Kelimelerin kalbine hikmet koyduğu için de şükrettik mi Rabbimize? Gözümüzü gözümüze göstermediği için de hamd ettik mi Rabbimize? Ummadığımız halde bizi ebede aday ettiği için minnet duyduk mu Rabbimize? En acınası halimize, yokluğumuza, herkesten önce, hatta kendimizden bile önce, herkesten daha çok, hatta kendimizden de çok şefkat edip bizi var kıldığının farkında mıyız Rabbimizin? Sessizliğimizi en güzel dua bilip dil,damak, dudak verdiğini hatırlıyor muyuz Rabbimizin? Yeryüzünde gördüğümüz en eski şeyi her sabah en taze şey eyleyip ufkumuza sessizce getiren Rabbimize her gün en az bir dua borçlu olduğumuzu biliyor muyuz?
www.haber7.com'dan Yaşar İliksiz'in haberi ne kadar derin bir uykuda olduğumuz konusunda bizi uyandırıyor: "NASA'nın 2003 yılı Şubatı'nda uzaya yerleştirdiği Columbia uydusu inanılmaz bir anı fotoğraflamayı başardı. Dünya ufkunda gecenin bittiği ve günün ilk ışığının atmosferin en dış tabakasına çarptığı "o an" Columbia uydusu tarafından görüntülendi. Dünyanın tümüyle karanlığa gömülmüş yüzünün ışıkla buluştuğu o ilk anda, güneş ışığı dünyanın en dış katmanında parçalanarak görünmez olan atmosfer tabakasınında işte böyle yay şeklinde parçalanıyor. Ve o ana dek var olan ama görünmeyen o tabaka böyle naif bir görüntüyle varlığını gözler önüne seriyor. Bu arada biz ne mi yapıyoruz? Uyuyoruz aşağıda; yukarıda olan bitenden habersiz. Uyuyoruz aşağıda; yukarıda olan bitenin bizim için olup bittiğinden habersiz. İyice iyice karanlığa gömüyoruz başımızı; yukarıda olan bitenin bizim için olduğundan haberli de olsak, hayretsiz ve minnetsiz. Dünya ufkunda karanlığı parçalayan ışık gönlümüzün ufkuna bir hayret, bir minnet, bir heybet ışığı olsun düşürüyor mu? http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2356
O günün telaşlı saatlerine sakin bir yağmur gibi iniveren o buruk sevinci tam 15 yıldır unutamadım. İçindeyken farkına varamadığım o an’ın biricikliği çok sonraları fısıldandı kalbime. Kan merkezi önünde uzayan kuyruğun ucunda, ayağında naylon terlikle, yüzü yerde, boynu bükük bekleyen o köylü kadını son anda farkettim. Üzerimdeki beyaz önlüğün ayrıcalığıyla bir kenara çektim. “Çocuğum kanamaya başladı da...” Adını söylemeyi yeni yeni öğrendiği o şey reçetede yazıyordu: “Eritrosit süspansiyonu.” Lösemili çocukların uzun süren tedavileri sırasında aniden kanamaları durumunda ihtiyaç duyulan özel bir serumdu aradığı. Kuyruk uzundu. Evladının ağzından burnundan ince ince kan geliyordu. Beklemesi lazımdı. Elindeki reçeteyi alıp bankonun öbür tarafına geçtim, bir kaç dakika içinde, adını söyleyemediği o şey avuçlarındaydı. Yüzündeki sevinç anlatılacak gibi değildi. Teşekkür etmeyi bile unuturak, sevinçle bir koşuşu vardı ki... Ne kadar sürecekti ki bu sevinç? Süspansiyon hemen işe yarayacak mıydı? Yeniden kanama olduğunda yine bir süspansiyon istenirse yine kuyrukta elinden tutan olacak mıydı? Hem sonra niye çocuğuna süspansiyon almak zorundaydı ki? Milyonlarca anne, çocuğunu hastanede değil kendi sıcacık odasında yatırıyordu. Onların hiçbirinin çocuğu durup dururken kanamıyordu. Hiçbiri de kanama geçirmeyen çocuğuna süspansiyon aramak için koşturmuyordu. Günlük rutinleri içinde kan merkezine uğramak yoktu. Kuyruğa girmeleri de gerekmiyordu. Hiç olmazsa bir defalığına kuyrukta bekletilmedikleri için sevinme seçenekleri yoktu. Uzunca bir süre, böyle bir sevinç yaşamadığım için şükretmem gerektiğini düşündüm. Hastanede kanayan çocuğuna eritrosit süspansiyonunu hiç olmazsa bir kez olsun beklemeden götürebilen bir annenin sevincini yaşamayan, yaşamak zorunda olmayan ne kadar çok anne var? Onlar o kuyrukta bekletilmedikleri için değil sadece, o kuyruğa girmek zorunda olmadıkları için sevinmeliler. Onlar kuyruktan sevinerek dönen annenin yavrusunun gözlerindeki sevinci okumadıkları için, okumak zorunda olmadıkları için de sevinmeliler. Bir sevinci yaşamak zorunda olmamanın gizli sevinci hesaplarımızda kolay kolay yer almaz. Suskundur o sevinçler. Küskündürler. Dilsizdirler. Koşturmalar içinde başını kaldırmadan, dudağını kıpırdatmadan akıp gider.
