylüyor, gusle mânidir diyorlar.

CEVAP: Konu, boyanın tabaka teşkil edip etmemesi üzerinde düğümlenmektedir. Saça sürülen boyanın tabaka teşkil etmeyip kına gibi suyun ıslatmasına engel olmaması halinde elbette bir mahzur söz konusu olmaz. Kimyagerler, boyanın bu durumunu daha iyi bilirler. Bizim bildiğimiz, görüşlerine değer verdiğimiz hocalarımızın saç boyasının tabaka teşkil etmeyip kına gibi engelsiz olduğu, gusle, abdeste mâni olmayacağı yolundaki görüşleridir. Hayreddin Karaman Hocaefendi, saç boyalarının tabaka teşkil etmediğini, kına gibi mahzursuz olduğunu ifade ediyor. Faruk Beşer Hocaefendi de aynı görüşte. O da ‘Saç boyalarının gusle mâni olduğu yolundaki söylentiler anlamsızdır.’ diyor, boyamanın caiz olduğunu söylüyor.


SORU: Hanımların kaşlarından almaları dinen yasak mı, yoksa yasak olmayan kısmı da var mı?

CEVAP: Hayreddin Karaman Hocaefendi’nin sitesindeki soru ve cevabı şöyle:

- Bayanların kaşlarını aldırması mahzurlu mudur? Veya kaşlarının hepsini düzelttirmek değil de sadece iki kaşın arasını aldırabilirler mi? Cevap: “Normal kadın kaşının bir şekli (normal sayılan şekilleri) vardır. Bunların dışına çıkan, göze sakil (çirkin) gelen, sahibini çirkin gösteren ve bu yüzden onu rahatsız eden fazla kıllar alınabilir. Normal kaşları, modaya uyarak inceltmek, yerlerini değiştirmek... caiz görülmemiştir.”


SORU: Kadının özel halde iken diş dolgusu yaptırması, kaplatması caiz olabilir mi? Yoksa bu halde iken yapılan diş dolgu ve kaplatması, sonra yapacağı gusle engel mi olur?

CEVAP: Özel halde iken diş dolgusu ve kaplatması yaptırmak yasak değildir. Her ne kadar diş dolgu ve kaplatmasını bu halden çıkınca yaptırması daha uygun olursa da sonrasında yapacağı gusle, bu dolgu ve kaplatma engel olmaz. Çünkü gusülde ve abdestte su, bunların üzerini ıslatarak geçiyor, böylece üzerindeki ıslaklık altının ıslanması yerine geçiyor, bir eksiklik söz konusu olmuyor. Bu konuda çok sayıda verilmiş fetvalar vardır fıkıh kitaplarında. Özellikle Mülteka şerhinde.


SORU: Gusülsüz hanımın, ağlayan çocuğunu, gusletmeden emzirmesi uygun olur mu, bir mahzur yok mu?

CEVAP: Gusülsüz halde iken ağlayan çocuğu emzirmek mahzurlu değildir. Ancak bazı maneviyat büyükleri çocuğun ağzına değen meme ucunu yıkayarak emdirmekte hayır ve bereket olacağına işaret etmişlerdir.


SORU: Kendisine geceden gusül gereken kimse ne kadar süreyle gusülsüz olarak bekleyebilir.

CEVAP: Gece gusletmesi gereken kimse, sabah namazını kazaya bırakmayacak süre kadar gusülsüz bekleyebilir. Sabah namazını vaktinde kılacak kadar guslü tehirde mahzur olmayabilir. Ancak mümkün oldukça gusülsüz beklemeyip bir an evvel yıkanarak temiz duruma geçmeye gayret göstermekte isabet vardır. Muhafaza melekleri temizlerle birlikte olmayı sever, kirlilerin korumasında olmayı sevimli bulmazlar.
Sayı: 227
Bölüm: İlmihal

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=49&hn=5567&sy=20070413
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (1) :: Yorum yaz!12/4/2007

Şükür secdesi nedir? Ne zaman yapılır?

Şükür secdesi nedir? Ne zaman yapılır?
JALE ŞİMŞEK
“Ben, sevinç yaşadığım, huzur bulduğum zamanlar şükür secdesi yapmayı çok seviyorum.
Geçenlerde bir hoca; bu tür şükür secdesinin câiz olmadığını söyledi. Doğru mu söylüyor,
ben bugüne kadar yanlış mı yaptım?”

Hayatımız içinde zaman zaman çok önemli olaylar yaşarız. Bu olaylar sonunda; kimi zaman tarifsiz sevinçlerin yeşerttiği sonsuz tad ve huzur için, kimi zaman da zarar ve ziyandan kurtulduğumuz için, coşkulu minnettarlık ve gönül dolusu şükürler ile Allah’a hamdimizi sunarız, secdeye vara, vara…

* Örneğin: Beklenen çocuğumuzun doğması,

* Önemli bir makama getirilmemiz,

* Ümitle beklediğimiz nimetin gelmesi,

* Kötü bir hastalıktan kurtulup şifaya kavuşmamız,

* Çevremizde dönen kötülüklerden sıyrılıp kurtulmamız,

* Yangın-sel gibi felaketten sağ çıkabilmemiz,

* Başkasında gördüğümüz çok kötü bir alışkanlığın veya durumun kendimizde olmadığını fark etmemiz gibi hayatımızı etkileyen çok önemli olaylar yaşayabiliriz.

Bu tür durumlarda insan, her şeyin sahibi; hiçbir şeye muhtaç olmayan yaratanı Yüce Allah (cc)’a olan sonsuz şükranlarını sunmak, gönül dolusu hamdini, şükrünü ifade etmek ister. O vakit yapılabilecek en ilk ve en güzel teşekkür şekli; Yüce Rabb’imizin huzurunda eğilerek başımızı secdeye koymaktır. İşte sevinçle yeşermiş, muhabbetle huşu bulmuş bu secdeye şükür secdesi denir.

