|
|
| Fudayl bin Iyad: 3 şey kalbi kasvetlendirir |
|
Fudayl bin Iyad; Horasan/Merv’de Fundin denilen bir köyde doğdu. Gençlik yıllarında bir süre eşkıyalık bile yaptı. Sonra tövbe ederek ilim yolunu seçti. Ebu Hanife’den ders aldı. İmam-ı Şâfi ve İbnu Mübarek onun talebelerindendir. 802 yılında Mekke’de vefat etti.
* Üç şey kalbi kasvetlendirir; çok yemek, çok uyumak ve çok konuşmak.
* Gönlünde birtakım arzuları bulunduğu halde ubudiyet iddiasında bulunanlar yalancıdır.
* Allah’tan korkana bir şey zarar vermez. Allah’tan başkasından korkana da bir şey fayda vermez.
* Allah sevdiği kulun derdini çoğaltır, buğz ettiği kulunun dünyasını genişletir, onu zengin kılar.
* Gerçekten fazilet sahipleri, fazilet ve meziyetlerini görmeyenlerdir. Fütüvvet, dostların kusurlarını görmemektir. Çünkü kusursuz dost arayan dostsuz kalır.
* Konuştuğun zaman sözünün dinlenmesinden hoşlanan zahid olamaz. “Zühdün aslı Allah’tan razı olmaktır.”
* Gerçek sevgi, uzakta ve yakında sevgiliyi iki cihana tercih etmektir.
* Ahirzamanda öyle insanlar gelecek ki zahiren kardeş, batınen düşman olacaktır.
* Senden istediği olan bir şeyi vermediğin zaman sana kızıp darılan senin kardeşin değildir.
|
| Sayı: |
245 |
| Bölüm: |
Hayatın İçinden | | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=5924
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (1) :: Yorum yaz! | 17/8/2007 |
|
|
| Halife Hz. Ömer, hanımıyla doğum evinde!.. |
|
İslam ahlakının bir güneş gibi parladığı dönemlerde yoksullara, hastalara, hatta doğum yapan ailelere devletin yardım yapmasının bir görev olduğu düşünülmüştür.
Halife Hz.Ömer, geceleri şehri kontrole çıkar, özellikle Medine’nin kenar mahallelerinde nelerin olup bittiğini incelemeye alırdı. Bir yatsı namazından sonra yine âdeti olduğu üzere kenar mahalleleri incelerken bir çadırın önünde yaktığı ateşin başında tek başına bekleyen bir adam gördü. Merakla yaklaşıp:
- Selamün aleyküm ey Allah’ın kulu, dedi.
-Ve aleyküm’üs’selam! diyerek selamı alan adam, acele ile ateşe bir iki odun daha atarak karanlıkta gelen bu ziyaretçiyi incelemeye aldı. Ziyaretçi ise, gecenin bu saatinde bu adam tek başına burada ne yapıyor? diye zaten kendisini inceliyordu. Taraflar birbirlerini böyle tecessüsle tetkik ederken arkadaki çadırdan sevinç sesleri gelmeye başladı.
-Müjde, müjde! Bir oğlan çocuğun dünyaya geldi müjde!.. diyordu gelen sesler.
Meğer yoksul adamın hanımı doğum yapıyormuş, komşu kadınları çağırmış, kendisi de bu yüzden çadırın önünde yaktığı ateşin aydınlığında sonucu bekliyormuş.
Durumu böylece öğrenen Halife, oradan sessizce ayrılarak evinin yolunu tutar. Koşar adımlarla geldiği evinde hanımına ilk teklifi şu olur:
- Resulullah’ın aziz torunu Ümmü Gülsüm! Yoksul bir adamın yeni doğum yapan hanımına nelerin lazım olduğunu sen bilirsin, onları sen tedarik et, ben de bir çuval un hazırlayayım. Doğruca şehrin çıkışındaki bir çadırda doğum yapan yoksul bir anneye zamanında yardımımızı ulaştıralım, üzerimize düşen görevimizi yapmış olmanın huzurunu yaşayalım.
Hz. Fatıma’nın kızı, Halife’nin de hanımı olan Ümmü Gülsüm, doğum yapılacak eve lazım olan acil ihtiyaçları hazırlar. (Hz. Fatıma’nın; Hasan, Hüseyin, Muhsin adında üç oğlu ile Ümmü Gülsum ve Zeyneb adında iki kızı oldu. Muhsin küçük yaşta vefat etti. Ümmü Gülsum, Hz. Ömer ile evlendi.) Halife de bir çuval unu sırtlayarak birlikte gecenin karanlığında kenar mahalledeki yoksul adamın evinin yolunu tutarlar. Az sonra ateşin başında bekleyen adamın arkasındaki çadırın önüne gelirler. Ümmü Gülsüm, elindeki malzemelerle çadıra girerken Halife de, sırtındaki un çuvalını adamın yanına bırakarak oturup dinlenmeye başlar. Yoksul adam, hangi hayır sahibinin gecenin bu saatinde kendisine böyle bir çuval unla yardıma geldiğini merak ederken, çadırdan gelen yeni bir ses ziyaretçisinin kimliği hakkında ipucu verir. Gelen ses der ki:
-Ey müminlerin emiri! Getirdiğimiz malzemeler ihtiyacı tam karşıladı. Çocuk da anası da çok iyiler, merak edecek bir şey yok!
Bu sesten sonra, müminlerin emiri Halife Hz. Ömer’le karşı karşıya olduğunu anlayan adam, heyecanlanarak hemen ayağa kalkmak isterse de Halife: Hiç ayağa kalkmaya gerek yoktur, der ve ilave eder: “İslam’da yöneticinin görevi, ihtiyaç sahiplerini tespit edip yardımına koşmaktır. Ben görevimi yapmaya çalıştım, geç kalmışsam Rabb’im beni affetsin, der ve ayrılırken de yoksul babaya devlet adına teklifte bulunmayı da ihmal etmez.”
-Yarın erkenden gel, çocuk yardımını al, masum yavruyu ve annesini bakımsız bırakma. Sözlerine şu cümleyi de ekler: Bu bizim ikramımız değil devletin yardımıdır!..
