Abdullah b. Ömer anlatıyor: "Ashab rüya gördükleri zaman hemen Efendimiz'e koşarlar ve gördüklerini anlatırlardı. Ben de bir rüya görmeyi ve Allah Resûlü'ne anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada ben çok gençtim ve genellikle mescitte uyurdum. Bir gün şöyle bir rüya gördüm. İki melek beni yakalayarak Cehennem'e götürdüler. Cehennem kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görülüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada kendilerini tanıdığım bazı kimseler de vardı. Ben o anda "Cehennemden Allah'a sığınırım" diye dua etmeye başladım. Bu sırada yanımıza başka bir melek gelerek bana: "Korma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur." dedi.
Hazreti Abdullah şöyle devam ediyor: "Bu rüyamı aynı zamanda Efendimizin mübarek zevcelerinden olan ablam Hafsa'ya anlattım. O da Allah Resûlü'ne anlatınca o şöyle buyurmuş: "Abdullah ne iyi adamdır. Keşke gecenin bir kısmında kalkıp ibadet etmeyi adet edinseydi!"
1- Bedir Savaşı'na katılanların cennetlik olduklarını bizzat Resulü Ekrem Efendimiz müjdelemişlerdir.
2- Savaşın seyri sırasında kendilerine Allah tarafından gönderilen meleklerin de katıldığı Kur'ân'da bildirilmiş olup bu onlar için ayrıca bir fazilet sebebidir.
3- Ehli kemâl bazı zevatın beyanına nazaran Evliyâullah'dan pek çoğu velilik makamına Bedir ehlinin mübarek isimlerini okumaya devam etmekle nail olmuşlardır.
4- Birçok hastalığa tutulan kimsenin Bedir ehlinin mübarek ismini zikr ederek bu vesile ile şifa taleb edip lütfü ilâhiye mazhar olarak hastalıklarından kurtuldukları rivayet edilmektedir.
5- Ehli irfan bir zat: "Hasta bir kimsenin başına elimi koyup halis bir niyyetle Bedir ashabının adını okuduğumda mutlak şifa hâsıl olmuştur. Hatta hastanın eceli dahi gelmişse en azından rahatsızlığı hafiflemiştir." demektedir.
6- Bazıları da: "Duadan önce Bedir ashabının isimlerinin okunmasının duânin sür'atle kabulüne vesile olduğunu" söylemişlerdir.
Cafer b. Abdullah şöyle diyor:
"Babam bana Peygamber (S.A.V.)'in bütün ashabını sevmemi vasiyet eder ve şunu ilave ederdi.
"Ey canım yavrum, Bedir ashabının adı zikr edilince duâ kabul olunur, bu mübarek isimleri zikreden kulu, ilâhi rahmet; bereket gufran ve rızâ-ı İlâhî kuşatır. Bu isimleri okuyarak hacetde bulunanın dileği mutlaka yerine getirilir..."
7- "Ehli Bedrin üzerinde bulundurmak, okumak, hıfzetmek, düşman üzerine nusret, düşmanların şerrinden vikayet ve yangın ve hırsız ve boğulmaktan sıyânet ve veba ve tâûn ve cünûn ve emrazı sâireden himayet ve zevali fark ve husûlu gına ve vefâi duyûn ve güfrânü zünûb ve keşfi kürûb ve tenviri kulûb velhâsıl cemîi matâlibi dünyeviyyeye ve mekâsıdı uhreviyyeye vusul ve celbi menfaii âlakiyye ve enfüsiyye ve ins ve cinnin mazarat-larını def etmek ve merâtibi dünyeviyyeye nail olmak için iksiri mücerreb olduğuna Meşihât-ı İslâmiyye tarafından mücahidini Islamiyyeye hediye olunmuştur."
Şu kadar var ki: Bu mübarek isimlerin okunuşu sırasında herbirinin adı söylenince, Radıyallahü anh (Allah ondan razı olsun) demek lazımdır. Şüphe yok ki Peygamberimizin adı söylenince Sallallahü Aleyhi ve Sellem denecektir. Zira bu edebe riayet etmek, maksadın daha kısa zamanda elde edilmesinde vesiledir.
Cenab-ı Hakk (c.c.) bizleri onların şefaatine nail eylesin. Amin
Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hasır üzerine yatmıştı. Kalktığında vücudunun yan tarafında hasırın iz yaptığı görüldü. Kendisine:
- Yâ Resûlallah! Size daha rahat edebileceğiniz bir şey alsak, dedik. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem):
- Benim dünya ile ne alakam var. Ben dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenmiş, sonra da ağacı bırakarak kalkıp gitmiş bir yolcu gibiyim." buyurdular.
Evet, insan burada misafir ve yolcudur; aynı zamanda ebedi yolculukta kendisine lazım olacak eşyayı ve erzakı temin etmekle mükelleftir.
Misafir ev sahibinin işine karışmaz..
O misafirhaneye kendi evi gibi sahip çıkmaz, tahakkümde bulunmaz.
Yapılan ikram ve muameleleri tenkit etmez, nankörlük ve inkara sapmaz.
Hasılı, misafir olan kimse beraberinde getirmediği ve giderken yanında götüremeyeceği şeylere alaka duyup kalbini bağlamaz, gönlünü kaptırmaz.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir gün İbn-i Ömer'in omzundan tuttu ve şöyle dedi:
“Dünyada sanki gurbette imişsin gibi ya da bir yolcu gibi ol ve kendini kabirde yatanlar arasında say.” Büyük sahabi İbni Ömer de öyle yapar hem de şu tavsiyelerde bulunurdu:
- Geceye gireceğin vakit sabahı bekleme. Sabaha çıktığın vakit de geceyi bekleme. Ve sıhhatinde hastalığın için, hayatında da ölümün için bir şeyler yapıp hazırlanma fırsatını kaçırma.
Hazreti Ebu Bekir es-Sıddîk; esas ismi Abdullah b. Osman. Kendisinin Bekir adında bir çocuğu olmamakla birlikte Ebu Bekir künyesini almasının sebeblerinden birisi şu olabilir; Arapça'da “bekera” fiili, sabah güneş doğmadan günün erken saatlerinde yola çıktı mânâsına gelirken, aynı harflerden (b-k-r) oluşan “bekira” fiili de acele etti, hızlı davrandı mânalarına gelir. İşte Hazreti Ebu Bekir'in de ilk müslümanlardan olması hasebiyle bu künyeyi aldığı söylenebilir. Ayrıca Hazreti Ebu Bekir, Sıddîk'tı yani Efendimiz'in peygamberliğini tasdik konusunda ilk adımı O atmıştı. Lakabı, cehennemden azâd edilmiş mânâsında Atîk'ti ve bütün işlerinde Allah'tan bir tevfîk vardı.