Şükür secdesi yapmak; âlimlerin çoğunluğuna göre sünnet olup müstehaptır. Çünkü bu secde kulu Allah’a yaklaştıran bir harekettir ve bundan dolayı da sevap işlenmiş olur. Buna delil teşkil eden Hz. Ebu Bekir’in şu rivayetidir:

“Hz. Peygamber (sas) sevindirici bir haber aldığı zaman yahut kendisine bir müjde verildiği vakit secdeye kapanırdı.” (İslâm Fıkhı Ans. c. 2, s. 251, Zaman Yay.). Şükür secdesi, şekil itibarıyla tilâvet secdesine benzer; kişi, kıbleye dönerek tekbir alıp secdeye varır, secdede iken Allah’a hamd ve şükür ettikten sonra yine tekbir alarak ayağa kalkar. Yalnız, şükür secdesinin namazdan hemen sonra yapılması mekruhtur. Çünkü bilmeyen bir kişi, bu secdeyi namazın bir sünneti veya bir vâcibi olarak düşünüp yanılabilir. Bunun için namazın peşi sıra yapılması doğru bulunmaz. Ayrıca nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde; güneş doğarken, güneş tepe noktasındayken, güneş batarken şükür secdesi yapmak yine mekruhtur.

Hayatımızdan şükür secdeleriyle onlara vesile olan hayırlı rızık ve selâmetin eksik olmaması dileğiyle…
Sayı: 227
Bölüm: İlmihal

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=49&hn=5562&sy=20070413
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (0) :: Yorum yaz!12/4/2007

Bilim terazisinde aşk tartmak

Bilim terazisinde aşk tartmak
PROF. DR. HAYRETTİN KARA
Duygu ve düşüncelerimizin gen ve hormonlardan kaynaklandığı ve bu nedenle de bazı duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olmayacağımız yanlıştır.

Beyin nihayet kendini keşfediyor. Bu keşiflerin ötesinde insanlığı hangi sürprizler bekliyor henüz bilmiyoruz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Zira bilgimiz arttıkça bilmediklerimizin boyutlarının tahayyülümüzün ötesinde olduğunu fark ediyoruz. Bilgimiz arttıkça basit açıklamalar yerlerini karmaşık spekülasyonlara bırakıyor. Gerçekte hal böyleyken, bilimsel bilginin özellikle medya aracılığıyla halka arzında çok farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Sözü getireceğim yer aşkın biyokimyası.

Duygu, düşünce ve davranışlarımızla beynimizdeki biyokimyasal faaliyet arasındaki ilişkiye değin bilgilerimiz gün be gün artıyor. Gerçekten de her türlü düşünce, duygu ve davranışımızın beyinde bir karşılığı var. Ama bu, insana ait tüm niteliklerin beynin biyokimyasal süreçlerince belirlendiği anlamına gelmiyor. İşte bilimsel bilginin kullanımında en büyük hata da bu noktada yapılıyor. Sonuçta gazetelerde, dergilerde hatta konuyla ilgili sözde bilimsel kitaplarda hayretten ağzımızı açık bırakacak ifadelerle karşılaşıyoruz. Örneğin bir kitaptan alıntıladığım şu iki cümleye bakalım; ‘Sadakat görevi de oksitosin ve vazopresin hormonlarına verilmiş durumdadır. Hatta bu hormonların aşısının eşlere zerk edilebileceği günü iple çeken insanlar vardır’.

Sadakat, insana ait bir sorumluluktur. Sorumlu olan bizzat insanın kendisidir. Sadakat eğer bir görevse, bu görev insan bedenine ya da bedenin bir bölümüne ya da bu bölümdeki bir nörokimyasal sürece ya da bu süreçte yer alan herhangi bir hormon ya da nörotransmittere yüklenemez. Eğer böyle olsaydı insan olmak ne kolay olurdu. İşin gerçeği, o zaman ‘insan olmak’ diye bir şey olmazdı. Öyle ya, hormonlar görevini yapmıyorsa insan ne yapsın. Bu tam bir materyalist indirgemeci yaklaşımdır. Şimdi bu indirgemeci yaklaşımın sonuçlarını biraz daha açalım. Eğer sadakatten bazı hormonlar sorumluysa ihanetten de sorumlu bazı hormonlar olması gerekir. Ya da ihanet, sadakat hormonlarının görevlerini yapamamalarının ikincil bir sonucu olabilir. İki durumda da sonuç değişmez. Her iki durumda da ihanetin bedeli en azından bir vicdan azabı değil, gerekli hormon preparatını satın almak olur yalnızca. Alıntıladığım ikinci cümlede de sadakat hormonlarının aşısını heyecanla bekleyen eşlerden bahsediliyor. Sadakatsizlik bir hormon aşısıyla çözümlenemeyecek kadar girift bir ilişki sorunudur. Öyle girift ki arka planında bir yığın psikolojik, sosyokültürel dinamik vardır. Bu dinamikler anlaşılmadan insan anlaşılamaz. Bu arada, sadakati önemseyen eşlere şu kötü haberi de verebiliriz; insani ilişkilerin giderek parçalandığı postmodern narsizm çağında sadakat hormonlarından daha çok ihanet hormonlarının talibi olacaktır.

Aşkın biyokimyasına dair medyada yer alan yazıların büyük bölümünde yukarıda eleştirdiğimiz indirgemeci yaklaşım ve abartılı üslup kullanılıyor. Yazıların genel havası şöyle; ‘Bilim aşka el atıp onu laboratuvara soktu. Aşktan sorumlu hormonlar birer birer keşfediliyor’.

Verilerin yorumlanmasına ilişkin vahim yanlışlar bir tarafa, bu çalışmaların pek azı insanlar üzerinde yapılmış. Oysa insanlar üzerinde yapılan pek az çalışma var. Laboratuvar çalışmalarının büyük bölümü deney farelerinin davranışlarıyla ilgili. Örneğin bu deneylerden birinde tek eşli ve çok eşli iki tür tarla faresinin beyni incelenmiş. Bu iki tür arasındaki temel farkın, beyinlerindeki oksitosin ve vazopressin hormon reseptörlerinin yerlerinin değişikliği olarak bulunmuş. Farelerin davranışlarıyla beyin biyokimyaları arasındaki ilişkiler belli bir ölçüde insan davranışlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Ama nihayetinde insan, fare değildir.

Diyelim ki benzer bulgular sadık insanlarla sadakatsiz insanların beyinlerinde de gösterilsin. Ben de, çok büyük bir ihtimalle her iki grubun beyin biyokimyalarının farklı olduğunu düşünüyorum. Ama bu veriler bize, insani sadakatin bu hormonlara indirgenebileceğini söylemez ki. Şimdi de insanlarda yapılan bir deneye bakalım. Bir grup deneğe (âşığa) bir kez sevgililerinin bir kez de herhangi bir kişinin resmi gösterilmiş ve her iki durumda beyin etkinliği tespit edilmiş. Âşıklar sevgililerine bakarken, ventral tegmentum ve limbik sistem denen beyin bölgelerinin etkinleştiği görülmüş.