İmam-ı Şibli’nin (Sadr-ı İslam Hz.Ömer) de kaydettiği bu tarihî olaydan da anlıyoruz ki, İslam’ın başında yoksullara, hatta doğum yapan ailelere devletin yardım yapma görevi tespit edilmekle kalınmamış, bu yardım fiilen yapılarak sonra gelenlere örnek verilmiştir. Anlaşılan, bugün ulaşmaya çalıştığımız sosyal hedefe İslam daha başında iken varmış, hatta yoksulluk yardımı, tespit edildiği anda yapılmış, çocuk yardımı da ertesi günü ödenmek suretiyle fiilen uygulamaya konulmuştur. Deve devrinden füze çağına İslam’ın verdiği muhteşem örneklerden biri de işte bu sosyal yardım örneği olsa gerektir...
|
| Sayı: |
214 |
| Bölüm: |
Güzel Davranışlar | | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=3&hn=5261
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 15/1/2007 |
|
|
| Hazreti Hamza’yı şehit eden Vahşî’nin Müslüman oluşu |
|
Vahşî, Hazreti Hamza’yı şehit ettikten sonra Mekke’ye döndü. Mekke fethedilince de Taif’e kaçtı. Taifliler de, İslâm’a girmek için Resûlullah’ın yanına gidiyorlardı. Artık Vahşî’nin kaçacak yeri kalmamıştı.
Kâinatın Efendisi, Vahşî’yi İslâm’a davet için haber gönderdi. Vahşî ise Resûlullah’a şu cevabı iletti: “Ya Muhammed beni nasıl İslâm’a çağırırsın?! Allah’a şirk koşanlar, Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürenler, zina edenler günahlarının cezasını çekerler. Kıyamette, o büyük duruşma gününde cezaları katmerli olur, azap ve zillet içinde ebedî kalır. Hâlbuki ben bunların hepsini yaptım. Daha benim bir kurtuluşum olur mu?” Bunun üzerine Allah (cc) şu âyeti inzal buyurdu: “Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir.” (Furkan, 25/70) Bunun üzerine Vahşî: “Ya Muhammed, ‘Dönüş yapıp iman etme, güzel ve makbul işler işleme’ çok çetin bir şarttır. Bana kalırsa ben bu işin altından kalkamam.”
Hemen ardından şu âyet nazil oldu: “Şurası muhakkak ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisa, 4/48)
Yine Vahşî; “Yâ Muhammed, bu konuda görüşün nedir? Affetmek, Allah’ın hikmet ve iradesine bağlıdır. Bilmiyorum; beni bağışlar mı bağışlamaz mı?” diye sordu. Akabinde hemen şu âyet nazil oldu: “Ey Şanlı Nebî, sen şunu tebliğ et: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah, dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahimdir, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Zümer, 39/53}
Vahşî, tam istediği cevabı almıştı. Derhal Müslüman oldu. Bazı insanlar dediler ki: “Yâ Resûlallah! Biz de Vahşî’nin yaptığı gibi yapmıştık. Aynı şartlar bizim için de geçerli mi?” Fahr-i Kâinat, “Bu şartlar bütün Müslümanlar için geçerlidir.” buyurdular. (Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 11/197)
|
| Sayı: |
211 |
| Bölüm: |
Kısa Kısa | | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=26&hn=5199
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (1) :: Yorum yaz! | 1/1/2007 |
|
|
| Hz. Ömer (ra) vazifelerinin şuurundaydı |
|
HASAN CANDAN Adaleti, cesareti ve devlet yönetimindeki hassasiyetiyle bilinen Hz. Ömer (ra), İslâm’ın insanlığa kazandırdığı örnek şahsiyetlerden biridir. O her fırsatta, Allah rızasına ve Onun elçisine layık olmaya çalışıyordu.
Efendimiz’in vefatından sonra da hayat tablosuna yeni renkler eklemekten geri durmayan Hz. Ömer hakkındaki şu ibretli sahneyi İbn-i Abbas anlatıyor: “Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz iliklerimize işliyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde Hz. Ömer’le muhabbet etmek üzere evden çıktım. Yolda yürürken Hz. Ömer’le karşılaştım. Bana sokularak, “İşin yoksa beraber yürüyelim mi?” diye teklifte bulundu. Çok geçmeden ikimiz birlikte yola koyulmuştuk. Hz. Ömer, tüm sokakları tek tek dolaşıyor, halkından herhangi birisinin, bir ızdırabının, bir sıkıntısının olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Derken şehrin dışında bir çadırın yanından geçiyorduk. İçeriden, ağlayan çocuk sesleri geliyordu. Biraz dinledikten sonra Hz. Ömer (ra) müsaade isteyip selâmla birlikte içeriye girdi. Çadırın içi dağınıktı. Çocukların gözleri ağlamaktan şişmişti. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş, ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyordu. Hz. Ömer (ra) kendini tanıtmadan tatlı bir dille kadına sordu:
- Valide, bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?
- İki günden beri açlar da ondan!
- Peki, niye önlerine yemek koymuyorsun?
- Sen şu ateşte kaynayanı yemek mi sandın; ne gezer! Yavruları avutabilmek için taş koydum tencereye. Bu yavrular, benim yetim ve öksüz torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerim savaşlarda şehit düştü. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok.
- Neden Halife Ömer’e başvurup durumunu anlatmıyorsun?
- Dilerim ki Ömer daha dünyada iken cezasını bulsun. Ahirette de elim yakasından ayrılmasın. Ben şu ihtiyar hâlimle günlerdir gece gündüz yetim avuturken o nasıl yatağında rahat uyuyabiliyor? Bizler evvelâ Allah’a, sonra da ona emanetiz. Gelip de benim hâlimi nasıl sormaz? Müslümanların reisi olmayı kolay mı sanıyor?
Hz. Ömer (ra) daha fazla dayanamadı. Bitkin bir sesle “Valide haklısın, sen çocukları avut; ben hemen dönerim.” diyerek yerinden doğruldu. Ardından ben de doğruldum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu. Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlandı. Hemen yanına sokuldum:
- Aman ey Müminlerin Emiri! Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım.
- Hayır, ya İbn-i Abbas! Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bunu sana bırakmam. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek dostlar bulunabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı ahiret gününde kimse kimsenin cezasını paylaşmayacaktır. Halifelik vazifesi benim omzuma yüklendiğine göre, idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım. Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilâhî adalet onu Ömer’den sorar.
Bu konuşmadan sonra Hz. Ömer’le birlikte ihtiyar validenin çadırına vardık. Halife Ömer nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı. Tencerede kaynamakta olan taşları boşalttı. Yerine getirdiğimiz kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa, çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu. Pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu. Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı.
Bana yaklaşıp, gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; “Valide... Sen yarın erkenden halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal.” dedikten sonra birlikte dışarı çıktığımızda gün ağarmıştı.