Yine yıllar önce, biricik kızının, hücrelerindeki bir DNA parçasının eksikliği nedeniyle sadece sekiz yaşına kadar yaşayabileceğini farkeden Nevşehir’li o hanım kardeşimin halini resmedemediğime yanarım. O gün bugündür, benim bile, onca yıllık tıp tahsiline rağmen adını bilmediğim o sendromu ezberlemek zorunda kalmış o annenin varlığının diğer anneler için bir şükür ölçüsü olduğunu düşünürüm. Sizin, hiç kızınızın/oğlunuzun hücrelerinin adını telaffuz edemeyeceğiniz o küçücük parçasında, hiç hesaba katmadığınız o DNA parçasının tam ve yerinde olduğunu düşünüp şükrettiğiniz oldu mu? O annenin bin ümitle çare aramaya gelip kendi elleriyle yaptığı o güzelim toprak testiler kitaplığımda hâlâ duruyor. Ama onun eşsiz acısıyla hatırlattığı o şükür borcum hâlâ daha bir testi somutluğunda dilime yerleşmiş değil.
O testilere her bakışta borçlandığım o suskun minneti, o meçhul kadının o kırık sevincinin hatırlattığı küskün sevinçleri ne zamandır Hızır Yiğit bebeğin yüzünde hatırlar oldum. Hızır Yiğit, yukarıdaki fotoğrafta gülümsüyor. Evindeki yatağında değil Hızır Yiğit. Hastane yatağında gülümsüyor. (Benim oğlum hastanede hiç gülümsemedi; hastaneye yatmasına gerek kalmadı şimdiye kadar.) Az sonra kan almak için damarına girecek hemşire hamın tebessümle tutacak Hızır Yiğit’in kolunu. (Benim oğluma mütebbessim hemşireler uğramayacak. Damarına girilmesi gerekmiyor, çünkü az sonra üçüncü kalp ameliyatına girmeyecek!) Hızır Yiğit’in babası ve annesinin mutlulukları gözlerinden okunuyor. Az önce yurtdışında özel olarak hazırlanmış damar greftini sapasağlam cerrahlara teslim ettiler. (Benim oğlum için böyle bir mutluluğum hiç olmadı. Oğluma, adını hekim olduğum halde bilmediğim, sığır damarından yapılma o dokuyu hiç sipariş etmem gerekmedi. Kalp damarlarında bir sorun yok!) Hızır Yiğit’in babası Ömer, greft için gerekli borç parayı denkleştirdiğinde dünyalar onun olmuş gibiydi. (Ben oğluma adını ezberimde tutmadığım, ne işe yarayacağını bilmediğim, ne kadar süre etkili olacağını hesap etmediğim bir greft almak için borçlandığıma hiç sevinemedim. Öyle tuhaf bir şeye hiç ihtiyacım olmadı, borçlanmam da gerekmedi.) Ömer ve eşi Yasemin son ve dördüncü ameliyattan çıktığında, göğüslerindeki dikişlerle inleyen oğullarının yüzüne yeryüzünün en eşsiz mutluluğuyla bakıyorlar. Borçlanabildikleri için, oğullarının en hayati kalp damarı sığır damarıyla onarıldığı için. (Benim ne böyle bir sevincim oldu, ne böylesi bir sevinci eşimle dostumla paylaştığım oldu.)
Olmasın, olmasın da... Olabilecekken olmayan, başkalarına olmuşken bana olmayanlar için de şükrettiğim oldu mu hiç?
