|
Gaziantep’te geniş yapılı Fecri Sadık apartmanının yüksek duvarlarla çevrili, yemyeşil ağaçlar ve rengarenk çiçeklerle bezenmiş bahçesindeyiz. Serin gölgelere kurulu masalarda ağır başlı, şık ve temiz giyimli, her daim güler yüzlü genç kızlar oturuyor. Kimi sohbet ediyor, kimi kitap okuyor. İlk başta her tarafa hakim olan sakin hava birden değişirken içeriden neşeli ama saygılı, telaşlı ama gürültüsüz sesler gelmeye başlıyor. “Kardeşlerin imtihanı bitti, şimdi yemek vakti. Sofra kuruluyor.” diye açıklıyor yeni durumu Semanur. O da Muteber ablanın kızlarından biri. “Muteber abla annemiz gibidir aslında.” derken farklı bir saygı edasıyla bakıyor karşımdaki hanıma. 65 yaşı hiç yakıştıramadığımız Muteber abla, ömrünü genç kızları her anlamda eğitmeye adamış, bu uğurda eşiyle birlikte ‘vakıf’ gibi çalışmış, gençlerin arasında durdukça ruhunu genç tutmayı başarmış bir hizmet insanı. Bediüzzaman Said Nursi’nin geçen yıl vefat eden talebesi Nazım Gökçek’in eşi olan Muteber abla ile 50 yılı aşkın süredir elinden geçen yüzlerce genç kızı nasıl yetiştirdiğini konuştuk. Eşten öte ‘dava arkadaşı’ olarak gördüğü Nazım Gökçek ile birlikte evlerini genç kızlara açıp onlara yardım eden Muteber abla, son nefesine kadar burada çalışmak ve yardımda bulunmak için dua ediyor.
Aslen Malatyalı olan Muteber ablanın baba evi Risale-i Nur talebelerinin sürekli uğradığı yerlerden biridir. İlkokula bile gitmemişken, sonradan okuma-yazmayı öğrenen Muteber abla, Risale okumanın yanı sıra annesi ve kız kardeşiyle birlikte çoğu zaman bu misafirlere hizmet etmektedir. Erkek kardeşi Gaziantep İmam Hatip Lisesi’nde okuduğu için bir gün Üstad’ın talebelerinden Mustafa Sungur “Sen niye burada duruyorsun? Antep’e gel, orada kız öğrenciler için bir dershane açalım.” der. Babası da “Herkesin oğlu vakıfsa benim de kızım vakıf olsun.” diyerek destekler bu düşünceyi. Muteber abla 8 sene boyunca Antep’te bir evde kız öğrencilerle birlikte yaşar. Kur’an, hadis, tefsir okumalarının yanı sıra çevrelerine iman hakikatlerini duyurmak için çalışırlar.
Aynı sıralarda Nazım Gökçek ağabey de kendini vakfetmiş, öğrencilerle birlikte çalışmaktadır. Eğitim hayatı boyunca çok başarılı, zeki bir öğrenci olan Nazım Gökçek, Risale-i Nur eserlerini ortaokulda tanır. O andan itibaren çevresine burada okuduğu iman hakikatlerini anlatmayı görev bilir. Lise 1’den sonra bir rüya üzerine okulu bırakır; ailesinin ve ağabeylerinin karşı çıkmasına rağmen kararından dönmeyip tüm vaktini okuyup anlatmakla geçirmeyi gaye edinir. Bediüzzaman’a bir mektup yazıp kendisinin talebeliğe kabulünü ister. Üstad da onu son talebesi ve manevi evladı olarak kabul ettiğini bildirir. Zübeyir Gündüzalp’e Risale-i Nur eserlerini dağıtma işinde yardımcı olur. Avukat Bekir Berk’in de sağ kolu olur. Nur talebelerinin yargılandığı mahkemelere beraber giderler.