O gün kadın, öğleye doğru halifelik makamına geldi. Kadın artık Hz. Ömer’i tanımıştı. Ama şaşkınlıktan hiçbir şey söyleyemiyordu. Halife Ömer, onu saygı ile karşılayıp oturttuktan sonra şöyle dedi: “Valide!.. Bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının adına her ay emekli ve yetim maaşını alacaksın. Bu da ilk maaşın.” diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve “Artık Ömer’i affediyor, ona ettiğin bedduaları geri alıp hakkını helal ediyorsun değil mi?” diye sözlerini bitirdi.
27 YAŞINDAYDI
Yirmi yedi yaşında, kız kardeşi Fatma ile eniştesi Sâdi’nin gayretleriyle Müslüman olan Hz. Ömer, Efendimiz’in (sas) vefatından sonra İslâm halifesi olan ikinci kişidir. Müslüman olmasında işittiği Kur’ân âyetlerinin tesirini hemen hemen tüm kaynaklar kaydetmektedir. Hz. Ömer, Efendimiz (sas)’in vefatına kadar, O’nun Müslümanlık adına giriştiği bütün teşebbüslere katılmıştır. On yıllık hilafeti döneminde İran, Irak, Suriye ve Mısır’ın fethini gerçekleştirdi. Binlerce insanın İslâmiyet’i kabul etmesine vesile oldu. Tarihte adaletiyle bilinen Hz. Ömer, ilk devlet örgütlenmesinin temellerini atmış; adâlet, maliye, ordu ve toprak yönetimi alanında ilk düzenlemeleri yapmıştır. Bedenen uzun boylu, buğday tenli, geniş alınlı bir kişi olan Hz. Ömer, 3 Kasım 644’te bir köle tarafından şehit edilmiş, Efendimiz (sas) ve Hz. Ebu Bekir’in yanına defnedilmiştir.
|
| Sayı: |
207 |
| Bölüm: |
Portreler | | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=5088
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 3/12/2006 |
|
|
| Ne zaman indirecek? |
|
NURİYE ÇELEĞEN İsmi Ümame’ydi. Peygamberimiz’in (sas) büyük kızı Zeynep’in kızıydı. Efendimiz onu çok sever, omzuna alır, gezdirirdi. Peygamberimiz bir gün, Ümame omzundayken mescide geldi. Sahabiler, Peygamberimiz’in omzundan çocuğu indirmesini beklediler. Fakat bekledikleri olmadı.
Peygamberimiz, çocuğu omzundan indirmeden mihraba geçti.
Sahabiler dikkatlice izlemeye devam etti.
Acaba küçük kızı ne zaman omzundan indirecekti?
Namaza başlamadan önce omzundan çocuğu indireceğini sandılar. Fakat yine düşündükleri gibi olmadı.
Resulullah (sas), Ümame omzunda namaza başladı. Secdeye gittiğinde çocuğu indiriyor, kalktığı zaman tekrar omzuna alıyordu.
Sevgili Habip, en sevdiğinin yanına, en sevdiğiyle gidiyordu.
Bizler nedense çocukları yanı başımızda ağlatarak namaz kılarız. Ya da çocukla en güzel anımızda onu bırakıp, “Namaza gidiyorum!” deriz. Namaza onunla birlikte gitmeyiz.
Çocuğun minik dünyasına namazı, anne ve baba ile bağlantının koptuğu ya da ses çıkarılmadan beklenmesi gereken sıkıcı bir an gibi işleriz.
Çocuğun namaz kılarken yanımıza yaklaşmasını engelleriz. Bize tutunmak isteyen çocuğu uzaklaştırırız. Ağlayan çocuğu görmezden geliriz.
Ne acıdır ki, Habib’in, omzunda çocukla namaz kıldığını bilmeden, o küçük yavruların namazla arasını açarak namaz kılarız...
|
| Sayı: |
207 |
| Bölüm: |
Biz ve O | | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=5088
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 30/11/2006 |
|
|
| Günahlara karşı ciddi bir nedamet hissi, o günahın açtığı boşlukları kapatabilir |
|
Bir gün Hz. Muaviye’yi şeytan namaza kaldırır. Hz. Muaviye şaşkınlıkla neden kaldırıldığını sorar: Şeytan ona şu ibretâmiz cevabı verir: “Ben şeytanım. Geçen gün birisi sabah namazını kaçırdı. Kalktığında öyle bir “âh” etti ki, onun nedameti yüzü suyu hürmetine Allah pek çok kimseyi bağışladı. Seninki de öyle olur diye korktum ve onun için seni namaza kaldırdım!”
Evet. Aksi takdirde açılan gayyalar her zaman bizi içine çekip yutabilir. Bundan dolayıdır ki, çok dikkatli yaşama mecburiyetindeyiz. Çünkü, insan hayatında “kabz u bast”lar sürekli olarak birbirini takip eder ve onu hep boşlukların etrafında gezdirirler.
Çarşıda gözünüz bir harama iliştiğinde, hemen anında mescide gidip, iki rekat namaz kılmalı.. Bir an gamsızca kahkahayla gülündüğünde, derhal bir kenara çekilip tevbe edilmeli.. zira, unutulursa kalır, kalır ve katmerleşir. Zamanla da Rabb ile irtibat, kesilir ve o günahzede kendini dalâlet ve inhirafların ağında bulur. | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=21&hn=5063
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (1) :: Yorum yaz! | 17/11/2006 |
|
|
| Hz. Osman ve Hz. Ömer’in danıştığı bir hanım: Hz. Aişe |
|
ESMA SAYIN EKERİM Hz. Peygamber devrinde kadın eğitim ve öğretimine verilen önemi göstermesi ve kadınların ilminden toplumun her kesminin yararlanmasını ortaya koyması bakımından Hz. Aişe’nin söz sahibi olduğu ilim dallarının dini ilimlerle sınırlı olmadığını ifade etmeliyiz.
Hz. Aişe’nin tefsir, hadis, fıkıh ve miras hukuku dallarında sözü dinlenir bir ilmi şahsiyet olduğu ve neseb, tarih, siyer, tıp, astronomi, şiir, hitabet, eğitim ve siyaset alanlarında da bilgi sahibi bir insan olduğu rivayet edilmektedir. Hz. Aişe’nin Kur’an’ı çok iyi bildiğini ve tefsirini en iyi yapanlardan biri olduğunu biliyoruz. O, ayetlerin daha iyi anlaşılmasına yardım eden nuzul sebepleri konusunda da önemli bilgiler aktarmışdır.
Hz. Aişe’nin, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinde fetva verdiği ve bunu ölünceye kadar sürdürdüğü rivayet edilmektedir. Diğer taraftan şer’i hükümlerin dörtte birinin ondan nakledildiği zikredilmektedir.