Berat Demirci "Namazı müteakip!" kaydıyla kavilleşmelerin ayrı bir huzuru vardı. Birçok şeyle beraber, vatanda emn-ü eman içinde yaşadığımız hissi veren o muhteşem terkip hayatımızdan çekilmeye başladı. Namaza yakınlığıyla, ıraklığıyla belirlenmediği için manasızlaşan vakitlerde gelen çay davetleri tıkız, sohbetler kılçıklı… Ezan sesinin girmediği loş mekanlarda, gıybetin kokusu sinsice giriyor yenimizden, yakamızdan. Heraklit diyalektiğinin, o zamane yalakalığına teşne kurgusu, modern modunda yanıbaşımızda akan namaz ırmağından bizi sıyırıp alıyor; “değişim tanrıları” kuşatıyor sözlerimizi. “Ben olmak” vakt içre özge bir vakte sahip olmaktır; onun biricik yolu da, zamanı aşma imkanı veren namazdır. “Huzurdayım” şuuruyla varılan secde; zamanın akışını değiştirmenin ezeli ve tek diyalektiğidir; geçmişin muhasebesi, geleceğin istikametini tayin fırsatıdır. “Devran havadisi” ilk tekbirle beraber sükûta erer, göğe doğru akan ırmak çağıldamaya başlar; “varoluş” işte bu, “ben olmak” işte bu, “olmak” işte bu. Namazsızlık, sele kapılan zavallı koyun ölüleri gibi, zamanın çılgınca akan ırmağında sürüklenmektir… Saatin sarkacı salınsa da ölmüşe kâr etmez… Yüreğini saniyelere bağlayarak yavuklunun yolunu bekleyen genç, randevuyu kaçırmamak için duvardaki saatin karşısında mıhlanan işadamı, dünyayı yönetmek gafletine dalan büyük siyasetçi; “namazı müteakip” gibi iki dünyayı kucaklayan bir zaman ölçüsünden haberdar mısın? Değilsen; yolun ya harama uğrar, ya yolsuzluğa. Dünya hayatı, vuslat ile ayrılık arasında geçen vakit aralarını doldurmaktır. “Dakik olmak!” incelikleri fark etmek demektir. Şimdilerde, pek çoğu “öyle de olur, böyle de olur” sadedindeki işlere saatinde katılmak gibi mekanik ve sıradan bir anlama bürünmüştür. Hayatı kadranda seyretmeye alışan, eni sonu zamaneye tabi olur… Canı tamuya direk olası Albız da, seccadeyi altımızdan kaydırmak için yoğun mesaidedir; bizi yârin mahallinden uzaklaştırmak için her dem başka bir bahane üretmededir. Namazla yükseğe, en yükseğe çıkarak incelen ve dünyaya dönen kişidir dakik olan… Varlık karşısındaki dikkat, mirac yolcusunu alçaktan akan suyu yükseğe dökmek hünerine er geç vardıracaktır. Yaşamak, “namazı müteakip” yaşamaktır; bakîsi hüsran. http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=2
Hadi benim de bir futbol yazım olsun diye başlıyorum bu yazıya.. Üstelik, bunu hak ettiğimi de düşünüyorum. İlk defa ön sıraya geçip, bir maçı dev ekrandan izleme fırsatı buldum. Adını unuttuğum genç bir futbolcu, spikerin deyişine göre, ilk defa, bu önemli maçta sahaya çıkıyordu. Maç millî takımın maçı değildi ama millî maçtı. Önemli maçtı ve genç futbolcu ilk 11’deydi. Teknik direktörün en fazla 11 kişiyi koyabildiği sahaya, genç bir futbolcu 1/11’lik bir yer tutar. 11’de 1 olmak az şey değil! Hele de o büyük maçtaki 11”in 1’i olmak her yiğidin harcı değil. Futbolcu o maçta en az 1 olmak zorundadır; 0 olma hakkı yoktur. Sahada yokmuş gibi oynarsa, bir daha çıkamaz yedek kulübesinden, belki yedekler arasında da bile yeri olmaz. Teknik direktör adına oynamaktadır orada; iyi oynarsa direktöre hak verilir; kötü oynarsa direktörden hesap sorulur. Bir başkası oynayabilecekken o pozisyonda neden o oynamıştır? Daha iyi biri kenarda beklerken, neden sahada etkisiz biri kalmıştır. Bu yüzden olsa gerek, dedi ki spiker: “Hocası ona güvendi.” Ona düşen de hocasının güvenini boşa çıkarmamaktı, hocasının kendine güvendiğini bilerek oynamaktı.
Ramazan’ın mübarek ikliminde görüştüğümüz muhterem Mustafa İslamoğlu’nun esmâ-i hüsnâdan Mü’min ismine getirdiği heyecan verici yorum beni bu maçta da yalnız bırakmadı. O çarpıcı yorumu duyduğum günden beri hep aklımda Mü’min ismi. Namaz için seccadeye çıktığımda aklımda. Oruç niyetiyle kalktığımda aklımda… Kur’an’ı elime aldığımda aklımda… Salavat getirirken aklımda… Sokakta yürürken aklımda.., Aynada yüzüme bakarken aklımda.. Evimde bir köşede otururken aklımda… Dostlar arasında sözüm dinlenirken aklımda.... Sahnede ve/ya ekranda binlerce kişiye hitap ederken aklımda… Bu satırları yazarken de aklımda… Keşke hep aklımda olsa, hiç aklımdan çıkmasa…
Mü’min ismi “güvenen” anlamına geliyor… Allah Mü’min’dir; yani “Allah güvenir”… Kime güvenir? Allah, varlığını yokluğuna tercih ettiği her şeye güvenir. Taş olarak var ettiğine “taş” olmanın icabı sert ve katı olma konusunda güvenir. Taş olmayı onun cismine emanet eder. Hayvan olarak var ettiğinin de, hayvanlık neyi gerektiriyorsa onu yapacağı konusunda emindir. Hayvan olmayı da onun omuzlarına yükler? Peki ya “insan” olarak var ettiğine nasıl güvenir?