Bu arada dopamin ve noradrenalin gibi uyarıcı nörotransmitter düzeylerinin yüksek, serotonin düzeylerinin ise düşük olduğu gözlenmiş. Peki bu verileri nasıl yorumlayalım? Mesela şöyle diyebilir miyiz? Beynin ventral tegmantum ve limbik sistemi âşık olur ya da âşık olan beyindir. Eğer indirgemeci materyalist bir zihnimiz varsa diyebiliriz. Oysa âşık olan, bedeni de muhtevi, insan denen mahluktur. Ama bu, aşk hali içinde beynin ve bedenin biyokimyasının değişmediği anlamına gelmez.

Aslında yukarıdaki deneyin nihai anlamı, İbni Sina’nın genç bir erkeğin hastalığını nabzını tutarak teşhis etmesinden çok farklı değil. Anlatıldığına göre İbni Sina, hastalığı bir türlü teşhis edilemeyen bir delikanlının asıl sorununun bir aşk derdi olduğunu anlar. Başucuna oturur, nabzını tutar ve sohbet etmeye başlar. Konuşma esnasında sevgilisiyle ilgili olabilecek bahisler açıldıkça delikanlının nabzı hızlanır. Sonunda büyük hekim kalp atım hızındaki değişikliklerin izini sürerek, gencin kime âşık olduğunu ve maşukunun nerede yaşadığını tespit eder. Ama aynı İbni Sina aşk üzerine bir risale yazar ve bu kitapçıkta basit cansız maddede bile aşkın var olduğunu söyler. Daha sonra nebati ve hayvani nefislerdeki aşkı anlatır ve aşk bahsini İlahi aşkla noktalar. Ama günümüzün popüler aşk bilimi yazılarında İbni Sina’daki gibi aşkın ne tanımı vardır ne de kategorileri.

Konunun bir diğer boyutu da aşk denen ruhsal durumun giderek bir psikiyatrik soruna indirgenir olması. Elbette aşk bir psikiyatrik sorunmuş gibi görünebilir ya da gerçekte psikiyatrik bir sorun aşk suretine bürünebilir. Bütün bunları ayırt edebilmek için biraz olsun aşkın farklı vechelerini görebilmek gerekir. Bu konuyu detaylandırmayacağım. Ama en azından popüler aşk biliminde sözü edilen aşklarla, Yunus’un, Mevlânâ’nın bahsettiği aşk arasında bir nitelik farkı olduğunu görelim. Yoksa böyle der miydi Yunus;

İşidin ey yarenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere verilmez
Hürmetli nesnedir aşk.

Sayı: 218
Bölüm: Evlilik

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=3&hn=5361
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (1) :: Yorum yaz!13/2/2007

Ebu Hanife’ye bir kadın elmayla soru sordu

Ebu Hanife’ye bir kadın elmayla soru sordu
Bir gün İmam-ı A’zam Ebu Hanif’e (ra), bir mecliste vaaz ederken yanına bir kadın gelir. Kadın, yanında getirdiği bir bıçak ile bir tarafı kırmızı diğer tarafı sarı olan bir elmayı Ebu Hanife’nin önüne bırakıp geri çekilir. Bir feraset âbidesi olan koca imam, elmayı bıçakla ortasından kestikten sonra elmanın içini kadına gösterip geri verir. Kadın gittikten sonra bu hadisenin izahını isteyen cemaate Ebu Hanife, şu cevabı verir: “Kadın bana bir tarafı kırmızı diğer tarafı sarı olan elmayı getirerek, kırmızı kanda mı yoksa sarı kanda mı hayızdan temiz olacağını sormak istedi. Ben de elmayı ikiye bölüp ona beyaz olan iç kısmını göstererek ancak akıntı beyazlaştığında temiz olabileceğini söylemek istedim.”

Bu muhteşem tablo, ilim, edeb ve takva konusunda zirveyi tutmuş o yüce şahsiyetlerle bizim aramızdaki farkı gözler önüne seren ibret-âmiz bir misaldir. Onlar, ulaştıkları bu yüce makama, ilim, edeb ve takva hususunda gösterdikleri üstün performansla geldiler.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=4986
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (0) :: Yorum yaz!17/10/2006

Güzelliklerle beraber olalim

Güzelliklerle beraber olalim
ABDULLAH AYMAZ
İslamiyet’te temizlik esastır. Eğer fıkıh ve ilmihal kitaplarına bakarsak, hep temizlik bahisleriyle başlar hem de bu bahisler sayfalarca devam eder. İbadet edebilmek için hem kendimizin, hem elbisemizin hem de bulunduğumuz yerin temiz olması gerekir. Gusülsüz ve abdestsiz iken namaz kılamayacağımız gibi, Kur’ân-ı Kerim’e de dokunamayız.

Çünkü, nuraniyet, yümün ve bereket temizliktedir. Ervâh-ı tayyibe dediğimiz güzel ve hoş ruhlar ve melekler, hep revâyih-i tayyibeye yani güzel ve hoş kokulara gelirler. Ervah-ı habîse denilen pis ve şerli ruhlar ve şeytanlar da pis kokulardan hoşlanırlar. Onların gıdası da pisliklerdir. Onun için tuvalete giderken bile “Allah’ım, kirden, pislikten, tepeden tırnağa pis olan ve pisliklerle hemhâl bulunan habîsat ve rahmetinden kovulmuş şeytandan Sana sığınırım.” diye dua ediyoruz.

Cenab-ı Hak israf etmediği için, nurdan, mübarek kelimelerden melekleri, ruhanîleri ve tayyibatı yarattığı gibi, kötü kokulardan, pisliklerden, kokar şeylerden, metan, bütan gazlarından, insanın içindeki gazdan habîsatı yaratmaktadır. Hem de onlar, onlardan gıdalanmaktadır. Onun için önce etrafımızı, evimizi, işyerimizi, tuvalet ve banyolarımızı tertemiz tutmamız, ayrıca iyi kokularla bezememiz gerekmektedir. Böylece etrafımızda ruhanîler ve tayyibat koşuşur durur.

Kur’ân-ı Kerim’e saygılı olmamız gerekmektedir. Onu okumaya başlamadan evvel üzerimize güzel kokular sürünmeliyiz. Eğer melekler Kur’ân kelimeleri ağızdan çıkarken onları emiyorlarsa, ağzımıza da hoş kokular sürmeliyiz.