Hz. Osman ve Hz. Ömer gibi büyük sahabelerin Hz. Peygamber’in söz, davranış ve kabulleri konusunda Hz. Aişe’ye başvurdukları ve ondan bilgi aldıkları bilinmektedir.
Hz. Aişe, pasif bir eğitici olarak kalmaz. O, kendisine başvuru olmasa da yapılan yanlışlıklara müdahale ederek, Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra İslam’ın yanlış anlaşılıp ve yanlış aktarılmasını önlediği gibi İslam dünyasında müsbet tenkit fikrinin gelişmesine de büyük katkılar sağlar.
Hz. Aişe’nin tenkitçiliğine en çarpıcı örnek şudur: Ebu Hureyre’nin Hz. Peygamber’den “Uğursuzluk; ev, kadın ve attan olur.” diye bir hadis rivayet ettiğini duyan Hz. Aişe buna çok kızar ve Allah’a yemin olsun ki Hz. Peygamber bunu söylemedi; O, cahiliye devri insanlarının böyle bir düşüncede olduğunu söyledi.” der.
Hz. Aişe annemizin ilmi derinliğinde Hz. Peygamber’in onun zekasına, muhakeme gücüne, fikrini açıkça ifade etme özgürlüğüne ve hassasiyet noktalarını vurgulama kabiliyetine olan saygısı ve desteği yatmaktadır.
Hz. Peygamber döneminde hanımlar haftada bir gün Peygamberimiz’in kendilerine özel bir sohbet düzenlemesini talep etmişler. Bu talep, Hz. Peygamber tarafından büyük bir memnuniyetle kabul görmüştü.
Hz. Peygamber döneminde ensar hanımları sordukları sorular hususunda Peygamberimiz’in övgüsüne mazhar olmuşlardı. Rasulullah, “Şu ensarın kadınları ne güzel kadınlardır; onların edepleri onlara soru sorma hususunda engel olmaz.” diyerek hanımların ilmi arzularını geliştirmelerine destek olmuştur. | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=37&hn=4986
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 23/10/2006 |
|
|
| Mus'ab ruhlulara ihtiyacımız var |
|
Dinimiz, Rabb’imiz tarafından teminat altına alınmıştır. O aslî duruluğunu kıyamete kadar devam ettirecektir. Çünkü bu mevzuda Cenab-ı Hakk’ın vaadi vardır. Ancak bu koruma ve muhafaza etme bizim dinimize sahip çıkmamız üzerine olacaktır. Rabb’imiz dinimize sahip çıkıp onu yaşamamızı adeta kendi koruma ve muhafazasına bir şart kılmıştır. Eğer dinimizin bize emrettiklerini yaşamazsak onun feyiz ve bereketinden mahrum kalırız. Sözün burasında bu hakikatin hakkını veren bir kametten bahsedelim: Mus’ab b. Umeyr. O, “medenilere galebe ikna iledir” prensibini kullanarak Kur’an’ın elmas mesajlarını anlatma işinin tam eriydi. Sahabi, Allah Rasulü’nden aldıkları mesajları sağa-sola ulaştırmak için adeta birbiriyle yarış yapıyordu. Belki bildikleri beş-on ayet, beş-on hadisti. Fakat onlar bildiklerini hem yaşıyor hem de bütün cihana yaymaya çalışıyorlardı. İşte Mus’ab ibni Umeyr’in Mekke’den kalkıp Medine’ye gidişi de bu gayenin gerçekleşmesi içindi. Yapayalnız gitmişti. Yanında başka hiç kimse yoktu. Medine’den gelip Allah Rasulü’ne biat eden Müslümanlar bir de kendilerine dini öğretecek bir öğretmen talebinde bulunmuşlar, Allah Rasulü de onlara Mus’ab b. Umeyr’i vermişti. Ve Mus’ab, hiç tanımadığı bu insanlarla Medine’ye gelmişti. Bir evde misafir olarak kalıyordu. Her gün yanına Medine’nin ileri gelenlerinden biri geliyor, Mus’ab da ona dini anlatıyordu.
Bir gün, Useyd b. Hudayr, diğer bir gün Sa’d b. Ubade, bir başka gün de Sa’d b. Muaz gelmiş ve Mus’ab’ı dinlemişti. Geldiklerinde ellerinde kılıç gelmişler, dönerken ise kalplerinde iman öyle dönmüşlerdi. Mus’ab, hışım içinde gelen bu istikbalin en büyük sahabilerine öyle güzel davranıyordu ki, en haşin insan bile onun bu yumuşak davranışlarına uzun süre dayanamıyordu. “Arkadaşım! Önce beni bir dinle, daha sonra istersen boynumu vur. Vallahi sana mukabele edecek değilim.” diyordu. Bu kadar hayatı küçümseyen, bütün derdi ve davası insanlara hakikati anlatmak olan bir şahsiyet karşısında yavaş yavaş buzlar eriyor ve her geçen gün Mus’ab b. Umeyr’in etrafındaki hale genişliyordu.
Uhud sonrası yüzünü saklıyordu
Hz. Mus’ab’ın hayatı hep dini tebliğ etmekle geçti. Bir dönem geldi ki, dini tamamıyla ortadan kaldırmak isteyen insanlar bir ordu toplayıp Müslümanların üzerlerine yürümüşlerdi. Burada da Mus’ab’a düşen dinini korumaktı. İşte Uhud’da sahabi bu mükellefiyeti yerine getirmek için bir araya geldi. Aralarında Mus’ab da vardı. O gün elinde kılıç akşama kadar savaştı. Öyle savaştı ki, melekler dahi onu gıpta ile seyrediyorlardı. Bir ara Mus’ab yediği son kılıç darbesiyle yüzüstü yere düştü. Hemen bir melek onun suretine girdi ve Mus’ab’ın kavgasını o devam ettirdi. Akşam üzeri Allah Rasulü ona hitaben “Mus’ab!” diye seslenince melek, “Ben Mus’ab değilim Ya Rasulallah!” dedi. Mesele anlaşılmıştı. Mus’ab çoktan şehit düşmüştü. Biraz sonra Allah Rasulü ve bir grup sahabi, Mus’ab’ın naaşının yanındadır. Her iki kolu da omuzdan kopmuştur. Mus’ab’ın başını gövdeye bağlayan sadece deridir. Ve o sanki yüzünü bir yerden saklar gibidir.