Hazreti Ebu Bekir'in çocuklarından Esma ve Abdullah bir hanımından, Abdurrahman ve Hazreti Aişe ise esas adı Zeynep olan ve Ümm-ü Rûman olarak bilinen diğer hanımındandır. Hazreti Ebu Bekir, Allah Resûlü'nün en yakın arkadaşıydı. Efendimiz de bir vesîleyle “Şayet birisini kendime halil seçseydim, bu Ebu Bekir olurdu” diye buyurmuştu. Evet O, Efendiler Efendisi için “en yakın dost, en fedâkâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş, en civanmert kardeşdi” . Hazreti Ebu Bekir bu beraberliğin akrabalık bağıyla daha da kuvvetlenmesini istemiş olacak ki kızı Hazreti Aişe'yi Efendimiz'e eş olarak seçmişti. Diğer kızı Esma'yı da, Efendimiz'in halası Safiyye validemiz'in oğlu Zübeyr b. Avvam'a vermişti. Amr b. As birgün Efendimiz'e şöyle bir soru sormuştu: “Yâ Resûlallah! En çok kimi seviyorsun?” Efendimiz, “Aişe'yi” diye cevaplamıştı. “Peki, Erkeklerden kimi seviyorsun” diye sorunca; Efendimiz, “Babasını” demişti.
Ömründe hiçbir puta secde etmeyen Hazreti Ebu Bekir'in çocukken Hazreti İbrahim gibi putları kırdığı rivâyet edilir. Hazreti Ömer, kendisinden yaklaşık 10 yaş büyük olan Hazreti Ebu Bekir için şöyle demişti: “O, bizim seyyidimiz, en hayırlımız ve Allah Resûlü'nün en çok sevdiği şahıstı” . Efendiler Efendisi de Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer'in elinden tutmuş, “Gökte benim iki vezirim vardır: Cebrail ve Mikail; yerdeki iki vezirim ise, Ebu Bekir ve Ömer'dir ve biz böyle haşrolunacağız” diye buyurmuştu. Birgün Allah Resûlü, Hazreti Ebu Bekir'e: “Şu insanlar cennete şu kapıdan, bunlar şu kapıdan, oruç tutanlar reyyân kapısından girer” diye cennetin 8 kapısını saymıştı. Hazreti Ebu Bekir: “Hepsinden girecek olan yok mu?” diye sorunca; Efendimiz, “Evet var ve sen onlardansın” diye ferman etmişti.
Hazreti Ebu Bekir ibadet hayatı, sehâveti ve edebiyle de kimin arkadaşı olduğunu çok iyi gösteriyordu. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin şu tesbiti şâyan-ı hayrettir: “İddia normalde iyi birşey değildir, o bir riyâdır, kendini satmadır ama ben burada iddia ediyorum; Hazreti Ebu Bekir'in, Efendimiz'in huzurunda konuştuğu kelime sayısı yüzü geçmez. Aksini iddia eden varsa göstersin” . Sahabe efendilerimizin Allah Resûlü'nü dinlerken, başlarında kuş varmış ve onu kaçırmak istemiyorlarmış gibi durmaları da yukarıdaki tesbiti doğruluyor olsa gerek.
Ulemâdan bazıları, varını-yoğunu Allah yolunda sarfedip, ailesine, çoluğuna-çocuğuna birşey bırakmamayı uygun görmemekle birlikte “Hazreti Ebu Bekir'in durumu bundan müstesnâdır ve herşeyini vermesi O'na hastır” demişler. Tebük seferi için hazırlıklar başlamıştı. Mü'minler inançları uğrunda nefislerinden ve mallarından fedâkârlıkta bulunuyordu. Hazreti Osman 500 deveyi yüküyle beraber infak etmişti, Hazreti Ömer malının yarısını vermiş, Hazreti Ebu Bekir de elinde ne var ne yoksa bütün malını getirip ortaya koymuştu. Efendimiz'in “Ailene ne bıraktın?” sorusuna karşılık; “Allah ve Resûlü'nü” diye cevap vermişti Hazreti Ebu Bekir. Evet, elinde hiçbir şey kalmamıştı, evine doğru gidiyordu, yolda birisine rastladı. Bu şahıs, Hazreti Ebu Bekir'den yardım talebinde bulundu. Verecek hiçbirşeyi yoktu Hazreti Ebu Bekir'in. Biraz düşündü, “Gel, bir eve gidelim bakalım, belki birşeyler buluruz” dedi. Tabîi ki evlerinde de birşey kalmamıştı, içeri girdi ve adama; “Sen biraz kapıda bekleyiver” dedi. Sağa sola baktı, verebileceği tek birşey vardı; o da kendi üzerindeki elbise. Yerden bir hasır aldı, ihtimal çocuklarının üzerinde oturduğu bu hasır da evin son eşyasıydı, hasırı beline doladı, bir de dikenli tel buldu ve hasırı onunla tutturdu ve kapının arasından elbisesini, o muhtaç adama verdi. Hazreti Ebu Bekir'in evinde bunlar olurken, Hazreti Cebrail önderliğinde melekler, Allah Resûlü'nün huzuruna gelmişlerdi ve hepsinin üzerinde dikenli telle tutturulmuş bir hasır vardı. Ne olduğunu bilemiyordu Efendiler Efendisi ve hep beraber Hazreti Ebu Bekir'in evine gittiler. Kapıyı Hazreti Ebu Bekir açmıştı. Evet, meleklerin üzerindeki hasır, Hazreti Ebu Bekir'in üzerinde de vardı ve durum anlaşılmıştı. Allah Resûlü, Hazreti Ebu Bekir'e hitâben: “Yâ Ebâ Bekir! Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor; “Ben Ebu Bekir'imden râzıyım, Ebu Bekir'im de benden râzı mı?” demişti.
Hazreti Ebu Bekir için “mağara arkadaşı” anlamına gelen “yâr-ı gâr” tâbiri de kullanılır. Efendimiz, Hazreti Ebu Bekir ile birlikte hicret esnâsında Sevr mağarasında üç gün üç gece kalmış ve dördüncü gün yola çıkmışlardı. Mekke müşriklerinin Efendimiz'i bulup, O'na zarar vermelerinden korkmuş, “mağaradaki iki kişinin ikincisi” olarak “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir” âyetine muhatap olmuştu. Halk arasında oldukça yaygın olan, Hazreti Ebu Bekir'in yılan gelmesin diye ayağını mağaradaki deliğe sokması olayı hadislerde yoktur. “Sakat bir asıldan, sağlam bir fasıl” düsturunca bu hâdisenin aslı yoktur, fakat faslından istifade edilir diyebiliriz. O fasıl da Hazreti Sıddîk'e yakışır bir sadakattir. Hazreti Ebu Bekir, zorlu hicret yolculuğunda kızı Hazreti Aişe validemizi yanına almamıştı. Hazreti Aişe hicret esnasında 8 yaşında idi. Bu nedenle O'nun hadislerde yer alan hicretle ilgili ifadeleri, kendi gördüklerinin yanında hem Efendimiz'den hem de babası Hazreti Ebu Bekir'den duyduklarına dayanmaktadır.