Tayyibat hususunda Kur’an-ı Kerim’de “Habîsat (kötü kadınlar) habîslere (kötü erkeklere) kötü erkekler de kötü kadınlara; tayyibeler (temiz kadınlar) tayyiblere (temiz erkeklere), temiz erkekler de temiz kadınlara yakışır.” (Nur Sûresi, 26) “Size kısmet ettiğimiz helâl ve hoş rızklardan yiyesiniz diye kudret helvası ve bıldırcın indirdik.” (Bakara Sûresi, 57) “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızkların temiz ve helâlinden yiyiniz.” (Bakara Sûresi, 172) buyuruluyor. Onun için hayvanlardan yaratılışı iğrenç olanların, başka canlıları dişleri ve tırnakları ile saldırıp öldüren canavarların etleri haram olduğu gibi vücudu zehirleyen ve sağlığa zararlı olan şeylerin yenmesi de haramdır. Hamam ve benzeri yerlerin pis sularını sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Pis sularla beslenip büyümüş sebzeleri yemek haram değilse de mekruhtur.

Hatta pislik ve kan gibi temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır ve deve gibi hayvanların etleri, bu hayvanlar bir müddet hapsedilmeden ve temiz yiyeceklerle beslenilmeden kesildikleri takdirde etlerini yemek mekruhtur. Çünkü bu halde etleri fena kokudan kurtulmuş olmaz. Bunların hapsedilme müddeti, tavuklar için üç gün, koyunlar için dört gün, sığır ve develer için on gündür. Akar sulara, meyveli ve gölgeli ağaçların diplerine abdest bozmak da men edilmiştir.

En büyük temizlik de ruhumuzla ilgilidir. Onu, inkardan, şirkten ve günahlardan temizlememiz gerekmektedir. Bunun ilacı, sağlam ve tahkikî bir iman-ı yakîndir. Sonra da tövbe ve istiğfarla, pas-çözenle temizler gibi kendimizi arıtmamız lâzımdır. Hele hele kul haklarından mutlaka helâlleşerek kurtulmamız icap etmektedir.
Sayı: 167
Bölüm: Güzel Davranışlar

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=44&hn=4289
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (0) :: Yorum yaz!29/7/2006

Her sakallı, hoca mıdır?

Her sakallı, hoca mıdır?
Serhat Şeftali
- Ben, çevremdekilere göre “hoca” sayılıyorum. Beni çok dindar görüyorlar. Bir baş örtmekle, namaz kılmakla hoca yaptılar. Halbuki birçok şeyi bilmiyorum. Çok eksiğim var. Yaptığım en ufak bir yanlış bana çok pahalıya patlıyor. Normal yaşamım bu bakışlar nedeniyle mutsuz bir hal aldı.

“Hoca hanım senden de bunu beklemezdik!” diyerek dalga geçiyorlar. Halbuki ben ne hocayım, ne de hocalık bilirim. Bilmediğim şeyleri öğrenmek için bile soramaz oldum. Korkuyorum, işiteceğim laflardan. Başörtün varsa dindarsın diyorlar; keşke olabilsem…

***

Hapishaneye gönderilen grubun içinde siyah sakallı birisi vardı. Bu grubu ziyarete gelen yan koğuştakiler, siyah sakallı adama baktılar ve “Hoca yarın bizim koğuşa gel de merak ettiğimiz sorular var!” dediler. Tok bir sesle “olur” demişti amma kendisinin dinî konularda bir bildiği yoktu ve telaş sarmıştı hemen. Buna benzer bir olay da hastanede yaşanmıştı. Arkadaşı önemli bir zatı ziyarete beraber gidelim demişti. Odanın kapısı açıldığında yatakta sakalsız ve bıyıksız bir adamın yattığını gördü ve içinden “Ne kadar muhterem bir zat ki (!); ne sakalı ne de bıyığı var. Böyle mi olur?” diye geçirdi. Yatağın yanına yaklaşmıştı ki; yaşlı zat zorla doğruldu yatağından ve ona dönerek, “Maharet sakal ve bıyıkta değildir, kalbine bak sen!” demişti.

***

Şekilcilik, herkesi bir kalıba koyma, bizleri en çok hataya düşüren unsurlardan biri. Her ne kadar insanın fikri neyse zikri de odur, içi nasılsa dışına da o yansır; amma velakin bu kat’i bir sonuca varmak için yanlış bir kriterdir. Olmadık sorumlulukları yüklemek de insanların ezilmesine ve daha fazla hata yapmasına neden olur. Her şeyi ne eksik ne de fazlasıyla değerlendirmeli…

***

- Evden çıkmak istemiyorum. Başım hep önde. Her an bir günaha düşecek ve boğulacakmışım gibi geliyor. Ama gelin görün ki; dışarıda ürkek ve korkak, bazılarına göre ahlak abidesi ben; iç alemimde bundan fersah fersah uzağım. Sırf beni ahlaklı biri gördükleri için öyle davrandığım oluyor. Kurduğum hayaller beni korkutuyor. Kendimi ikiyüzlü ya da ahlak bozuntusu hissediyorum. Bazen “İyi, temiz, ahlaklı ve inanan” sıfatlarını çıkarıp hak etmediğim bu payeleri verip uzaklara gitmek istiyorum.

***

Günahlar insanların çıkmaz sokaklarıdır. Tevbe o sokağa giren arabayı geri vitese alabilmektir. Ama arabayı geri vitese almak yeterli değildir. Gaza basmak ve direksiyon hakimiyetini kaybetmemek gerekir. Günaha tekrar girmemedeki sabır; direksiyon, direksiyon hakimiyeti ise gaz pedalı olmalıdır.

***

Tahrik, gençleri bugün en çok bunalıma sürükleyen şeylerin başında geliyor. Gençler adeta arkalarından denize itekleniyor. İçine düştükleri günah bunalımlarını kimseye anlatamıyor ve paylaşamıyorlar. Bu durum günahın affı konusunda belki de iyi bir durum. Ama çıkış yolu bulunamadığında insanın içini yiyip bitirecek kadar da tehlikeli. “Yapmayacağım” tövbelerinin defalarca bozulması bir iradesizlik sorununu ve kendine güven bunalımını doğuruyor. Bu anlamda birçok gencin kendine güven sorununun gerçek yüzünü belki de hiç kimse anlayamayacak.
Sayı: 188
Bölüm: Editör

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=35&hn=4769
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (0) :: Yorum yaz!20/7/2006

Küçük günahlar bir gün büyüyüp “kebair” olur!

