Su Tabancası İle Gelen Mutluluk
Sanırım 1998 yılıydı. Bulunduğumuz mahalleye yeni taşınmıştık. Dört katlı, 7 girişi olan bir binanın ikinci katında 3 odalı bir evde yaşıyorduk. Alt katımızda Özbek, yan tarafımızda Vietnamlı genç bir aile vardı. Öbür yanımızda ise ihtiyar bir Rus babuşka (nine), onun bitişiğinde ise genç bir Rus çift yaşıyordu. Komşularımız arasında Ermeni, Azeri, Tatar, Koreli başta olmak üzere pek çok milletten insan vardı. Âdeta birleşmiş milletler lojmanında yaşıyor gibiydik.
Kısa zamanda komşularımızla kaynaştık. Kaynaştık dediysem, ‘sıkı fıkı olduk, komşuluk ziyaretlerine başladık’ zannetmeyin. Buralarda bizdeki mânâda komşuluk bağı yok. İnsanlar merdivenlerde karşılaşınca birbirine selâm veriyor ve hemen evlerine giriyor. Bir kapıyı çalıp komşusunun adını söyleyerek, “Evi neresidir?” deseniz, bu insanlar genelde tanımadığını söyleyecek ve kapıyı yüzünüze kapatacaktır.
Biz de komşularımızla merdivenlerde karşılaştığımızda selâm alıp veriyorduk. Özellikle alt katımızda ve en üst katta yaşayan Özbek aileler tam bir Türk dostuydu. Bu iki aileyle biraz daha fazla konuşuyorduk. Alt kattakinin telefonu yoktu ve bize telefon etmeye geliyordu. Bu sebeple onunla komşuluk münasebetlerimiz biraz daha fazlaydı.
İşin en sevindirici yanı, komşu çocuklarıyla bizim çocukların birbirlerine çabuk alışmasıydı. Beraberce oynuyorlar, futbol maçları yapıyorlardı.
Taşındıktan birkaç ay sonra Ermeni komşularımızın bizimle hiç selâmlaşmadıklarını fark ettik. Bu durum önce çocukların dikkatini çekmiş. Çocuklar bir gün; “Baba, Ermeni komşunun oğlu bizimle oynamıyor, ne zaman biz oyuna girsek oyunu bırakıp gidiyor.” dedi.
Ermeni ailenin en küçüğü altı-yedi yaşlarında, üç oğlu ve yetişkin iki kızı vardı. En küçük oğulları benim üçüncü oğlanla akran gibiydi. Çocukların bu sözleri üzerine hanım da; “Biz ne zaman evin önünden geçsek bize ters ters bakıyorlar, doğrusu korkuyorum.” dedi. Çocuklar haklı olarak; “Biz onlara ne yaptık ki bize böyle davranıyorlar!” diyorlardı. Onlara Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan Ermeni meselesinin iç yüzünü anlattım. Demek ki, bu aile de tarihî hakikatlerden bîhaberdi. Çocuklar; “Gidelim, işin aslını onlara anlatalım, katliam yapmadığımızı bilsinler.” diyorlardı. Biz ne diyebilirdik, ne yapabilirdik? Hele hele herkesin Rusça konuştuğu bir yerde Rusça bilmeden onlarla nasıl konuşabilirdim. Konuşsam da değişen bir şey olacağını sanmıyordum. En iyisi meseleyi zamana bırakmaktı. Merak etmemelerini söyleyerek onları yatıştırmaya çalıştım.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Okulların kapanacağı günlerdeydik. Bir gün kapının zili çaldı. Gelenler, Ermeni komşumuzun hanımı ve en küçük oğluydu. Kadının elinde küçük bir kâğıt vardı. Bana uzatarak Azeri Türkçesiyle konuşmaya başladı:
- Kusura bakmayın, sizi rahatsız ediyorum. Fakat şu kâğıtta yazılanları bize okuyabilir misiniz?
Bu, sakızların içinden çıkan bir hediye kâğıdıydı. Kâğıtta; “Su tabancası kazandınız” yazıyordu. “Bir su tabancası hediye kazanmışsınız.” dedim. Su tabancasının nasıl bir şey olduğunu izah ettim.