Aynada yüzüme bakınca anlıyorum ki, Allah bana güveniyor. Beni bu yüzle yarattığına göre, benim insanlık takımında yer almamı istemiş. Varlığın ileri ucunda görev vermiş bana. Var edip de taş bırakabilirdi beni; taş yapmamış. Hayat verip de salkım söğüt eyleyebilirdi. Ağaç yapmamış beni. Demek ki, ağaçtan fazlasını bekliyor benden. Hayvan olarak da yerimi alabilirdim yeryüzünde. İnsanım ve bir insan yüzü taşıyorum. Demek ki, taştan da, ağaçtan da, hayvandan da fazlasını bekliyor benden. Bu bedenin içinde ben “ben” olarak var olduğuma göre, Yaradanım beni yedek kulübesinde bırakmamış, insan eylemiş. Bu bedenin içinde ben değil de bir başkasının ruhu olabilirdi. Bu yüzün gerisinde benim değil de bir başkasının bakışı saklanıyor olabilirdi. Eğer öyle olsaydı, yani varlık sahasında, benim bedenimin içinde “ben” yerine, yine kendine “ben” diyen bir başkası var olsaydı, hiç itirazım olabilir miydi? Yedek kulübesinde bekletilen futbolcunun hiç olmazsa, sahaya çıkma umudu vardır. Sahayı görür, oynamak için can atar. Ama “yokluk” kulübesinde bırakılmış olsaydım, varlık sahasını hiç göremeyecek, göremediğim gibi görülmeye değer bir varlık sahasından haberdar olmayacak, kulübede bekletilişimi de hiç sorun etmemiş olacaktım. “Yok” iken, “yok kalabilecek” iken, “var” olmamın tercih edilmesi, hele de bu varlığın kalıbı içinde sunulması, kendi hesaplarımda hiç yokken, kendim hiç ummuyorken, varlık sahasına sürülmüş olmam sıradan bir şey midir? Demek ki Rabbim bana güvenmiş, insan kadrosunda yer almak üzere beni seçmiş; bir başkasını değil. Benim bedenimin malzemesinden başka varlıklar yaratabilecekken (ki içinde yürüdüğüm 90 kiloluk et kemikten ne güzel güller, ne tatlı patatesler, domatesler vs. yaratılabilirdi!) beni yaratmayı tercih etmiş… Benim yerime başkalarını var edebilecekken, beni başkalarına tercih etmiş, beni “insan” olarak var etmeyi dilemiş…
Varlık sahasında bir “insan” olarak var olma görevini ben üstlenmişim. Benim bedenim üzerinde bir “insan” binası yükseltilmiş. Benim kapladığım hacimde bir “insan”ın konuşması, yürümesi, durması, bakması, susması takdir edilmiş. Yani, en az “bir” insan olmalıyım bu âlemde. Daha azına razı olma hakkım yok. İnsan olarak sıfırlayamam kendimi. Sahadan insan olarak silersem kendimi, bana yapılan yatırıma yazık etmiş olurum. Varlık sahasındaki insan varlığımı azaltırsam, bozarsam, yıkarsam, bana duyulan güveni boşa çıkarmış olurum.
Evet, evet; ben, biz, hepimiz, Allah’ın güveninin eserleriyiz. Ve hiç de az değiliz. Ve hiç de kendimizi azımsama hakkına sahip değiliz. Sahadayız. Ve maç bütün hızıyla devam ediyor. Gözler üzerimizde. http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2300
“Bugün günlerden ne?” gibi sıradan bir soruyu, genç bir kalemin, yola yeni çıkmış bir fikir işçisinin dilinden cevaplamak ne kadar şık olurdu: “Gelmeyen günden önce[si] ve giden günden sonra[sı].” Yeni –ve galiba ilk–kitabıyla Sıkı Tut Ruhunu (Karakalem Yayınları) diye seslenen Rabia Nazik Kaya, gitmiş “dün” ile gelmemiş “yarın” arasında sıkıştırdığımız, geçiştirdiğimiz, ıskaladığımız gerçek zamana, ömrümüzün biricik gününe, “bugün”e çağırıyor bizi.