Efendiler Efendisi, refîk-ı a'lâya yürümeden önce, rahatsızlığının son günlerinde Hazreti Ebu Bekir'e namaz kıldırmasını ferman buyurmuş, Hazreti Ebu Bekir de bu vetîrede cemaate 17 vakit namaz kıldırmıştı. Allah Resûlü, Hazreti Ebu Bekir'i imâmete geçirmekle kendisinden sonra kimin müslümanların imamı olacağına işarette bulunmuştu. Efendimiz'in sıhhati ashabının arasından ayrılacağı gün o kadar düzelmişti ki O'nun tamamiyle iyileştiği kanaatine varılmıştı. Hatta Hazreti Ebu Bekir Efendimiz'in yanından ayrılıp, evine dönmüştü. Hüzünlü haberi aldığında hemen gelmiş, gözyaşları içinde Efendimiz'in yüzündeki örtüyü kaldırmış, alnından öpmüş ve “Ölümün de hayatın gibi güzel” demişti. Müslümanlar şok içindeydi, ne yapacaklarını bilemiyorlardı öyle ki Hazreti Ömer elinde kılıç “Kim Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldü derse, kellesini alırım” diyordu. İşte o zaman Hazreti Ebu Bekir halkı sakinleştirmek için minbere çıkıp bir hutbe îrad etti: “Kim Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'e tapıyor idiyse, bilsin ki Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) ölmüştür. Kim de Allah'a tapıyorsa, Allah diridir, asla ölmez” deyip peşinden “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem), sadece resuldür, elçidir. Nitekim ondan önce de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz?” âyetini okudu. Ashab efendilerimiz daha önce indirilmiş olan bu âyeti sanki ilk defa duyuyor gibiydiler.
Hazreti Ebu Bekir, “çihâr-ı yâr-ı güzîn” (dört halife)'in ilkiydi. Hilâfet süresi, 2 sene 3 ay 10 küsür gün sürmüştü fakat bu süre zarfında çok büyük işler başarmıştı. Hazreti Ali'nin dediği gibi “Ebu Bekir olmasaydı müslümanlık olmazdı”. İslam tarihinde fetihler Hazreti Ömer döneminde had safhaya çıkmıştı ama bunun için uygun zemin Hazreti Ebu Bekir döneminde hazırlanmıştı. Efendimiz hayatta iken 3, daha sonra da 8 olmak üzere toplam 11 tane peygamberlik iddia eden yalancı ortaya çıkmıştı. Bunlar yetmiyormuş gibi bir taraftan irtidat hareketleri baş göstermiş, diğer taraftandan da “Biz namaz kılarız ama zekât vermeyiz” diyen insanlar türemişti. Hazreti Ebu Bekir işte bütün bu gâilelerin hakkından gelmişti.
Hazreti Ebu Bekir, Allah Resûlü ile aynı yaşta yani 63 yaşında vefât etmişti. Kızı Hazreti Aişe'nin dediğine göre soğuk bir günde yıkanarak üşütmüş ve hastalanmıştı. İbn Ömer Hazretleri ise Efendimiz'in ayrılığına dayanamadığını ve hüznünden dolayı vefât ettiğini söyler. Günümüz İslâm mütefekkirlerinden bazılarına göre vefât nedeni suikasttır. Başta diğer 3 halife olmak üzere Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin farklı yollarla şehit edilmişlerdir. Hazreti Ebu Bekir'in de zehirlenmiş olması ihtimal dahilindedir.
Hazreti Ebu Bekir peygamberlerden sonra gelen ilk şahıstır fakat husûsî faziletiyle çoğu enbiyâdan daha fazla iş yapmıştır. O'nun hayatına bakıp ashab efendilerimiz hakkında genel bir kanaate sahip olmak mümkündür. Evet, Hazreti Ebu Bekir “o ısmarlama toplum”u çok güzel bir şekilde temsil etmişti. Günümüzün Söz Sultanı'nın ifadesiyle “O, sahabe-i kirâmın prototipiydi”.
Hz. Aişe (r.anha) validemizin naklettiği ve sabah Hz. Bilal gelinceye kadar ağlayıp ibadet eden sevgili Efendimiz’in durumunu anlatan hadisin sonunda Hz. Peygamber, “Bu ayetleri (Âl-i İmran, 3/190-194) okuyup uzun uzun tefekkür etmeyenin vay haline.” şeklinde buyurmaktadır. Hz. Peygamber’in bu ifadeleri ve o gece nazil olan ayetlerden, gecenin sessizliği içinde tefekküre dalmanın her mü’min için bir gereklilik olduğunu anlamak mümkündür. Muhasebeyi de tefekkürden ayırmak mümkün değildir. Müminin her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışları ve kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret etmesi adına önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi adına da ciddi bir teşebbüs sayılan muhasebe, adeta içe dönük ve biraz da pratik neticeleri olan bir tür tefekkür sayılabilir.
Hz. Ebu Bekir (ra) tefekkür ederdi
Hz. Ebu Bekir, geceleri, yatsı namazından sonra bir-iki saat kadar ev halkıyla sohbet ederdi. Onlar yattıktan sonra kalkar, abdestini tazeler, iki rekât namaz kılıp seccadesi üzerinde oturarak, huşû içinde tefekküre dalardı. Geceleyin kalkar, on rekât teheccüd ve üç rekât vitr kılar ve ev halkını da uyandırırdı. Arkasından sabah sünnetini kılıp camiye giderdi.
Lokman Hekim: Tefekkür Cennete ulaştırır
Lokman Hekim, tek başına ve uzun uzun düşünürdü. Dostları kendisine uğrar ve “Yalnız niye oturuyorsun, toplum arasına karışıp onlarla kaynaşsan daha iyi olmaz mı?” deyince, Lokman; “Yalnızlık, tefekkür için daha uygundur. Tefekkür insanı Cennet yoluna ulaştırır.” cevabını verirdi.
Geceleri yattığımda; Kur’an’ı düşünürüm
Mutarrif’in şu sözleri bize tefekkürü ne güzel anlatır: “Geceleri sırt üstü yatağıma uzanır, Kur’ân’ı düşünür ve amelimi Cennet ehlinin ameliyle kıyaslarım. Onların, altından kalkamayacağım şekilde amel yaptığını görürüm. Çünkü onları Kur’ân şöyle anlatıyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 51/17) “Onlar ki, gecelerini Rabb’lerine secde ederek (O’nun huzurunda ayakta) durarak geçirirler.” (Furkan, 25/64) “Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabb’inin rahmetini uman gibi midir? De ki, “Bilenle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu ancak akl-ı selim sahibi olanlar öğüt alır.” (Zümer, 39/9)
***
Hz. Ali: “Tefekkürü olmayan bir susma, unutkanlık ve dalgınlıktır.”
Hasan el-Basri: “Bir saat tefekkür, bir gece ibadetinden hayırlıdır.”
Zünnun el-Mısrî: “İbadetin anahtarı tefekkür, isabetli yolda olmanın alâmeti heva, heves ve nefse muhalefettir.”
Mumşad ed-Dineverî: “Hakimler hikmeti, tefekkür ve sükût ile elde etmişlerdir.”
Ebu Süleyman ed-Dâranî: “Gözünüzle ağlamayı ve kalbinizle düşünmeyi âdet haline getirin.”
Mansur b. Ali: “Hikmet, ariflerin kalbinde sıdk diliyle, zahidlerin kalbinde tafdil diliyle, abidlerin kalbinde tevfik diliyle, müridlerin kalbinde tefekkür diliyle, alimlerin kalbinde ise tezekkür diliyle konuşur.”
Ömer b. Abdülaziz: “Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmek en makbul ibadetlerdendir.”