Küçük günahlar bir gün büyüyüp “kebair” olur!
Resulullah (sas): “Size büyük günahların (kebair) en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. “Evet!” deyince: “Allah’a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!” buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, yere oturup: “Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahidlik!” dedi ve bunu çok tekrar etti. (Buhari, Şehadat 10, Edeb 6)

Babası (radıyallahu anh)’ndan anlatıyor: “Resulullah’a (sas) bir adam kebairden sormuştu, şöyle cevap verdiler: “Onlar dokuzdur!” buyurdular ve saydılar: “Şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Kâbe’de günah işlemeyi helal saymak.” (Ebu Davud, Vesaya 10)

Dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü! Allah nezdinde en büyük günah hangisidir?” “Seni yaratmış olan Allah’a eş koşmandır!” buyurdular. “Sonra hangisidir?” dedim. “Seninle birlikte yiyecek diye, evladını öldürmendir!” buyurdular. Ben yine: “Sonra hangisidir?” dedim. “Zina etmendir!” buyurdular. (Buhari, Tefsir, Bakara 3, Furkan 3, Edeb 20)

Resulullah (sas) “Kişinin anne ve babasına sövmesi büyük günahlardandır” buyurmuşlardı. Orada bulunanlar: “Hiç kişi anne ve babasına söver mi?” dediler. “Evet! Kişi, bir başkasının babasına söver, o da babasına söver; annesine söver, o da bunun annesine söver!” buyurdular. (Buhari, Edeb 4; Müslim, İman 146)

KAYNAK ZAMAN AİLEM
__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (1) :: Yorum yaz!9/7/2006

İBADET MÜKELLEFİYETİ

Teklif Nedir, Mükellef Kime Denir?

Teklif, lügatte, Bir kimseye zorluk veren bir şeyi emretmek ve ona yüklemek demektir. Istılahta ise, İslâm Dininin insanlara Allah'ın emirlerini yapmalarını, yasaklarından da kaçınmalarını emretmesi manasına gelir.

Mükellef de İslâm Dininin getirdiği mesajla yükümlü tutulan, düşünce, söz ve davranışlarına birtakım dünyevî-uhrevî, dinî-hukukî sonuçlar bağlanan âkıl (aklî melekeleri yerinde) ve bâliğ (ergin) olan insan demektir.

Mükellefiyet Ne Zaman Başlar?

Kişinin dinî hükümlerden sorumlu tutulabilmesi için,

a. Âkıl

b. Bâliğ olması şarttır.

"Din, akıl ve şuur sahiplerini muhatap alır onları kendi ihtiyar ve seçenekleriyle, dünyevî-uhrevî hayra yönlendirir ve icabet edenlere de ebedî saadetler vaad eder.

Bu itibarla da dini, özel bir donanıma karşı özel bir teveccüh şeklinde yorumlamak da mümkündür. Zira akıl ve irade mahrumları onunla mükellef tutulmamışlardır ve onlar için bizzat hayra sevk gibi bir iltifat da söz konusu değildir.

Evet akıl ve irade, dinin ilk şartı ve İslâm’ın hayata hayat olması manasına “diyanet”in de en hayatî rüknüdür. Bu da, akl u iradesi olmayanlara, hayrı, şerri temyiz kabiliyeti isteyen din gibi bir sorumluluğun teklif edilemeyeceği demektir. Evet böyleleri için, ne akl u ihtiyarı ilk şart kabul eden ilâhî kanunlar mecmuası dinden, ne de Allah’ın yaratması ve beşerin kesbiyle meydana gelecek olan diyanetten söz etmek mümkün değildir."

Bu itibarla mükellefiyetin birinci şartı âkıl olmaktır. Âkıl demek, ne yaptığını bilen, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edecek temyiz kabiliyetine sâhip olan kimse demektir.

Mükellefiyetin bir diğer şartı da, kişinin bâliğ olması yani, bülûğa ermiş bulunmasıdır.

Bülûğa Ermek Ne Demektir?

Bülûğa ermek, insanların çocukluktan çıkıp cinsî duygu ve hislerinin başladığı çağa ermeleri demektir.

Bülûğ Çağı Ne Zamandır? Nasıl Bilinir?

Bülûğ çağı, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kızlarda 9-15; erkeklerde 12-15 yaşları arası olarak belirlenmiştir.

Kişinin bülûğa ermesi erkeklerde ihtilâm denilen cinsî boşalmanın olması; kızlarda ise hayız ve aybaşı adı verilen muayyen hâlin ortaya çıkması ile gerçekleşir. Buna "tabiî bülûğ" denir. Bazen olur ki, erkek ve kız, yaş olarak bülûğ çağına girdikleri halde, kendilerinde ihtilâm ve ay hâli görülmez. Böyleleri için "hükmî bülûğ" vardır ki bu, belli bir yaş sınırına ulaşanların fiilen bülûğa ermiş olmasalar bile bâliğ olarak kabul edilmeleridir.

Hükmî bülûğ yaşı, hem erkek hem de kızlar için 15 yaştır.

Bülûğla birlikte kişinin yeterli aklî yetişkinlik kazandığı var sayıldığı için aksini gösteren bir delil olmadıkça kişi mükellef olur. Dinî terminolojide buna "âkil ve bâliğ olmak" denir. Bunun anlamı kişinin hakları kullanmaya, sözlü, yazılı, fiilî hukukî işlemleri bizzat yapmaya, dinî ve içtimaî mükellefiyetlere muhatap olmaya ve cezaî sorumluluk taşımaya ehil hale gelmesidir. Kişinin malî konularda normal seviyede tedbirli ve basiretli davranması demek olan rüşd, genelde buluğ ile birlikte gerçekleşir. Kişi baliğ olmuş da reşid olmamışsa, bu durum onun dinî ve cezâî ehliyetini etkilemez, bu iki ehliyeti tam olarak mevcuttur, sadece malî yönü bulunan hukukî işlemlerde ehliyetine bazı sınırlamalar getirilir.

Mükelleflerin Yapmaları Gereken Dinî Vazifeler Nelerdir?

Mükellefiyet çağına giren her Müslüman’ın yapmak zorunda olduğu bazı dinî vazifeler vardır ki, bunlara fıkıh ve ilmihal kitablarında "mükelleflerin yapacağı vazifeler" manasına "Ef'âl-i Mükellefîn"denir. Bunlar yediye ayrılır.