Ömrümüzün hepsini “bugün”de harcıyoruz. İçinde yaşadığımız, nefes aldığımız, yürüdüğümüz, uyuduğumuz, uyandığımız başkaca bir gün yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Bana gelince –gelirse– “bugün” diyeceğim “yarın”lar bekliyor beni. Benden gittiğinde “dün” diye hatırlayacağım “bugün”leri yaşıyorum şimdi. Takvim yapraklarından rakam kovalamaya gerek yok o halde! Bugün, günlerden “bugün”. Dünden sonrası, yarından öncesi.
Sadece “bugün” ve sadece “şimdi”lik yaşıyorum. Dünya “bugün”den ibaret. “Dün”ün ölmüşüyüm, “yarın”ın doğmamışıyım. “Dün”lerin hepsi bana tanıklık edecekleri yakın “yarın”ı, yani “Hesap Günü”nü bekliyor. “Yarın”lar “bugün” oldukça, hesabını vereceğim “dün”ler çoğalıyor. Arkasını dönüp giden “dün”lerin hepsi, yakında gelecek geleceğimin, yani nihaî “yarın”ımın hesabını yüklüyor omzuma.
Böyle olunca Hazreti Ali Efendimizin “bugün” ve “yarın” hesabının altına daha bir inanarak imza atıyor insan: “Ey benim gibi nefis taşıyan dostlarım! Dikkat edin! Dünya arkasını dönmüş gidiyor. Ahiret yüzünü çevirmiş bize doğru geliyor. İkisinin de taliplileri var. Siz ahirete talip olun. Bir çocuk gibi dünyanın kucağına oturmayın. Unutmayın, bugün amel var, hesap yok. Yarın da hesap var, amel yok.”
“Yarın” geldiğinde “dün” eylediğim her “bugün”üm artık ahirete aittir, hatta “ahiret”tir. Çünkü benim ömrüm, tüm “bugün”lerimi “dün” ettiğimde biter. Öyleyse “dün” ettiğim “bugün”ler kadar ayağım çukurda, yani ahirete aitim. Ölüm, “bugün”lerin hepsinin “dün”leşip soluklaştığı; “yarın”ların hepsinin “bugün”ün akşamında yığılıp düştüğü andır. Soldurduğum dünler kadar ölüyüm; eskittiğim dünler sayısınca ölüme yakınım; geride bıraktığım “bugün”ler hesabınca “yarın”larımı eksiltiyorum. “Dün” eylediğim her “bugün” artık paketlenmiştir, defteri dürülmüştür. Dün, artık değiştirilebilir değildir. “Dün”ün içinde bir şey eyleyemem. “Dün”üm eksiği ve kusuruyla Hesap Defteri’ne kayıtlıdır. Rabbim mağfiret etmezse, “dün”e ekleyeceğim bir şey yok. Rabbim merhamet etmezse, “dün”den bir şey eksiltemem. “Dün” için hesap vereceğim; ama “dün”e “bugün”den kıl kadar bile bir amel katamam, zerrece sevap ekleyemem. Henüz “bugün” olan “bugün” ise amel katabileceğim tek günüm; onu “dün” edinceye kadar hesap sorulmayacak bana. Öyleyse. “Bugün”ümü “dün” olduğunda bir şey ekleme ya da eksiltme ihtiyacı duymayacak kadar özenli yaşamalıyım. Ameli olan-hesabı olmayan “bugün”ümü, ameli olmayan-hesabı olan “dün”ün hakkını vermek üzere doldurmalıyım. Bir de “ Hiç ölmeyecekmişsin gibi dünyaya, yarın ölecekmişsin gibi ahirete çalış” sözü üzerinden de bir hesap yapayım. Bugün hiç ölmeyeceğim, yarın olduğunda ise “bugün”ü “dün” etmiş olarak, ölmüş olacağım. “Dün”de sadece hatıram kalacak; tıpkı bir ölmüş gibi. Yarın olduğunda, bugünkü “bugün” de benim için ölmüş olacak, “dün” olacak, bana ne güneşi değecek dünün, ne sıcağı dokunacak. Ne bir şey ekleyebileceğim “dün”üme, ne parmağımı kıl kadar kıpırdatacağım. “Dün” bana ne bir güneş getirecek ne de bir akşam sunabilecek. Oysa, “bugün”ün hiç ölmeyeceğiyim. “Bugün”ün içinde hiç ölmeyecek gibi ebedî meyveler devşirebilirsem, “yarın” geldiğinde “dün”ün huzurlu ölmüşü olabilirim, “dün”ün ölümünü huzurla karşılayabilirim. Öyleyse, “bugün”ün dünyasından hiç ölmemek üzere yaşayacağım ebediyet meyveleri devşirmeliyim. Öyleyse, “bugün”ümü, ölüsü olacağım “dün”lerin hesabını ahirette verecek şekilde diri ve dik tutmalıyım. “Bugün”ün içinde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayacağım ebediyet sırrının saklı olduğunu bilmeliyim. “Yarın”ın eşiğinde ise “bugün”ümün “dün”leşip öleceğini farkedecek bir fanilik hükmünün yazılı olduğunu farketmeliyim.