Hz. Ömer (ra), bir gün ashab-ı kiram’dan bazıları ile otururken şöyle buyurur: "Hz. Ebu Bekir Efendimiz; Hz. Bilal Efendimiz’i âzâd etmiştir." [Hâkim, Müstedrek:, 3/283]. Hz. Ömer gibi, dost düşman herkesin bildiği bu dev kâmetin ‘efendimiz’ dediği Hz. Bilâl kimdir? Müslümanların hemen hepsinin adını duyduğu bu kutlu sahabiyi biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Kimliği
Hz. Peygamberin müezzini, O’nunla beraber tüm savaşlara katılan, hakkında Resul-i Ekrem’in senada bulunduğu ve üstelik cennetle müjdelediği bir muazzez sahabidir. Uzunca boylu, zayıf bedenli ve koyu esmer tenlidir. İslam tarihinin en önemli simalarından biri olan Bilal-ı Habeşi, aslen Habeşistan’dan bir aileye mensuptur. Mekke’de doğmuştur. Babasının ismi Rabah, annesinin ismi Hamâme’dir. Ailesi hakkındaki bilgimiz azdır. Cumhoğullarının yanında, Ümeyye b. Halef’in kölesi olarak bulunuyordu. İslam’la o zaman tanıştı ve hemen Müslüman oldu. İbn Sa’d’in nakline göre İslam’ı açıktan ilan edenlerin sayısı henüz yedi kişi idi. Hz. Bilal de bunlardan biriydi. Resul-i Ekrem ve Hz. Ebu Bekir’e kavminden dolayı eziyet ve işkence edemeyenler, sahipsiz olan Hz. Bilal, Habbab, Suheyb, Ammar ve annesine (r. anhüm) diledikleri gibi eziyet ettiler (İbn Sa’d, 3/233). Bu kutsi insanlar, sahipsizler diye çok meşakkatlere maruz kalmışlardır; hatta kimi zaman demir zırhlar giydirir, kızgın güneş altında çöl sıcağında bırakırlardı. Gaye ise: Onları Allah ve Rasulü’nden geri döndürmek. Halbuki onların hakkı bulduktan sonra dönmeleri, hayalden bile geçecek şey değildi.
Çilesi
Sahibi Ümeyye b. Halef, kölesi olan Hz. Bilal’i her gün çöl sıcağının kumları alev topu haline getirdiği öğle saatlerinde alır, kumların üstüne yüz üstü yatırır, sırtına da büyükçe bir kaya parçası koyar, İslam’dan dönmesini, Hz. Peygamber’den yüz çevirmesini isterdi. Dönmediği takdirde bu işkencenin devam edeceğini söylerdi. Zaman zaman da bu işkenceleri Ebu Cehil, yapardı. Fakat Hz. Bilal’in imandaki o aşkın sabır ve sebatına hepsi şaşırıyorlardı.
Yapılan bu işkencelere rağmen, o kutlu ağızdan bir kere bile onların istediği şeyler çıkmamış, Allah’ı tesbih eden dil, daima "Ehad! Ehad! Allah bir! Allah bir!" diyerek haykırmıştı. Çöllerin enginliğini "Allah tekdir, O’nun şeriki yoktur!" sadalarıyla doldurmuştu. Efendisi, dinlenmeye çekildiği saatlerde onu çoluk çocuğun eline verir, onların istedikleri gibi ona eziyet edebilmelerine fırsat tanırdı. Göğsünde volkan gibi iman taşıyan bu sahabiye yapılanlar, aksine onun imanını pekiştirirdi. Halbuki, işkenceler karşısında imanlarını gizleme ruhsatları vardı (bk. Nahl 16/106). Fakat, Hz. Bilal, bu ruhsattan bir kere bile istifadeyi düşünmemişti. Habeşistan’a gidecek kafileye intisap etmemişti. Daima ön saflarda bulunmuş, Resul-i Ekrem’in yanından hiç ayrılmamıştı.
İşkenceler onun katığı olmuştu âdeta. Ölmeyecek kadar verdikleri yiyeceklerin yanında birkaç öğün de işkence vardı. Yine böyle bir gün, Bathâ vadisinde göğsünde ağır taşlar, kumların hiddetine maruz kalmışken oradan geçmekte olan Sıddîk Ebu Bekir onu bu halde görmüştü. Bilmiyoruz, yolu oradan mı geçiyordu, yoksa onu satın almak için yolunu oraya mı düşürmüştü? Ümeyye’nin yanına geldi, ‘sana’ dedi, ‘bundan daha güçlü, hem de senin dininden olan bir köle versem, bunu bana satar mısın?’ Halef, dünden razı idi, yeter ki, para gelsindi. ‘Olur’ dedi, ‘üstüne biraz daha para verirsen.’ Hz. Sıddîk, hemen kabul etti. Çünkü o, servetini Allah yolunda harcayacağına söz vermişti. Allah mü’minlerden mallarını bollukta da darlıkta da [l-i Imrân 3/134] sarfetmelerini istemişti. Sıddîk de onu yapacaktı. Hemen kabul etti. Bilal’in üstünden taşı kaldırdı. O’nu yanına aldı ve birlikte Resul-i Ekrem’in yanına geldiler. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Hz. Bilal için işkence bitmişti, ama, mü’minlerin maruz kaldığı eziyetlere o da dairenin içinden biri olarak maruz kalmaya devam edecekti.
Hicreti
Hz. Bilâl, Efendimiz’in izniyle ve emriyle Medine’ye hicret etti. Lakin Resul-i Ekrem’den ayrılmak kolay değildi. Üstelik O’nu, Mekke’de eziyetlerle başbaşa bıraktığı için içten içe yaralıydı. Rasulullah, hicret buyurup dua edeceği zamana kadar da Medine havası Hz. Bilal ve diğer bazı sahabiye yaramamıştı. Hava değişiminden hasta olmuşlardı. Hatta söylediği bir şiirinde ölümün giydiği ayakkabı kadar kendine yakın olduğunu ifade etmişti.
Medine’de Sa’d b. Hayseme’nin misafiri olarak bir süre ikamet etmişti. Resul-i Ekrem, Medine’ye teşrif ettikten sonra Muhacir ve Ensar arasında yapmış olduğu genel kardeşlik uygulamasında Hz. Bilal’i, Abdullah b. Abdurrahman el-Hasamî ile kardeş yapmıştı. Bu kardeşlik ikisinden biri ölünceye kadar devam edecekti. Hz. Bilal, kardeşlik hakkına riayetini, kardeşliğini yanına, yani vefat-ı Nebi’den sonra gittiği Şam’a aldırmakla bir kere daha gösterecekti. Hatta, Hz. Ömer devrinde girdiği savaşlardan hissesine düşen ganimetten bir hisse de ona ayıracaktı. [İbn Sa’d, Tabakat, 3/234]
Resul-i Ekrem’in yanında âdeta bir nevi O’nun vekilharcı veya özel kalem müdürü gibi vazife yaptı. Ezvac-ı tahirat’ın harcamalarını o takip eder, alınacakları o alırdı. Efendimiz adına borç verileceklere o verirdi. Medine dışından gelenlerin ağırlanması vazifesi de onundu. Bayram veya yağmur duası için musallaya çıkıldığı zamanlarda sütre olarak kullanılacak harbeyi de Hz. Bilal taşırdı. Bu harbeyi Resul-i Ekrem’e Habeş Meliki Necaşî hediye olarak göndermişti. Peygamberimizden sonra, aynı görevi Şam’a gidinceye kadar Hz. Ebu Bekir zamanında da yapmıştı.