1. Farz,

2. Vâcib,

3. Sünnet,

4. Müstehab,

5. Mübâh,

6. Haram,

7. Mekrûh,

Bu fiillerden ilk dördünün yapılması gerekli görülmüş; onlardan sonra gelenin "mübah"ın yapılıp-yapılmaması tercihe bırakılmış, son üçünün ise terki istenmiştir. Din tarafından bir fiilin yapılmasının istenmesine "emir"; terk edilmesinin talep edilmesine de "nehiy" adı verilir.

Farz Nedir?

Kelime manası, "bir şeyi kesinleştirmek, takdir etmek, pay ve parçalara ayırmak, belirlenmiş şey ve pay" demektir. İslâmî terminolojideki manası ise, yapılması kat'î ve açık delillerle emredilen dinî iş ve vazifelerdir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi.. Farz ikiye ayrılır:

Farz-ı Ayn

Yerine getirilmesi her Müslümana ayrı ayrı borç olan farzlardır. Bunlar, bir Müslümanın yapmasıyla diğer Müslümanların üzerinden düşmez. Namaz, oruç gibi. Gerek namaz ve gerekse oruç, istisnasız her Müslüman’ın yapmak zorunda olduğu, dinî birer vecibedir.

Farz-ı Kifâye

Yerine getirilmesi her Müslümana ayrı ayrı borç olmayan, Müslümanlardan bazısının yapmasıyla diğerlerinden borçluluk hâli kalkan farzlardır. Bu gibi farzları, hiç kimsenin yapmaması hâlinde, bütün cem'iyet mes'ul ve günahkâr olur. Bir Müslümanın cenaze namazını kılmak gibi. Cenaze namazının bazı Müslümanlar tarafından kılınması, diğer Müslümanlar üzerinden mükellefiyetin kalkması için yeterlidir. Ancak, hiç kimse kılmayacak olsa, bütün Müslümanlar mes'uliyet altına girmiş olurlar. Farz-ı kifâyenin sevabı, sadece yapana aittir. Tamamen terkinden dolayı gelen günah ise, bütün Müslümanlarındır.

Farzın Hükmü Nedir?

Yapılırsa büyük sevab vardır. Özürsüz olarak terk edenler, dünyada huzur bulamayıp iç sıkıntısından kurtulamadıkları gibi, âhirette de çetin azaplara çarptırılırlar. Farzın inkârı Müslüman’ı dinden çıkarır.

Vâcib Nedir?

Sözlükte "sabit, lazım, var ve gerekli olan şey" anlamına gelir. Istılahî manası ise fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre farz ile eş anlamlıdır. Hanefî uleması farz ve vacip diye ikili bir ayırım yapmışlardır. Hanefîlere göre vacip, yapılmasının gerekliliğini ifade eden deliller, farz kadar kuvvetli ve açık olmayan vazifelere denir. Vaciplerin de farzlar gibi kesin olarak yapılması gerekir. Bundan dolayı vacibe, "amelî farz" da denmektedir. Kurban kesmek, vitir ve bayram namazı kılmak gibi.

Vâcib'in Hükmü Nedir?

Vâcibin hükmü de, farz gibidir. Yani, işlenmesi halinde sevab, terkinde ise azab vardır. Ancak îtikad bakımından vâcib, farz gibi değildir. Vâcibi inkâr eden dinden çıkmaz. Fakat dinde olan bir emri inkâr ettiği için bid'at işlemiş ve günaha girmiştir. Vacibi unutarak veya kasten terk eden daha sonra kaza etmekle mükelleftir. Mesela, vitir namazını kaçıran daha sonra kaza etmelidir.

Sünnet Nedir?

Sünnetin kelime manası "yol" demektir. İslâm fıkhına göre ise Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalatu vesselâm) farz ve vaciplerden hariç olarak yaptığı ve yapılmasını istediği fiil ve davranışlardır ki, ibadet kabilinden olanlara "Sünnet-i Hüdâ", âdet-i seniyyeleri cümlesinden bulunanlara da "Sünnet-i Zevâid" denir.

Sünnet ikiye ayrılır:

Sünnet-i Müekkede,

Sünnet-i gayr-ı müekkede.

Sünnet-i Müekkede

Resûlüllah Efendimizin (sas) umumiyetle yapmaya devam edip pek az terk etmiş oldukları sünnettir. Lügat mânası, kuvvetli sünnet demektir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi. Ezan, ikâmet, cemaate devam gibi İslâm şeâirlerinden sayılan sünnetler de, sünnet-i müekkededir. Bunlara sünnet-i Hüdâ da denir.

Sünnet-i Gayr-i Müekkede

Resûlüllah Efendimizin ibâdet maksadıyla bazen işleyip bazen de terk ettikleri sünnettir. İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk sünneti gibi. Resûlüllah'ın yiyip içme, giyinip kuşanma, oturup kalkma gibi günlük normal davranışları ve âdâb-ı muaşerete taallûk eden işleri de sünnet-i gayr-ı müekkedeye dahildir. Bunlara sünnet-i zevâid adı da verilmiştir.

Sünnetin de farz gibi ayn ve kifâye kısımları vardır. Meselâ, Ramazan'ın son on gününde i'tikâfa girmek, teravihi cemâatle kılmak, teravihi hatimle kılmak sünnet-i kifâyedir. Farz namazları cemaatle kılmak ise, sünnet-i ayn'dır.

Sünnetin Hükmü Nedir?

Sünnet-i müekkedenin yapılmasında büyük sevaplar vardır. Kasden veya tembellikle terk edilmesinde Cehennem azâbı yoksa da, şefâatten mahrumiyet gibi büyük bir kayıp ve ziyan söz konusudur. Böyle kimseler Resûlüllah tarafından kınanıp levmedilmeye de müstehak olurlar. Bu sünnetlerin değiştirilmesi veya inkârı ise bid'attır, dalâlettir.

Sünnet-i gayr-ı müekkedenin yapılması da pek güzel ve sevaplıdır. Yemek, içmek, giyinmek, v.s. gibi günlük fıtrî hareket ve muameleler, sünnete ittiba' yoluyla, ibadet hükmüne geçer. İşlenmesi âdet olan fiiller, böylece hayatlanır, şefâate vesile hâline gelir, insan ruhuna feyizler bahşederler. Çünkü, sünnetin en küçük bir edebine riâyet dahi, Allah Resûlünü hâtıra getirir, kalbe nûr ve huzur verir. Bu ikinci kısım sünnetlerin terkinde, hiçbir günah olmadığı gibi, kınama ve azar (levm ve itab) da yoktur. Fakat yukarıda saydığımız büyük sevabları kaybetmek ve sünnetin nurundan ve hakikî edebden istifade edememek durumu vardır.