Meselenin bundan sonrasını zayıf bir rivayet bize şöyle anlatır: Mus’ab’ın yüzünü niçin sakladığını ancak Allah Rasulü anlayabilmişti. Gözyaşları içinde sahabiye bu durumu şöyle anlatmıştı: “Biliyor musunuz Mus’ab niçin yüzünü sakladı? Birinci sebep şuydu: Kolu kanadı koptu. Artık Rasulullah’ı koruyamayacaktı. Ya bu esnada biri Allah Rasulü’ne saldırır da ben O’nun yardımına koşamazsam, diye düşündü ve yüzünü onun için sakladı. İkinci sebep ise, ben şu anda Rabb’imin huzuruna gidiyorum. Halbuki şu anda Rasulullah’ı korumam lazım. Ya Allah Rasulü’ne bir şey yaparlarsa ben Rabb’imin huzuruna hangi yüzle varırım, diye düşünüyor ve yüzünü Rabb’inden saklamaya çalışıyordu..”
İşte Rasul-ü Ekrem bunu söylerken, hakikat karşısında fedai ve alabildiğine hasbi bir ruhun düşüncelerine tercüman oluyordu. O gün bu ruhu taşıyan sadece Mus’ab değildi. Bütün sahabi aynı ruh ve şuuru taşıyordu. Onun içindir ki Allah dinini korudu, muhafaza etti. Bu koruma belli bir devreye kadar devam etti; daha sonra yer yer sarsıntılar oldu. Bu sarsıntı devirlerinde, dine sahip çıkılmadığı için Cenab-ı Hak, dinin yümün ve bereketini kesiverdi. Çünkü bu din ancak biz ona sahip çıktığımız ölçüde bizim dinimizdir. Biz sahip çıkmazsak, Allah o dinden bizi mahrum edecektir.
|
| Sayı: |
165 |
| Bölüm: |
Kavramlar | | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=43&hn=4246
| ____________________________ | ___________________________ | ___________________________ |
| _______________________________________________________________________________________ |
| ©sahabeler | Yorum (0) :: Yorum yaz! | 6/8/2006 |
|
|
Abdullah b. Mes'ud (r.a)
Zühdü MERCAN
Altın Kuşak dizisinin bu bölümüne Efendimiz’e,
İslâm’ı tebliğe başladığı anda iman etmiş, imanını 6. mü’min olarak tescillemiş bir kutlu insanı
misafir etmekle şeref duyuyoruz. İbn Mes’ud, Sahabe-i Kiram’ın en önde gelenlerinden ve Efendimiz’den hiç ayrılmayanlardan biridir.
Bunun da ötesinde bizi doğrudan alâkadar eden bir yönü daha var: O, aynı zamanda
Hanefî mezhebiyle Peygamber Efendimiz arasındaki halkanın en mümtaz kişilerinden
ve mezhebimizin kaynaklarından biridir –diğeri de Hz. Ali’dir– ki, bu iki kutlu insan,
Hanefî mezhebi adına iftihar edilecek isimlerdir. Hakkında doktora çalışmaları yapılmış ve Kufe’deki gayretleriile bu ilgiyi hak etmiş
bu büyük zatı bir iki sayfa içinde anlatmaya çalışmak mümkün olmasa da, hiç yoktan iyidir fehvasınca bu işe cüret ettik. Cüretimizin, O Yüce Zat ve kadirşinas okuyucularımız tarafından bağışlanacağını ümit ederiz.
İLK HAYATI
Ne zaman doğduğu hakkında bilgimiz yoktur. Tahmini olarak 592’de doğmuş olduğunu söyleyebiliriz. Ailesi, ileri gelenlerden olmadığı için hakkında bilgimiz yoktur. Babası Mes’ud b. Gâfil, Mekke’ye Abd b. Hâris’in yeminlisi olarak girmişti. Babası hakkında yeterli malumata sahip değiliz. Durumları gayet fakir olan bu ailenin oğlu olarak İbn Mes’ud, gençliğinin ilk günlerinden itibaren Ukbe b. Ebî Muayt’ın koyunlarını gütmeye başladı. Zâhiren basit bir iş olarak görülen koyun gütme işi, Hz. Abdullah için bir rahmet olmuştu. Peygamberlerin de yaptıkları çobanlık vasıtasıyla, insanları sevk u idareyi iyi bellemişti.
MERAKLI ÇOBAN
Genç Abdullah, koyunlarının başındaydı o gün. Koyunlarına güzel ot bulmaktan başka bir endişesi yoktu. Başlayan o günün hayatında diğer günlerden pek bir farkı yoktu görünüşte; biraz sonra tanışacağı iki insanın tüm hayatının seyrini değiştireceğini bilemezdi tabiî ki.. Az sonra aşağıdan kendi bulunduğu tarafa doğru iki insanın ağır ağır yaklaşmakta olduğunu gördü. Gerçi o civarda insan görmeye alışıktı, ama bunlar o insanlara pek benzemiyordu. ‘Hayırdır inşaallah’ dedi kendi kendine. Yaklaştılar yanına ve selâm verdi, büyük bir insan olduğu vakur tavrından ve yanındakinin hürmet etmesinden anlaşılan Zat. Büyük bir heyecanla aldı selâmını. İçinin inşirahla dolduğunu hissetmişti Abdullah. Bu insanlar diğerlerinden farklıydı kesinlikle. Farklı olduklarını hissetmişti ama, bu farkın nereden kaynaklandığını çözememişti. Beklemeye, hâdiseleri tabiî seyrinde izlemeye karar verdi. Biraz sonra O zat, konuşmaya başladı. Birden dişlerinin arasından bir nurun parıldadığını sandı. Şöyle diyordu: ‘Bize biraz süt verebilir misin?’ Bu soru karşısında Abdullah kendinden emin bir şekilde cevap verdi. ‘Var, ama size veremem. Bunlar bana emanet.’ O zat bu kez şunu sordu: ‘Sağılmayan bir koyunun var mı peki?’ Abdullah ‘evet’ dedi. Bir koyunu onların yanına yaklaştırdı. O zat, dudakları kıpır kıpır, koyunun memelerine eğildi; zarif hareketlerle bir kaba bir miktar süt sağdı. Önce arkadaşı sonra da kendisi içtiler. Ardından teşekkür ederek koyunun memelerini eliyle yeniden sıvazladı; memeler eski hâline gelmişti. Bunları seyreden genç çoban, ‘okuduklarını bana da öğretir misin’ dediğini farketti. Utansa, mahcup olsa da beklemeye başladı. O zat, başını okşadı müşfik bir hareketle ve ardından ‘sen, öğretilmiş, meraklı bir gençsin’ sözleri döküldü ağzından. Mütebessim bir edada söylemişti tüm bunları. Yavaş yavaş döndüler ve geldikleri gibi ağır ağır gittiler. Genç Abdullah, içinden bir şeylerin de onlarla beraber gittiğini hissetti.