Esasen Bilal-i Habeşî’nin sahabe arasında ve Rasulullah’ın yanındaki temel misyonu: müezzin-i Rasûl olmaktı. Malumdu ki Resul-i Ekrem, Medine’ye gelir gelmez hemen bir mescid inşa etti. Namazlar cemaat halinde topluca burada kılınmaya başladı. İnsanlar namaza nasıl davet edilecekti? Meşveret meclisinde bu husus görüşülmeye başlandı. Kimine göre çan çalınmalıydı, başkaları ateş yakmayı teklif ettiler. Bir kısmı da bayrak dikmeyi teklif ettiler. Herkes kendine göre bir teklifle geldi. Başkalarına benzememek kaygısıyla Resul-i Ekrem hiç birini kabul etmedi.
Çok geçmeden hayırlı bir rüya ile Hz. Ömer çıkageldi. Rüyasında ona ezan-ı Muhammedî talim edilmişti. Efendimiz (sas) bundan sonra namaza daveti ezanla yapacaktı. Ezan, hemen Hz. Bilal’e öğretildi. Medine ufukları, onun ruhlara işleyen davûdî sesiyle bayram yapmaya ve sahabe onunla namaza koşmaya başladı. Sabah namazlarındaki ezana bir gün, "es-salatü hayrun minen nevm. Namaz uykudan hayırlıdır" ilavesini yapınca Efendimiz (sas) bunu güzel buldular ve o günden bugüne, onun ihlasla yaptığı bu ilave, sabah vaktinde insanları uyarmaya devam etmektedir. Sesleriyle insanları kutlu vazifeye davet eden müezzinler, Efendimiz’in müjdesiyle, "ötelerde de insanların en uzunları olacaklardır." Hz. Bilal, Medine’de olduğu bütün zamanlarda bu vazifesine devam etti. Onun olmadığı zamanlarda ise, diğer müezzinler bu vazifeyi yerine getirdiler. Mesela Ebu Mahzûre okudu ezanı. O da yoksa, bu vazifeyi İbn Ümm-i Mektûm yerine getirdi.
Bilal-i Habeşî’nin Mekke’nin fethinde Kâbe-i Muazzama’nın damına çıkarak okumuş olduğu ezan, tarihin sayfalarına ve sahabilerin kalplerine ezandan cennetler inşa etmişti. Dün çöllerde Ehad diye haykıran ses, bugün Kâbe üstünde insanları namaza davet ediyordu ki, görülmeye, onun da ötesinde yaşanılmaya imrenilecek bir tabloydu bu. Hz. Bilal, Peygamber Efendimiz’den sonra, biri Kudüs’te, diğeri de Medine’de olmak üzere sadece ve sadece iki kere ezan okudu. İlkini Hz. Ömer’in, sonuncusunu da Efendimiz’in kendisini görmüş olduğu bir rüyada daveti üzere geldiği Medine’de Peygamber torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in ricaları sonucunda okudu. Hele Medine’deki o son ezanı, gerçekten çok muhteşem olmuştu. Onun sesini duyanlar eski günleri bir daha yaşamışlardı. Uykularından onun sesini duyarak kalkanlar bir an olmayacak şeyin gerçekleştiğini zannettiler. Namazı sanki Hz. Peygamber arkasında kılacakmış gibi heyecanla Mescid-i Nebevi’ye koştular...
Vefat-ı Nebi’den Sonraki Hayatı
Resul-i Ekrem’le beraber yapılan bütün savaşlara iştirak eden ve Bedir savaşında, eski sahibi Ümeyye b. Halef’i etrafındakilere haber vererek öldürülmesini sağlayan Bilal-i Habeşî, Peygamberlik Güneşi (sas) gurub ettikten sonra, Medine’de kalmaya tahammül edemedi. Onun yokluğunda Medine bomboş gibi geliyordu. Hz. Ebu Bekir’den izin istedi. Cihada iştirak için Şam tarafına hicret etti. Onun zamanında buralarda yapılan savaşlara iştirak etti. Hz. Ömer zamanında da aynı minval üzere hayata devam etti. Hz. Ömer’in Kudüs fethinde yanında hazır bulunanlardan biri de oydu. Onunla beraber Kudüs’e girdi. Ricasını kırmadı, burada vefat-ı Nebi’den sonraki ilk ezanını okudu. Şam’a yakın yerlerden biri olan Havlan’a yerleşti. Ebu’d-Derdâ hazretlerinin akrabalarından bir hatunla nikahlandı, fakat çocuğu olmadı. Vefatına kadar da burada yaşadı.
Bir gün rüyasında Resul-i Ekrem’i görmüş, ‘beni ziyaret etmeyecek misin?’ diyerek kendisini Medine’ye davet etmişti. Bu davete büyük bir şevkle icabet etti. Medine’de eski hatıraları yeniden tüllendi. Resul-i Ekrem’le beraber yaşadığı şeyleri bir kere daha yaşadı. Her tarafı dolaştı, zaman zaman gözyaşlarını tutamayarak ağladı, inledi. Hicretin 20. senesinde yerleştiği Havlan’da hastalandı. Hastalığı esnasında, hanımı ne kadar mahzun ise, kendisi de o kadar sevinçliydi. Sevincinin sebebini, Dost’a ve ahbaba kavuşacağı ile anlatıyordu... [Nedvi ve Ansarî, Asr-ı Saâdet, 2/44-52]
Allah’tan kendisine rahmet, kendimize şefaatine nailiyet diliyoruz.
Cismaniyatın zindanından çıkıp ruhun ve kalbin sonsuza müteveccih derece-i hayatına çıkabilmek adına Peygamber’den (sas) yardım dilemenin adıdır salavat.
Salat ü selam’ın tekrarı ile Şefat-i Kübra’ya yönelmek, rahmet kapısından ayrılmamak ve gafil olmamaktır. Mükafatı da o kapının ardına kadar açılması, şefaat dairesinin genişlemesi ve insanın ebediyen mutlu, emin, mutmain olacağı sonsuzluk ülkesine davet edilmesidir.
Ubey b. Ka’b radıyallahu anh der ki:
“Ey Allah’ın Resülü dedim, ben sana çok salât oku(mak isti)yorum. (Duamda) ne miktarını sana salât ü selama ayırayım?”
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Dilediğin kadar!” buyurdular.
“Dörtte bir (yeter mi)?” dedim.
“Dilediğin kadar!” buyurdular, “Eğer artırırsan, bu senin için daha hayırlı!”
“Yarı(ya ne dersiniz)?” dedim.
“Dilediğin kadar!” buyurdular, “Eğer artırırsan, bu senin için daha hayırlı!”
“Üçte iki(ye ne dersiniz?)” dedim.
“Dilediğin kadar!” buyurdular, “Eğer artırırsan, bu senin için daha hayırlı!”
“(Kendim için dua ettiğim vaktin) tamamını size salât ü selam okumaya ayırayım mı?” dedim.
“Bu takdirde, (dünyevî ve uhrevî) dileğin kabul edilir, günahın affedilir!” buyurdular.”
Demek ki ne kadar çok olursa o kadar hayırlıdır, deniyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin de namaz tesbihatında “Elfü elfi salatin ve elfü elfi selamin aleyke ya Resûlallah!” söylerken gizli sırların açıldığını ve “Zat-ı Ahmediyeye (aleyhi salâtü vesselam) gelen rahmet, umum ümmetin ebedi zamandaki ihtiyaçlarına baktığı için sonsuz salât yerindedir.” diyor. Hakk’ın özel davetlisi ve Sidretü’l - Müntehâ’nın misafiri, getirdiği nur ve hediyesine şükürle mukabele etmek nev’inden “Binler salavat sana insin. Yani senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz. Belki Hâlik’ımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semavat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı açığa çıkarıyoruz.” diyerek salavatın yerini doldurabilecek herhangi bir şey olmadığını “Sonsuz Nur’u Selamlamanın” sonsuz olduğunu söyler.