Sünnet Namazlar terk edilebilir mi?

Sünnet, bir manada insanın sahib-i sünnet ile yani Hz Muhammed(s.a.s.) ile irtibata geçmesinin adıdır. İnsan bu sünnetlere devamı nisbetinde, O'nunla kontakt halinde olur. Hasenatımız ile sevinen, seyyiatımızdan dolayı üzülen Allah Rasülüne rezonans olmanın yolu, sünnetleri yerine getirmektir. Bunlar içinde hasseten, sünnet namazları fasıla vermeksizin kılınmalıdır.

Revatib Sünnetler

denilen namazları Allah Rasülü (s.a.v) hayat-ı seniyyeleri boyunca hiç terk etmemiştir. Terk etmek bir yana, sünnetler kaza edilmediği halde hayatımda boşluk olmasın düşüncesiyle, - lihikmetin - kaçırdığı bir iki sünnet namazını da kaza etmiştir.( Ebu Davud, Salat, 11) Yine bir gün uykuya dalıp kılamadığı teheccüd namazını ertesi günü öğleye kadar olan vakitte kaza etmiştir.( Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 139.)

Bu sebeple, "Hammâdun" ümmeti olarak bizi, o'nunla münasebete sevk edecek, ahirette "livâu'l hamd" sancağı altında toplanmamıza vesile olacak şeyler, her hâlde bizim sünnetlere ittibamızdır.

Sünnet namazları terk eden bir insan farzları kılıyorsa, Allah'a karşı olan borcunu ödüyor, mükellefiyetini yerine getiriyor demektir. Fakat sünneti terk etmesi kulluğunu kâmil-i mükemmel olarak yerine getirmemesinin göstergesidir. Avamca bir yaklaşımla; hac vazifesi, bütünüyle Mekke-Mina-Arafat ve Müzdelife arasında yerine getirilen bir ibadettir. İnsan Mekke'ye varıp, hac vazifesini ifa ettikten sonra, o dinin nâşiri, mübelliği, mümessili Hz Muhammed'in huzuruna varmaması, nasıl ona karşı yapılan edepsizlikse, aynen öyle de, farzları yapıp, sünnetleri terk etmek öylece edepsizliktir. Hz. Peygamberin kudsî atmosferinin dışında kalmaktır. Onun için kulluğu, ondan gördüğümüz sınırlar içinde eda edelim. O, nasıl, ne şekilde ve ne kadar (kaç rekât) namaz kıldıysa, biz de öyle yapmaya özen gösterelim.

Sünnete Uymanın Lüzum ve Faydaları Nelerdir?

Kur'ân-ı Kerîm'de mü'minler, Allah Resûlünün sünnetine uymaya teşvik edilerek şöyle buyurulur: "Allah'ın Resûlünde sizin için kendisine uyulacak en güzel örnek ve numûneler vardır." (el-Ahzâb, 21). Diğer bir âyette ise: "(Ey Şanı Yüce Nebi) de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun, benim sünnetlerime tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.." (Âl-i İmran, 31) denilmiştir.

Demek ki, Allah'ı sevmenin alâmeti ve kendini Allah'a sevdirmenin yolu, Resûlünün sünnetine ittiba' etmekten geçmektedir. Çünkü Allah'ı gerçekten seven bir kişi, elbette Allah'ın sevdiği ve râzı olduğu zât'a benzemeye, onun hareketlerini kendisine örnek almaya çalışacaktır.

Sünnet'e uygun hareket etmenin pek çok uhrevî sevap ve nurları vardır. Sünnet-i Seniyyenin her biri, hattâ en küçük edebleri bile, birer pusula gibi Müslüman’a, hayatın fırtına ve dağdağaları içinde nasıl hareket edeceğini bildirir ve ona en selâmetli ve emniyetli yolu gösterir. Ona şaşmaz ve değişmez değer ölçüleri kazandırır. Kısacası, "Sünnet-i seniyye dünya ve âhiret saadetinin temel taşı ve kemâlât-ı insaniyenin mâdeni ve menba'ıdır."

Sünnetin bütününe birden uymak çok zordur. Ehass-ı havassa, yani en büyük velilere ve din büyüklerine bile zor nasip olan bir husustur. Ancak sünnetin hepsini bilfiil yapmaya herkesin gücü yetmemekle beraber, ona ittiba' niyet ve kasdında olmak, taraftarâne ve iltizamkârâne bir tavır takınmak, herkesin elinden gelir. Böylece insan, sünnetlere olan ittiba' niyet ve kasdı ve tarafgirliği sayesinde, Allah Resûlünün şefâatinden mahrum kalmamış ve sünnetin feyzinden istifadeye uzak durmamış olur. Şu halde şartların elverişsizliği sebebiyle yerine getiremediğimiz sünnetlere karşı içimizde ittiba' arzu ve niyetini, iştiyakını daima korumalıyız. İfa edebileceğimiz sünnetlere karşı da sebepsiz yere ihmale, tembellik ve lâkaytlığa düşmemeliyiz.

Mübâh Nedir?

Yapılmasında veya terkinde dinî yönden hiçbir mahzûr bulunmayan, yani, mükellefin yapıp yapmamakta tamamen serbest olduğu işlerdir. Oturmak, yemek, içmek, uyumak gibi.. Mübah olan bu gibi işlerin ne yapılmasında sevab vardır, ne de terkinde günah.. Ancak bu fiilleri işlerken, mü'min Peygamber Efendimiz'e bağlılığını düşünerek bu fıtrî fiillerini O'nun sünnetine uygun yapmayı düşünerek, o niyetle hareket ederse o vakit sünnet sevabını kazanır. Eşyada aslî vasıf, mübah ve helâl olmaktır. Mübahlığın ortadan kalkması için, o şey'in mübah olmadığına dair bir şer'î delil gerekir. Mübahlığı ortadan kaldırıcı bir delil olmadığı müddetçe, eşya mübahlığını korur.

Helâl ise, yapılması câiz görülen, işlenmesinde dinî yönden hiçbir mahzur bulunmayan şeydir. Helâlin her türlü şâibeden uzak, saf ve temiz olan kısmına "tayyib" denir. Her tayyib şey helâl, fakat her helâl olan şey tayyib değildir.