İMANI
Abdullah, yanına gelen bu iki insanı, hele de bir tanesini hiç unutamamıştı. Mekke’ye dönünce çevresinde yaptığı küçük bir araştırma ile, bu Zat’ın, kendinin peygamber olduğunu söylediğini öğrenmişti. Hemen yanına gitti. Ve nur insanlar dairesine dahil oldu. Hemen o günden itibaren tüm hayatını değiştirdi. Daha sonraları o günleri anarken diyecektir: ‘ben Müslüman olanların altıncısı idim.’
CESARETİ
Daru’l-Erkam’a sığınmadan önceki dönemde iman etmek kolay bir iş değildi. Pek çok tehlikeyi göze almak demekti. İman bir yüreği fethetmişse ona kendi rengini verirdi; iman boyasıyla boyanan bir yüreğin önünde volkanlar da olsa erirdi. O yürek sahibi dünyaya meydan okuyabilirdi. Genç Abdullah da bu sırrı yakalayanlardan biriydi. Bünyesinin tüm çelimsizliğine rağmen küfre meydan okumak için yanıp tutuşuyordu. Kendinden önce daireye dahil olanlarla kısa bir istişare yaptı ‘ben’ dedi, ‘yarın gidip onların toplu olarak bulundukları Kâbe’de Kur’ân okumak istiyorum.’ Pek razı olmadılar, dayak yiyebileceğini hatırlattılar kendisine; eziyet ve işkenceden bahsettiler. Fakat Abdullah iman sırrını kavramıştı: “İman hem nurdur, hem kuvvettir, evet, hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.” Bu büyük cümleyi söyleyen Yüce Kutlu, acaba, Abdullah’ın bu genç yaşındaki iman kuvvetini değerlendirerek mi söylemişti?
Ertesi gün, küfrün başları hep beraber oturmuşlar, aralarında konuşuyorlardı. Tartıştıkları konu belki de yayılma istidadı gösteren bu yeni dinin Mübelliği’ne ve müntesiplerine ne yapmaları gerektiği hususu idi? Tam bu esnada, kulaklarını çınlatan bir ses duydular: “Rahman Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona konuşmayı belletti...” Duydukları bu sesin nereden geldiğini kestirince, ona doğru yöneldiler, azgın hayvanlar gibi genç Abdullah’ın üzerine çullandılar. Epey bir zaman hırpaladıktan sonra artık dersini almıştır diyerek bıraktılar. Onlara göre dersini (!) almamıştı ki, ertesi gün yine aynı yerde, bu kez Kur’ân’ın bir başka suresini okudu. Yaptıkları işkencelerden hastalanmıştı, lâkin iman coşkunluğu bunları kendisine hissettirmiyordu.
HİCRETİ
“İslâm’da hicret, çok tabiî, çok fıtrî, ilahî inayet yüklü safhalarla dolu çok mübarek bir harekettir. Mekke’den küçük gruplar hâlinde veya teker teker, âdeta buharlaşarak kanatlanan sahabeler, birer rahmet damlası gibi Medine’ye inmişler, Medine onlarla canlanmış, hayat bulmuş, yeniden doğmuştur.”
Hicret, kelime anlamıyla bir yerden bir başka yere göçmedir. Lâkin İslâm tarihindeki hicretleri bu basit lûgat anlamıyla değerlendirmek bizi yanlış sonuçlara götürür. Çünkü her hicret, her zaman bir göçetme, bir işkenceden kaçma değildir; Habeşistan hicretinde olduğu gibi, Medine hicretinde olduğu gibi...
Efendimiz (sav)’de, rahmet bulutları gibi olan sahabelerine yeni bir hedef gösterdi. Burası Habeşistan denilen ülkeydi. Halkı Hrıstiyandılar. Burasının seçilmesinde, idarecisinin ilahî dinlerden birine mensup olmasının rolü vardı. Nitekim Efendimiz’in bu tespiti her zamanki gibi doğru çıkmıştı. Mekke müşriklerinin onları geri getirmek için daha sonraki gayretleri Necaşi denilen bu zat tarafından geri çevrilmiş, hatta Efendimiz’e hediyeler takdim etmişti. Aynı zamanda hidayete erişip Müslüman da olmuştu. Bu kutlu kafilenin içinde Hz. Abdullah da vardı. Bu kafiledeki erlere baktığımızda daha ziyade gittikleri yerde İslâm’ı temsil edebileceklerin seçildiğini görüyoruz. Seçilenler, vazifelerini güzelce yapmışlar, İslâm’ı tanımayan ve ülkelerine gelişlerini kendilerine bir noktada meydan okuma kabul eden Hristiyan ruhbanlarına gayet güzel cevaplar vermişler ve onları tatmin etmişlerdi. Hz. Abdullah’ın burada neler yaptığı hakkında kesin bilgimiz yoksa da, bir yandan geçimini sağlamak için, bir yandan da, İslâm’ı temsil ve tebliğe çalıştığını söylememiz mümkündür. Çünkü Ashabı Kiram Efendilerimiz Medine’de böyle yapmışlardı. Onların böyle kitle hâlinde ülkelerine gelişleri Habeşîlerin dikkatini çekmişti. Bir müddet sonra yeni gelenler Kralın huzuruna çağırıldılar. Geliş maksatlarının ne olduğu soruldu. Sorulara gayet muknî cevaplar veren Cafer b. Ebi Talib ve Hz. Osman, hizmetlerine, rahat ve endişesiz bir şekilde devam ettiler.
Bu arada bir yandan da Mekke’den haber almaya gayret ediyorlardı. Müşriklerin Necm suresi okunması esnasındaki tavırlarını yanlış yorumlayan Habeşistan’daki muhacirler, Mekke’ye döndüler. Geldikleri Mekke, bıraktıklarından daha da şedit bir işkence ile karşılamıştı kendilerini. Hz. Abdullah, bu kez de Medine’ye hicret izni çıkınca, oraya gitti; giderken Hz. Peygamber’den ayrılık azabına katlanarak... Giderken geride bıraktıkları, kendisini orada huzurlu hissetmesine engel olmuştu. Efendimiz Medine’ye teşrif edince Hz. Abdullah’ın hicranı dinmişti. Artık bundan sonra durmak yoktu. Zira yapılacak işler pek çoktu. Bir yanda Yahudiler vardı, bunlar müşriklerle ortak düşmanlıklar peşindeydiler. Bunların kullandığı insanlar arasında şeklen Müslüman olmuş, henüz İslâm’ın güzelliklerine uyanamamış kimseler vardı. Medine’ye gelen Müslümanlar vardı, bunları canlarından aziz bilip destek olmaya çalışan Ensar vardı. Gelenler sadece canlarını kurtarabilmişlerdi. Bütün bunlar Efendimiz’in önünde çözüm bekleyen problemlerdi.