Her zaman gözlerimize görünmesen de gönül tepelerimizde nazlı nazlı oturan sensin.
On dört asırdır/ Senin gölgen yeryüzüne düştüğü andan itibaren (sallallahu aleyhi ve sellem) ismin âlemin her bucağında dalgalanmakta, sevgin gönüllerde her geçen gün büyümekte ve dünyanın hal-i hazır vaziyeti, Senin cihan tarafından İnsanlığın İftihar Tablosu olarak selamlanacağını müjdelemektedir. Rabbimiz (cc) O’nun için; “Ey Resûlüm! Biz seni bütün âlemlere bir rahmet vesilesi olarak gönderdik.” buyuruyor. Rahmet müjdesi olan salavatımız, bize O’na yakınlaştırsın...
* “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler Siz de ona salât edin ve samimiyetle selam verin. (Ahzab Sûresi, 56)
Hz. Suheyb–i Rûmî, Hz. Peygamber (sas)’le arkadaşlık edenlerin başında gelen bir sahabidir. Mekke’ye sonradan gelmesine rağmen, kendini onlara kabul ettirmiş, büyük simadır. Başta Hz. Peygamber olmak üzere, Hz. Ömer gibi, Ashabın önde gelenlerinin takdirine mazhar olmuş, Altın Kuşak’ın mümtazlarından biridir.
İslâm Öncesi
Musul’a yakın Dicle kıyılarında Übülle isimli bir şehirde dünyaya gelmiş. Ailesi hakkında detaylı bilgimiz yoktur. Babasının adı Sinan b. Malik. Hz. Suheyb durumunu şöyle anlatıyor: “Ben Musul ahalisinden Nemr b. Kasıt hanedanına mensubum. Küçük bir çocuk iken esir edildim ve ailemi kaybettim.” Bir kısım rivayetlere göre dedesi, buraya İran hakimi Kisra tarafından şehrin idarecisi olarak tayin edilmiştir.
Fakat küçük yaşlarda iken, oturdukları Übülle kenti, Rumların yağmasında kaçırılıp esir edildiği ve köle olarak Mekke’de İbn Ced’a’ya satıldığı için ‘Rûmî’ nisbesiyle meşhur olmuştur. Burada Allah’ın hikmetini görmemek mümkün değildir: Allahu Tealâ, Peygamber Efendimiz’e arkadaş (sahabî) olacak bu zatı, uzun yollardan dolaştırarak, farklı mekânları gezdirerek değişik insanlarla tanıştırmış ve sonunda Mekke’ye getirtmiştir. Burada yanan İslâm meşalesinin etrafında halkalanan ilklerden olma şerefini ihraz ettirmiştir. Kim bilir, babasının yanında kalsa, ailesi ile müreffeh bir hayat sürse bu şerefe nail olabilecek miydi? Evet, Allah nasip edecektir; lâkin aramadan, ter dökmeden asla.
İbn Ced’a, daha sonra Hazret–i Suheyb’i azat etmiş, hayatının geri kalan kısmına, o kabilenin halifi (anlaşmalısı, o günkü Arap toplumunda, sonradan Mekke’ye gelen birisi, orada mukim bir kabile ile anlaşarak oraya yerleşebilirdi.) olarak devam etmeye başlamıştır. Bu sıralarda İslâm da ‘arzın merkezi’nde nurunu neşretmeye başlamıştı. Tanıştığı Ammar b. Yasir vasıtasıyla Nurun kaynağı ile temasa geçmiş ve O’nu (sallallahü aleyhi ve sellem) görünce hemen nuraniler halkasına dahil olmuştu. Ve dahil olmasıyla, Mekke’de güçlü bir aşirete mensup olmayan Müslümanların maruz kaldığı işkencelere o da maruz kaldı.
Onlar için artık ikinci bir devre başlıyordu: Hicret devresi. Malından, yurdundan, eşinden.. herşeyden ayrılma, Allah rızası için bütün bunları terketme devri başlamıştı.
Hicret Yolunda
Hicret, Allah yolunda olursa kutludur. O’nun rızası uğrunda olmadan yapılan tüm yolculuklar ve göçmeler, basit birer yer değiştirmedir sadece. Hz. Suheyb, azat edildikten sonra iyi bir demirci olmuş, atölye işletmeye başlamıştı. Birinci sınıf bir demirci olarak bir şeyler artırmıştı da. Hicret emri gelince, gizlice hazırlıklarını yapmış, kimseye farkettirmeden çıkmanın yollarını aramaya başlamıştı. Lâkin etraflarından insanların birer ikişer kaybolmaları, Mekkelileri huylandırmıştı. Bunun için Hz. Suheyb’in Mekke çıkışında etrafını kuşattılar. İyi bir okçu olarak temayüz etmiş Hz. Suheyb, sadağını çıkarıp önüne koydu. Bir eliyle de kılıcını tutarak onlarla pazarlığa girişti. Onlara kendisinin iyi ok tattığını, okları bitinceye kadar kimsenin yanına gelemeyeceğini, sonra da kılıçla bu işin uzayacağını hatırlattı. Olayın bundan sonrasını kendi ağzından dinleyelim:
“Peygamber (sa), Hz. Ebu Bekir (ra) ile birlikte Medine’ye doğru yola koyuldu. Ben de onlarla birlikte gitmeye niyetlenmiştim.. Ama karşıma Kureyşli gençler çıktı. O geceyi hep ayakta geçirdim. Hiç oturamadım. Mekkeliler; “Allah (cc) sizi Mekke’nin ortasında bırakarak alıkoydu, Peygamber'e yetişemediniz” dediler. Ben halimden şikayetçi değildim. Bazıları beni ısrarla yolumdan geri döndürmek istediler. Onlarla pazarlığa oturdum: “Size keseler dolusu altın ve iki güzel elbise versem bana güvenir ve yolumu açar mısınız?” dedim. Teklifimi kabul ettiler. Onları Mekke’ye geri gönderdim ve hemen yola koyuldum. Peygamber (sa), hicret yolunda konakladığı Kuba’dan hareket etmeden önce ona yetiştim. Peygamber (sa) beni görünce “Ey Yahya’nın babası! Alışverişin ne kadar kârlıydı, bir bilsen” diyordu. Ben de ona şöyle dedim: “Ya Rasülallah! Kimse sana benden önce gelmedi, haber vermedi. Öyleyse seni benden haberdar eden Cibril (as) olsa gerektir” dedim.