Müstehab Nedir?

Lügatte, "sevilmiş şey" mânâsına gelir. Istılahta ise Resûlüllah Efendimizin (aleyhi ekmelüttehaya) ara sıra yapmış oldukları şeydir. Duha (Kuşluk) namazı gibi. Peygamber Efendimiz (asm), müstehab denilen hususları sevip zaman zaman yapmışlar, Selef-i Sâlihîn de bunları seve seve işlemiş ve diğer ehl-i îmânı da yapmaya teşvik etmişlerdir. Müstehaba, sünnet-i gayr-i müekkede hükmünü verenler olduğu gibi, mendub, nâfile, tatavvu', edeb ismini verenler de vardır.

Bilhassa güzel ve medhe, övgüye lâyık bir özellik ve davranış olması sebebiyle, müstehab yerine edeb tabiri çok kullanılmıştır. Edeb'in çoğulu âdâb'dır.

Müstehab'ın Hükmü Nedir?

Müstehab'ın yapılmasında sevab vardır. Yapılmaması hâlinde ise, yalnızca bu sevabdan mahrumiyet söz konusudur.

Haram Nedir?

Yapılması, kullanılması, yenilip içilmesi dinimizce kat'î olarak yasak edilmiş şeylere denir. İçki içmek, kumar oynamak, zinâ etmek, adam öldürmek, gıybet ve iftirada bulunmak gibi..

Haram kılınan eşya veya fiil, kendisinde bulunan, hiç ayrılmayan bir zarar, kötülük ve pislik sebebiyle haram kılınmış ise, buna liaynihî (bizzat) haram denir. Domuz eti ve şarap gibi.

Kendi tabiat ve vasfından dolayı değil de elde etme şekli, kazanma yolu gibi dıştan bir sebeple haram kılınmış ise, buna da ligayrihî (bilvasıta) haram denir. Çalınmış ekmek, gaspedilmiş para gibi.

Haramın Hükmü Nedir?

Haramın terkinden dolayı büyük sevab vardır. İnsanı takvâ mertebesine çıkarır. Haramın terk edilmesi farzdır. Bir farzı işlemenin, çok sünnetlere mukabil sevabı vardır. Günahların değişik yönlerden hücum ettiği günümüzde bir tek haramı terk eden kimse, az bir işle bir farz işlemiş gibi sevap alır. Böylelikle haramları, günahları terk eden bir insan, terk ettiği her bir günah, haram sayısınca vacip yapmış olur. Niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla Salih amel işlemiş olur.

Haram işlenmesi hâlinde ise, kalblerin kararıp vicdanların paslanması, îmanın zayıflaması, huzur ve neş'enin gitmesi, ibadetten zevk alma duygusunun yok olması gibi zarar ve kayıpların yanı sıra, âhirette de çetin bir azab söz konusudur. Haramlığı kesin olan bir şey'i helâl kabûl etmek, Allah korusun insanı îmandan çıkarır.

Mekrûh Nedir?

Mekrûh, lügatte, sevimsiz bulunan, nâhoş ve kerih görülen şey demektir. Istılahta ise, dinen yapılması çirkin ve kötü görülen işler mânasına gelir. Abdest alırken ve gusül ederken suyu israf etmek, erkeklerin başı açık namaz kılmaları gibi hususlar mekruhlardandır.

Mekrûh iki kısma ayrılır:

Tahrîmen Mekrûh: Harama yakın olan mekrûha denir. Abdest alırken suyu israf derecede harcamak gibi.

Tenzîhen Mekrûh: Helâla yakın olan mekruhtur. Burnu sağ el ile temizlemek gibi.

Mekrûhun Hükmü Nedir?

Tahrîmen mekrûhun terkinde sevap vardır. İşlenmesinde ise, âhirette azâba uğrama ihtimali mevcuttur. Yani, harama yakın olan mekrûhu işleyen kimsenin âhirette hesaba çekilmesi ve azâba uğramasından korkulur. Bu, İmam-ı A'zam ile Ebû Yûsuf'a göredir. İmam-ı Muhammed ise, tahrîmen mekrûhu, aynen haram gibi telâkki eder, âhirette azab muhakkaktır, der.

Tenzîhen mekrûhun işlenmesi ise, azâbı gerektirmez. Fakat terki sevablıdır. Mekruhları helâl telâkki etmek, hata olmakla beraber, insanı dinden çıkarmaz. Mekrûh kelimesi, fıkıh kitablarında tenzîhen veya tahrîmen kayıtları konmaksızın geçiyorsa, bununla tahrîmen mekruh kastediliyor demektir.

Fâsid Nedir?

Başlanmış bir ibâdeti bozan ve ibtâl eden şeydir. Fâsidin özürsüz, kasden yapılması günâhı gerektirir. Kasden yapılması azaba sebeb ise de, yanılarak yapılması azabı gerektirmez. Namaz içinde gülmek gibi. Gülmek de namazı bozar. İbadet konusunda fâsid ile bâtıl aynı hükümdedir.

Sahîh Nedir?

Bütün şartlarına ve rükünlerine uyularak eksiksiz ifa edilen bir ibâdet veya muameledir. Meselâ: Farz ve vâciblerine riayet edilerek kılınan namaz sahihdir.

Câiz Nedir?

Yapılması dinen yasak olmayan şeydir. Bu kelime, bazen sahih, bazen de mübah yerine kullanılır. Bazı muameleler vardır ki, dünyevî hükümler bakımından sahih olduğu halde, uhrevî hükümler bakımından câiz olmaz. Cuma namazını kılmakla yükümlü olan bir kimsenin cuma ezanı okunurken yaptığı alış veriş muamelesi gibi. Böyle bir muamele sahihtir ve geçerlidir. Fakat manevî sorumluluğu gerektirdiği için caiz değildir.

Bâtıl Nedir?

Rükünlerine veya şartlarına tamamen veya kısmen uyulmayan herhangi bir ibâdet ve muameledir. Abdestsiz namaz kılmak gibi. Bâtıl, sahîh'in zıddıdır.


__________________________________________________________________________________
_______________________________________________________________________________________
©ilmihalYorum (1) :: Yorum yaz!14/6/2006
Sayfa Toplam:140
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Tasarim© ynsm2006




isLamList.Net  || Musluman Bir Neslin Secimi ||