Gitmiş “dün”ler hesaptır. Gelmemiş “yarın”lar ise fırsat. Ömür dediğin gitmiş dünden sonrası, gelmemiş yarından öncesi ise, hep bir hesabın sonrasında ve hep bir fırsatın öncesinde yaşıyorum. Fırsatları hesaba yazdırmak için ise elimde sadece “bugün” var. “Bugün” iken hiç hesaba çekilmeksizin amel edecek kadar “ölmeyecekmiş gibi” dipdiri yaşadığım, yarın gelip “dün” olduğunda ise amel eyleyemeksizin hesaba çekilecek kadar “ölmüş gibi” çaresiz ve kıpırtısız kaldığım o kritik zamanı yaşıyorum şimdi. Başka zaman var mı ki? http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2340
Serkan ve arkadaşlarına "Namaza Giriş" dersleri....
Büyük bir keşifti yaptığın Serkan. Kolay mı? Sen git koskoca okulun bodrum katına saklanmış küçücük mesciti bul. Mescit tabanına halıfleks serili olduğunu da dehşetle sapta. Mescitin teneffüs saatlerinde kalabalıklaştığını gözlemle. Dikkate dikkat! Öğrencilerin abdest alırken şakalaştıklarını da fark et. Radikal ve Milliyet gazetesi muhabiri olduğuna aldırmaksızın “gizli abdest” al. Cesarete bak! Kur’ân çarpmasını göze alıp namaz kılıyormuş gibi yap.
Senin bu müthiş kariyerine doğal olarak heveslenecekler olacak. Mescitleri “doğal ortam” edinmiş bir yaratık olarak söyleyeceklerim senin ve arkadaşın Umay ve müstakbel “namaz muhabirleri” için hayli önemli:
BİR Hatırladığını hiç sanmıyorum: Doğduğun gün senin de kulağına ezan okundu. O ezan bir namazın ezanıdır. Açayım: Bu müslüman ülkede doğduğumuzda namazsız bir ezanla karşılarlar bizi, öldüğümüzde de ezansız bir namazla da ahirete uğurlarlar. Ömrümüzün sonunda ister istemez geldiğimiz camide kılınacak son namazın ezanıdır o hatırlamadığın ezan. Seni de beni de namaz kılanların fotoğrafını çekemediğimiz, ama namazımızı kılanların fotoğrafının çekildiği bir gün bekliyor. (Kıyağımı unutma. Bak, sana “Zaman gazetesi yazarı muhabirimizi ölümle tehdit etti!” başlıklı haber malzemesi verdim!) Şaka bir yana, ölüm hepimizin başında Serkan kardeşim, ölümün tehditi altındayız. Demem o ki, bu “namaz kılanların fotoğrafını çekme” işi parlak görünse de, geleceği yoktur. Vadesi en fazla büyük patronunuzun kalan ömrü kadardır ve dahi hayattayken fikrini değiştirecek olsa en önce senin gibileri kapıya koyacaktır. Ayrıca, patron bu kafayla bizim safa geçip tehditlerini namaz kılmayanlara yöneltse bile, bu defa “namaz kılmayanları halıfleksi olmayan kendisi de olmayan mescitlerde namaz kılmıyorken fotoğrafını çekme işi” teknik olarak mümkün olmayacaktır. İKİ Farkında olmadığını sanmıyorum: Müslüman bir ülkede yaşıyorsun. (Hoş, müslüman olmasa ne yazar! İnsanlığın hükmettiği her ülkede seninki gibi bir muhabirlik ayrımcılık olarak mahkemeye taşınabilir, ihbarın yüzüne çarpılabilir.) Bu ülkede, insanlar namaz kıl(a)masa da, kılamadığı için üzülür, kılanlara gıpta eder. Alevisi olsun Sünnisi olsun her genç kız çeyiz sandığının en dibine el emeği göz nuru seccadeler koyar. Birbirimize teklifsiz yakın olduğumuz bayramlar ille de bir namaz sonrası başlar. Askerlikte komutanlar aldatmazlar diye akçeli işleri “namazlı”lara havale eder. Yani ki, kimse onları tehdit olarak görmez; görenleri sevmez, gösterenleri hiç sevmez. Bak, büyük patronun bile komşu binada namaz kılan Peygamberin ve namaz kılan sahabelerinin menkıbelerini yine namaz kılan seyircilerine boynunu bükerek, bakışlarını kaçırarak anlatan, lise yıllarında da halıfleksli mescitlerde namaz kılmış bir adam üzerinden hayli para kazanıyor. Yani, para kazanmanın birbirinden çekici allı yeşilli, turunculu pembeli kravatlar takabileceğin, pervasız olmayan, cesaret gerektirmeyen “sevimli” yolları da var.