O da kârlı bir alışverişle imanını satın aldı, hicretini satın aldı, âhiretini satın aldı. Açsusuz Medine yolundaydı artık. Gecesi gündüzü ile günler sürecek yolculuğuna başlamıştı. Artık gündüzlerini güneşin tüm yakıcılığı, gecelerini de çölün ayazları dolduracaktı. Ama buna baştan razı olmuştu. Allah’ın rızası o gün bundaydı çünkü... Medine’ye ulaştığında tüm takatını tüketmiş, tükenmenin ne olduğu bütün dehşetiyle görmüştü. Medine gözlerinin önünde tüllendiği zaman, ayakta duracak hali kalmamıştı artık. Hemen Sa’d b. Hayseme hazretlerinin evine misafir edildi. Bir müddet dinlendikten sonra ancak kendine gelebildi. Bu arada kendini araştıran Resul–i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, ondan yolculuğunun hikayesini dinlemiş ve şöyle buyurmuştu: ‘Kârlı bir alış veriş yaptın Ya Ebu Yahya buyurmuş,ardından da şu âyeti kerimeyi okumuştu: “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini fedâ eder.” (2, Bakara:207). Nitekim bu âyetin Hz. Suheyb–i Rumi hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir.
Onun dini uğrunda katlandığı bu fedakârlığı, Yüce Rabbimiz karşılıksız bırakmamış, gönderdiği bir âyetle tescil etmiş ve kıyamete kadar gelecek Müslümanlara da ibretle okutmaktadır.
Gazveler Dönemi
Resûl–i Ekrem Efendimiz ve Müslümanlar, Kutlu Medine’ye gelince iş bitmemiş, aksine yeni başlamıştı. Artık önlerinde yeni ufuklar açılmıştı; Allah’ı anlatmada yeni imkânlar ortaya çıkmıştı; İslam binasını, asırları da kuşatacak şekilde inşa etmek görevi yeni başlıyordu. İslâm’ı daha geniş kitlelere duyurma vazifesi vardı. Bütün bunlar yapılacaktı: lâkin, insanlar buna henüz hazır değillerdi. Nurun yayılmasına engel olmaya çalışanlar çıkacaktı. Bunun için Resul–i Ekrem Efendimiz tedbirini almış, Medine’de bulunan diğer gruplarla bir anlaşma imzalamıştı. Böylece Medine’de nispî bir rahatlık vardı. Artık tüm güçleriyle dışarı açılıp Allah adını duymayanlara duyurma görevi kendilerini bekliyordu. Bedir bu görevin duraklarından biriydi; Uhud, bir diğeri; baştan sona her şeyiyle zorluk demek olan Tebuk bir diğeri... Suheybi Rûmî hazretleri bu gazvelerin hapsine katılmış, kendinden bekleneni yerine getirmişti. İyi ok attığına daha önce temas etmiştik. Bu maharetini her savaşta konuşturmuş, Resuli Ekrem’in övgülerine mazhar olmuştu. Kendisi o günleri şöyle anlatır: Suheyb’in torunu, dedesinden naklediyor: “Rasülullah (sas)’ın bulunduğu her yerde ben de vardım. Ona bîat edilirken oradaydım. Bir seriyye (öncü kuvvet) gönderilirken orada ben de bulunurdum. Peygamber (sas)’in ilk savaşından son savaşma kadar, ya sağında ya da solunda yer aldım. Ordunun önünde onu korurdum. Düşmanlar kaçarken onları arkalarından kovalardım. Resuli Ekrem’i hiç düşmanla başbaşa bırakmadım.”
Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem onun için “Suheyb, ne güzel kuldur” buyurmuştu. Gökler ötesinin bu ve daha önce geçen senalarına mazhariyet az bir şey değildi; hayatına bir köle olarak başlamış, imkânsızlıklarla boğuşmuş, türlü işkencelere tahammül etmiş Hz. Suheyb, Allah’ın ve sevgili Resûlü’nün takdirine mazhar olmuştu.
Vefat–ı Nebi’den Sonra
Efendimiz'den sonra da hayat devam etmişti. Şimdi, İslam’ın sadece O’nun şahsına bağlı olmadığının tescili yapılacaktı. Hz. Suheyb ve diğer Ashab–ı Kiram Efendilerimiz, bu ağır görevin yükü altında idiler. Bu dönemde Hz. Suheyb’in ne yaptığını kaynaklarımızda bulamıyoruz. Bildiğimiz kadarıyla, Hz. Ömer’in şehadetinden sonra kendi yerine imam olarak tayin edilen zat olarak karşımıza Hz. Suheyb çıkıyor. Hz. Ömer Efendimiz'in sevip takdir ettiği insanların başında gelen bu zat, böylece ümmete üç gün de olsa imamlık, yani halifelik yapmış oluyordu. Yeni Halife seçilinceye kadar bu görevini sürdürmüştü. Ki, bu görevin, pek çok sahabenin hayatta olduğu bir dönemde ona teslim edilmesi, onun liyakatini gösterdiği gibi, insan değerlendirilmesinde liyakat dışında başka bir ölçünün geçerli olmadığını işaretlemiş oluyordu.
Vefatı
Hicretten sonra, 38. senesinde, Medine’deki evinde, gün görmüş, yaş yaşamış bir insan olarak 73 yaşında vefat etti. Resuli Ekrem’den sonra ortaya çıkan fitnelere iştirak etmemişti. Baki mezarlığına defnedildi.
Hayatından ve Ahlâkından Kesitler
Malını infak edebilen, canını Allah (cc) için tehlikeye atabilen, dinini iyi bilen ve Rabbine düşkün olan Hz. Suheyb, muhacirlerden, cömert bir tüccardı. Orta boylu, kırmızı tenli bir insan olan Hz. Suheyb, yüksek ahlâka sahip bir zattı. Fazilet ve kemal sahibi idi. Hazır cevap birisi olarak lâtifeleri meşhurdu. Çok cömertti.
Torunu, dedesi Hz. Suheyb’den şöyle bir olay nakleder: Hz. Ömer (ra) bana sordu: “Suheyb! Senin künyen var. Ama çocuğun yok. Araplar arasında yetiştin. Ama sen Rumî lâkabını taşıyorsun. Bu nasıl oluyor?” Ben şöyle cevap verdim:
“Ey müminlerin emîri! Peygamber (sas) bana ‘Ebu Yahya’ diyerek künye verdi, çocuğum olmasa ne olur? Rum soyundan olmama gelince, ben Nemr b. Kasıt kabilesindenim. Çocukken Musul’da esir edilmiştim. Onları ailem bildim.”
Suheyb (ra)’ ın bereketlenen yemeği: Yine torunu Hamza b. Suheyb anlatıyor: Suheyb çok yemek yedirirdi. İkram etmeyi severdi. Hz. Ömer (ra) sordu: “Ya Suheyb! Sen çok ikram ediyorsun, çok yemek yediriyorsun. Bu malda israfa yol açmaz mı?” Suheyb şöyle cevap verdi: “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu: ‘Sizin en hayırlılarınız, yemek yedirenleriniz ve selâmı alanlarınızdır’. Ben de bu sözden dolayı yemek yedirmeyi severim.”
Hz. Suheyb anlatıyor:
“Peygamber (sas) efendimiz için yemek yaptım. Onu çağırmaya gittiğimde bir grup insanla birlikte sohbet ettiğim gördüm. Uzaktan karşısına geçip anlatmak istediğimi gözümle ima ettim. O da bana ; “Ya bunlar, bunlar da gelsin mi?” diye ima ile cevap verdi. Ben, “hayır” anlamına gelen bir işaret yapınca o cevap vermedi. Yerimden kalktım. Rasulullah (sas) tekrar bana baktı. Ben yine işaret ettim. O da aynı şekilde “bunlar?” diye sordu. Ben iki ya da üç defa “hayır” dediysem de sonunda kabul ettim. Evimde çok az yemeğim vardı. Peygamber (S.A.V) yanındakilerle birlikte geldi. Hepsi yediler. Yine de yemek arttı.”