ÖZEL MÜŞAVİR
Hz. Abdullah burada Efendimiz’-in ‘özel katib’i veya ‘özel müşavir’i gibi hizmet gördü. Efendimiz’in daima yanında oldu. Peygamberimiz, kendisini tavzif ederken ona şöyle tenbih etmişti: “Perdelerin açılıp kapanması ve dinleyemeyeceğin fısıltılı konuşmalar, sırlı konuşmalar hakkındaki izin bana aittir.” Bunların dışında kalan hizmetleri gördü. Her zaman O’nun misvak, takunya, abdest suyu, koku gibi şahsi eşyalarını taşırdı. Abdullah b. Mes’ud, Efendimiz’in ayakkabılarını giydirmiş, yolda yürürken ona yol açmış, oturacakları yere varınca ayakkabısını çıkartmıştır. Oradan kalkacağı zaman da yine ayakkabılarını giydirir, O’nun önüne düşer, O’ndan önce odasına girerdi. Efendimiz’i uykudan uyandırmak görevi de yine İbn Mes’ud’undu. Efendimiz’in evine o kadar sık girip çıkıyordu ki; Medine’ye yeni gelenler onun da aileden biri olduğu zannına kapılabiliyordu. Hz. Peygamber (sav), onunla özel meselelerini görüşmüş, çok gizli sırlarını bile ona söylemekten çekinmemişti.
SAVAŞLARDA
İbn Mes’ud, Peygamberimiz tarafından yapılan tüm gazalara katılmıştır. İslâm’ın ilk savaşı olma özelliğine haiz Bedir’de, küfrün ileri gelenlerinden olan ve Peygamber lisanından ‘bu ümmetin firavunu’ sözüyle, lânetlik bir vasıf kazanan Ebu Cehil’in kellesini kesmek ona nasip olmuştu. İbn Mes’ud, cüssesinin nahifliği yüzünden kelleyi ancak sırtına alarak getirebilmişti. Efendimizle beraber Uhud, Hendek, Huneyn gibi tüm gazalara iştirak etmiş, bunlarda hep ölümü arzulamış, hep şehadeti kovalamıştı. Uhud’da ve Huneyn’de Efendimiz’den ayrılmayan bir avuç sahabinin arasında yine İbn Mes’ud vardı. Hendek muhasarasında ve Hudeybiye musalahasında, İbn Mes’ud, önlerde rolünü oynuyor, görevinin hakkını veriyordu.
Efendimiz’in dünyasını değiştirmesinden sonra Hz. Ebu Bekir’in Medine’yi savunmak üzere seçtiği bir avuç insan arasında İbn Mes’ud da vardı. Bu görevin dışında o dönemde çevresinde hadîs neşretmek ve Kur’-ân’ı öğretmekle meşgul olmuştu. Hz. Ömer devrinde fetih hareketleri hız kazanınca eski günleri hatırlamış, fetihlere yeniden iştirak etmeye başlamıştı. Bilhassa Yermuk muharebesindeki hamaseti, savaşın Müslümanların zaferiyle sonuçlanmasını sağlamıştı.
KADILIĞI
Hz. Ömer devrinde, H. 20. seneye gelinceye kadar İbn Mes’ud devletten resmi görev almamıştı. Hz. Ömer de kendi devrinde onu bir yere tayin etmemişti. Bunu niçin yapmadığını, onu Kufe’ye kadı olarak tayin ederken Kufeliler’e yazdığı mektuptan anlıyoruz. Mektup, İbn Mes’ud’un Hz. Ömer yanındaki değerini göstermesi açısından anlamlıdır: “Size Ammar b Yasir’i vali, İbn Mes’ud’u da muallim (ve kadı) olarak tayin ettim. Beytü’l-Mal (şehir hazinesi, defterdarlık) görevi de İbn Mes’ud’un üzerinde olacaktır. Bunların ikisi de Bedir ehlindendir. Onları dinleyiniz ve itaat ediniz. İbn Mes’ud’u yanımda alıkoymayıp, Kufe’ye tayin ederek sizi kendime tercih ettim.” Bu mektubu yazarken Hz. Ömer, çok haklıydı. Zira Peygamber Efendimiz, Tirmizi’nin rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyurmuştu: “Benden sonra iki kişiye, Ebu Bekir ve Ömer’e uyunuz. Ammar’ın gösterdiği yoldan gidiniz. İbn Mes’-ud’un tavsiyelerine uyunuz.”
İbn Mes’ud, Kufe’de kaldığı sürece, vazifesini liyakatle yerine getirdi. Görevine son derece bağlı, vazifesinin gerektirdiği iktidar, insaf ve ihtiyata sahipti. Bir yandan ilim adamlığı, öte yandan kadılık, aynı anda bir de Kufe şehri defterdarlığı gibi vazifelerin ne kadar sorumluluk gerektirdiği açıktır.
Hz. Osman döneminin ilk senelerinde herhangi bir şey yoktu. Bir iki sene sonra Kufe’de karışıklıklar baş gösterdi. Halk valileri alenen tenkit etmeye başlamıştı. Kufe’nin bilinen karışık durumunda İbn Mes’ud gibi sağlam birinin olması lâzımdı ki, pek çok kötülüğün önüne geçilebilsin. Görevi gereği, bazen valileri bile sorguya çekmek durumunda kalabiliyordu. Böyle zamanlarda İbn Mes’ud’un imdadına, Efendimiz’den gördüğü dinî emirlerin yerine getirilmesindeki hassasiyeti yetişiyordu. Emirlerinin infazında hiçbir şey ve kimseden çekinmiyordu. “Seciyesinin metaneti, ilminin kuvveti ve imanının salabeti sonucu, görevlerini başarı ile yerine getirmişti.” İş bu kadarla da kalmıyordu. Her gün yeni yeni problemler zuhur ediyor, bunların çözümleri gerekiyordu. İbn Mes’ud, bunlara içtihad ederek cevap veriyordu. Böylece Hanefî ekolünün temelleri atılıyordu. Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın valiliğini kaldıramamış bir şehirde Abdullah b. Mes’ud’un ne kadar zor şartlarda görev yaptığı izahtan varestedir. İslâm’ı yeni yeni anlamaya başlayan bu insanlara aynı zamanda İslâm’ı da öğretecek, Hz. Peygamber’in güvendiği bir insanın olması lâzımdı. Tüm bu vasıflar en güzel şekilde İbn Mes’ud’da toplanmıştı.