Kızları eğitmek için gönlünü veriyor
Nazım Gökçek ile Muteber abla, bir ömür bekar kalmaya karar vermiş olmalarına rağmen Mustafa Sungur’un tavsiyesi ile evlenmeye razı olurlar. Ancak, ‘eş’ten ziyade ‘dava arkadaşı’ olmak için kendi aralarında karar verirler. Evli olmalarına rağmen günlerinin çoğunu koşuşturma içinde geçirir; davadan alıkoyacağı, öğrencilere duydukları şefkat hislerini azaltacağı düşüncesiyle çocuk sahibi olmaktan da uzak dururlar. Evlerinde doğru dürüst eşya bile yoktur. Çünkü ikisinin de dünyası öğrencilerden ibarettir. Kız öğrencilere ait daha geniş bir mekana ihtiyaç duyulunca ailelerinin de desteğiyle Fecri Sadık apartmanını yaptırıp, kendilerine ait bir odanın haricinde tamamını öğrencilere açarlar. Nazım ağabeyle anlaşmazlıklarının bile görev düşüncesiyle olduğunu belirten Muteber abla, ilişkilerini şöyle anlatıyor: “Dünyadaki her şeye gözlerimiz kör gibiydi. Sürekli talebelerin gelişi, gidişi, okunacak kitaplar, ihtiyaçları, borçları hakkında konuşuyorduk. Hacca gittik de bir ay borç konuşmadan geçirmiş olduk. Kalp hastalığının sebebi de yaşadığı stresti. Çok hassas bir insandı. Kimseyi incitmez, kendi üzülür, fedakârlık yapardı. Ne zaman kalkıp yattığını bilmezdim. Ben öğrencilerin ihtiyaçlarıyla ilgilenirken yorulurdum, beni yatırır; ama kendisi yatmazdı. Son on yılında hastalığın da tesiriyle gece uykusu tamamen bitmişti. Tüm vaktini okuyarak geçirirdi. Tartışmalarımız sadece bu yöndeydi. Mesela, bu evi yaparken ben büyük olmasını istiyordum, o bu kadarına gerek görmüyordu. Şimdi sığmıyoruz bile. Bir çocuğun canı sıkılsa veya dersini yapamasa sabaha kadar onunla ilgili ne yapmamız gerektiğini düşünürdük. Birini üzgün görse uykusu kaçardı. ‘Bu çocuklar bizim dua fabrikamız.’ derdi.”
‘BENİM HAYATIM BU ÇOCUKLAR’
Nazım Gökçek’in vefatından sonra Muteber abla evinde öğrencileri ağırlamaya devam ediyor. İsteyen genç kızların yemek, dikiş,ehliyet kursuna gitmesine yardımcı oluyor. Liseyi ve üniversiteyi dışardan bitirmek için çalışanlara da yardım ediyor. Burada yetişen genç hanımlar, gittikleri yerlerde benzer eğitim faaliyetlerini tek başına yürütebilecek kadar donanım kazanıyor ve başkalarına faydalı olmaya çalışarak insanlığa hizmet ediyorlar.
Evine, tavsiye üzerine gelen iyi aile çocuklarını alan Muteber abla, çoğu zaman yer yokluğu yüzünden talepleri geri çevirmek zorunda kalıyor. Buradaki herkesi çocuğu gibi görmesine rağmen kendisine ‘anne’ yerine ‘abla’ denmesini tercih ediyor. “Herkesin bir tane annesi vardır. En güzeli abla, ananın yarısıdır.” diyen Muteber abla, kızlar ile ilişkilerini şöyle anlatıyor: “Benim hayatım bu çocuklar. Onlar olmasa ben ne yaparım bilmem. Her birinin tertipli, hanımefendi olmalarını isterim. Ütülü, temiz giyinirler. Birbirlerine saygılı ve şefkatli davranırlar. Yardımcılarımız olsa bile nöbetleşe bütün işlere katılıyorlar. Bir kere kabul ettiğimiz kimseye ‘git’ demiyoruz, hatta yıllar geçtikçe daha çok bağlanıyoruz. Layığını bulanların evlenmelerine yardım ediyoruz. Nazım ağabeyin, kızlarımızı evlendirirken, damadı çağırır, ‘Bak bu önce Allah’ın, sonra Üstad’ın, sonra bizim emanetimiz. Birlikte yürüyecek, arkadaşın olarak görecek, incitmeden yönlendireceksin. Kırmayacak ailene ezdirmeyeceksin. Aileni ayrı eşini ayrı idare edeceksin.’ derdi. İnsanlara hizmet etmek her şeyden güzel ve en zor meslek. Çünkü hepsi farklı aileden gelmiş ayrı bir kişilik. Çok farklı huyları var. Ama Allah yardım ediyor. En ufak bir sıkıntı görmüyorum kızların arasında.”