Sahabe-i kiram devrinde Allah’ın rızasını kazanmak en birinci esastı. Allah’ın rızası karşısında bir müminin, Allah ve Rasûlü’ne tercih edeceği hiçbir şey yoktu. Hatta onlar, sevgi ve alakasından az kuşkulandıkları zaman kendilerine münafık nazarıyla bakıyorlardı. İmam Kastalani’nin ifadesiyle, içinde Hz. Ömer ve Hz. Aişe Validemizin de bulunduğu yirmi kadar sahabi, kendilerinde nifak sıfatı var endişesini taşıyorlar ve korkuyorlardı. Âkıbetinden endişe edilen insan, emin olan, “Her şeyim yerinde ve cennetin en güzel yerine gireceğim” düşüncesinde olan, yani korkmayan insandır. Onlar devamlı korkuyorlardı ve içlerinde derin bir endişe vardı.
Sahabenin, Allah’a fevkalade bir bağlılığı vardı. Onlar, küfre ve nifaka götüren şeylerden, yılandan çıyandan korkar gibi korkuyorlardı. Allah rızasından başka hiçbir şey düşünmüyorlardı. Onlar, din adına, dinin bir tek meselesini terk etmekten endişe ediyorlardı.
Sahabe, bütün gücünü imanından alıyordu
Sahabe-i Kiram Efendilerimiz güç ve kaynaklarını imanlarından alıyorlardı. İnsan, imanı nispetinde güçlü ve heyecanlı olur. Onların hayatlarında bu imana beşiklik yapması itibarıyla bir kısım ayrı faktörler de vardır. Birincisi, Sahabe-i Kiram bir küfür devri idrak etmişti. Onlar, küfrü bütün ürpeticiliğiyle görmüşler ve bütün parlaklığı ve nuruyla Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve İslam’ı görünce birdenbire yer değiştirivermişlerdir. Onlar, inançsızlığa ait her şeyi çok çirkin, imana ait her şeyi ise çok iç açıcı ve inşirah verici görmüşler ve İslam’ı orijinalitesiyle idrak edip yaşamışlardır. O dönemde her şey ter ü taze idi. Her gün sahabinin iman ve amel sofrasına yeni yeni turfanda meyveler getiriliyor ve bunlar birbirine benzemiyordu. Her gün yeni bir şey tadıyorlardı.
İkincisi, bu orijinalite ve yeniliğin verdiği bir şevk vardı ki, hiç kimse bu noktada Sahabe-i Kiram’a kavuşamaz. Onlar, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i bizzat görüyorlardı. Sahabe-i Kiram, Allah Rasulü’nün arkasında namaz kılarken, O’nun hıçkırıklarını duyuyor, namaza giderken iki büklüm olduğuna şahit oluyorlardı.
Onların öğretmeni Kutlu Nebi’ydi
Sahabe-i Kiram, mutlak fazilette herkesten üstündür. Mutlak üstünlük onlara aittir. Onlar küfür bataklığından çıkıp iman dairesine girmişler, yalanı ellerinin tersiyle itip doğruyla yüz yüze gelmişler ve her türlü iffetsizlik, çamur ve bataktan çıkıp gülistana girivermişlerdir. Sahabe-i Kiram’ın iman öncesi ve sonrası hayatları arasında birdenbire büyük bir mesafe meydana gelmiştir. Bu hayatların biri alabildiğine çirkin, diğeri ise alabildiğine güzel ve iç açıcıdır. Her ayet nâzil olduğunda, Allah’tan gelen emirler kendilerine gelip ulaştığında, onların içinde yeni bir alem, o yeni alemin ufuklarına doğru yeni pencereler açılıyordu. Sahabe-i Kiram, Peygamber Efendimiz’in beşeriyetinin üstünde harikulâde hallerine şahit oluyorlar, bizzat Nebi aleyhissalatü vesselam’dan ders alıyorlardı.
Ashab-ı Kiram, namazlarını Allah’ın huzurunda gibi sağlam bir kulluk havası içinde eda ediyorlardı. Cenab-ı Hak, böylesi dolu dolu namazlar kılan bir nesli bize de lütfetsin.
Sahabe-i Kiram, Hakk’ı görüyor gibi yaşıyorlardı. Bizim ölçülerimiz içinde kıymet atfettiğimiz şeyler, onların nazarında çok kıymetsiz şeylerdi. Onlar, dünyaya, ahiretlerini kazanmak ve Müslümanlığın izzeti için bir derece değer veriyorlardı. Bir yerde Allah ve Peygamberden bahsedilince, hadisin ifadesiyle dünya, onların nazarında sinek kanadı durumuna düşüyordu. Günümüzün nesli Ashab-ı Kiram’ı anlamaya başlamıştır. Yetişen yeni nesil, onlara “yaşanmaz bir hayat yaşadılar” dememektedirler. Tam tersi onlar, “Allah’ın hoşnut olduğu bir hayatı yaşadılar ve o hayat daima yaşanabilir bir hayattı. Aynı zamanda o hayat yaşandığı müddetçe onu yaşayan millet dirilecektir.” demektedirler. Ne mutlu ki, bu kanaat, her gün biraz daha kuvvet kazanmakta ve neslimiz içinde yaygınlaşmaktadır.
"O’nu hakkıyla anlatamadık!"
“Zannımca, başkalarının, başka şeyleri anlattığı kadar O’nu anlatabilseydik -ki anlatamadık- başkalarının anlatılmasına imkân verildiği kadar O’nun anlatılmasına imkân verilseydi ve sanata, hayata ait müesseseler O’nu anlatmak için tam seferber olabilseydi, bugünkü nesillerin gönlünde sadece O taht kuracak ve sînelerde sadece O bulunacaktı...
Acaba biz, o sultanlara sultanlığı öğreten Gönüller Sultanı’nı istenilen ölçüde bilebildik mi? Sizi ne diye karıştıracağım? Beş yaşından beri başını secdeye koyan ve O’nun boynu tasmalı, kapısının “kıtmir”i olduğunu söyleyen ben, O’nu tam anlatabildim mi? Veya bildiklerimi size tam duyurabildim mi? Bütün anlatma durumunda olanlara da soruyor ve kendimi de onların arasına katarak diyorum ki; yirminci asır insanlarının gönüllerini coşturacak kadar o gönüllere fer veren Efendiler Efendisi’ni acaba kendi kıymeti ölçüsünde anlatabildik mi?..
Hayır! Eğer beşeriyet O’nu tanısaydı, O’nun için mecnûn olur, yollara düşerdi; ruhları O’nun yâd-ı cemîli sarınca burnunun direği sızlar ve gözleri yaşlarla dolardı, dolardı da, O’nun pâk semtine, peygamberlik dünyasına, tertemiz iklimine girebilmek için ürperir, O’nun aşkının ateşiyle yanan kalbinin küllerine hayat gelsin diye rüzgarın önüne katılır ve hep oraya doğru sürüklenirdi...” (Sonsuz Nur, 1/6-7)
*Rabbim sadrımı şerh eyle... Zarfını aç bu ebede yazılı kalbimin. İşlerimi kolay eyle. Çöz düğümü dilimden. Beni ok(un)ur eyle. Ta ki anla(şılı)r olayım.