Bazı bölümlerini aktarmaya çalışayım:
“Peygamber sevgisiyle dolu bir kalbe sahip olan Abdülmecid Han, İstanbul’da bir hat yarışması açtırır. İster ki, Medine’de yeniden yaptırırcasına tamir ettirdiği Peygamber Mescidi’ni en güzel hat yazıları ile donatsın. Yarışmayı Ahmed Fâik adında bir hattat kazanır. İstanbul’dan Medine’ye gelen Ahmed Fâik, çalışmalarına başlar ve kısa sürede Mescid’in tavanını kaplayan kubbelerin tamamını ve kıble duvarını o muhteşem hat yazıları ile süsler. Ayrıca bu Osmanlı kubbelerinin her bir tarafına binlerce gül çizilir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) remzi güldür.”
Medine Müdâfii Fahreddin Paşa’nın ihtiyat mülâzımlarından İdris Sabîh Bey’in yazdığı “Dünya ve Âhiret Efendimiz (sas)” isimli şiiri:
Bir ulü’l-emr idin emrine girdik;
Ezelden bîatlı Hakanımızsın.
Az idik, sâyende murada erdik,
Dünya ve âhiret Sultanımızsın.
Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u;
İşledik seni gözbebeğimize,
Bağışla ey Şefi’ kusurumuzu
Bin küsûr senelik emeğimize.
Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur.
Şımardık müjde-i sahabetinle.
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur,
Doyarız bir lokma şefaatinle.
Nedense kimseler dinlemez, eyvah!
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmî isen de yâ Resûlallah,
Ancak Sen okursun yüreğimizi.
Suları tükendi gülâbdanların,
Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.
Gelmemiş Türkçe’de lebîd, Hassan’ın,
Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.
Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın
Lâl ile yazdığı tarihten başka.
Ne kanlar akıttık hep Senin için
O ulu Kitab’ın hakkıçün aziz...
Gücümüz erişsin ve erişmesin,
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.
Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,
Can verir, cânânı vermez Türkler.
Ebedî hâdimü’l-Haremeyniniz,
Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekler.
“(Cennetü’l-Baki’de) Etrafta sadece taş yığınları ve uçsuz bucaksız bir toprak uzanıyor. Üzüntü içinde ‘Osmanlılar döneminde olsaydı hepsini bilerek gezerdik’ diye düşünüyordum. ‘Biz burada yatanları nereden öğreneceğiz?’ derken tam bu sırada biraz ilerimde duran ve elindeki kâğıda dikkatle bakan bir siyahî kişi gördüm. Bu, iri yarı bir zenci idi. Yanına yaklaştığımda elindeki kâğıdın Cennetü’l-Bakî’de yatanları gösteren bir kroki olduğunu anladım. Yarım bir İngilizce ile kâğıda bakmak istediğimi söyledim. Adam önce biraz çekindi. Sonra Türkiye’den olduğumuzu söyleyince, tebessüm etti ve ‘Türkler sağlam Müslüman’ dedi. Ben de kendisinin nereli olduğunu sordum. Sudanlı imiş. Ben de, Sudanlıları tanıdığımızı ve sevdiğimizi anlattım. Gelelim ilginç hâdiseye. Elindeki kâğıt Cennetü’l-Bakî’nin krokisi idi; ama anlamadığı bir dilde hazırlanmıştı. Kendisi, başka bir tarafından haritanın yanına karalanmış Arapça notlara bakarak kimlerin isimleri olduğunu çıkarmaya çalışıyordu. Haritaya dikkatle baktığımda şoke oldum. Çünkü harita Türkçeydi. Haritanın bizim dilimizde olduğunu ve kendisine yardım edebileceğimizi söyleyince çok sevindi ve kabul etti. Artık birlikte gezmeye başlamıştık. İşte ilk Cennetü’l-Bakî tecrübemi bu şekilde kazanmıştım.”
“Muhammed İkbâl, hacdan gelenlere ‘Oralardan ne getirdiniz?’ diye sorarmış. ‘Tesbih, takke, seccade vb.’ cevaplar alınca da; ‘Keşke oralardan tesbih yerine Hz. Peygamberin (sas) güzelliklerini, takke yerine Hz. Ebu Bekir’in sıdkını, seccâde yerine Hz. Ömer’in adâletini, Hz. Osman’ın hilmini, şefkatini getirebilseydiniz.” dermiş. Sizlere birkaç örnek vermekle kitap hakkında bir fikir vermeye çalıştım.