Yorulsak da durmak yok!
Muteber ablanın evinin her yanı temiz, titiz ve dikkatli bir kadının idaresinde olduğunun işaretlerini veriyor. Bahçedeki masa örtülerinden dekorasyona kadar her şey Muteber ablanın elinden geçiyor. Muteber Hanım Antep’te yaşadığı sıkıntıları unutmadığı için, aynı zorlukları kendi çocuklarına yaşatmamaya gayret ediyor.
Fecri Sadık’ta öğrencilerin arasında ölmeyi hayal ettiğini söyleyen Muteber abla: “İyi ki gitmemişim buradan. Yalnız olsam bu yaşlı halimle ne yapardım, bu gençleri görmeden nasıl yaşardım? Burayı 7 senede yaptık. Bu ağaçların hepsini elimle diktim. Nazım Gökçek Vakfı kurup her şeyi buraya bağışlamayı düşünüyorum. Yoruldum artık; ama kendimi kenara çekersem hiç yaşayamam. Çocuklarla beraber olmayı kadınlarla oturmaya tercih ediyorum. Sungur ağabey ‘Bir gün gelecek yorulacaksın.’ derdi de ben ne zaman yorulacağımı merak ederdim. Şimdi yorulduğumu hissediyorum; ama durmak yok bize. Allah canımızı hizmet ederken alsın.”
ÖNEMLİ OLAN HAYATA GEÇİREBİLMEK
“Önemli olan Risale-i Nurlarda okuduğunu hayatına geçirmektir. ‘Risaleleri yer gibi okuyun, gazete gibi okumayın’ diyorum. ‘Risale’yi okurken benimle görüşürsünüz.’ diyor zaten Üstad. Risale okumak bir ibadettir çünkü her gün tecdid-i iman yapılıyor. Devamlı okundukça insanın ruhuna yerleşiyor, meleke haline geliyor. Önce nefsimize okuyoruz. Bir tarih kitabını bir kere okuyunca tekrar etmek istemezsin ama Risale-i Nur öyle değil. Nazım ağabeyin sabaha kadar devamlı okurdu. Biraz dinlenir, tekrar başlardı. Üstelik hep çizerek okurdu. Neden bu kadar çok okuduğunu sordum bir gün ‘Bizim buna ihtiyacımız var.’ dedi. Risale-i Nur’un içine girmişti artık. Ben onun kadar okuyamam. Daha çok çocukların ihtiyacı için koştururum. ‘Sen oku bakalım ahirette benim halim ne olacak.’ demiştim, ‘Keçeli öyle mi düşünüyorsun? Bizim hayatımız bir. Sen olmasan ben bunları yapabilir miydim? Korkma ben senin yerine de okuyorum. Arkandan dua ediyorum, git işini gör.’ derdi.
YURTDIŞINDAN GELENLER DE VAR
Muteber Hanım’ın sadece Türkiye’den değil, Orta Asya’dan, özerk Rus cumhuriyetlerinden ve Uzakdoğu’dan da gelen misafirleri var. 15 sene önce Tataristan’dan gelen 5 genç kız, Türkçeyi öğrenmişler burada. Bazen yaşı bir hayli ilerlemiş, iyi eğitim ve meslek sahibi hanımlar da geliyormuş. Bunlardan fizik öğretmeni Nakiye Hanım, 10 yıl boyunca her yıl 1 ay gelip kalmış onun evinde. Yine Özbekistan’dan gelen 40 yaşındaki doktor Firuze Hanım, 3 ay kalmış yanlarında ve ülkesine de memnun dönmüş.
|
| Sayı: |
202 |
| Bölüm: |
Güzel Davranışlar | |
Yazan: merve