ÜÇ İtiraf etmeni bekliyorum: O okula onurlu delikanlıların saçlarının okul müdürünce hoyratça kesilmesi skandalına(!) dikkat çekmek için gitmiş olmalısın. Peki ya, o onurlu delikanlıların saflıklarına güvenip gözlerinin içine baka baka yalan konuşmak, kendini onlardan biriymiş gibi göstermek, insanın en duru olduğu namaz eylemi sırasında hinoğlu hinlikler yapmak ve de arkadan fotoğraf çekmek ne kadar onurlu bir davranıştır? Artık her gazeteciye güvenmeyecek, arkalarında namaz kılan herkese şüpheyle bakacak, utanılası bir mescidde yüz kızartıcı namazlar kıldıkları için herkesin diline düşecek o delikanlılar sence saçlarının kesilmesinden daha beter bir aşağılanmaya uğramadılar mı? Hadi vicdanını konuştur: “Saf delikanlıları kandırıp, onlar gibi görünüp, göstermelik abdest alıp yalancıktan namaza durup onları çok büyük bir suç işliyormuş gibi deşifre edeceğim” yollu bir niyeti bir delikanlı kalbi İkitelli’den Bahçelievler’e varıncaya kadar geçen yarım saatlik süre boyunca tereddütsüz taşıyamaz. Tahmin ediyorum; bir kaç kez geri dönmek istedin. Şimdi de dönebilirsin. DÖRT Benden duymuş olma: Bomba haber hemen yanı başında. Eline makineni al da komşu Star binasına kadar git. Dehşetle göreceksin ki, Nihat Hoca, seccadesini bir köşeye sermiş namaz kılıyor. Manşet “Televizyon binasında namaz!” olabilir. “Bir tek cemaat eksik!” diye de yazdırabilirsin. Lisenin mescidinde eksik olan imam Star’da.. BEŞ Eğil de kulağına söyleyeyim: Bence hazır mescitlere alışmışken, Nihat Hocanın arkasına geçip namaza dur. Sağ elini sol elinin üzerine koyup elini şerden çek, kalbini habis düşüncelerden temizle. Fotoğraf makineni de bir kenara koy. Namaz kılanları çekemediğin için üzülme! Namaz kılanları çekemeyen ilk adam sen değilsin. Namaz kılanları çekemeyen nicelerinin acınası hallerini, Hoca sana göz yaşları içinde anlatacaktır. http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2347
“Mert’le yedi yıldır tanışıyoruz. Altın gibi bir kalbi var. Bana ve aileme son derece saygılı. Sağ gözünde küçük bir kayma var... Annem görür görmez, ‘Ya ileride hepten kör olursa?’ diye çıkıştı...” “Ahmet’le evlenmemize ailem kesinlikle karşı çıkıyor. O Adana’lı biz ise Kars’lıyız. Annem asla uyuşamayacağımızı söylüyor. Ayrıca, memuriyet kadrosu da gelmediği için...” “Ağabey, sevdiğim kızla aramızda mezhep farklılığı var. Biz Hanefiyiz. Onlar Alevî... Babam istemeye bile gitmeyeceğini söyledi. Annem ise aklımı başıma toplamamı söylüyor. Sormak istediğim şu: mezhepleri farklı olanlar evlenemezler mi yani?” “İki yıldır nişanlıyız. Ailelerimiz, hangi yakada oturacağımıza bir türlü karar veremedi. Sürekli kavga-gürültü... Herkes kendine yakın olsun istiyor ama arada biz eziliyoruz. Nişanlım ve ben günaha girmekten korkuyoruz.” “Üç defa istemeye gittik. Babası bir türlü yanaşmadı. İlle de kızı kendi şirketinde çalışacakmış.. Damadının da işletmeci olması gerekiyormuş..” “Bitirdik hocam. Maalesef bitirdik.. Buraya kadarmış... Üzerimizde bu baskı varken, ailem bunu istemezken, mutlu olamayacağımızı düşündüm. Konuştuk. Bir daha görüşmemek üzere ayrıldık. Desteğiniz için çok teşekkür ederim.. Özür dilerim.”
Hepsini aktarmaya ne gönlüm elveriyor ne de bu köşenin hacmi müsaade ediyor. Adı bende saklı nice delikanlı ve genç kızın dramından sadece bir kaçı bunlar... Birbirinden tamanen ayrı bu yaşanmışlıkların/yaşanacakların ortak bir özelliği var: Kalpsizlik. Kalbin direnişini görmüyor büyükler. Kalbin duruşuna aşina değil aileler. Kalbin ritmini duymuyor koca koca adamlar ve kadınlar...
İnsanı doğduğu yere göre, yaşadığı çevreye göre, yaptığı mesleğe göre, kazandığı paraya göre kategorize etmek kolay.. Çok kolay.. Ama zalimce.. Ama cahilce...