DEFTERDARLIĞI (Hazinedarlığı)
Yukarıda da bir nebze temas ettiğimiz gibi, İbn Mes’ud aynı zamanda Kufe şehri maliyesine de nezaret ediyordu. Kufe, gelirinin çeşitliliği ve bolluğu ile bilinir, zengin bir şehir idi. Burası o günlerde, Türkistan, Ermenistan, Horasan gibi yerler üzerine yapılacak seferlerin ikmal merkeziydi. Bu merkezlere gönderilecek ordular, onların iaşe ve diğer masrafları, hep buradan karşılanıyordu. Kufe’nin maliyesine nezaret etmek gerçekten hesapçı bir karaktere, teşkilâtçı bir ruha sahip idareci istiyordu. Binlerce insanı ilgilendiren hususları çözecek liyakatte olmasını gerektiriyordu. Bu da İbn Mes’ud hazretlerinde fazlasıyla vardı. Efendimiz, boşuna ona ‘sen muallem bir gençsin’ dememiş, yıllarca kendi en yakınında bulunma şerefini ondan esirgememiş! Efendimiz’in en yakınında bulunmak o kadar kolay olmasa gerek. Bu, bize Efendimiz’in insan seçmedeki fetanetini, İbn Mes’ud’un da kabiliyetini gösterir.
İSTİĞNASI
İbn Mes’ud, elinde bu kadar imkân olmasına rağmen, şahsen son derece zahid ve müttaki idi. Dünyevî hiçbir zevk, onu cezbedememiş, dünya, diğer Ashab Efendilerimiz gibi, İbn Mes’ud’u da aldatamamıştı. Bütün vazifeleri tam bir titizlikle yerine getirir, bu hususta son derece hassas davranırdı. Bir seferinde Sa’d b. Ebi Vakkas hazretlerini bile, hazineyle ilgili bir husustan dolayı, tekdirden çekinmemişti.
İbn Mes’ud hazretleri görevini, her ne kadar basiret ve liyakatle yerine getirse de fesat kumkuması boş durmuyordu. Her yerde olduğu gibi burada da şeytan bir kısım safdilleri aldatmış, onlar vasıtasıyla ortalık karışmıştı. Bunun üzerine zamanın halifesi Hz. Osman (ra), İbn Mes’ud’u, daha fazla yıpranmaması için oradan almıştı.
Ayrılırken yakın çevresi ve talebeleri, halifeye çıkarak durumun, ona aktarılan gibi olmadığını söylemeyi teklif etmişlerse de İbn Mes’ud, bir fitnenin çıkmasına meydan vermemek için, buna razı olmamış, umre niyetiyle yola çıkmıştı.
Bu yolculuk dolayısıyla İbn Mes’ud hazretleri memur olduğu bir vazifeyi yapmaya gittiğini tabii ki bilemezdi. Biraz geriye gidelim ve bunun nasıl olduğunu anlatalım:
Hz. Ebu Zerr, bir savaşa ancak ordunun ardından gelerek iltihak etmiş ve o anda da Efendimiz’e Ebu Zerr’in istikbali gösterilmişti. Buyurdular: “Ebu Zerr, yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşrolur.” İstikbale dair bu mucizenin tahakkuku, İbn Mes’ud’un umreden dönüş zamanına tevafuk etmişti. Son demlerini yaşayan Ebu Zerr, hanımına dedi ki, ‘çık dışarı bak, gelenler var mı?’ Hanımı ise, ‘hac mevsimi geçti, bu zamanda buralardan kimse geçmez,’ dediyse de Ebu Zerr, Efendisi’nin verdiği haberin gerçekleşeceğine can u gönülden inandığı için kesin bir dille yeniden ‘çık bak, gelenler olması lâzım’ dedi. Bu kez tekrar ufku tarayan hanımı, bir toz bulutunun yaklaşmakta olduğunu gördü. Gelip kocasına haber verdi. Biraz sonra gelenlerin İbn Mes’ud’un dahil olduğu kafilenin umreden dönmekte olduğu görülmüştü. İbn Mes’ud ve arkadaşları, son demlerini yaşayan Ebu Zerr’e yetiştiler. Onun teçhiz ve tekfin işlerini yapıp defnettikten sonra hanımını da yanlarına alarak Medine’ye döndüler. Böylece Efendimiz’in geleceğe dair verdiği bir haberin tahakkukuna hep beraber şahit oldular.
Ashâb-ı Kirâm,Allah Resûlü’nün en yakın hizmet arkadaşları idiler. İbn Mes’ûd’un ifade ettiği gibi,Allah insanların gönüllerine baktı. İçlerinden Sahâbileri, Habib’ine arkadaş olarak seçti.Ashab, seçilmiş “Mustafa” Nebî’nin arkadaşları olmaya lâyık gönüllleri temiz “musaffa”dırlar.
VEFATI
H. 32. senesinde İbn Mes’ud hazretleri 60 yaşına erişmişti. Hastalanmıştı. Bir gün rüyasını Efendimiz teşrif etmiş, yanına gelmesi için onu davet etmişti. Her an ölüme hazırlıklı olan İbn Mes’ud bu davetle ölümünün yaklaştığını iyice anlamıştı. Hastalığı esnasında kendisini ziyarete gelenler arasında Hz. Osman da vardı. Bir dileğinin olup olmadığını sordu. O da herhangi bir isteğinin olmadığı ifade etti. Bu ziyaret bir bakıma helalleşme manası taşıyordu. Hz. Osman, onun, Kufe’deki görevinden azlettiğinden dolayı kendisine kırgın olabileceği endişesini taşıyordu. Halbuki İbn Mes’ud, Efendiler Efendisi’nden, dünya makamlarının geçici olduğunu dersini almış ve bunu da iyi bellemişti. Dolayısıyla kırgın olması mümkün değildi. Ölümünden az önce Ashab-ı Kiram’ın büyükleri onu ziyaret ettiler.
Vefatından sonra teçhiz ve tekfin işlemini Hz. Zübeyr ile oğlu Abdullah yaptılar. Namazını Hz. Osman kıldırdı. Bir ilim ve fazilet abidesi daha fena ve fani dünyadan bakî âleme geçti.
MEZİYETLERİ
Fıtraten çok nezih, müttaki ve o derecede de hassas olan İbn Mes’ud, hanımının nakline göre, evine girerken, avluda önce durur, ayaklarını yere vurur, bilahare içeri girermiş. Nezaketin bu d |
|