Kadının gözleri parladı. İkisi de sevinmişlerdi. Ancak kim bilir bu kampanya ne zaman yapılmıştı. Kâğıtta herhangi bir tarih yoktu, sadece Adana’daki bir ciklet fabrikasının adresi vardı. Kâğıdı geri uzatarak, “Bu hediyeyi almanız zor, hem belki de kampanya bitmiştir. Burada tarih de yazmıyor.” dedim.
- Şimdi bu hediyeyi alamaz mıyız?
- Bu sakız Türkiye’de üretilmiş. Buradaki Türkler üretseydi kolaydı, ben gider hediyeyi size getirirdim. Şimdi yapacak bir şey yok, dedim.
Kadının moralinin bozulduğu belliydi. Birden aklıma bir fikir geldi.
- Durun, ben fabrikaya mektup yazayım, sizin hediyenizi göndersinler. Siz adresinizi verin, ben ilgilenirim, dedim.
Kadının sevinci görülmeye değerdi. Adresi, verdiğimiz kâğıda yazıp, teşekkür ederek gittiler.
Oturdum, fabrika yöneticilerine bir mektup yazdım. Mektupta özellikle müşterinin Ermeni olmasından dolayı hediyeyi göndermelerinin önemini anlattım. Allah rızası için ilgilenmelerini rica ederek, bunun Türkiye’nin ve Türklerin itibarı için önemli olduğunu belirttim. En sonunda kendi adres ve telefonumu da vererek, “Eğer her hangi bir hediye göndermeyecekseniz, sizlerden rica ediyorum. Beni arayın, sizin adınıza alacağım bir hediyeyi bu aileye vereyim.” dedim.
Mektubu, yaz tatilinde Türkiye’ye giden öğretmenlerden biriyle gönderdim. Aradan 15-20 gün geçti, geçmedi. Ermeni kadın, her gördüğü yerde “Hediye ne zaman gelecek?” diye sormaya başladı. Sabretmelerini, hediyenin mutlaka gönderileceğim söyledim. Bir taraftan da Türkiye’ye giden arkadaşa telefon edip, mektubu postaya verip vermediğini sordum.
Mektup postaya verilmişti, hediyenin gelmesi inşallah yakındı.
Bu arada komşumuz devamlı soruyordu. Aradan iki ay geçmesine rağmen fabrikadan bir cevap yoktu. Yaz bitti, Türkiye’ye giden arkadaşlar geldiler. Derken okullar açıldı. Fakat beklenen paket bir türlü gelmiyordu. Biz de iyiden iyiye huzursuz olmaya başlamıştık.
Hediyenin gelmeyeceğini artık anlamıştık. Hanım: “Gidelim pazardan bir hediye alalım, verelim.” dedi. Ben de aynı fikirdeydim. Bir gün metroyla, Taşkent’in en büyük pazarı olan Hipodrom’a gittik. Buradan Türk yapımı bir su tabancası aldık. Hanımla birlikte hediyeyi güzel bir paket yapıp, ertesi gün Ermeni aileye verdik.
Evin içinde bir anda çığlıklar koptu. Ciklet fabrikasının hediyelerini gönderdiğini zannetmişlerdi. Onların sevinmeleri bizi de sevindirmişti. Mutluluk içinde eve döndük.
Aradan bir gün mü, yoksa birkaç saat mi geçti bilmiyorum. Ermeni komşum ve oğlunun geldiğini söylediler. Kendilerini eve buyur ettik. Kadın:
- Yok, girmeyeceğim. Teşekkür etmeye geldik. Sizi de sıkıntıya soktuk, sağ olun, dedi.
Hepimizin gözleri doldu. Bilmem ki böyle bir durumda ne denebilirdi. Zaten bizim bir şey söylememizi beklemeden sevinç içinde uçup gittiler. Çocuk, dış kapıdan çıkarken bize el sallıyordu.
M. Zeki Aslan
http://www.sizinti.com.tr/damla.sizinti?SIN=3b7aea6c49&k=3628&1432812912