Hadi, en kritik yerden düşünmeye başlayalım. Nedir Alevî olmak? Ahlaksızlık mıdır? Dinsizlik mi? İbadete lakayt olmak mı? Peki Sünnî yahut Hanefî olanlar nasıl bir görüntü veriyor? Büsbütün ahlaklı mıdır her tanıdığımız “Sünnî”? Alevî köyünde doğmadığı için Alevî diye etiketlenmeyen, otomatik olarak “Hanefî” sayılanlar içinde de dinsizler yok mu? Taat ve ibadette gevşeklik gösterenler sadece Alevîler mi? Namaz kılmayan Sünnî sayısı, namaz kılmayan Alevî sayısından az mıdır? Alevî köyünde doğdu diye, Alevî ailenin oğlu/kızı diye, her delikanlı/genç kız, bize ısrarla belletilen o kategoriye birebir uymak zorunda mı? Bu yaklaşım, “Ben ateşten yaratıldım, topraktan yaratılandan üstünüm!” yaklaşımından kaç santim uzağa düşüyor?
Nerede kaldı insanın biricikliği? Ne çabuk unuttuk bir zümreyi “toptan” etiketlemenin zulüm olduğunu? İhlas’da her gün Ehadiyetini tasdik ettiğimiz Allah ki her insanı “bi’tane” yaratır; her kişiyi “eşsiz ve özel” eyler. Kimse sıradan değildir. Kalıplara tıkıştırılamaz hiç bir insan. Hz. Ömer gibi, öldürmeye gittiği kişinin yüzünde dirilebilecek bir sürprizler saklar içinde.. Hazreti Asiye gibi, küfrün ve zulmün ortasında, tek başına incecik bir doğruluk filizi olarak yükselebilecek bir ayrıcalığı barındırır göğsünde... Kur’ân’da en az dört kez “Birinin suçuyla bir başkası suçlanamaz” diyen Rabbimizin sözünü, oruçta olduğu gibi içimizin burkulması pahasına, namazdaki gibi işimizi unuturcasına, anlamayı deneyemez miyiz? “Doğulular” hepten suçlu olsa bile, biz “Batılılar” ne kadar suçtan arınmış haldeyiz? Bütün “Doğulu”lar, hiç olmazsa, bazı “Batılı”lardan daha vatansever olma ve daha çok nezaket sahibi olma hakkını baştan kaybetmiş midir? Bazı Alevîler bazı Sünnîlerden daha çok dindar olma yeteneği edinemez mi? Hemen hepsi, doğar doğmaz bu yeteneklerini yitirmiş olabilirler mi?
Nerededir insanın kalbi?
İnsanın bir kalbi olduğunu unutanların “çok kolay” (ama zalimce, ama cahilce!) yaşadığını tahmin etmek zor değil. Onlara herkes bir süpermarket vitrininde paketlenip etiketlenmiş ürünler gibi görünüyor olmalı: “Bu solcu: uzak dur!” “Bu Kürt: kızını verme!” “Şu başörtülü: kesinlikle gerici!” “Şu dekolte giyinmiş: ahlaksızdır!” Etiketlere bakıp kimi ne kadar benimseyeceğimize karar veriyoruz. Etiketlenmeye de razı oluyoruz. Etiketleri üzerimize yapıştıranları hiçbirimiz görmüyoruz, bilmiyoruz. Hem etiketlenen hem etiketlere bakan bizler, sevgisizliğin ve anlayışsızlığın karanlığında, el yordamıyla, dost, eş, arkadaş, sırdaş, yoldaş, nişanlı, damat, gelin vs. arıyoruz.
Rasyonel hesapların ardı sıra koşarken, peşin hükümlerin kördüğümüne ayaklarımızı dolarken, en önce kendi kalbimizi gözden çıkarıyoruz. İnsanın, insanlığını, kalpsiz bir kategorizasyonda siliyoruz. Kalbini unutan neyin hatırını bilir ki? Kalbini yitiren neyi bulur ki?
Bu satırları yazdığım sırada, bilgisayarımın ekranına şu haber düştü: “Gazi Üniversitesi’nde peruk avı!” Gel de yanma şimdi! Ne büyük kalpsizlik değil mi? İyi ama, saçını “gösterirmiş gibi” yapmaktan başka çaresi kalmasa da, hiç olmazsa, kendi saçını saklama duyarlılığını bir başkasına ait saçların ardına gizleyen, vicdanıyla başbaşa kaldığında cılız da olsa “göstermedim işte” diyebilme savunmasına sığınmaya hazırlanan o körpecik genç kızların kırılgan kalplerini görmeyi başkalarından bekleme hakkımızı kaybediyoruz.
Kalpsiziz biz. Kalpsiz... “Onlar” değil sadece. “Bizler” de...